کارگر

کارگر

28 Şubat'ta ABD ile İsrail’in düzenlediği terör saldırısı sonucu şehit düşen Imam Seyyid Ali Hamaney'in cenaze töreni programı açıklandı.


Şehit Imam Hamaney ile devrim liderliği ailesinin şehitlerinin uğurlanması, cenaze namazı ve defin törenlerinin düzenlenmesi için oluşturulan üst kurulun 3 No’lu bildirisi yayınlandı.

Bildiriye göre, Muharrem ayının farklı günlerine denk gelen tarihlerde Tahran, Kum ve Meşhed kentlerinde cenaze ve uğurlama törenleri düzenlenecek.

Şehit Ayetullah Hamaney’in cenaze programı şöyle:

4 Temmuz 2025 Cumartesi ve 5 Temmuz 2025 Pazar günleri, Muharrem ayının 19 ve 20’nci günlerine denk gelen program kapsamında, Tahran’daki İmam Humeyni (r.a) Musallası’nda veda merasimi düzenlenecek.
6 Temmuz 2025 Pazartesi günü, Muharrem ayının 21’inci günü, Tahran’da cenaze töreni gerçekleştirilecek.
7 Temmuz 2025 Salı günü ise Muharrem ayının 22’nci gününe denk gelen tarihte Kum kentinde uğurlama töreni yapılacak.
9 Temmuz 2025 Perşembe günü, Muharrem ayının 24’üncü günü ve İmam Seccad’ın (a.s) şehadet gecesinde, kutsal Meşhed kentinde cenaze töreni düzenlenecek ve Şehit Ayetullah Hamaney’in naaşı Hz. İmam Rıza’nın Kutsal Türbesi’nde toprağa verilecek.

"Zorlu düşmanlara karşı uzun soluklu mücadelede sabır, direniş ve aktif bekleyiş anlayışı son derece belirleyici bir öğreti olarak öne çıkmaktadır"


İran halkı, İslâm ümmeti üzerinde gayrimüslim güçlerin siyasi, kültürel, askerî ve ekonomik her türlü hâkimiyetini reddetmekte; bunu ülkenin bağımsızlığını korumanın yanı sıra, uluslararası alanda bağımsız ve tahakküm karşıtı bir dış politika yürütmenin temel stratejik ilkelerinden biri olarak görür.

Allah’a iman, liderlik ve halkın birliği olmak üzere üç temel eksene dayanan 1979 İslâm Devrimi’nin; bağımsızlık, özgürlük ve İslâm Cumhuriyeti olmak üzere üç temel hedefi esas alan zaferinin üzerinden 47 yıl geçti. Önceki düzenden kopuşu gerçekleştirirken aynı zamanda yerli ve dini kapasitelere dayanarak ve gelenek ile siyasi modernite arasında bağ kurarak özgün bir model ortaya koymayı başaran bir devrim ki; en önemli yansıması, bugün vatanın dış saldırılar karşısında bağımsız ve onurlu bir şekilde savunulmasında görülmektedir.

Şu anda İran, Amerika Birleşik Devletleri ve Siyonist Rejim’in saldırıları nedeniyle toprak bütünlüğünü ve ulusal egemenliğini korumak amacıyla topyekûn bir savunma savaşı vermektedir. Bu süreçte İslâm Devrimi Lideri Ayetullah Hamaney’in (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) şehadeti, milletin gönlünde derin bir manevi ve duygusal boşluk oluştururken, ülkenin stratejik sürekliliği meselesini de en önemli ulusal öncelik hâline getirmiştir. Aynı zamanda düşmanlar, İran’ı parçalamak ve ham bir cehaletle ifade ettikleri üzere onun adını siyasi coğrafya haritasından silmek amacıyla bütün imkânlarını seferber etmişlerdir. Böylesine kritik bir dönemde, liderlik yapısında ortaya çıkabilecek herhangi bir tereddüt veya boşluk, telafisi mümkün olmayan sonuçlara yol açabilirdi.

İran toplumunun temel unsurları

Trump ve danışmanları, hesaplarını İran toplumunu tanıdıkları varsayımı üzerine kurmuşlardı. Ancak İran’ın binlerce yıllık medeniyeti, Allah’tan başkasından korkmama anlayışı, şehadet kültürüne olan sarsılmaz inanç, ilahi sünnete bağlılık ve velayetle kurulan güçlü bağ gibi İran toplumunun temel unsurlarının hiçbiri gerektiği şekilde değerlendirilmemişti. Trump, Netanyahu’nun vesvesesine kapılarak öyle bir bataklığa sürüklenmiştir ki, “Önce Amerika” söylemini Siyonist Rejim’e öncelik vererek tamamen heba etmiştir. İmam Hamaney’in şehadeti, komutanların hedef alınması, yüzlerce masum İranlı çocuğun, özellikle de Minab Okulu öğrencilerinin katledilmesi ve şehir altyapılarının tahrip edilmesiyle İran’ın Müslüman halkına karşı suç işlemiştir ki bu suçların bedelinden ve bunlara ilişkin hesap vermekten kısa zamanda kurtulması mümkün değildir.

Bugün İran İslâm Cumhuriyeti halkının direnişi, bir yandan dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlar ve özgürlük yanlıları için bir gurur kaynağı hâline gelmiştir; başka bir ifadeyle ülkemizin bayrağının yüksekte dalgalanması herkes tarafından takdir edilmektedir ve bu direniş, İran’ın yedi bin yıllık medeniyet ve kültürüne sahip İslâmi ve sivil toplumun dinamizmini ve etkinliğini derinlemesine anlayamayanları hayret ve şaşkınlık içinde bırakmıştır.

Peki, bu süreçte hangi unsurlar kilit bir rol oynamaktadır?

A. Devrimin şehit liderinin özel ve seçkin rolü; istikbar kavramına sürekli vurgu yapması ve buna karşı mücadele edilmesi gerektiğini ısrarla dile getirmesi ve ayrıca, Siyonist Rejim’i ve Amerika’yı küresel istikbarın en belirgin örnekleri olarak gördüğüne; Kur’an-ı Kerim’in, müminleri onlara tabi olmaktan sakındırdığına ve İslâm ümmetinin izzetinin, her türlü boyun eğme ve tahakkümü kesin biçimde reddetmesine bağlı olduğuna inanmaktadır.

B. İran halkı, İslâm ümmeti üzerinde gayrimüslim güçlerin siyasi, kültürel, askerî ve ekonomik her türlü hâkimiyetini reddetmekte; bunu ülkenin onurunu ve tam bağımsızlığını korumanın yanı sıra, uluslararası alanda bağımsız ve tahakküm karşıtı bir dış politika yürütmenin temel stratejik ilkelerinden biri olarak görmektedir.

C. Birlik ve beraberliğin önemi ile ayrılıktan kaçınmak, İran devleti ve milletinin tarih boyunca elde ettiği başarıların temel unsurlarından biri olmuştur. Zira Kur’an-ı Kerim, defalarca “Allah’ın ipine sımsıkı sarılmayı” ve tefrikadan kaçınmayı emretmektedir (Âl-i İmrân, 103). Ayrıca bu ilke, liderlik düşüncesinde de düşmanların komplolarını etkisiz hâle getirmenin temel stratejisi olarak görülmektedir ve özellikle askerî ve güvenlik kaynaklı dış tehditler karşısında iç bütünlüğün, mezhepsel dayanışmanın ve millî birliğin korunmasına odaklanmak; ortak düşmanlara karşı gücü muhafaza etmeyi emreden Kur’anî buyruğun fiilen uygulanması anlamına gelmektedir.

D. Bilimsel cihat ve savunma gücüne vurgu: Devrim liderinin Kur’an’a dayalı bilim anlayışı, araçsal ve pasif bir yaklaşım değil aksine bilimsel mücadeleyi bağımsız bir İslâm medeniyetinin varlığını sürdürebilmesinin zorunlu şartı olarak değerlendirmektedir. Modern bilim ve teknolojiye verilen önem, özellikle düşman güçlerden kaynaklanan tehditlere karşı caydırıcılığı sağlamak amacıyla ülkenin savunma doktrininin temel ilkelerinden biri olarak yorumlanmış ve uygulanmış, bunun sonucunda ise birçok askerî uzmana göre ülkemizin savunma alanındaki kazanımları, Siyonist Rejim’in Demir Kubbe savunma sistemini ve Amerika’nın bölgedeki savunma düzeneklerini kevgire çevirmiş ve İran’a yönelik saldırıların kaynağı olarak görülen işgal altındaki topraklardaki ve Fars Körfezi bölgesindeki askerî üsler gelişmiş füzelerin hedefi hâline gelmiştir.

E. Adalet arayışı ve mustazafların desteklenmesi, Kur’an-ı Kerim’in toplumsal ve ekonomik adaleti salihlerin yönetiminin temel unsurlarından biri olarak kabul eden ayetleri doğrultusunda, halkın siyasi, sosyal ve kültürel alanlardaki çeşitli faaliyetlere katılımında daima yol gösterici ve temel bir ilke olmuştur.

F. Zorlu düşmanlara karşı uzun soluklu mücadelede sabır, direniş ve aktif bekleyiş anlayışı son derece belirleyici bir öğreti olarak öne çıkmaktadır. İslâm Devrimi sonrasında yaşanan kritik dönemeçlerde, özellikle Siyonist ve Amerikan ekseninden kaynaklanan tehdit ve komplolar karşısında hem liderliğin hem de İran halkının tutumuna yön veren temel yaklaşımlardan olan bir ilke. Bu çerçevede şunu da eklemek gerekir ki, İran halkı yaklaşık yarım asırdır son derece çalkantılı şartlar altında yaşamıştır. Sekiz yıl süren bir savaşı geride bırakmıştır. Amerika ve Batı tarafından uygulanan ve her geçen gün daha da felç eden gayrimeşru ve insanlık dışı yaptırımlara katlanmışlardır. En iyi evlatlarını hedef alan suikastlara tanıklık etmiş ve her defasında öncesinden daha güçlü ayakta kalmışlardır.

Zafer halkın olacaktır

Herhâlükârda ilahî sünnet, hakkın galip gelmesi yönündedir, bu süreç bazen yıllar alabilir; ancak nihayetinde zafer hakkın olacaktır. Allah’ın vaadi şaşmaz. Yeryüzünün mirasçıları mustazaflar olacaktır.

Aslında bu vaadin, müminlere maddi hesaplarla ölçülmesi mümkün olmayan bir umut verdiği söylenebilir. Düşman, birkaç savaş dayatarak ve ekonomik baskılar uygulayarak bu umudu yok edebileceğini düşünmektedir. Oysa bu umudun başka bir kaynaktan geldiğini bilmemektedir; tarih boyunca defalarca sınanan bir inanç. Firavunlar gitmiş, Musalar kalmıştır. Nemrutlar gitmiş, İbrahimler kalmıştır. Evet, İranlılar bu geleneği kendi gözleriyle görmüştür. Bu nedenle umutsuzluğa kapılmazlar, teslim olmazlar. Çünkü sabır ve tevekkülün, onları zafere ulaştıracak iki kanat olduğunu bilirler.

Genel bir değerlendirme yapıldığında, medeniyet, dinî inançlar ve İran halkının ve coğrafyasının asaletinin bir araya gelmesiyle; bağımsızlık, özgürlük mücadelesi ve Amerikan-Siyonist istikbarının baskıcı ve zalim tahakkümüne karşı direniş sürecinde çağdaş tarihte altın bir sayfa açıldığı ifade edilebilir ki, nitekim büyük Müslüman düşünürlerden birinin de belirttiği üzere, İran milletinin ve savunma güçlerinin direnişi ve rolü, İslâmi kimliği yeni binyılda yeniden ihya etmiştir.(Alibeman Eghbalı Zarch - İran İslâm Cumhuriyeti Erzurum Başkonsolos)

Bu sabahın erken saatlerinden itibaren iki acil gelişme yaşanıyor; birincisi Lübnan dahil tüm cephelerde savaşın sona ermesi, ikincisi ise deniz ablukasının kaldırılması.


 Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi, ulusal medyaya verdiği demeçte şunları söyledi: "Uzun bir zaman alan, Pakistan ile Katar'ın arabuluculuğunu gerektiren ve dün de bir Katar heyetinin İran'a gelerek yaklaşık 15 saat süren uzun bir görüşme gerçekleştirdiği müzakere süreci. Kendi son nokta ve taleplerimizi mutabakat metnine dahil edene kadar mutabakat zaptını kabul etmedik. Müzakereler bir saat öncesine kadar devam ediyordu."

 

Garibabadi, "Şu an için mutabakat zaptı metni nihai hale gelmiş olup, nihai imza Cuma günü asıl taraflar arasında İsviçre'de gerçekleştirilecektir. Bu sabahın erken saatlerinden itibaren iki acil gelişme yaşanacak; birincisi Pakistan Başbakanı'nın metninde de yer alan Lübnan dahil çeşitli cephelerde savaşın ve askeri operasyonların sona ermesi olacak. İkinci gelişme ise ABD Başkanı'nın da itiraf ettiği üzere deniz ablukasının kaldırılması ve sona erdirilmesi olacaktır" diye ekledi.

 Garibabadi, İran'ın bu konuda

Dışişleri Bakan Yardımcısı, "Bu mutabakat yalnızca diplomatik istişarelerin sonucu değil, aynı zamanda şehitlerin pak kanlarının, askeri kahramanlarımızın eylemlerinin, fedakâr halkımızın sokaklardaki direnişi ve silahlı kuvvetlere desteği ile İran İslam Cumhuriyeti nizamının düşmanlarıyla mücadelesinin, Şehit İmam'ın kanının ve Yüce İslam Devrimi Lideri'nin tedbirlerinin bir meyvesidir" dedi.

 Garibabadi, yakında bu mutabakat zaptının kazanımları hakkında halka şeffaf bir şekilde rapor sunacaklarını vurguladı.

 Dışişleri Bakan Yardımcısı, "Şom emellerini gerçekleştirmek için saldıran düşman, tüm hedeflerinde başarısızlığa uğradı ve İran İslam Cumhuriyeti savaşta büyük zaferler kazandı. Mutabakat ön taslağında tüm önemli tutumlarımıza yer verdik. Resmi imzanın ardından mutabakat zaptı metni yayımlanacak. İmza öncesinde de genel medya aracılığıyla mutabakat zaptının farklı boyutlarını açıklayacak ve kazanımları anlatacağız" ifadelerini kullandı.

 Dışişleri Bakan Yardımcısı Garibabadi, "Bu mutabakat zaptı düşmana güvenildiği anlamına gelmez ve güvensizlik içinde kaleme alınmıştır. ABD'nin taahhütlerini yerine getirip getirmediğini denetleyeceğiz" diye ekledi.

 Garibabadi, "Mutabakatta öngörülen bazı düzeltmeler, Lübnan'da yaşananlar ve silahlı kuvvetlerin bildirileriyle birlikte müzakere çalışmalarının ilerlemesini kolaylaştırdı. Silahlı kuvvetler kesin karşılık vermeye hazırdı. Trump da bazı tutumlar benimsedi ve Siyonist rejimi eleştirdi. Hizbullah da Siyonist rejimin terörist eylemine sağlam ve kesin karşılıklar verdi. Askeri otorite ve gerçekleştirilen tehditler, metnin nihai hale getirilmesi ve metni sonlandırmak için elimizdeki bazı konuların ilerletilmesi sürecine yardımcı oldu" dedi.

 

İran'ın Taahhütleri Kazanımlarımızla Kıyaslanamaz 

Dışişleri Bakan Yardımcısı, "Yakında mutabakat zaptının metni yayımlanacak ve halk kazanımlar ile İran'ın taahhütlerini görebilecek. Bizim taahhütlerimiz kazanımlarımızla kıyaslanamaz" dedi.

 Garibabadi, "İran silahlı kuvvetleri, düşmanların komplolarıyla mücadele için ellerini her zaman tetikte tutacaktır. Her türlü komployla mücadeleye her zaman hazır olacağız" vurgusunu yaptı.

 60 Günlük Müzakereler, ABD'nin Taahhütlerini Yerine Getirdiğinin Doğrulanmasından Sonra Başlayacak 

Dışişleri Bakan Yardımcısı, "Cuma günü resmi bir imza gerçekleşecek ve iki heyetin başkanları müzakerelerin ileriye dönük düzenlemelerini belirlemek üzere görüşmeler yapacak. O zamana kadar Amerikan tarafının savaşın sona erdirilmesi, ablukanın kaldırılması ve mal varlıklarının serbest bırakılmasına ilişkin taahhütleri doğrulamaya tabi tutulacak" diye konuştu.

 Garibabadi'ye göre, 60 günlük müzakerelere giriş, ABD'nin bu taahhütlerini yerine getirmesine bağlıdır.

 

60 Günlük Sürede Hangi Konular Müzakere Edilecek? 

Garibabadi, "İran İslam Cumhuriyeti'ne yönelik gerek birincil gerekse ikincil tüm yaptırımların sona erdirilmesi ve Güvenlik Konseyi ile Guvernörler Kurulu kararlarının sona erdirilmesi, 60 günlük sürede müzakere edilecek konular arasındadır. Nihai anlaşma halinde tüm yaptırımlar kaldırılacaktır" dedi. 

60 günde müzakere edilecek ikinci konunun nükleer mesele olduğunu belirten Garibabadi, "Ekonomik yeniden inşa ve kalkınma konusu da bu 60 günde müzakere edilecek ve bunun mekanizması nihai hale getirilecektir. Bir diğer konu ise, tarafların taahhütlerinin gereği gibi yerine getirilip getirilmediğinin denetimi için bir uygulama mekanizmasının belirlenmesidir" diye ekledi.

 Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi, ABD'yi askeri savaşta mağlup ettiklerini ve onların bu mutabakat zaptında savaşı sona erdirmeyi taahhüt ettiklerini vurguladı.

İran İslam Cumhuriyeti, şehit liderinin yol göstericiliği ışığında, Amerikan-Siyonist düşmana karşı üstünlüğünü tamamlamıştır.
Tesnim haber ajansının bildirdiğine göre, Milli Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreterliği, İran ile ABD arasındaki savaşı sona erdiren anlaşmaya ilişkin aşağıdaki bildiriyi yayımladı:

 

Bismillahirrahmanirrahim

 

İran'ın şerefli milletinin bilgisine sunulur: 

İran İslam Cumhuriyeti, şehit liderinin yol göstericiliği ışığında, Amerikan-Siyonist düşmana karşı üstünlüğünü tamamlamış ve nizamın yüce liderliğinin (Allah onu korusun) tedbirleri, milletin tüm fertlerinin desteği ve İslam savaşçılarının mücadeleci çabaları altında, aylar süren zorlu ve yoğun bir müzakere döneminin ardından ve Milli Güvenlik Yüksek Konseyi'nin onayına dayanarak, İran ile Amerika arasındaki savaşı sona erdirme müzakerelerine (İslamabad Müzakereleri) ilişkin mutabakat zaptı metnini 14 Haziran akşamı nihai hale getirmiştir. 

Varılan mutabakatlara göre, Lübnan da dahil olmak üzere tüm cephelerde savaş ve askeri operasyonlar bu geceden itibaren derhal ve kalıcı olarak sona ermekte; ayrıca İran'a karşı deniz ablukası da tamamen ve ebediyen kaldırılmaktadır. Bu mutabakat zaptının imzası 19 Haziran Cuma günü resmen gerçekleştirilecektir. 

Nihai anlaşmaya yönelik müzakereler, karşı tarafın mutabakat zaptı uyarınca taahhütlerini yerine getirmesinin ardına ertelenecektir. İran İslam Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti'nin ve Katar devletinin çabalarını takdirle anmaktadır.

 

Milli Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreterliği

İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, ABD Başkanı Trump’ın “Bugün de yine sert bir darbe vuracağız” sözlerinin ardından “Hayati altyapılar, halkın yaşam damarlarıdır. Onları hedef alma tehdidi çaresizliğin göstergesidir” şeklinde bir açıklama yaptı.


İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’ın altyapısına yönelik saldırı tehdidi içerikli sözlerine sosyal medya hesabından cevap verdi.
“Hayati altyapılar, halkın yaşam damarlarıdır. Onları hedef alma tehdidi güç gösterisi değil bir milletin iradesinin karşısındaki çaresizliğin göstergesidir” diyen Pezeşkiyan, ülkesinin her türlü baskı ve tehdit karşısında sağlam olarak ayakta kalacağını söyledi.
ABD Başkanı Donald Trump, ABD’ye ait bir helikopterin düşürülmesinin ardından İran’a saldıracaklarını ve buna hakları olduğunu savunarak, “Dün onlara sert bir darbe indirdik ve bugün de yine sert bir darbe vuracağız” demişti.

ABD’nin İran’ı yeniden bombalamasıyla Tahran, Hürmüz’ü tüm gemilere tamamen kapattığını ilan ederek misillemeye geçti. Devrim Muhafızları Bahreyn, Kuveyt ve Ürdün’deki ABD üslerini vururken, Hizbullah da İsrail’in kuzeyine roket yağdırdı. Trump'ın İran ile ilgili iddiaları ise yalanlandı.

İran ile ABD arasında çarşambayı perşembeye bağlayan gece bir kez daha geniş çaplı çatışmalar yaşandı. Karşılıklı saldırılar ve bölge ülkelerine de yayılan gerilim, ABD'nin İran'a yönelik yeni operasyonlarıyla başladı.

 
İran medyası gece yarısından sonra Hürmüz Boğazı çevresi ve Tahran'ın batısı dahil olmak üzere ülkenin çeşitli bölgelerinde patlama sesleri duyulduğunu, hava savunma sistemlerinin devreye alındığını bildirdi.

Kısa süre sonra ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), Başkan Donald Trump'ın talimatıyla İran'daki "çok sayıda hedefe" yönelik yeni "nefsi müdafaa saldırıları" başlattığını duyurdu.

Açıklamada, "Bu saldırılar, İran'ın haksız ve sürekli saldırganlığına bir yanıt niteliğindedir." denildi.

HÜRMÜZ'DE TAM KAPANMA
 
ABD saldırılarının ardından İran'ın Hatemül Enbiya Merkez Karargahı bir duyuru yayımlayarak Hürmüz Boğazı'nın istisnasız tüm gemilere kapatıldığını açıkladı.

Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Suçlu Amerika'nın şer eylemlerinin devamı ve o ülkenin saldırgan ordusunun Hürmüzgan eyaletinin güneyindeki bazı bölgelere saldırı başlatması nedeniyle bu andan itibaren Hürmüz Boğazı, tanker ve ticari gemiler dahil her türlü deniz aracının geçişine kapatılmıştır ve her türlü geçiş hedef alınacaktır.”

TRUMP'IN 'DOĞRUDAN GÖRÜŞME' İDDİASI
Fox News'a göre Trump aynı saatlerde yaptığı açıklamada İranlı yetkililerle doğrudan görüştüğünü ve ABD saldırılarının durdurulmasını istediklerini öne sürdü. Trump ayrıca bombardımanın kısa süre içinde sona ereceğini ve İsrail'in operasyonlarla hiçbir ilgisinin bulunmadığını savundu.

Tasnim Haber Ajansı'na konuşan bir kaynak ise Trump'ın İranlı yetkililerle doğrudan görüştüğü yönündeki iddiayı "tamamen yalan" olarak nitelendirdi. Kaynak, Trump ile hiçbir temas kurulmadığını belirterek İran misillemesinin başladığını söyledi.

MİSİLLEME BAŞLIYOR
İran ilk karşılığını Bahreyn'deki ABD Beşinci Filosu'nu hedef alarak verdi. Mehr ve Fars haber ajansları, "Ordu, İHA'larla 5. Filo'nun Patriot sistemlerine ait iletişim antenleri ve radar tesislerini hedef aldı." bilgisini geçti.

Saldırının ardından Bahreyn İçişleri Bakanlığı ülkede hava saldırısı alarmı verildiğini duyurarak vatandaşlara "sakin kalmaları ve en yakın güvenli yere gitmeleri" çağrısında bulundu.

18 HEDEF VE FAZLASI
Gece 04.00 sıralarında İslam Devrim Muhafızları Ordusu (İDMO), ABD'nin son saldırılarına karşılık olarak Kuveyt ve Bahreyn'deki üsleri vurduğunu açıkladı.

Açıklamada, "İki operasyon dalgası sırasında Ali ve Ahmed Hava Kuvvetleri üslerindeki ABD Ordusuna ait 18 önemli hedef vuruldu. Ayrıca Şeyh İsa Hava Üssü'ndeki bazı noktalar da vurularak imha edildi." denildi.

Kuveyt yönetimi ise sabaha karşı yaptığı açıklamada devam eden İran saldırıları nedeniyle hava sahasını kapattığını ve uçuşların alternatif havalimanlarına yönlendirildiğini duyurdu.

ÜRDÜN YİNE HEDEFTE
Gün ağarmaya başlarken İDMO bir açıklama daha yayımlayarak Ürdün'deki bir ABD komuta merkezine balistik füze saldırısı düzenlediğini bildirdi.

Açıklamada, "Saldırgana karşı cezalandırıcı operasyon kapsamında 12 balistik füze kullanılarak El-Azrak Hava Üssü ve kontrol merkezi hedef alındı. Bu tesisler ve çok sayıda araç imha edildi." ifadeleri kullanıldı.

HİZBULLAH SALDIRIYA GEÇİYOR
İran'ın bölgedeki ABD hedeflerini vurduğu saatlerde Hizbullah da çatışmalara dahil oldu. Örgüt, İsrail'in kuze

yine roket atışları düzenledi.

Kuzeydeki yerleşim birimlerinde sirenlerin çalmasının ardından İsrail Ordusu, roketlerin Lübnan'ın güneyinde birlik

lerin faaliyet yürüttüğü bölgeye yakın bir noktaya düştüğünü açıkladı.

Salı, 09 Haziran 2026 03:53

İran Lübnan’ı yalnız bırakmadı

Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Sözcüsü İbrahim Rızai, hızlı yanıtla ilgili, ateşkes sırasında silahlı kuvvetlerin eksiklerini giderdiğini söyledi.
 
DIŞ HABERLER SERVİSİAteşkes sürecinde ilk defa İran ve İsrail birbirlerini hedef aldı. İsrail’in Beyrut’un güneyindeki Dahiye bölgesini vurma tehditleri sonrası gerilim artmıştı. Tahran’dan yapılan açıklamada, Dahiye’nin hedef alınması halinde İsrail’e misilleme yapılacağı belirtildi. İsrail Ordusu’nun Dahiye’ye düzenlediği hava saldırısı sonrası İran Ordusu anında misilleme yaptı.

‘ZAFER OPERASYONU’
 
Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), İsrail’in stratejik öneme sahip askeri üslerini hedef alan “Nasr” (Zafer) adlı geniş kapsamlı bir askeri operasyon başlattığını duyurdu. Operasyon kapsamında İsrail’deki “Nevatim” ve “Tel Nof” hava üslerindeki kritik merkezlerin füzelerle vurulduğu açıklandı. Bazı enerji tesislerinin de vurulduğu aktarıldı.

Devrim Muhafızları tarafından yapılan resmi açıklamada, bu operasyonun İsrail’in daha önce İran topraklarındaki üç farklı noktada yer alan radar sistemlerine düzenlediği füze saldırısına doğrudan bir yanıt olduğu belirtildi. Açıklamada ayrıca, operasyonun “12 Gün Savaşı” şehitlerinin ruhlarına ithaf edildiği ve geçen günlerde Beyrut’un güney banliyölerine düzenlenen İsrail saldırılarına da bir misilleme niteliği taşıdığı ifade edildi..

HAVA SAHASI KONTROLÜ VE ABD İLE DESTEKÇİLERİNE GÖZDAĞI
DMO Sözcüsü, harekatın ardından yaptığı değerlendirmede, “İşgal altındaki toprakların ve bölgenin hava sahasının bizim irademiz altında olduğunu ve füze gücümüzün boyunduruğunda bulunduğunu bir kez daha kanıtladık.” ifadelerini kullandı.

 
Operasyonu yapan birliklerin hızlı reaksiyon göstermesi ve hedef listesinin genişliği ön plana çıkarılırken; ABD yönetimi ve İsrail’e destek veren bölge ülkelerine de net bir uyarı yapıldı.

İran, “hava sahasını veya topraklarını İran’a yönelik bir saldırı için düşmana açan her ülkenin doğrudan hedef alınacağını” bir kez daha ilan etti.

SİYASİ KANATTAN ‘HESAP HATASI’ UYARISI
Siyasi kanattan gelen açıklamalar da askeri söylemleri destekler nitelikteydi. İran İslami Şura Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Sözcüsü İbrahim Rızai, X hesabı üzerinden yaptığı açıklamada “hesap hatası” uyarısında bulundu.

Rızai, “Kendimizi düşmana karşı kesin bir yanıta hazırlamazsak, savaş kapımızı çalar.” diyerek, Silahlı Kuvvetlerin sessizlik döneminde eksiklerini giderip saha kabiliyetlerini tahkim ettiğini belirtti.

Sözcü, “28 Şubat’takinden çok daha güçlü bir yanıt vermeye hazırız ve düşman pişman olup algısını değiştirene kadar susmayacağız.” ifadelerini kullandı.


‘ABD TAMAMEN SORUMLUDUR’
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi de yaptığı açıklamada, İsrail’in yaptığı hiçbir askeri eylemin, ABD ile eşgüdüm olmadan gerçekleştiğine inanmanın mümkün olmadığını belirterek, Washington yönetiminin bu saldırılardaki doğrudan sorumluluğuna dikkat çekti. ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM)’nın hem saldırı hem de savunma hatlarında İsrail ile tam bir işbirliği içinde olduğunu vurgulayan Bekayi, ABD’nin 8 Nisan ateşkes mutabakatının bir tarafı olarak sorumluluğunun sabit olduğunu ve bölgedeki her ateşkes ihlali ile gerilimin tırmanmasından doğrudan mesul tutulacağını ifade etti. Siyonist rejimin veya ABD’nin mevcut durumdan yararlanarak saldırılarını her gün tekrarlamasına ve sadece “ateşkese bağlıyız” açıklamalarının arkasına saklanmasına müsaade etmeyeceklerini sert bir dille aktaran Sözcü, “Ulusal çıkarlarımızın gerektirdiği ve ulusal güvenliğimizin zorunlu kıldığı her yerde, kesinlikle harekete geçeceğiz” diyerek İran’ın diplomasi ve askeri saha unsurlarının tam bir uyum içinde kararlılıkla hareket ettiğini vurguladı.

İSFAHAN’DA DURUM VE BÖLGEDE TAM TEYAKKUZ
Diğer taraftan, İsrail’in de İran içinde bazı noktaları hedef alan saldırılar yaptığı bildirilirken, Tahran yönetimi İsfahan’da herhangi bir can kaybı ya da ciddi hasar meydana gelmediğini duyurdu.

Bölgede askeri alarm seviyesi en üst düzeye çıkarılırken, Devrim Muhafızları tüm operasyonel birliklerinin olası yeni senaryolara karşı tam teyakkuz halinde olduğunu ve yeni bir saldırıya “yıkıcı ve acı verici” bir yanıt verileceğini yineledi.

‘İSRAİL YANIT VERMEZSE İYİ OLUR’
İran’ın misillemesi sonrası ABD Başkanı Donald Trump’tan da açıklamalar geldi. Axios’a bir son dakika açıklaması yapan Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’dan, İran’ın attığı füzelere karşılık vermemesini isteyeceğini belirterek, “İsrail yanıt vermezse iyi olur.” dedi. ABD Başkanı iki tarafa da İsrail ile İran’ın karşılıklı saldırıları derhal sonlandırması çağrısında bulundu.

‘ATEŞKESİ KABUL ETTİK’
Öte yandan Hatem-ül Enbiya Karargahı’ndan yapılan açıklamada, operasyonların şimdilik durdurulduğu belirtildi. Tasnim ajansına verilen bilgilere göre de “Karşı taraf ateşkes talep etti ve bu durum Trump tarafından açıkça duyuruldu”.

Ajans, “İran’ın yeni ve şartlı bir denkleme dayalı olarak ateşkes talebini kabul ettiğini” belirtti ve İran’ın, “İsrail’in saldırılarının devam etmesi veya İsrail ve ABD’nin Lübnan’da, sadece Beyrut’ta değil, Güney Lübnan’da da suç işlemelerine devam etmesi halinde, çatışmanın yeniden başlayacağını ve İran’ın daha sert bir şekilde karşılık vereceğini” açıkladığını aktardı.


Yemen’den Kızıldeniz kararı
Yemen Silahlı Kuvvetleri, Kızıldeniz’de İsrail’e ait veya İsrail bağlantılı tüm gemilerin seyrüseferini tamamen ve kesin olarak yasakladığını duyurdu. Askeri Sözcü Yahya Seri tarafından yapılan açıklamada, işgalci güçlerin Kızıldeniz’deki her türlü hareketliliğinin kendileri için meşru birer askeri hedef haline geldiği vurgulanarak, İsrail’in askeri tırmanışına aynı kararlılıkla karşılık verileceği belirtildi. Direniş Ekseni ile koordinasyon halinde askeri operasyonların dozunu artıracaklarını ifade eden Seri, bu kapsamda işgal altındaki Yafa (Tel Aviv) bölgesinde yer alan hassas İsrail hedeflerine yönelik füzeli saldırılar düzenlediklerini ve operasyonun hedeflerine tam isabetle ulaştığını kaydetti.

İmam Humeyni’nin (r.a.) tutuklanması, büyük coşku ve destan niteliğinde olan 15 Hordad kıyamını beraberinde getirdi. Her ne kadar bu kanlı ayaklanma vahşice bastırılsa da, dini güçlerle Pehlevi rejimi ve Amerikan nüfuzu arasında uzlaşmaz bir mücadelenin başlangıcı oldu ve bu mücadele günümüze kadar devam etti. Ramazan Savaşı’ndaki zaferlerde de bu Aşura ruhlu kıyamın bereket ve etkileri görülmektedir.

Bazen tek bir gün, bir asırlık tarihin yükünü omuzlarında taşır. 15 Hordad 1342 (5 Haziran 1963) da bu günlerden biridir. Aradan altmış yılı aşkın bir zaman geçmiş olmasına rağmen, onu yalnızca “tarihi olaylar” arasında değerlendirmek mümkün değildir.

Bugün, İran’ın siyasi dengelerini kalıcı biçimde değiştiren ve ülkenin dini-toplumsal mücadelesine yeni bir yön veren bir dönüm noktasıydı. Bu kritik dönemi anlayabilmek için resmi analizlerin dar çerçevesinden çıkıp şu soruları sormak gerekir: Hangi etkenler dini çevrelerin ve medreselerin tepkisini ulusal bir halk ayaklanmasına dönüştürdü ve o gün sıkılan kurşunlar neden bu hareketin ateşini söndüremedi?

Dayatılan Reformlar

15 Hordad kıyamının arka planını, Muhammed Rıza Pehlevi’nin yürürlüğe koyduğu “Beyaz Devrim” projesinde aramak gerekir. 1960’lı yılların başında kendisini gücünün zirvesinde gören Şah, bir referandum eşliğinde bir dizi ekonomik ve sosyal reformu halka sundu.

Toprak reformu, ormanların millileştirilmesi ve kadınlara seçme hakkı verilmesi gibi uygulamalar görünüşte modern ve ilerici adımlar olarak sunulsa da, uygulanış biçimi sarayın dengeli bir kalkınmadan çok geleneksel rakipleri olan büyük toprak sahipleri ve din adamları sınıfını zayıflatmayı hedeflediğini gösteriyordu. Taklit mercileri 6 Behmen 1341 referandumunu boykot edince, iktidarla toplumun etkili kesimleri arasındaki ayrılık derinleşti.

Pehlevi Komandolarının Feyziye Medresesi’ne Baskını

1342 yılının Ferverdin ayında rejim komandoları Kum’daki Feyziye Medresesi’ne baskın düzenledi ve silahsız birçok talebeyi kanlar içinde bıraktı. Güvenlik teşkilatı SAVAK açısından bu olay yalnızca muhalif din adamlarına verilmiş bir gözdağı olarak düşünülmüş olabilir, ancak gerçekte toplumdaki öfkenin üzerine benzin dökmekten başka bir işe yaramadı.

Bu tarihten sonra protestolar, mektuplar ve bildiriler düzeyinden çıkıp sokaklara taşındı. Feyziye baskını, ilim havzasının bedeninde açılan ve bir daha kapanmayan bir yara haline geldi; her konuşma, her taziye merasimi ve her bildiri bu yaranın derinliğini daha da artırdı.

Aşura Günü Yapılan Uyarı

Olayların fitilini ateşleyen son kıvılcım, İmam Humeyni’nin 13 Hordad Aşura günü yaptığı tarihi konuşması oldu. O gün İmam, eşi görülmemiş bir açıklıkla Şah’a hitap ederek şöyle dedi:

“Efendi, sana nasihat ediyorum; bu yaptıklarından vazgeç… İran milletinin seninle ne işi var?”

Bu sözler artık geçmişteki nasihatlerden farklıydı; tam anlamıyla siyasi bir meydan okumaydı. Pehlevi rejimini Yezid yönetimine benzetmesi, uzlaşma ihtimalini tamamen ortadan kaldırdı.

Konuşmanın ses kayıtları kısa sürede şehirler arasında yayıldı ve Tahran çarşısının kapanmasına yol açtı. Dün kendisini mutlak güç sahibi gören rejim, bir anda örgütsüz ama köklü bir halk öfkesiyle karşı karşıya kaldı.

İmam’ın Nasihatine Rejimin Cevabı: Tutuklama

Pehlevi yönetiminin cevabı, 15 Hordad sabahının erken saatlerinde geldi. Güvenlik güçleri İmam Humeyni’yi Kum’da tutuklayarak Tahran’daki bir cezaevine götürdü.

Yönetim, hareketin liderini ortadan kaldırarak olayların sona ereceğini düşünüyordu. Ancak sonuç tam tersi oldu. Tutuklama haberinin yayılmasıyla Kum, Tahran, Veramin ve birçok şehirde insanlar sokaklara döküldü.

Göstericilerin çoğu sıradan halk ve esnaftı. Belki toprak reformlarının ayrıntılarını bilmiyorlardı ama dini liderlerinin tutuklanmasını kendi onurlarına yapılmış büyük bir hakaret olarak görüyorlardı. Böylece bu hareket sıradan bir protesto olmaktan çıkıp tam anlamıyla halk ayaklanmasına dönüştü.

Veramin ve Bakıraabad Köprüsü Trajedisi

Bu kıyamın en acı ve en çarpıcı sahnesi Veramin’deki Bakıraabad Köprüsü’nde yaşandı. Ellerinde hiçbir silah olmadan, yalnızca liderlerinin özgürlüğünü talep etmek için Tahran’a yürüyen köylüler ve çiftçiler, yolun ortasında rejimin tankları ve silahlı birlikleri tarafından durduruldu.

Yaşananlar bir çatışma değil, tam anlamıyla bir insanlık trajedisiydi. Sherman tankları acımasızca savunmasız kalabalığın üzerine sürüldü. Bugüne kadar yapılan araştırmalara rağmen 15 Hordad kıyamında hayatını kaybeden ve yaralananların kesin sayısı tespit edilemedi. Görünüşe göre SAVAK’ın gizli belgelerinde bile kurbanların tam listesi hiçbir zaman kayıt altına alınmadı. Ancak bir araştırma komisyonuna göre olaylarda 86 kişi hayatını kaybetmiş, 193 kişi yaralanmıştır.

O günden sonra Bakıraabad Köprüsü, bir halk hareketinin mazlumluğunun ve Pehlevi rejiminin acımasızlığının sembolü haline geldi. O Aşura ruhlu kıyamda dökülen şehit kanları tarihin derinliklerine işlendi.

Geride Kalan Miras: Bir Bastırma Hareketi Nasıl Bir Devrime Dönüştü?

15 Hordad kıyamı, İslam Cumhuriyeti’nin kurulma sürecinde üç temel dönüşümün yolunu açtı.

Birincisi, İmam Humeyni’yi yalnızca bir dini merci olmaktan çıkarıp karizmatik bir halk hareketinin liderine dönüştürdü. Türkiye’ye ve ardından Necef’e sürgün edilmesi, onu silmek yerine daha da efsaneleştirdi.

İkincisi, din adamları kurumu ile Pehlevi monarşisi arasındaki bağlar tamamen koptu. Artık “yöneticiye nasihat” siyasetine geri dönüş mümkün değildi ve “İslami yönetim” düşüncesi mevcut düzenin ciddi bir alternatifi olarak ortaya çıktı.

Üçüncüsü ise, kasetlerden şehitlerin kırkıncı gün anmalarına kadar uzanan ve ülke genelinde kültürel direniş ağını genişleten ortak bir direniş hafızasının doğması oldu.

Sonuç olarak, Pehlevi rejimi o gün askeri açıdan kazanmış gibi görünse de, bu kanlı zafer aslında onun en büyük siyasi yenilgisine dönüştü. Bu yenilgi, 11 Şubat 1979’da İslam Cumhuriyeti’nin emperyalizme bağlı monarşik rejimin yerini almasına zemin hazırladı ve bugün de Ramazan Savaşı’nda görülen gelişmelerle, o tarihi kıyamın etkileri ve bereketleri olarak değerlendirilmektedir; bunun sonucu ise Amerika’nın İran halkı karşısında yaşadığı ağır başarısızlık olarak gösterilmektedir.

İran Dışişleri Bakanı, Lübnan Cumhurbaşkanı’na hitaben, "Lübnan’ı kendi gerçek düşmanının elinden kurtarın" dedi.
Tesnim Haber Ajansı Dış Politika Ofisi’nin bildirdiğine göre; İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Seyid Abbas Arakçi, X sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı paylaşımda şu ifadelere yer verdi: "Sayın Avn’ın açıklamalarına bakılırsa; Lübnan topraklarının beşten birini işgal eden, Lübnanlıların dörtte birini yerinden eden ve ülkesini her gün bombalayan taraf sanki İran’mış gibi görünüyor.

Eğer Lübnan, İran için bir pazarlık aracı olsaydı, biz çok uzun zaman önce bir anlaşmaya varmış olurduk.

Lübnan’ı kendi gerçek düşmanının elinden kurtarın, Sayın Cumhurbaşkanı!"

 

Lübnan Parlamentosu Milletvekili: "Hizbullah’ın Silahı Olmasaydı Lübnan Şu An İsrail’in Bir Parçasıydı"

Lübnan Parlamentosu Milletvekili, "Eğer direnişin silahı olmasaydı, siyonist düşman 1982-1983 yıllarında Lübnan, Beyrut ve Batı Bekaa’dan çekilmezdi" dedi.
Tesnim Haber Ajansı’nın Lübnan Parlamentosu Milletvekili Rami Ebu Hamdan ile gerçekleştirdiği özel röportajın öne çıkan başlıkları şu şekildedir:

İsrail’i ülkeden çıkaran Lübnan ordusu değildi" Eğer direnişin silahı olmasaydı, siyonist düşman 1982-1983 yıllarında Lübnan, Beyrut ve Batı Bekaa’dan çekilmezdi.

Hizbullah’ın silahı, işgalci rejim var olduğu sürece direnişin elinde kalmaya devam edecektir. ABD’nin Lübnan ordusuna yaptığı 230 milyon dolarlık yardımlar yalnızca araç lastiği ve nakliye kamyonlarından ibarettir; bunların siyonist işgalcilere karşı yürütülen savaş denklemleri üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Direnişin silahı, Lübnan’ın İsrail karşısındaki yegane güç unsurudur.

"Lübnan’da siyonistlerle normalleşmek isteyen her yetkili gidip şahsen İsrail vatandaşı olsun" Lübnan’ın İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesi imkansızdır; sadece Şiiler değil, Hristiyanlar, Dürziler ve diğer unsurlar da normalleşmeye asla izin vermeyecektir.

Tüm mezheplerden, özellikle de İslami kollardan Lübnanlıların büyük çoğunluğu, direnişin silahsızlandırılması fikrine kesin bir şekilde karşı çıkmaktadır.

Lübnan’daki taifeler ve mezhepler, Hizbullah’ın silahsızlandırılması durumunda hem kendilerini hem de tüm Lübnan’ı büyük bir felaketin beklediğinin farkına varmıştır.

Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını savunanların, Lübnan’ı savunmak için ortaya koyabilecekleri esaslı bir alternatifleri dahi yoktur. Eğer Hizbullah’ın silahı olmasaydı, İsrail Lübnan hükümetiyle müzakere masasına bile oturmazdı!

"Yusuf el-Reci’nin Lübnan Dışişleri Bakanı olmasından ve İran aleyhine pozisyon almasından utanç duyuyorum" O, Lübnan’ın değil; Lübnan Kuvvetleri (El-Kuvvat el-Lubnaniyye) Partisi’nin ve Samir Caca’nın dışişleri bakanıdır. İranlılar, Dışişleri Bakanı El-Reci’ye karşı oldukça bilgece ve basiretli bir tutum sergilediler. Hiç kimsenin İran ile olan ilişkilerimizi koparmasına izin vermeyeceğiz.

Irak’taki etkili silahlı grupların peş peşe aldığı ‘entegrasyon’ kararları tartışılıyor. Aydınlık’a konuşan gazeteci Gök, yaşananların bir silahsızlanmadan çok devlet sistemi içinde yeniden konumlanma girişimi olduğunu belirtti

Irak’ta Haşdi Şabi bünyesindeki bazı silahlı grupların devlet kurumlarına entegre olma ve silahlarını devlet kontrolüne devretme yönünde attığı adımlar, ülkede yeni bir güvenlik mimarisi oluşturulup oluşturulmadığı tartışmalarını gündeme getirdi. 
Asaib Ehli’l Hak Hareketi, Haşdi Şabi ile örgütsel bağlarını sonlandırmak ve silahlarını Irak Devleti’ne teslim etmek amacıyla komisyon kurduğunu açıkladı. Haşdi Şabi’nin önemli bileşenlerinden İmam Ali Tugayları da benzer bir karar alarak örgütsel bağlarını sonlandırdığını ve silahların devlet kontrolüne devredilmesi için süreci başlattığını duyurdu.

Söz konusu adımlar, Mukteda es-Sadr’a bağlı Seraya Selam’ın devlet yapısına entegre olacağını açıklamasının ardından geldi.

‘ABD, İRAN’A YAKIN GRUPLARIN ALANINI DARALTMAYI HEDEFLİYOR’
Irak’ı uzun yıllardır takip eden gazeteci ve araştırmacı Cevat Gök’e göre son gelişmeler, Washington’un uzun süredir hedeflediği güvenlik stratejisinin yeni bir aşamasına işaret ediyor. Gök, Aydınlık’a şu değerlendirmelerde bulundu:

 
“Washington’un Irak’ta uzun süredir hedeflediği ‘silahın devlet tekeline alınması’ stratejisinde yeni bir aşamaya geçildiğini görüyoruz. ABD, İran’a yakın silahlı yapıların bağımsız hareket alanını daraltmayı amaçlayan bir yaklaşım izliyor. Tom Barrack’ın açıklamalarını da Washington’un desteklediği bu dönüşüm sürecine verilen siyasi onay olarak görmek gerekiyor. Önümüzdeki dönemde ABD’nin İran’ın bölgede, özellikle de Irak’taki etkisini sınırlandırmaya yönelik yeni girişimlerde bulunması şaşırtıcı olmayacaktır.
“Aslında Washington’un Irak’ta yapmak istediği şey, belirli yönleriyle Lübnan’da uygulamaya çalıştığı modele benziyor. Nasıl Hizbullah’ın silahlı kapasitesinin sınırlandırılması hedefleniyorsa, Irak’ta da benzer şekilde Haşdi Şabi’nin geleceği tartışılıyor.

“Irak Hükûmeti de oldukça kırılgan bir yapıya sahip. Hükümetin çok yapabileceği bir şey yok. Çünkü hükümet tamamen Amerika’ya bağlı. Amerika bir ay maaşları göndermese içeride isyan çıkar. Bağdat’ta böyle bir durum söz konusu.

“Sürecin tam anlamıyla bir silahsızlandırmaya dönüşeceğini düşünmüyorum. Daha olası senaryo, silahlı yapıların devlet kurumlarına entegre edilmesi olacaktır. Taraflar, Haşdi Şabi’nin belirli unsurlarının ordu veya resmi güvenlik kurumları içerisinde temsil edildiği, bazı yapıların ise zamanla tasfiye edildiği bir formül üzerinde uzlaşabilir. Bu nedenle bugün yaşanan gelişmeleri doğrudan bir silahsızlanma sürecinden ziyade, Irak’taki silahlı yapıların devlet sistemi içine yeniden yerleştirilmesi girişimi olarak okumak daha doğru olacaktır.”

YENİ BAŞBAKAN AÇIKLAMA YAPTI
Irak Başbakanı Ali Zeydi de son kararları memnuniyetle karşıladı. Zeydi, Asaib Ehli’l Hak ve İmam Ali Ketibeleri’nin aldığı kararların “devlet otoritesinin güçlendirilmesi” açısından önemli olduğunu belirterek, silahların devlet kontrolünde toplanmasının hükûmet programının temel hedeflerinden biri olduğunu söyledi.

Zeydi, yaptığı açıklamada söz konusu adımların Irak’ın egemenliğini güçlendireceğini ve güvenlik kurumlarının yeniden yapılandırılmasına katkı sağlayacağını ifade etti.

HAŞDİ ŞABİ’NİN ETKİLİ AKTÖRLERİ
Silah bırakma ve entegrasyon sürecine dahil olan gruplar, Haşdi Şabi’nin marjinal unsurları değil. Özellikle Kays el-Hazali liderliğindeki Asaib Ehli’l Hak, Irak’taki en etkili Şii silahlı ve siyasi yapılardan biri olarak görülüyor. 2006 yılında kurulan hareket, zamanla Haşdi Şabi’nin temel bileşenlerinden biri haline gelirken, lideri Hazali de İran’a yakın çizginin öne çıkan isimlerinden biri oldu.

Benzer şekilde İmam Ali Tugayları da DEAŞ’a karşı savaş döneminde öne çıkan gruplar arasında yer aldı. Her ne kadar Asaib kadar büyük bir yapıya sahip olmasa da aldığı karar Haşdi Şabi içindeki dönüşüm tartışmaları açısından sembolik önem taşıyor. 

Sürecin ilk halkalarından biri olan Seraya Selam ise Şii lider Mukteda es-Sadr’a bağlı olması nedeniyle ayrı bir ağırlığa sahip. Irak’ın en etkili siyasi ve dini figürlerinden biri olarak kabul edilen Sadr’ın devlet kurumlarıyla entegrasyon yönündeki kararı, diğer gruplar üzerinde de etkili olmuş olabileceği yorumlarına yol açtı. 

Buna karşılık Haşdi Şabi’nin en sert ve İran’a en yakın bileşenleri arasında gösterilen Kataib Hizbullah ve Harakat el-Nüceba’dan henüz benzer bir adım gelmedi. Özellikle ABD ile doğrudan çatışmaları ve İran Devrim Muhafızları’yla yakın ilişkileriyle bilinen bu iki grubun tutumu, sürecin geleceği açısından kritik görülüyor.


 MAAŞI VEREN KARARI DA VERİYOR
2003’teki işgalin ardından Irak’ın petrol gelirleri, ABD’nin denetimindeki uluslararası finans mekanizmaları üzerinden yönetilmeye başlandı. Irak Merkez Bankasının dolar işlemleri ve petrol gelirlerinden elde edilen kaynakların önemli bölümü bugün de ABD finans sistemine bağlı şekilde yürütülüyor.

Washington’un bu etkisi, yılın başında yaşanan hükûmet kurma krizinde de açık biçimde ortaya çıkmıştı. Şii Koordinasyon Çerçevesi’nin Eski Başbakan Nuri el-Maliki’yi yeniden aday göstermesi üzerine ABD yönetimi sert tepki göstermiş, Trump yönetimi Maliki’nin göreve gelmesine karşı olduğunu açık şekilde ilan etmişti. Sürecin sonunda Maliki’nin adaylığı geri çekilmiş ve Ali Zeydi başbakan olmuştu.

Irak’ta son yıllarda dolar transferlerine getirilen kısıtlamalar, bankacılık sistemi üzerindeki denetimler ve mali yaptırım tehditleri de Washington’un Bağdat üzerindeki etkisinin en önemli araçları arasında gösteriliyor. Bu nedenle ülkede güvenlik alanında yaşanan son dönüşüm, yalnızca iç siyasi dengelerle değil, ABD’nin Irak’ta kurduğu sistemin devamı olarak da değerlendiriliyor.


 KOMİTE KURULUYOR
Irak Başbakanlık Ofisi’nden yapılan açıklamaya göre Başbakan Ali Zeydi, Asaib Ehlil Hak lideri Kays el-Hazali ile İmam Ali Tugayları lideri Şibl el-Zeydi’nin temsilcilerini kabul etti. Görüşmede, silahların yalnızca devletin elinde bulunması yönündeki adımlar ele alındı.

Açıklamada, anayasal çerçeve içinde silahların toplanmasına yönelik mekanizmaların hayata geçirilmesi amacıyla önümüzdeki günlerde bir komite kurulmasının kararlaştırıldığı belirtildi.


 KARARA İLİŞKİN İLK YORUMLAR
Haşdi Şabi bünyesindeki grupların aldığı kararlar yalnızca Irak’ta değil, bölge basınında da farklı yorumlara yol açtı. ABD merkezli ve Batılı yayın organları gelişmeleri daha çok silahlı yapıların etkisinin azaltılması ve devlet kontrolünün güçlendirilmesi olarak değerlendirirken, bazı yorumcular bunun Irak’taki güç dengelerini değiştirebilecek bir gelişme olduğunu savundu.

Öte yandan karar alan grupların açıklamalarında farklı bir dil öne çıktı. Asaib Ehli’l Hak Hareketi, kararın “dini merciin çağrıları”, “Koordinasyon Çerçevesi’nin tutumu” ve “silahın devlet elinde toplanması” yaklaşımı doğrultusunda alındığını açıkladı.

İmam Ali Tugayları ise kararını “ulusal sorumluluk”, “zaferin kazanımlarını koruma” ve “ulusal egemenliği güçlendirme” gerekçeleriyle savundu. Grubun açıklamasında, “Bugünün mücadelesi güçlü ve muktedir bir devlet inşa etme mücadelesidir.” denildi. Açıklamada ayrıca, “Direniş bir meslek değil, bir ihtiyaçtır.” ifadeleri kullanılarak silahların devlet kontrolünde toplanmasının devlet kurumlarını güçlendireceği vurgulandı.

Irak basınında yer alan bazı değerlendirmelerde ise son kararların, Şii dini merci Ali Sistani’nin uzun süredir savunduğu “silahın devlet tekelinde olması” yaklaşımıyla uyumlu olduğu belirtildi. Bu nedenle bazı çevreler süreci bir “silahsızlandırma operasyonundan” çok, devlet ile silahlı yapılar arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanması olarak yorumladı.


 KARARI REDDEDEN GRUPLAR OLDU
Seyyidüşşüheda Tugayları, ülkede yabancı askeri varlığın sürdüğünü belirterek silah bırakmayacağını açıkladı. Nuceba Hareketi de benzer şekilde silahsızlanma çağrılarını reddetti.

Irak Hizbullah Tugayları ve Ashab-ı Kehf grubu da silahların teslim edilmesine karşı çıkan yapılar arasında yer alıyor.