کارگر

کارگر

İran'daki Mehr haber ajansının haberinde, Afganistan’da bir gün önce düşen Bombardier E-11A tipi uçakta, CIA’nin İran masası şefi Michael D’Andrea'nın hayatını kaybettiği öne sürüldü. 'Kara Prens' lakaplı D’Andrea'nın Süleymani suikastinin planlayıcısı olduğu iddia ediliyor.

   
Mehr haber ajansının Rus istihbaratına dayandırdığı haberinde, dün Afganistan'ın Gazni Velayeti'nde düşen Bombardier E-11A tipi uçağın içerisinde, CIA'nin Irak, İran ve Afganistan'daki operasyonlarının başında olduğu belirtilen Michael D' Andrea'nın olduğu iddia edildi.

NE OLMUŞTU?

Dün saat 13.10 sularında Afganistan'ın Gazne vilayetinin Deh Yek ilçesine bağlı Saduzey bölgesine bir yolcu uçağı düştüğüne dair haberler servis edilmiş, uçağın Afganistan havayollarına ait olduğu iddia edilmişti. İlerleyen saatlerde yayınlanan görüntülerde uçağın Amerikan Hava Kuvvetlerine ait olduğu anlaşılmış ve daha sonra ABD'li yetkililerin yaptığı açıklamada uçağın ABD'ye ait istihbarat uçağı olduğu açıklanmıştı. Taliban'ın etkin olduğu bir noktaya düşen uçaktan kurtulan olmadığı, 5 kişinin hayatını kaybettiği açıklanmıştı. Uçak enkazına ulaşmaya çalışan Afganistan yetkililerine Taliban'ın saldırı düzenlediği de gelen bilgiler arasındaydı. Taliban uçağı kendilerinin düşürdüklerini iddia etmiş ABD ise uçağın teknik sorunlar sebebiyle düştüğünü açıklamıştı.

 

Afganistan'da düşen uçağın enkaz görüntüleri paylaşıldı. Görüntülerde uçağın üzerinde ABD Hava Kuvvetleri'nin amblemi gözüküyor. pic.twitter.com/G6MjkJ2Qkn

— Aydınlık ???????? (@AydinlikGazete) January 27, 2020
 

MİCHAEL D'ANDREA KİMDİR?

Michael D'Andrea, uzun yıllardır çalıştığı CIA'da Usame Bin Ladin'i yakalayan adam olarak tanınıyor. D'Andrea, 38 yıl boyunca ABD'nin İslam dünyasındaki en yetkin istihbarat sorumlusu olduğu belirtiliyor. CIA'nin "terörle mücadele merkezine" en az 10 yıl süreyle başkanlık eden Andrea'nın o dönemdeki kod adı "Roger" idi. Andrea daha önce işkence ve suikast iddialarıyla Amerikan kongresi tarafından 3 kez sorgulandı. Daha önce CIA'nın Mısır ve Irak istasyon şefliği görevlerini sürdüren D'Andrea'nın Pakistan ve Yemen'de yüzlerce drone saldırısından sorumlu olduğu ifade ediliyor. D'Andrea Suriye iç savaşının başlangıcında isyancıları organize ettiği de iddialar arasında. D'Andrea Amerikan kamuoyu açısından önemli bir figür, "Zero Dark Thirty" adlı ABD yapımı filimdeki "The Wolf" karakterinin D'Andrea'dan ilham alınarak yaratıldığı söyleniyor.

Çarşamba, 29 Ocak 2020 18:47

İran: Bu Anlaşma Yüzyılın İhanetidir

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, Yüzyılın Anlaşması olarak adlandırılan Amerika-Siyonizm planının açıklanmasına tepki göstererek, bu planın aslında Yüzyılın İhaneti olduğunu ve yenilgiye mahkûm olduğunu vurguladı.


İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Seyyid Abbas Musevi, Amerika’nın Yüzyılın Anlaşması olarak adlandırılan sözde barış planını Yüzyılın İhaneti ve Filistin ve İslam Ümmetinin haklarına ihanet olarak nitelendirdi ve bölge ve dünyanın özgür hükümet ve milletlerinden bu utanç verici planla mücadele etmelerini istedi.
Musevi, Filistin topraklarının Filistin halkına ait olduğuna değinerek şunları söyledi: ‘Siyonist rejim, gaspçı ve işgalci bir rejimdir ve Filistin krizini çözmenin tek yolu, Filistin topraklarının temel sakinleri arasında bir referandum düzenlemektir ve Yüzyılın Anlaşması gibi planlar, ihanettir ve yenilgiye mahkumdur.’

Seyyid Abbas Musevi, İran İslam Cumhuriyeti’ne göre, Filistin meselesinin ve Kudüs’ün İslam dünyasının ilk meselesi olduğunu belirterek şu ifadelerde bulundu: ‘Bazı İslam ülkelerinin, İslam ülkelerinin ve Müslümanların geleceğini ve haysiyetini belirleyen bu davayı unutmaları, düşmanı dosta tercih etmeleri ve 70 yıldan fazla bir süredir Siyonist Rejimin insanlık dışı suç ve cinayetlerini bilerek ve ya gaflete düşerek unutmaları talihsiz bir durumdur.

İran İslam Cumhuriyeti, Filistin meselesinin aciliyeti ve öneminden dolayı ve sözde Yüzyılın Anlaşması olarak adlandırılan planın arkasında saklı büyük komployu göz önüne alarak, İslam Ümmetini tehdit eden büyük komployla mücadele etmek ve İslam Dünyasının vahdeti için bazı bölge ülkeleriyle arasındaki görüş ayrılıklarını bir kenara bırakarak, bütün alanlarda iş birliğine hazırdır.’

İran Dışişleri Bakanı: Filistinliler için birleşelim

İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, ABD Başkanı Donald Trump'ın açıkladığı barış planına ilişkin, 'Umarım 'bu tehdit' tüm Müslümanlar için bir uyandırma çağrısı olur. Filistinliler için birleşelim' dedi.

   
İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, ABD'nin, Filistin-İsrail meselesine 'çözüm bulmak' iddiasıyla hazırladığı barış planının gerçekleşmesi halinde 'bölge ve dünya için kabus' olacağı uyarısında bulunarak, bölge ülkelerini ortak hareket etmeye çağırdı.

Zarif, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, "Sözde 'barış vizyonu', iflas etmiş bir gayrimenkul geliştiricisinin rüya projesidir" değerlendirmesinde bulundu.

Buna karşılık planın gerçekleşmesi halinde 'bölge ve dünya için kabus' olacağı uyarısında bulunan Zarif, "Umarım 'bu tehdit' tüm Müslümanlar için bir uyandırma çağrısı olur. Filistinliler için birleşelim" ifadelerini kullandı.

The so-called "Vision for Peace" is simply the dream project of a bankruptcy-ridden real estate developer.

 

But it is a nightmare for the region and the world

 

And, hopefully, a wake-up call for all the Muslims who have been barking up the wrong tree.#LetsUniteForPalestinians pic.twitter.com/j2CJ9JaH9c

— Javad Zarif (@JZarif) January 28, 2020
Öte yandan İran Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan yazılı açıklamada, ABD'nin 'Yüzyılın anlaşması' adını verdiği barış planı 'yüzyılın ihaneti' şeklinde nitelendirilerek, ABD'nin Filistinlilere dayatmaya çalıştığı plana karşı bölge ülkelerine ortak hareket etme çağrısında bulunuldu.


Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Trump'ın sözde barış planını reddettiklerini açıkladı. Abbas: ‘Yüzyılın Anlaşması’nı başarısız kılmak için direnişe ve çalışmaya başlayacağız’ ifadelerini kullandı.

 
 
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Trump'ın sözde barış planını reddettiklerini açıkladı. Filistinli direniş örgütü Hamas, ABD Başkanı Donald Trump'ın sözde barış planına güçlü bir şekilde karşı çıkacaklarını açıkladı. Öte yandan Fetih Hareketi de Trump'ın sözde planına "Filistin davasını tasfiye etme projesi olan "Yüzyılın Anlaşması"nı başarısız kılmak için direnişe ve çalışmaya başlayacağız" ifadeleriyle cevap verdi.

  ABD Başkanı Donald Trump’ın açıkladığı “İsrail-Filistin Barış Planı” , Ankara’nın sert tepkisine neden oldu. Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı, Dışişleri Bakanlığı ve siyasi partilerin sert tepki gösterdiği plan, TBMM’de de yankı buldu.
 

Parlamentoda grubu bulunan AK Parti, CHP, HDP, MHP ve İYİ Parti Grup Başkanvekillerinin ortak imzasıyla hazırlanan bildiri, TBMM genel Kurulu’nda okundu. HDP, uzun bir aradan sonra ilk kez Meclis’te yayımlanan bir bildiriye destek verdi.

​Bildiride şu görüşlere yer verildi:

“ABD yönetiminin ihtilafın iki tarafından biri olan Filistin’i bütünüyle dışlayan tek yanlı , hakkaniyetten uzak bir yaklaşımla hazırladığı görülen sözkonusu plan, BM kararlarına ve iki devletli çözüm perspektifine tamamen aykırıdır.

Bu plan, taraflar arasında bir müzakere zemini sağlamaktan ziyade, İsrail’in insanlığın kalbi olan Mescidi Aksa dahil, Filistin topraklarında 10 yıllardır derinleştirerek sürdürdüğü işgale uluslararası meşruiyet kazandırmayı ve bunu Filistin tarafına dayatmayı amaçlamaktadır. Yapılmak istenen işgal sürecini, ilhaka çevirmektir. Tüm Ortadoğu’nun barış, güvenlik ve istikrarını doğrudan ilgilendiren böylesine önemli bir konunun iç politika malzemesi yapılarak, Filistin halkının kendi geleceğini tayin hakkı başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklerinin hiçe sayılması ve uluslararası hukukun ve adaletin yok sayılması üzüntü ve ibret vericidir.

Kudüs’ün statüsü, Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkı ve yasadışı yerleşimler gibi, en temel problem alanlarında bugüne kadar izlediği politikalarla Filistin tarafının güvenini kaybetmiş bulunan ABD yönetiminin sözde barış planı ölü doğmuştur. İki devletli çözüm vizyonunu yok sayan ve ilgili BM kararları başta olmak üzere uluslararası hukukun temel kurallarının ihlali anlamına gelen öneriler içeren bu girişimin, uluslararası toplum nezdinde kabul görme ihtimali de bulunmamaktadır.

Bu vesileyle, İsrail-Filistin meselesinin çözümünün, ancak 1967 sınırları temelinde başkenti doğu Kudüs olan bağımsız, egemen ve coğrafi devamlılık içinde bir Filistin devletinin vücut bulmasıyla  mümkün olacağını bir kez daha vurguluyoruz. Türkiye, Filistin halkının temel hak ve özgürlüklerini gözetmeyen, Filistin devletinin ve halkının kabul etmediği hiçbir girişimi desteklemeyecek, uluslararası toplumun vicdan ve sorumluluk sahibi üyeleriyle birlik ve dayanışma içinde, zulüm dayatma ve işgale karşı Filistin halkının meşru haklarını tüm platformlarda savunmaya devam edecektir.

TBMM’de grubu bulunan tüm siyasi partiler olarak yukarıda sıraladığımız görüşler temelinde İsrail_-Filistin ihtilafına yönelik olarak ABD yönetiminin yayımladığı sözde barış, özünde istikrarsızlık ve çatışma mahiyetindeki planını yok sayıyor ve esefle  kınıyoruz. “

Irak halkının cuma günkü milyonluk yürüyüşü, ABD'nin bu ülkeye, parlamentonun Amerikan askerlerinin Irak'tan çıkarılması kararını onaylaması halinde yaptırım uygulayacağı tehdidinin kendi bağımsızlığı ve ulusal egemenliğini korumaya çalışan ülkeler ve milletlerin iradesini etkilemeyecek kadar çürük araçtan ibaret olduğunu ortaya koydu.
 

İran Milli Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Ali Şemhani  Irak yüksek dini mercliği, parlamentosu ve kahraman halkına hitaben yayınladığı mesajda, Irak halkının Amerikan karşıtı milyonluk yürüyüşünü takdir ederek, Irak halkının Amerikalıları bölgeden çıkarmada öncülük yaptığını söyledi.

Şemhani, “Iraklılar tarafından düzenlenen milyonluk gösteri, Washington'un Amerikan askerlerini sınır dışı etme yasası uygulandığı durumunda ABD'nin Irak’ı boykot etme tehdidinin, bağımsızlıklarını ve ulusal egemenliklerini korumak isteyen devletlerin ve ulusların iradesini etkileyemeyecek çürük bir araç olduğunu gösterdi” ifadelerinde bulundu.

Batı Asya tarih boyunca birçok iniş çıkışı yaşamıştır. Bu tecrübe, sömürgecilerin "böl parçala hükümet et" politikaları döneminden 21. yüzyılındaki modern sömürgecilik dönemine kadar uzun geçmişi içeriyor. Irak milletinin kaderi de işte bu tarihi tecrübeler doğrultusunda olmuştur.

Amerikalılar, 2003 yılında Irak'ı işgal ettikten sonra, kendi çetrefil planlarını hayata geçirmek için yüklü paralar harcadılar. Bu bağlamda ilk adım olarak,  Paul Bermer'i Irak'tan sorumlu yönetici olarak atadılar. Bermer 11 mayıs 2003'ten haziran 2004'e kadar Irak'ın yöneticisi oldu. O tarihten itibaren ABD, askeri varlığına paralel olarak "kültürel-toplumsal" sızmayı planlayıp, uygulamaya çalıştı.

Amerikalılar, Irak'taki siyasi, askeri ve ekonomik alanlardaki gelişme sürecini, kendi bölgesel amaç ve projeleri doğrultusunda yönetmeye çalıştılar, ancak bunda başarı olamadılar.

Aslında ABD'nin en büyük hatası, bölge milletlerinin devrimci maneviyatını görmezden gelmesidir. Amerikalılar defalarca milletlerin tarihi ve mücadelesi hakkında doğru bilgi ve anlayış sahibi olmadıklarını göstermişler, bu bilgisizlik her daim Amerikalılar için büyük bir zayıf noktası olmuştur. Irak milletinin mücadele tarihi için de aynı ilke geçerlidir.

Irak halkı 1920’de ülkelerinin İngiliz güçlerce işgal edilmesine karşı ayaklandı. Ayaklanma ilkin Bağdat’ta başladı ve daha sonra hızla Kerbela ve diğer bölgelere yayıldı ve 10 sene sonra yani 1932 yılında Irak, İngiltere'nin mandası altından kurtularak, bağımsızlığına kavuştu.

ABD, 2003 yılında Baas rejimini devirmek için Irak'a girip, bu ülkede 15 askeri üs kurdu ve Iraklı siviller ve askerleri katledip, yaraladı ve en son olarak Bağdat'ta Haşdi Şabi Komutan Yardımcısı Ebu Mehdi el Mühendis'e suikast düzenledi. ABD, Irak'a girdiğinden beri her daim bu ülkenin egemenliğini ihlal etmiştir.

İşte bugün tarih yeniden tekrarlanıyor, 1920 yılında İngiltere'nin askeri varlığına karşı ayaklanarak, İngilizler'i kendi topraklarından çıkarmayı başaran Irak halkı bugün ABD'nin askeri varlığına karşı ayaklanmıştır.

Bugün ABD'nin yaşadığı geçmişteki derslerin tekrarı niteliğindedir, artık bölgede, mütecaviz yabancılar için bir yer yoktur.

İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Hamanei Tahran'da son sıralardaki Cuma Namazı hutbelerinde verdiği vaazda, ABD'nin Kudüs Gücü'nün büyük  Komutanı Korgeneral Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi'nin cesur komutanı Şehit Ebu Mehdi el-Muhedis'e  suikast düzenleme amaçlarına dikkat çekerek, onların Irak'taki kendi kötü hedeflerine ulaşmak için Irak'ta iç savaş ve fitne çıkarıp, sonunda ülkeyi parçalamak, dindar, mücahit ve yurtsever güçleri ortadan kaldırmak peşinde olduklarını beyan etti.

Irak parlamentosunun Amerikan askerlerinin bu ülkeden çıkarılması kararı üzerinden bir aydan az bir süre geçerken Irak halkı ikinci kez ayaklanarak, dün Bağdat'ta milyonluk  yürüyüşte ABD'den nefret haykırışlarını dünyaya ulaştırmış oldular.

ABD operasyonuyla Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'nin katledilmesinin ardından Milli Görüş’ün yayın organı TV5 televizyonunda Buluşma Noktası programına katılan, Kudüs TV Genel Yayın Yönetmeni Nureddin Şirin, Süleymani'nin 15 Temmuz sürecinde Türkiye'ye destek veren isimlerden biri olduğunu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bunu bildiğini söyledi.

ŞİRİN: SÜLEYMANİ'NİN 15 TEMMUZ'DA TÜRKİYE İÇİN NE YAPTIĞINI ERDOĞAN BİLİYOR

Şirin programda şu ifadeleri kullandı:

“15 Temmuz darbe girişimin akamete uğratılması için kim ne yaptıysa ondan daha fazlasını yapan kişinin adı Kasım Süleymani'dir. Türkiye'de Amerika ve İsrail projeleri gerçekleşmesin diye, çiftçisinden reisi cumhuruna, vatan savunması önce kime düşer, yani İran'ın Kirmanlısına mı düşer, Ankaralısına Konyalısına mı düşer. Ama ne yaptı Kirmanlı Süleyman; ‘benim göğsümü ezip geçmedikçe, Türkiye'de bu amacına ulaşamayacaksın.’

Bunlar İslam dünyasının üç aylığına on yıllığına olan hadiseleri değil. Hak batıl savaşında tarihin dönüm noktalarıdır. 15 Temmuz bu anlamda bir yevmullahdır bizim için, darbe girişimin püskürtülmesi, başarısızlığa uğratılması anlamında.

Diyorum ki, bu ülkenin en vatanseveri apoletlisinden kravatlısına, 80 milyona soru soruyorum; sizin vatanseverliğinizin Türkiye'nin korunması için Amerika ve İsrail karşısında siyonist, emperyal saldırılar karşısında sizin vatanseverliğiniz Kasım Süleymani kadar var mıdır? Yoktur, hayal dahi kuramazsın, böyle bir denklem kuramazsın.


Ne dediğimin, sözlerimin nereye gittiğini bilerek söylüyorum. Bu sözlerimin hangi mahfillerde kayda alındığını bilerek söylüyorum. Kasım Süleymani İran için şunu yaptı bunu yaptı demiyorum. Türkiye için... Bakınız sayın Erdoğan, yaptığı değerlendirmede onun ne anlama geldiğini kendisi anlattı. Çünkü, biliyor tanıyor. Onun üstünde zaten bir kişi var, rehberdir. Böyle bir kişinin öldürülmesi elbette İran'da karşılıksız kalmayacaktır.”

 

"İRAN, GAZZE VE BOSNA'YA ULAŞMAK İÇİN YERİN ALTINDAN GİRDİ ÜSTÜNDEN ÇIKTI"

Nureddin Şirin sözlerini şöyle sürdürdü:

“Avrupa'nın ortasında ortadan kaldırılmak istenen medeniyeti ile kültürü ile tarihi ile bir İslam vardı. O dönemde Türkiye'ye baktığımızda Refah-Yol hükümeti yoktu ama Refah Partisi vardı. Bir de İslam Cumhuriyeti vardı. İslam inkılabı rehberi Seyyid Ali Hamaney, Bosna'nın savunulması, Bosna'daki Müslümanların korunması için bütün seferberliği Kasım Süleymani'nin kontrolü altındaki Kudüs Gücü yaptı. İran, Bosna'ya silah taşımak için yerin altından girdi üstünden çıktı.

İran, Gazze’ye silah gönderirken, 1 dolarlık silah Gazze’ye gidene kadar 500 dolara dönüşüyor. İsmail Heniyye, Ziyad En-Nehale, Usame Hamdan, Salih Al-Aruri bunların hepsi Tahran'da cenaze namazındaydı. Ve öyle şeyler anlattılar ki, dünyanın nutku tutuldu. Gazze'nin savunulması için Ziyad En-Nehale, Filistin İslami Cihad Hareketi'nin Genel Sekreteri dedi ki, mermisinden füzesine kadar ne ihtiyacımız varsa hepsi bize İran eli ile ulaşıyor. İzzettin El-Kassam Tugayları sözcüsü Ebu Ubeyde, biz İran'dan aldığımız destek, ileri gelişmiş silahlar sayesinde düşmanı gerisin geriye gönderdik. Bunu niye anlatıyorum. Bosna Savaşı içinde ben bunları gözümle gördüm. Bunu Boşnak generallere gidelim soralım. Aliya İzzetbegoviç'in oğluna söyleyelim, hatta Ömer Behmen merhum Aliya İzzetbegoviç onu oraya koymuştu, o anlatsın. Bunun arkasında olan güç, hareket, ordu kimdi anlatsın.”

“ÜMMETİN VE MÜSLÜMANLARIN ARZULARI GERÇEKLEŞSİN DİYE AMELİ VE FİİLİ OLARAK BUNU YAPTI”

Şirin ayrıca şunları kaydetti:

“Trump geldi dedi ki, ‘elçiliğimi Kudüs'e taşıyorum. Kudüs İsrail'in başkentidir.’ Netenyahu ile birlikte. Kasım Süleymani dedi ki, ‘Kudüs, İslamındır ve Ümmetindir. İsrail ve siyonist İsrail'in yeri ne Kudüs'tür ne El-Halil'dir ne Ramallah'tır ne Haifa'dır ne Yafa'dır ne Hadera'dır, siyonist rejimin yeri cehennemin dibidir.’

Arkadaş çocuk oyuncağı değil. Her gün siyonist rejimin medyasını takip ediyorum. Her zaman için liste başı bir numaralı hedef Kasım Süleymani'dir. Bir örnek vereyim, 2017 yılında, o zaman Liberman dış işleri bakanı dedi ki, biz 3 sorunla karşı karşıyayız. Bak, Liberman'ın sözü; ‘bir İran iki İran üç İran. Dedi ki, İran Yemen'de karşımıza çıkıyor, Filistin'de çıkıyor, Lübnan'da çıkıyor, Irak'ta çıkıyor, Suriye'de çıkıyor. Bütün bunları da organize eden dünyanın en tehlikeli adamı Kasım Süleymani'dir’ diyor.

Muhammed Mursi'nin yargılandığı dosyalardan bir tanesi, İran Devrim Muhafızları ile iş birliğiydi. Ne iş birliği, kimdi, işte Süleymani'dir. Süleymani diyor ki, ‘ben eğileyim de, İhvan benim omuzuma bassın yükselsin ki, İslam Bayrağı yükselsin. Dalgalanan bayrak İslam Bayrağı olsun, Amerika'nın ve İsrail'in plan ve projeleri değil’. Ümmetin ve Müslümanların arzuları gerçekleşsin diye ameli ve fiili olarak bunu yaptı.”

Odatv.com

 Dünyanın geleceği insanlar için hep merak konusu olmuştur. Dünyanın geleceği nasıl olacak, insanlık nereye gidiyor? Geleceğin dünyasını kim oluşturacak? Hangi ideoloji insanların geleceğini yapılandıracak? gibi sorular henüz cevabını bulmuş değildir.
Mehdilik denilince akla insanlığın geleceği ve dünyanın sonu gelmektedir.
Küresel emperyal gücün emrinde olan bilim merkezleri, bilim adamları, stratejik araştırma merkezleri, medya/sinema sektörünün son zamanlarda Mehdilik konusunu ciddi olarak ele almalarının altında yatan gerçek sebep işte budur. Din medeniyetini hakim kılıp insanlığı kurtaracak ilahi projenin Mehdilik olduğunu anlamışlar ve bunun gerçekleşmesinden korkuyorlar.
Bundan sonra da Mehdilik konusu daha sık gündeme çıkacak gibi görünüyor; bazen inkar amaçlı, bazen tedbir amaçlı, bazen ise deneme amaçlı olarak. Böylece Mehdilik inancını savunanlar için büyük bir fırsat doğmuştur.
Mehdilik inancını inkar edenlerin herhangi bir bilimsel ve akli delilleri bulunmuyor. Bazılarının gaybette var olan bir imamın varlığını anlayamamaları onları inkara sürüklemiştir. Bazılarını sahte Mehdiler çıkma ihtimali tedirgin ettiğinden inkara yeltenmişlerdir. Ama bunlardan daha önemli ve ciddi olanı Mehdiliğin ne olduğunu bilen ve kendilerine alternatif olarak görenlerin kasıtlı olarak inkar etmeleridir.
Mehdiliği inkar etmek için ileri sürülen deliller;
1- Mehdilik inancı efsane ve hurafedir; İslam’da böyle bir inanç hakkında ne Kur’an‘da ayet vardır, ne de Mehdilik hakkındaki rivayetler sahihtir. Uydurma ve hurafeden ibarettir.
2- Geçmiş muharref ve batıl inançlardan İslam’a sızmış bir inançtır; Budizm‘den, Hinduizm‘den, Yahudilik ve Hıristiyanlik‘tan İslam’a sızmıştır.
3- Mehdilik, aciz ve ezilmiş tabakanın kendilerini avutmak için uydurdukları veya ezilenleri avutmak için bazı güçlerin uydurduğu bir inançtır.
4- Mehdilik inancını suistimal edip sahte Mehdiler ortaya çıkararak insanları sömürmektedirler.
5- Mehdilik, küresel sulta sisteminin alternatifidir. Binlerce yıllık beşer tecrübesinin karşısında bir alternatif olmamalıdır.
Mehdilik inancını en ince detaylarına kadar akli, şer‘i ve ilmi delillerle ispat edip canlı tutan Şiilik, inkar için sunulan bu delillere gerekli cevapları vermiştir. İnkar için sunulan bu delillerin hiçbir tutarlılığı ve ilmi temeli bulunmamaktadır. Bu delilleri sunanlar tarih boyunca Mehdiliğin önünde duramamış ve insanları bu inanca yönelmekten alıkoyamamışlardır.
Mehdilik konusu üzerinde şüphe oluşturmak amacıyla gündeme getirilmesinin asıl sebebi siyasidir. Günümüzde Mehdilik konusu inkar edilince Mehdilik konusunun kelami boyutu gündeme getirilmiyor. İlim ve araştırma merkezlerinde ele alınıp konunun dini kaynaklardan incelenmesi sözkonusu bile edilmiyor. Konu siyasiler tarafından gündeme getirilip inkara gidiliyorsa bu tamamen Mehdliğin siyasi boyutundan dolayıdır.
Toplumlar yavaş yavaş küresel adalet devletini konuşmaya başlamışlar ve seçenekler üzerinde akıl yürütmeye, alternatifleri konuşmaya hazır duruma gelmişlerdir. İşte bu noktada Mehdiliğin gündeme gelmesi önem kazanıyor.
aMehdiliğin karşısında asıl düşman beşer kaynaklı sitemlerdir; tarihte ilahlık iddia eden Firavuni ve Nemrudi düşünce günümüzde, Liberal demokrasinin temelini oluşturan “Sekülerizm ve Hümanizm“ adı altinda piyasaya sürülmüştür. Mehdiliğin inkar sebebi dünyaya Batı kültürünü hakim kılmak isteyen tağutların kendilerine alternatif görmeleridir. Bunun için zamanın saray alimlerinin/Bel’am‘larının aracılığıyla Mehdiliği inkara kalkışmaktadırlar.
Mehdilik küresel bir proje olduğu için siyasi, kültürel, ekonomik, eğitim-öğretim alanında insanın hayat manifestosu olacak küresel öğretilere sahiptir. Bunun karşısında bu alanda sadece kendilerini yetkili gören ideolojiler Mehdiliğin ilahi proje olduğunu elbette kabullenemezler. Mehdilik inancı karşısında en büyük tehlike “Sekülerizmdir“. Günümüzde sekülerizm de kendisine en büyük düşman olarak “Mehdiliği“ görmektedir. Sekülerizm, beşer toplumlarının geleceğe ümitle bakmasını ve insanların uyanıp geleceğe ilahi proje perspektifinden bakmasını engellemek istiyor. Tevhid nurunu engelleyen şirk sisteminin projesidir.
Mehdilik düşüncesi peygamberlik var olduğu günden beri var olmuş dini bir düşüncedir. İnsanlık tarihinin geçmişini geleceğine bağlayarak geleceğin nasıl şekilleneceğini beyan ediyor. İnsanlık tarihinin geleceğini belirleyecek küresel sistemi de açıklıyor. Tağutlar kendi hakimiyetlerini güçlendirip istikbar kültürünü kürselleştirmek için bir taraftan batıl öğretilerle sistemlerini sağlamlaştırıyor, diğer taraftan kendilerine alternatif gördükleri küresel ilahi projeyi yok etmenin planları yapıyorlar. Sakife’den, Rönenas‘a takip edilen yol hep aynı olmuştur. Sakife’de Allah’ın öngördüğü ilahi yöneticilik, ilahi imamet devre dışı bırakıldı, Rönesanla da ilahi din devre dışı bırakılarak “sekülerizmin“ temeli atıldı.
Rönesans, dünyayı sekülerleştirme sürecinin sistematik olarak başlangıç noktasıdır. O günden günümüze kadar ortaya çıkan inançlar insanın ne kadar cehalet karanlığında hareket ettiğini göstermektedir. Rönesanstan sonra günümüze kadar bilim ve teknolojide çağlar atlayan Batı dünyası aynı oranda toplumlarını ateistleştirdi. Bilim ve tekonolojide ilerlediği oranda dünyevileşerek Allah’tan uzaklaştı. Sekülerizmin şekillenip kabul görmesiyle beşeri toplumlarda Allah’ı inkar eden inançlar türemiştir. Din ve mezheplerin yerinin olmadığı bir dünya kurma sürecini başlatmış oldular. Sekülerizmin yaygınlaştığı Batı dünyasında insanların Ateizme yönelme oranı gittikçe artmakta ve bazı istatistiklere göre günümüzda Batı halklarının yüzde 60% dan fazlası Allah‘ı inkar etmektedir. Bütün dünya halkları Tevhid‘den uzaklaştırılıyorlar. Günümüzde Batı kültürünün odak noktasını oluşturan “Hümanizm“, insanı Rabbin yerine koyup Yaratan‘ı inkar ediyor, şeriat devre dışı bırakılarak Allah’a ihtiyaç olmadığını söylüyor. Bunun önünde en büyük engel bir ilahi proje olan Mehdilik inancıdır. Müslümanlara hakim tağuti sistemlerin Mehdiliğe din adına karşı çıkmaları, Bel’am’ların din adına Mehdiliği inkar etmeleri aslında sekülerizme hizmet projesidir.
Mehdiliği gündeme getirip inkara kalkışmaları bir açıdan da ilahi bir rahmet olarak görülebilir. Böylece Mehdiliğin gerçek mahiyeti ve küresel ilahi proje olduğunu beyan etme fırsatı doğuyor.
Böylece Mehdiliğin sadece ilahiyat dalında değil, sosyolojik olarak incelenmesi, siyasi bilimlerde ele alnıması kaçınılmaz oluyor. Dünyanın geleceği ve insanlığın kaderini belirleyecek bir projeyi insanlara ulaştırıp onları ikna etmek için bir kaç rivayetle yetinilemeyeceği aşıkardır.
Emperyalistlerin “Küresel inkar projesinin“ karşısında muvahhidlerin “küresel ikna projesi“ sunulmalıdır.

Sabahattin Türkyılmaz

  Berham Salih ile Trump'ın görüşmesi, özellikle de suikastın ardından iki ülke arasındaki tırmanan gerginlik ortamında asla düşülmemesi gereken bir hataydı. Kürt kardeşler ya da liderleri, Amerika ile geçmiş hayal kırıklığı tecrübelerinden faydalanmamakta ısrarcı gibi görünüyor. Çoğunluğu Amerika'nın Irak ya da Suriye'yi bölme ve parçalama projesine hızla cevap vererek büyük bir hataya düşüyor.

 
Amerika Başkanı Donald Trump'ın Iraklı mevkidaşı Berham Salih ile görüştükten sonra “Davos” zirvesinde düzenlenen basın açıklamasında, neye dayanarak Amerika ile Irak ilişkilerini “en iyi durumda” olarak tanımladığını bilmiyoruz. Kasım Süleymani ve Ebu Mehdi El-Mühendis'e Irak topraklarında suikast düzenlenmesi emrini vererek 25 milyondan fazla Iraklıyı öfkelendiren bu adam, profesyonel bir yalancı olmasının yanı sıra bu tanımlamayı kullanarak Irak halkına alenen hakaret ediyor.

Berham Salih ile Trump'ın görüşmesi, özellikle de suikastın ardından iki ülke arasındaki tırmanan gerginlik ortamında asla düşülmemesi gereken bir hataydı. Buna ilaveten Irak Cumhurbaşkanının konumu, Amerika'nın şekillendirdiği anayasa gereğince, Başbakanın yetkilerini ihlal etmeye ve ABD Başkanı olsa bile yabancı bir yetkili ile siyasi konuları görüşmeye izin vermiyor. Bu toplantının gerçekleşmesine karşı çıkanlar, bu konuda anayasal ve ahlaki açıdan çok güçlü delillere sahiptir.

Başkan Trump'ın Irak'ın batısındaki Ayn'ul Esed üssüne Iraklı yetkililerden izin almadan gizli ziyaretlerde bulunarak Iraklılara defalarca hakaret ettiğini hatırlatmakta fayda olabilir. Üstelik Irak Başbakanı Adil Abdulmehdi'yi aynı üsse acil görüşmek için çağırarak bu hakaretin açtığı yaraya tuz bastığını da unutmadık. Sanki bu üs Irak topraklarında değil de ABD topraklarında kurulmuş gibi ve sanki Irak 8000 bin yıllık bir kültürel mirasa sahip olan bağımsız bir ülke değilmiş gibi bu ülkeye sömürge ülkesi muamelesi yaptı.

***

Başkan Trump, Seyyid Salih ile Davos zirvesinin oturum arasında bir araya gelerek bu görüşmenin “protokol” icabı olmadığını kanıtlamak için birlikte basın toplantısı düzenlediler. Bu toplantı sadece Irak'ta stratejik işbirliği projesi ile bağlı iki yakın müttefik arasında oldu. Bu projenin ana başlığının etnik ve mezhepsel “bölünme” olmasını göz ardı etmiyoruz. Protokol görüşmeleri, Irak ile Amerika arasında askeri işbirliğinin sürdürülmesi gibi anayasal yetkileri olmadan bir başkan ile temel meseleleri tartışmaz. Cumhurbaşkanı Salih'in Irak'ın mevcut şartlarının gölgesinde, daha şehitlerin kanı kurumamışken Irak'ın ulusal birliğinin çıkarlarına dayanarak, bu toplantıya katılamadığı için özür dilemesi daha uygun olurdu.

Irak parlamentosu tarafından verilmiş ABD ile herhangi bir askeri işbirliğini cezalandırmaya yönelik açık ve net bir karar vardır. Bu karar, ülkedeki tüm Amerikan askerlerinin (5200 tane) kovulması ve ülkede kurulan askeri üslerin (18 tane) kapatılmasını açıkça belirtiyor. Salih ve Trump'ın askeri işbirliğinin sürdürülmesine dair her türlü anlaşması, parlamentonun bu kararının ihlal edilmesidir.

Kürt kardeşler ya da liderleri, Amerika ile geçmiş hayal kırıklığı tecrübelerinden faydalanmamakta ısrarcı gibi görünüyor. Çoğunluğu Amerika'nın Irak ya da Suriye'yi bölme ve parçalama projesine hızla cevap vererek büyük bir hataya düşüyor. Başkan Salih'in bu adımının Amerika'nın bu yeni mezhepçi projesine sürüklenmesinin başlangıcı olmamasını umuyoruz.

Irak halkının büyük çoğunluğu Amerika'nın Irak'taki askeri varlığına karşı çıkıyor ve Başbakanlarının bu varlığın acilen sonlandırılması talebinin arkasında duruyor. Eğer bu talebe olumlu cevap verilmezse muhtemelen Irak direnişi bu işi ele alacaktır. Belki de geçtiğimiz günlerde Bağdat'taki ABD Elçiliği civarına fırlatılan üç füze, bu minvalde dikkate alınması gereken önemli bir uyarı olabilir.

Kahraman Irak direnişi Amerika'yı ve ABD güçleri Komutanı General David Patraesus'u yenilgiye uğratarak 2011 yıllarının sonlarıyla birlikte bu temiz topraklardan çekilmek zoruna bıraktı. Biz bu geçmişin tekrarlanacağına eminiz. Başkan Trump'ın Irak topraklarında yenildiğini göreceğiz.

***

Cumhurbaşkanı Berham Salih'in, Irak direnişinin tarihini ve bununla birlikte Kürt halkının Amerika ve İsrail'in ihanetleri ile dolu olan acı deneyimlerini yeniden iyi bir şekilde okumasını diliyoruz. Belki bu sayede Davos'ta Iraklı kardeşlerinin duygularına meydan okuyarak ABD Başkanı ile görüşerek düştüğü büyük hatanın farkına varır.

Gerçek Irak, ABD üslerinin enkazı üzerinden ayağa kalkacaktır. Bunun aksini söyleyenler ne Iraklı kardeşleri tanıyor ne de Irak'tan yenilmiş olarak çıkan Amerikalıları tanıyordur.

 

Kaynak: Raialyoum
Çeviri: Merve Soydaş

  Berham Salih ile Trump'ın görüşmesi, özellikle de suikastın ardından iki ülke arasındaki tırmanan gerginlik ortamında asla düşülmemesi gereken bir hataydı. Kürt kardeşler ya da liderleri, Amerika ile geçmiş hayal kırıklığı tecrübelerinden faydalanmamakta ısrarcı gibi görünüyor. Çoğunluğu Amerika'nın Irak ya da Suriye'yi bölme ve parçalama projesine hızla cevap vererek büyük bir hataya düşüyor.

 
Amerika Başkanı Donald Trump'ın Iraklı mevkidaşı Berham Salih ile görüştükten sonra “Davos” zirvesinde düzenlenen basın açıklamasında, neye dayanarak Amerika ile Irak ilişkilerini “en iyi durumda” olarak tanımladığını bilmiyoruz. Kasım Süleymani ve Ebu Mehdi El-Mühendis'e Irak topraklarında suikast düzenlenmesi emrini vererek 25 milyondan fazla Iraklıyı öfkelendiren bu adam, profesyonel bir yalancı olmasının yanı sıra bu tanımlamayı kullanarak Irak halkına alenen hakaret ediyor.

Berham Salih ile Trump'ın görüşmesi, özellikle de suikastın ardından iki ülke arasındaki tırmanan gerginlik ortamında asla düşülmemesi gereken bir hataydı. Buna ilaveten Irak Cumhurbaşkanının konumu, Amerika'nın şekillendirdiği anayasa gereğince, Başbakanın yetkilerini ihlal etmeye ve ABD Başkanı olsa bile yabancı bir yetkili ile siyasi konuları görüşmeye izin vermiyor. Bu toplantının gerçekleşmesine karşı çıkanlar, bu konuda anayasal ve ahlaki açıdan çok güçlü delillere sahiptir.

Başkan Trump'ın Irak'ın batısındaki Ayn'ul Esed üssüne Iraklı yetkililerden izin almadan gizli ziyaretlerde bulunarak Iraklılara defalarca hakaret ettiğini hatırlatmakta fayda olabilir. Üstelik Irak Başbakanı Adil Abdulmehdi'yi aynı üsse acil görüşmek için çağırarak bu hakaretin açtığı yaraya tuz bastığını da unutmadık. Sanki bu üs Irak topraklarında değil de ABD topraklarında kurulmuş gibi ve sanki Irak 8000 bin yıllık bir kültürel mirasa sahip olan bağımsız bir ülke değilmiş gibi bu ülkeye sömürge ülkesi muamelesi yaptı.

***

Başkan Trump, Seyyid Salih ile Davos zirvesinin oturum arasında bir araya gelerek bu görüşmenin “protokol” icabı olmadığını kanıtlamak için birlikte basın toplantısı düzenlediler. Bu toplantı sadece Irak'ta stratejik işbirliği projesi ile bağlı iki yakın müttefik arasında oldu. Bu projenin ana başlığının etnik ve mezhepsel “bölünme” olmasını göz ardı etmiyoruz. Protokol görüşmeleri, Irak ile Amerika arasında askeri işbirliğinin sürdürülmesi gibi anayasal yetkileri olmadan bir başkan ile temel meseleleri tartışmaz. Cumhurbaşkanı Salih'in Irak'ın mevcut şartlarının gölgesinde, daha şehitlerin kanı kurumamışken Irak'ın ulusal birliğinin çıkarlarına dayanarak, bu toplantıya katılamadığı için özür dilemesi daha uygun olurdu.

Irak parlamentosu tarafından verilmiş ABD ile herhangi bir askeri işbirliğini cezalandırmaya yönelik açık ve net bir karar vardır. Bu karar, ülkedeki tüm Amerikan askerlerinin (5200 tane) kovulması ve ülkede kurulan askeri üslerin (18 tane) kapatılmasını açıkça belirtiyor. Salih ve Trump'ın askeri işbirliğinin sürdürülmesine dair her türlü anlaşması, parlamentonun bu kararının ihlal edilmesidir.

Kürt kardeşler ya da liderleri, Amerika ile geçmiş hayal kırıklığı tecrübelerinden faydalanmamakta ısrarcı gibi görünüyor. Çoğunluğu Amerika'nın Irak ya da Suriye'yi bölme ve parçalama projesine hızla cevap vererek büyük bir hataya düşüyor. Başkan Salih'in bu adımının Amerika'nın bu yeni mezhepçi projesine sürüklenmesinin başlangıcı olmamasını umuyoruz.

Irak halkının büyük çoğunluğu Amerika'nın Irak'taki askeri varlığına karşı çıkıyor ve Başbakanlarının bu varlığın acilen sonlandırılması talebinin arkasında duruyor. Eğer bu talebe olumlu cevap verilmezse muhtemelen Irak direnişi bu işi ele alacaktır. Belki de geçtiğimiz günlerde Bağdat'taki ABD Elçiliği civarına fırlatılan üç füze, bu minvalde dikkate alınması gereken önemli bir uyarı olabilir.

Kahraman Irak direnişi Amerika'yı ve ABD güçleri Komutanı General David Patraesus'u yenilgiye uğratarak 2011 yıllarının sonlarıyla birlikte bu temiz topraklardan çekilmek zoruna bıraktı. Biz bu geçmişin tekrarlanacağına eminiz. Başkan Trump'ın Irak topraklarında yenildiğini göreceğiz.

***

Cumhurbaşkanı Berham Salih'in, Irak direnişinin tarihini ve bununla birlikte Kürt halkının Amerika ve İsrail'in ihanetleri ile dolu olan acı deneyimlerini yeniden iyi bir şekilde okumasını diliyoruz. Belki bu sayede Davos'ta Iraklı kardeşlerinin duygularına meydan okuyarak ABD Başkanı ile görüşerek düştüğü büyük hatanın farkına varır.

Gerçek Irak, ABD üslerinin enkazı üzerinden ayağa kalkacaktır. Bunun aksini söyleyenler ne Iraklı kardeşleri tanıyor ne de Irak'tan yenilmiş olarak çıkan Amerikalıları tanıyordur.

 

Kaynak: Raialyoum
Çeviri: Merve Soydaş

  ABD’nin güncellenmiş Bağdat hesapları tutmazsa İran’ın Irak üzerinden Suriye-Lübnan-Filistin’e uzanma imkânlarını yok etmek için Sünni üçgeni bir tampon bölge olarak yeniden öne çıkartabilirler.

Bu oyunu kurgulayanlar, Kürdistan’ı da Sünni tamponun devamı olarak görüyor.Orta Doğu’da alenen ve kolayca pazarlanamayacak planlar için Amman’da birileri yine gizlice buluşmuş. İddia o ki “Şii Hilali”nin önünü kesmek için Irak ile Suriye arasında bir “Sünni bölge” planı yeniden gündeme alınmış. Amerikan-Körfez ortak cephesi bunun için Iraklı Sünni liderlerini Amman’da toplayıp nabız yoklamış. Bu entite, Kürdistan örneğinden hareketle Sünni üçgeninde bir özerk bölge ile başlayıp koşullara bağlı olarak yeni bir devlete de evrilebilir!

Netameli masaları genelde ‘proxy’ devletlerde kuruyorlar. “Proxy (vekil) örgütler” ifadesi Suriye komplosundan beri çokça tüketildi. Bunun devletler için kullanılması biraz ağır kaçabilir. Uyduruk “Şii Hilali” ifadesini ilk kez kullanan lider olarak Ürdün Kralı Abdullah hem bu yakıştırmadan dolayı hem de Suriye’ye karşı vekâlet savaşında ülkesini tampon olarak kullandırdığı için epey pişman. Tepkili, aynı zamanda çaresiz! Çok iyi biliyor ki Suudi – Amerikan iradesine karşı direndiğinde Ürdün’ü birkaç hafta içinde kontrolden çıkarabilirler. Bu yüzden Amman kolayca Irak, Suriye ya da İran üzerine komplo üretim üssüne dönüşebiliyor.

IŞİD’in 10 Haziran 2014’te tüm dengeleri değiştirecek şekilde Musul’u ele geçirmesinden 10 gün önce Körfez ve Batılı istihbarat servisleri Amman’da Sünni Araplar ve Kürtlerin temsilcileriyle bir toplantı gerçekleştirmişti. Bu toplantının bir Sünni entite kurma planının bir parçası olduğu öne sürülmüştü. Hatta Musul düştükten sonra benim Kerkük ve Bağdat’ta konuştuğum Şii kaynaklar, Irak’ın üçe bölünme senaryosunun tartışıldığını, Halk Seferberliği (Haşd el Şaabi) ile IŞİD’in önü Bağdat istikametinde kesilince “Bağdat olmadan Sünni özerkliğinin anlamı yok” denildiğini aktarmıştı. O zaman bazı Şii partiler de “Eğer ülke bölünecekse ve Bağdat bizde kalacaksa varsın bölünsün” noktasına gelmiş fakat Tahran bölünme senaryosuna şiddetle karşı çıkmıştı.

Ürdün’deki buluşmalara dönersek; MEE’dan David Hearst’in Irak Başbakanı Adil Abdülmehdi’ye yakın kaynaklara dayanarak aktardığı bilgilere göre 9 ay önce El Enbar, Selahaddin ve Ninova vilayetlerinden siyaset ve iş insanları Suudi Arabistan’ın Amman büyükelçisinin konutuna davet edildi. Ev sahibi Suudilerin ‘Kuzey-Doğu Suriye’ dosyasından sorumlu Körfez İşleri Bakanı Samir bin Sabhan idi. Hem İran hem Suudi Arabistan ile arası iyi olan Irak Meclis Başkanı Muhammed el Halbusi davet edilmemişti. Gündem Kürdistan gibi bir Sünni özerk bölgenin kurulmasıydı. Abdülmehdi bunu öğrenince Suudi Kralı Selman’a şikâyetlerini bildirdi. Kral “Saçma” deyip geçiştirse de toplantılar devam etti. Birkaç hafta sonra Amman’da daha büyük bir toplantı düzenlendi ve bu sefer ABD, İsrail ve BAE de temsilci göndermişti. Amerikalı temsilci “Yapabilirseniz ne ala” diyerek desteğini sundu. Halbusi’nin hükümeti zayıflatacak adımlarına destek verilmesi de kararlaştırıldı. Sünnileri hükümete karşı harekete geçirmenin yolları tartışıldı. Irak hükümeti, Suudi yönetimine “Biz de Şiilerin yaşadığı Doğu Vilayeti’nde siyasi eylemcileri Bağdat’a davet edip Riyad’dan bağımsız olmalarının yollarını tartışsak nasıl karşılarsınız?” diye sordu. Sonra üçüncü toplantı Dubai’de gerçekleşti. Bu seferki aşikârdı ve Halbusi de vardı. Bu, Bağdat’la papaz olmaktan kaçınan Suudilerin operasyonu Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayid’e emanet ettiği anlamına da geliyordu.

***

1 Ekim 2019’da reform talebiyle başlayıp İran karşıtı bir yönelim kazanan gösteriler Amerikan-Körfez cephesinin arayıp da bulamayacağı bir atmosfer yarattı.
Bu ortamda İran’ın kollarını kesme hamleleri, Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin öldürülmesiyle altın vuruşunu yapsa da Irak’ta Amerikan güçlerinin çekilmesi yönündeki iradeyi güçlendirdi. Aynı zamanda İran nüfuzuna da karşı çıkan Şii lider Mukteda el Sadr geçen cuma ABD dahil yabancı güçlerin gönderilmesi ve ABD ile yapılmış Güçlerin Statüsü Anlaşması’nın (SOFA) iptali için “1 milyonluk gösteri” çağrısı yapıp gözardı edilemeyecek büyüklükte bir kalabalığı sokaklara döktü. Elbette ülke siyaseti bu konuda bölünmüş vaziyette. Yine de ABD’nin bu ülkedeki geleceği giderek ‘emniyetli’ olmaktan çıkıyor. Şu anda Trump yönetimi, Irak Meclisi’nin yabancı güçlerin çekilmesi yönündeki kararını müzakereye yanaşmıyor. Amerikalılar, Abdülmehdi’nin istifasının ardından kurulacak yeni hükümeti beklediklerini söylüyor. Yeni hükümet de öncekiler gibi İran ile ABD arasındaki bilek güreşine bağlı olarak şekillenecek. Washington’ın Amerikan askeri varlığını tartışmaya açacak bir hükümete izin vermeyeceği konuşuluyor. “Süleymani için asıl intikam Amerikan güçlerinin bölgeden gönderilmesi olacaktır” diyen İran da aksi sonuç için bastıracak. İran ile ABD arasında bir nüfuz paylaşım mutabakatı yeniden şekillenmezse bu kavga Iraklı unsurları da içine alarak çetrefilleşecek. Haşd el Şaabi üsleri ne kadar Amerikan-İsrail tehdidi altındaysa Amerikan üsleri de o kadar saldırıya açık olacak.

***

ABD’nin güncellenmiş Bağdat hesapları tutmazsa İran’ın Irak üzerinden Suriye-Lübnan-Filistin’e uzanma imkânlarını yok etmek için Sünni üçgeni bir tampon bölge olarak yeniden öne çıkartabilirler. Bu oyunu kurgulayanlar, Kürdistan’ı da Sünni tamponun devamı olarak görüyor. Amerikalıların Suriye’de TEV-DEM çatısı altındaki Kürt aktörlerle (YPD-YPG) Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve Barzani’nin uhdesindeki Suriyeli Kürtlerin arasını yapma girişimleri de bu hesaplarla bağlantılı olabilir.

Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) Kürtlere ilgisi, bir yanıyla Türkiye’yi bölgede sınırlama niyetini içerse de özünde İran’a karşı Sünni unsurları yoğurma ameliyesidir. Bunlar Amerikan planlarından çok fazla bağımsız düşünülemez.

ABD Başkanı Donald Trump geçen hafta Davos’ta Irak Cumhurbaşkanı Berhem Salih ve Kürdistan Başkanı Neçirvan Barzani ile Amerikan askeri varlığını görüştü. Amerikalılar “Irak çekilme talebiyle masaya gelirse ikili ilişkilerin geleceğini de konuşmaya hazır olmalı” diyerek caydırıcı bir çizgi çiziyor. Yani lafı “Ya bizimlesiniz ya da Saddam dönemindeki gibi yaptırımlarla sizi boğarız” demeye getiriyor.
Şark’ul Avsat gazetesine göre Amerikalılar Süleymani sonrası 10 seçenek üzerinde duruyor. Bunlardan bazıları şöyle:

– Kürdistan’da konuşlanmaya ağırlık verilmesi, bu çerçevede Erbil’in güneyi, Halepçe ve Süleymaniye yakınlarında askeri üsler kurulması.
– Irak’ın batısı ve Suriye’nin doğusundaki askerler arasında entegrasyonun sağlanması.
– Tahran-Bağdat-Şam-Beyrut yolunu kesmek amacıyla Irak-Suriye-Ürdün sınırında bulunan Tenef Üssü’nün tahkim edilmesi.
– Suriye’nin kuzeydoğusunda hava sahasının kontrol edilmesi.
– Amerikalıların lojistik hat olarak kullandığı Fişhabur kapısının güvenceye alınması ve Rusların bölgeye yaklaştırılmaması.
– Irak-Suriye sınırında Elbu Kemal güzergâhında İran bağlantılı unsurlara karşı hava saldırılarının sürdürülmesi.
– Irak-Suriye meselesine NATO’nun da dahil edilmesi.

Bütün bunlar “Sünni Kemer” planı ciddiyet kazanırsa şimdiden birer altyapıyı hazırlığı olarak da görülebilir.

***

Hearst’e göre ‘Yüzyılın Anlaşması’ ile İsrail’i selamete çıkarmayı hedefleyen Trump’ın planları çerçevesinde Filistinli mültecilerin Sünni üçgenine yerleştirilmesi de bir öneri olarak Amman’daki toplantıda gündeme geldi. Gayet şeytani! Hem Filistinliler Filistin’den yüzlerce km uzaklaştırılacak ve İsrail rahatlayacak hem de iki milyon nüfus barındıran ve geniş çöllük alanlardan oluşan Sünni bölge nüfus transferiyle güçlendirilecek. Özerklik kazanmasına paralel ortaya çıkacak iş gücü Filistinlilerle kapatılacak. (Filistinliler bunu kabul eder mi diye soran yok tabii.)

Amerikan güçlerinin dört yerde üslendiği El Anbar vilayetini master alanı olarak gören planın mimarları, Selahaddin ve Ninova’nın Sünni-Şii karışık olduğunu, ayrıca Ninova’nın Hıristiyan, Ezidi, Şebek, Kakai gibi farklı nüfus unsurları barındırdığını biliyordur herhalde. Ama sorun değil! Demografik verileri potansiyel kriz dosyalarına dönüştürmek yani etnik, dini, mezhebi mayınlar bırakmak bu mimarinin en yaratıcı tarafını oluşturuyor. Başka türlü her daim açık müdahale kanallarını nasıl bulacaklar?,

Suriye-Türkiye sınırından çekilirken kuzey-doğuda petrol bölgelerini ele geçirmelerini övünerek anlatan Trump, Sünni üçgeninde henüz el değmemiş petrol, doğalgaz ve maden yataklarının olduğunu öğrendiyse kesinlikle ‘Sünni Bölge’ fikrine tav olmuştur. ‘Yüzyılın Anlaşması’nın başarısı için de bölge halklarını birbirine düşürecek böyle yaratıcı kaoslara ihtiyaç var. Ufak bir detay daha; 2014’te Sünni bölge tasavvurunun en hevesli ortağı Türkiye idi, güncellenmiş planda Türkiye yok.

GAZETEDUVAR