کارگر

کارگر

Salı, 23 Aralık 2025 11:14

Mübarek Üç Aylar Başladı

İslâm dünyasında her yıl manevî bir iklimin hüküm sürdüğü ve ramazan bayramıyla sona eren mübarek üç aylar, Müslümanlara dinî hissiyat ve ibadet yoğunluğu eşliğinde gündelik hayatlarını sorgulama, yenileme ve zenginleştirme fırsatı sunmaktadır.

Allah-u Teâla Recep, Şaban ve Ramazan aylarından oluşan bu mübarek üç aylara adeta maneviyat yüklemiş ve kullarının günahlarının affedilmesi için büyük bir fırsat sunmuştur.

Allah’a hamd û senâlar olsun ki bir kez daha bu üç mübarek ayı idrak etme şeref ve tevfikine nail olmuş bulunmaktayız. İbadet dua ve münâcâtın, Rahim Allah’ın rahmet-i rahimiyesinin mümin kullarına en güzel ve en mükemmel şekliyle tecelli ettiği, kâbil ruhları ve müstait nefisleri maddenin esaretinden kurtarıp mana miracına çıkaran üç mübarek ve aziz ay!

Mübarek bir hadiste şöyle geçer:

“Hayatınızın bazı günlerinde (ilahi) rüzgârlar eser. O rahmet rüzgârlarına kendinizi vermekten gafil olmayın.”

İşte bu rahmet rüzgârlarının estiği ve günden güne şiddetlenip kamilleştiği aylardır, Recep, Şabân ve Ramazân ayları. Bu rahmet-i rahimiyenin tecellisi, bu mübarek üç ayda her gün daha bir artarak devam eder. Ve bilahere “Kadir gecesinde” en doruk noktasına ulaşır. Aslında bu ayların her bir günü o ilahi sofraya oturabilmek için bir hazırlıktır. Kabiliyet ve liyakat kazanma vesilesidir.

Habib-i İlahi Ramazân ayı hakkında okuduğu meşhur hutbesinde buyurmuyor mu: “Ey insanlar Allah’ın ayı, bereket, rahmet ve mağfiret ile size doğru gelmekte. O öyle bir aydır ki… onda Allah’ın ziyafetine davet edilmişsiniz…”

Evet, bu ilahi ziyafetin en mükemmel sofrası ise, “Kadir Gecesi”nde kurulmaktadır. İşte bu rahmet sofrasının başına oturabilmek için liyakat lazım, hazırlık lazım. İşte Recep ve Şa’bân ayı bize bu liyakatı kazandıracak, bizi “Ziyafetullah”a lebbeyk diyebilmeye layık kılacak bulunmaz fırsatlar!

En iyisi sözü asıl söz sahiplerine, Resulullah ve Ehlibeyti’ne bırakalım. Bırakalım ki bize, bu eşi benzeri bulunmayan aziz ayları hakkıyla tanıtsınlar.

Peygamber efendimiz (s.a.a) bir hadisinde şöyle buyurmaktadır:

“Bu (Recep) ayında kâfirlerle savaşmak haramdır. Şunu bilin ki Recep, Allah’ın ayı, şaban benim ayım ve ramazan ümmetimin ayıdır.”

İmam Cafer-i Sâdık (a.s) ceddi Resulullah’tan (s.a.a) şöyle nakletmektedir: “Recep benim ümmetim için mağfiret dileme ayıdır. Bu ayda istiğfar edin (tevbe edip bağışlanma dileyin). Zira Hak Teâlâ, çok bağışlayan ve rahimdir. Recep ayına “Asabb” (dökülen) denir; zira bu ayda benim ümmetimin üzerine çok rahmet dökülür. O halde şu zikri çok okuyun:

“Estağfirullahe ve es’elut-tevbe” (Allah’tan mağfiret ve tevbe diliyorum.)

İmam Musa Kâzım’dan (a.s) şöyle rivayet edilmiştir:

“Recep, cennette sütten beyaz ve baldan tatlı bir nehrin ismidir. Kim recep ayından bir gün oruç tutarsa, Allah o nehirden ona içirir.”

Merhum İbn-i Babeveyh muteber senetle Salim’den şöyle rivayet etmiştir: “Ben Recep ayının sonuna bir kaç gün kala, İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) yanına gitmiştim. Beni görür-görmez şöyle buyurdu:

“Ey Salim, bu ayda hiç oruç tuttun mu?” “Hayır, vallahi dedim, ey Resulullah’ın oğlu!” İmâm (a.s) şöyle buyurdu: “O kadar sevap kaybetmişsin ki miktarını ancak Allah bilir. Bu, Allah’ın üstün kıldığı ve hürmetini yücelttiği bir aydır. Bu ayda oruç tutanları kendi ikram ve değerlendirmesine mazhar kılmayı kendisine farz kılmıştır.” Sâlim diyor ki ben: “Ey Resulullah’ın oğlu, eğer bu ayın kalan günlerini oruç tutarsam, bu ayda oruç tutanların sevabının bir kısmını elde etmiş olabilir miyim?” diye sorduğumda, şöyle buyurdu: “Ey Sâlim, kim bu ayın sonundan bir gün oruç tutarsa, ölüm anında can çekişme ve rahatsızlıklardan, ölüm sonrasının dehşetinden ve kabir azabından kurtulur. Kim bu ayın sonundan iki gün oruç tutarsa, Sırât’tan kolaylıkla geçer ve kim bu ayın sonundan üç gün oruç tutarsa, kıyamet gününün büyük korkusu, dehşet ve zorluklarından kurtulur ve kendisine cehennem ateşinden kurtuluş beratı verilir.”

Hz. Resulullah’tan (s.a.a) yine şöyle nakledilmiştir: “Recep ayındaki ilk cuma gecesinden gaflet etmeyin. Hiç şüphesiz o geceye melekler “Ragâib Gecesi” derler. Zira gecenin üçte birisi geçtiğinde, göklerde ve yerde bulunan bütün melekler Kâbe ve etrafına toplanırlar. Allah-u Teâlâ onlara hitap ederek şöyle buyurur: “Ey benim meleklerim, istediğiniz şeyi benden dileyin.” Onlar da şöyle arz ederler: “Ey Rabbimiz, bizim isteğimiz Recep ayının oruçlularını bağışlamandır.” Allah Tebâreke ve Teâlâ da “Kabul ettim” diye cevap verir.

Mübarek üç ayların ilki olan recep ayında önemli günler yer almaktadır: Bu ayda Ehlibeyt imamlarından üçünün doğumu gerçekleşmiştir. İmam Ali (a.s), İmam Muhammed Bakır (a.s) ve İmam Muhammed Taki’nin (a.s) bu ayda dünyayı şereflendirmişlerdir. Ayrıca Hz. Resulullah’ın (s.a.a) bi’seti ve peygamberliğe seçilişi bu ayın 27. günü vuku bulmuştur. Bunun yanında İmam Musa Kazım (a.s) ve İmam Ali Naki’nin (a.s) şehadeti ile Hz. Zeyneb’in (a.s) vefatı da recep ayı içinde gerçekleşmiştir.

Mübarek üç ayların ikincisi Şaban ayıdır. Şaban lügatte şube şube, bölük bölük demektir. Bazı hadislerde Müminlerin rızıkları bu ayda paylaştırıldığından ve bu ayadan ramazana bölük bölük hayır intikal ettiğinden bu aya Şaban adı verilmiştir. Belki de maksat şudur: Kim bu ayı hakkıyla değerlendirirse, ramazandan daha iyi yararlanma imkânı elde eder. Nitekim büyük arifler de recep ve Şaban aylarının ramazana hazırlık mahiyeti taşıdığını vurgulamışlardır.

Şaban ayı Hz. Resulullah’a (s.a.a) mensup bir aydır. Peygamber efendimiz bu ayda oruç tutar ve ramazan ayıyla birleştirir ve şöyle buyururdu: “Şa’bân benim ayımdır; kim benim ayımdan bir gün oruç tutarsa, cennet ona farz olur.”

İmam Zeynelâbidin (a.s) Şabân ayı girdiği zaman ashabını toplar ve onlara şöyle buyururdu: “Ashabım, bu ayın ne olduğunu biliyor musunuz? Bu Şabân ayıdır. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Şa’bân benim ayımdır. Bu ayı peygamberinizin sevgisi Ve Rabbinize yaklaşmak için oruç tutun.” Canımı elinde tutan (Allah’a) and olsun ki babam İmam Hüseyin’den (a.s) duydum ki şöyle derdi: “Emirü’l-Mu’minin Ali’den (a.s) şöyle buyurduğunu duydum: “Kim şabân ayını Resulullah’a olan sevgisinden dolayı ve Allah’a yakınlaşmak için oruç tutarsa, Allah onu sever, kendi ikram ve yüceliğine yakınlaştırır ve cenneti ona farz kılar.”

İmamlarımızdan (a.s) bu ayın fazileti hakkında nakledilen hadislerde, cennete girmek ve kıyamette ilahî nimet ve kerametlerle karşılaşmak için bu ayda oruç tutulması tavsiye edilmiştir.

Şaban ayında oruç tutmanın yanında, sadaka vermek, Hz. Ali (a.s) ve diğer Ehlibeyt İmamları’nın (a.s) okudukları ve “Münacat-ı Şabaniye” diye meşhur olan duayı okumak da bu ayın en önemli amellerindendir.

Mübarek üç ayların ikincisi olan Şaban ayında da önemli günler yer almaktadır: Ehlibeyt İmamlarından üçünün mübarek doğum günleri bu ayda vuku bulmuştur. İmam Hüseyin (a.s), İmam Zeynelabidin (a.s) ve İmam Mehdi (a.s) bu ayda dünyaya teşrif etmişlerdir. Ayrıca Kerbela kahramanları Hz. Abbas ve Hz. Ali Ekber de Şaban ayında dünyaya gelmişlerdir.

Mübarek üç ayların üçüncüsü ise ramazan ayıdır.

Bu ay Müslümanlar arasında özel bir konum ve saygınlığa sahiptir. Bu ay ibadet ve paylaşma ayıdır. Bu ayda mümin kulların rızıkları çoğaltılır. Müslümanlar, Ramazan ayının manevi bereket ve güzelliklerinden daha fazla istifade etmek için Recep ve Şaban aylarında manevi hazırlıklara başlamaktadırlar.

Ramazan ayı, oruç tutmanın Müslümanlara farz olduğu bir aydır. Kur’an-ı Kerim, bu ayda nazil olmuştur. Bu ay Kur’an’da ismi açıkça geçen ve değer verilen tek aydır. Yine Kur’an’da geçtiği üzere Kadir Gecesi bu aydadır ve içinde Kadir Gecesi bulunmayan bin aydan daha hayırlıdır.

Hz. Ali’nin (a.s) şehadeti ile Hz. Hatice’nin ve bir nakle göre Hz. Ebu Talib’in vefatı bu ayda vuku bulmuştur. Bu ayda yer alan başka önemli bir gün ise İmam Hasan’ın (a.s) doğum günüdür.

Bu ayın en önemli ibadetleri şunlardır: Oruç tutmak, Kur’an okumak, Kadir gecelerini ihya etmek, dua, istiğfar, oruçlulara iftar (yemeği) vermek, yoksullara yardımda bulunmak.

Peygamber Efendimiz (s.a.a) bu ayın değerini şu şekilde zikrediyor: “Eğer insanlar bu ayın değerini bilselerdi, bütün ayların ramazan ayı olmasını arzu ederlerdi.”

Şunu da bir daha özellikle vurgulamamız gerekir ki bu üç ayın her birisinde bir mübarek gece vardır ki bütün gecelerden değerli ve faziletlidir: Recep ayında “Ragâip Gecesi” (Recep ayının ilk Cuma gecesi), Şa’bân ayında “Berât gecesi” (Şa’bân’ın 15. gecesi) ve Ramazân ayında “Kadir Gecesi” (Ramazan’ın 19. veya 21. ya da 23. Gecesi) ki hepsinden de faziletlisi “Bütün gecelerin Efendisi” diye tanıtılan Kadir gecesidir.

Yüce Rabbimiz, İlahi rahmet rüzgârlarının estiği bu mübarek aylardan en güzel şekilde yararlanmayı, müminlerin yüzüne açılan İlahi ziyafet sofrasına oturabilme liyakatini kazanmayı nasip buyursun. Amin! (ehlader)

Salı, 23 Aralık 2025 11:10

Direniş Kaybetti mi?

 Evvela şunu belirtmek lazım. Kayıp dediğimiz nedir, kazanç dediğimiz nedir, kim neyin peşindedir? Herkes peşine düştüklerinin ne kadarına sahip olabiliyor, hedeflerine ulaşabiliyor mu, ulaşamıyor mu? Bu meselelerin esaslı bir temele oturtulması gerekir.

Biz müminler olarak şuna inanıyoruz: Bu dünya geçicidir. Esas kalıcı olan bir dünya vardır. Müminler bu dünyayı, oranın bir hasat tarlası olarak görürler.

Bütün varlığı bu dünyadan ibaret sayanlar yani ahiret inancı olmayanlar veya varmış gibi gösterenler var ki biz bunlara münafık diyoruz. Sözlerinde ve eylemlerinde ahiretin, Allah’ın var olduğunu söylerler; ‘Allah yolunda canımızı feda ederiz’ derler ama en ufak bir çıkar söz konusu olduğunda ahirete çizgi çekerler.

Bir de inkâr edenler vardır; ahiret inancı olmayan kâfirler. Bunlar her şeyi dünyadan ibaret zannettikleri için dünya için çalışır ve dünyada muhtelif kazanımlar elde ederler.
Geniş topraklara, petrol sahalarına, su ve doğalgaz kaynaklarına sahip olurlar. Yani dünyevi ne varsa ona yönelir onu elde etmeye çalışırlar.

Hayatın anlamını bundan ibaret zannedenler, bunların elde ettikleri karşısında büyülenirler. ‘Neden bunlar galip geliyor? Neden bu kadar alanlara, topraklara, doğal kaynaklara sahip oluyorlar da öbür taraf bunlardan mahrum kalıyor, hatta ölüyor, öldürülüyor, çocuklarını, malını, mülkünü kaybediyor?’ diye sorarlar. Yani bütün bu fedakârlıkları reel politiğe aykırı, hayatın gerçekleriyle örtüşmeyen bir şey gibi görürler.

Oysa Müminler olaya şöyle bakıyor. Nasılsa bana verilen can emanetini eninde sonunda sahibine vereceğim. Bana verilen mallar da onun emanetidir; yani servetler, kaynaklar, makamlar… Her şeyim… Şimdi bunların sahibi bu konuda bana bir ticaret önermiş: ‘Gel seninle bir alışveriş yapalım; sen onları ver, ben de sana cenneti vereyim.’ İnanan insan bu alışverişe balıklama atlıyor.

Öteki buna ütopik, reel politiğe aykırı, hayatın gerçekleriyle örtüşmeyen bir şey gibi görse de Mümin hakikaten buna inanmış. “Eninde sonunda ben bütün varlığımı bırakıp gideceğim. Canımı da sahibine vermek zorundayım zaten. O zaman ben bunu bir ticarete konu edeyim, ben bunu Allah’a arz edeyim. Ebedi, sonsuz hayatı onun karşılığında alayım. Onun rızasını ve onun bana vadettiği nimetlere kavuşayım!” Diyor.

Şimdi denkleme böyle baktığınız zaman iki taraf da kazanıyor. Herkes kendi amaçları doğrultusunda kazançlar elde ediyor.

Bizim inancımıza göre; makamları tasnif ettiğinizde en yüksek makam Peygamberlerin makamıdır. Fakat bu makam kazanılabilen, iktisap edilen bir makam değildir. O, Allah tarafından seçilmiş, tevdi edilmiş bir makamdır ve sonuncusu da verilmiştir. Ondan sonrası şehitler makamıdır.

 Kâfir ve münafıklar nazarından baktığınızda en yüksek makamlar; hükmedilen alanların ve kaynakların büyüklüğüne göre krallar, imparatorlar, sultanlar şunlar bunlar; daha sonra büyük generaller, büyük şirket ve servet sahipleri, say sayabildiğin kadar makam gelir…

 Ama bizim perspektifimizde bunların toplamını kaçla çarparsan çarp, bir şehit makamı etmiyor. Mesela bin krallık bir şehide denk olmaz.

 Direniş tarafının insanı sadece Allah’ın rızasına ve şehadet makamına göz dikmiş. Öyle ki gözü bundan başka bir şey görmüyor. Bütün gücüyle bunu kazanmaya çalışıyor. Bu makamın peşinden koşturuyor. Bu uğurda kaybetmeyi göze alamayacağı hiçbir şey yok. Kayıplarının büyüklüğünü kazançlarının büyüklüğüne sayıyor. En azizlerini şehit verdiğinde keşke daha büyüklerimiz olsaydı da onları verseydik diyor.

 Bunların hal ve hareketleri birilerine komik gelebilir; “Yav! ne diyor bu Allah aşkına?” ya göz göre göre ölüyor öldürülüyor”. Tamam da öldürülmeden şehit olunmuyor ki! Yani şehit olması için öldürülmesi lazım. Öldürülmesi için de trafik kazasıyla ölmesi olmuyor; illaki böyle azılı bir Allah ve insanlık düşmanının saldırısıyla ölmesi lazım.

 Bunlar aklını fikrini şehadete adamış insanlar. “Biz ahdimiz üzerindeyiz” diyorlar. Allah’la bir ahdi olanın bu ahdi bozma şansı yok bu mücadelede. Zalim Siyonist diyor ki: “Bak hepsi benimle İbrahim Anlaşmaları ile ahit yapmış, Bu Müslümanlar(!)  Allah’la olan ahitlerini çiğnediler, bozdular, gelip benimle ahit yaptılar. (İsrail’le, Amerika’yla) Size ne oluyor?”

 Hâsılı bu savaş Allah’la ahdini bozmayanlarla bozanların savaşıdır. Bu işin tabiatı böyle. Direniş yani ahiret inancı kâmil olanlar bu savaşa girerken şu hesabı yapamazlar: “Efendim yaptığım çarpma, toplama, çıkarmaya göre madem benim gücüm Amerika’ya yetmeyecek o zaman ona boyun eğeceğim.” Diyemez. Çünkü Allah: “Sadece bana boyun eğeceksin.” Diyor.

 Not: 11 gün sonra bu ülke gençliği Taksim, Kızılay ve benzeri büyük şehirlerin büyük meydanlarını doldurup zil zurna sarhoş olacaklar. Belki o sırada yine Gazze’nin Lübnan’ın gençlerinin üzerine de bombalar yağacak. Sizce hangisi kazanan hangisi kaybedendir? Hangisine acımak lazım! Kuşkusuz biz dünya ve ahiret güzellikleri isteriz ancak bir tercih yapılacak ise ahiret tercihe daha layık değil mi?

islamianaliz

İslam İnkılabı Rehberi İmam Hamanei, Hz. Fatıma’nın (s.a.) mübarek doğum yıldönümünde Ehl-i Beyt (a.s.) meddahlarıyla yaptığı görüşmede, Ehl-i Beyt’in faziletlerine dair özellikle coşkulu mersiye, şiir ve methiye programlarını takdir ederek, konuşmasının odağını düşmanın kalpleri ve zihinleri ele geçirmeye yönelik çabalarına karşı propaganda ve medya düzeninin değiştirilmesi gerekliliği üzerine yoğunlaştırdı ve şöyle buyurdu: “İran halkı, milli direniş sayesinde düşmanın bu milletin dini, tarihi ve kültürel kimliğini değiştirmeye yönelik sürekli çabalarını boşa çıkarmıştır. Bugün de düşmanın “zihinlere, kalplere ve inançlara” yönelik propaganda ve medya saldırıları karşısında doğru savunma ve taarruz düzeninin kurulması gerekmektedir ve ülke genelindeki sorun ve eksikliklere rağmen İran ileriye doğru hareket etmeye devam etmektedir. İran milletinin 47 yıllık direnişi boyunca ne süper güçlerin yardımıyla ne de resmi, küresel mekanizmalara dayanarak değil; iman, bilinç ve benzeri az görülen bir tahammül gücüyle en ağır dış baskılara karşı durabilmiş olması ve “en sert fırtınaların içinden yeni güç zirveleri fethetmesi” son derece önemli bir husustur. Bu gerçek göz ardı edilemez.” İmam Hamanei, “milli direnişi”, “zorba güçlerin her türlü baskısına karşı direnç ve sebat” olarak nitelendirdi ve şu ifadelerde bulundu: ‘Bazen baskı askeridir, tıpkı milletin Kutsal Savunma’da gördüğü ve son aylarda gençlerin de şahit olduğu gibi. Bazen de baskı ekonomik, medya, kültürel ya da siyasidir.”

Aslında İmam Hamanei, yarım asırlık tecrübeyi hatırlatarak, bugün içinde bulunulan şartlarda İran milletine şunu yeniden anımsattı: “İnkılabın düşmanları en başından itibaren bu meşaleyi söndürmek için birleştiler, fakat İran milleti tüm bu yıllar boyunca direnişin duygusal bir slogan ya da tepkisel bir davranış değil, bağımsız kalmak ve kendi kaderine karar vermek isteyen bir ülke için en isabetli siyasi mantık olduğunu gösterdi. Bu sözler, direnişin tarihi değerini anlamak için bir yol haritasıdır ve İran’ı görünürde yalnız bir ülkeden, geniş ve etkili bir cephenin merkezi haline getiren stratejinin ta kendisidir.

1- Son 47 yıla bakıldığında açıkça şunu görüyoruz ki, İran, inkılabın ilk günlerinden itibaren, uluslararası her ölçüte göre bir ülkenin yapısını çökertmeye yetecek baskılarla karşı karşıya kalmıştır. Sekiz yıllık dayatılmış savaş, başarısız askeri darbeler, kör terör saldırıları, felç edici yaptırımlar, planlı diplomatik tecrit ve son yıllarda hibrit ve bilişsel savaş, İran milletinin yarım asırdan kısa sürede yaşadığı düşmanca stratejiler olmuştur. Ancak sonuç, tüm öngörülerin tersine gelişmiştir. İran tüm bunlar karşısında çökmediği gibi, aksine kendi içinde daha da güçlenmiştir. Baskıların içinden bir tür milli birlik doğmuştur ve sanki İran toplumu, dış baskının bilinç ve toplumsal güvenle birleştiğinde güç üreten bir unsura dönüşebileceğini öğrenmiştir. İnkılabın bilge lideri, bu olayların ve düşmanlıkların ortasında herkesten daha fazla yer alan kişi olarak, devrim tarihinin bu koşullarını anlamış ve şu noktayı vurgulamıştır: Direniş, hükümet kararı olmadan önce, İran ulusunun bir yaşam tecrübesidir ve bu, bir ulusun kendi iç gücüne dayanarak yoluna devam etmeyi öğrendiği bir deneyimdir. İran ulusu, 47 yıl boyunca yıkılmamak için bu deneyime dayanarak ayakta kalmaya karar vermiştir.

2- İran milletinin direnişinin en önemli boyutlarından biri, devrime muhalif çevrelerin bakışını bile etkilemiş olmasıdır. Son yıllarda birçok Batılı analist açıkça “maksimum baskı politikasının başarısız olduğunu” dile getirmiştir. Trump’ın ilk döneminin Dışişleri Bakanı ve bu politikanın mimarı Mike Pompeo bile bir röportajında “İran baskılar karşısında geri adım atmadı” itirafında bulunmuştur. Carnegie Vakfı “İran bölgesel nüfuz ağını istikrara kavuşturdu” diye yazmış, Bloomberg ise “Yaptırımlar İran’ı değil, denklemi değiştirdi” değerlendirmesini yapmıştır.

Bu itiraflar, İran’ı taviz vermeye zorlamak için tasarlanan bir projenin resmi başarısızlık raporlarıdır. İmam Hamanei’nin perşembe günü meddahlarla gerçekleştirdiği görüşmede yaptığı konuşma da bu çerçevede anlaşılmalıdır yani; İran’ın bölgesel gelişmelerin merkezinde yer alması bir slogan değil, rakipler tarafından da teyit edilen bir siyasi gerçektir. İmama Hamanei, zorba güçlerin yüz yılı aşkın süredir İran milletinin dini, tarihi ve kültürel kimliğini değiştirme çabalarının devrimle boşa çıktığını, son yıllarda da milletin direnç ve sebatla düşmanlarını başarısızlığa uğrattığını vurgulamıştır.

Carnegie’nin “İran bölgesel nüfuz ağını istikrara kavuşturdu” ifadesi, İmam Hamanei’nin meddahlarla buluşmasında dile getirdiği “direniş kavram ve literatürünün İran’dan bölge ülkelerine yayılmasının” başka bir şekilde ifade edilmesidir.

İmam Hamanei defalarca şunu vurgulamıştır: “Bir zamanlar sadece İran vardı, bugün ise geniş bir cephe var.” Bu cümle bugün çok açık bir anlama sahiptir. Bir zamanlar İran’ın saldırgan bir güce karşı direnişi, yavaş yavaş bölgedeki baskı altındaki uluslar için bir model haline geldi. Gazze, son iki yılda bir direniş grubunun İsrail’in güvenlik mimarisini nasıl sorgulayabileceğini gösterdi, Yemen, kuşatma ve tam ölçekli bir savaşa rağmen, bölgesel stratejilerde inisiyatifi ele geçirmeyi başardı. Lübnan, Siyonist rejimin saldırganlıklarıyla mücadele etme kapasitesinde sabır göstermiş olsa da, şu anda itidal ve iç değerlendirmeler uyguluyor. Ancak, İsrail’in güney Lübnan’daki akıl almaz davranışlarının devam etmesinin, tıpkı 12 günlük savaşta olduğu gibi, bu rejimin pişman olmasına neden olacağı açıktır. Siyonistler, direniş liderinin 33 günlük savaş deneyimini henüz unutmadılar. Bugün, birçok küresel analist bile “direnişin rolünü anlamadan, bölgedeki gelişmeleri anlamak imkansızdır” diye vurguluyor. Bu yeni güç geometrisi, İran ulusunun direnişinden doğdu ve bu, öyküsü coğrafi sınırları aşan ve diğer uluslara ilham veren bir direniştir.

3- Direnişin daha az dile getirilen boyutlarından biri de, İran’ın benzeri görülmemiş ekonomik baskı karşısında ulusal yapısını koruma ve hatta güçlendirme yeteneğidir. Dünya Bankası çeşitli raporlarında “İran sürdürülebilir büyümesini sürdürebildi” demiştir. Uluslararası Para Fonu ise “İran, yaptırım mekanizmasının önemli bir bölümünü etkisiz hale getirdi” demiştir. Petrol dışı ihracat İran için yeni rekorlar kırmış ve havacılık, insansız hava aracı ve füze endüstrileri gibi stratejik alanlarda İran, küresel ölçekte önemli oyuncular arasına katılmıştır. Bu istatistiklerin açık bir anlamı vardır. Direniş hiçbir zaman tamamen savunma stratejisi olmamıştır, aksine, hassas alanlarda teknolojik atılımlar ve kendi kendine yeterlilik için bir platform sağlamıştır. İmam Hamanei’nin de vurguladığı gibi, İran bugün düşmanın isteklerinin aksine daha güçlü ve daha etkili hale gelmiştir. Bu güç, direniş ve yerel kapasitelere dayanma dışında elde edilemezdi. İmam Hamanei Perşembe günü yaptığı konuşmada, ulusal direnişi, zalimlerin her türlü baskısına karşı direnç ve dayanıklılık olarak tanımladı ve şu ifadelerde bulundu: “Bazen baskı askeri niteliktedir ve tıpkı halkın Kutsal Savunma’da gördüğü ve gençlerin son aylarda şahit olduğu gibi ve bazen de bu baskı, ekonomik, medya, kültürel ve siyasi baskıdır. Siyonist rejimin çeşitli baskılarının amacı uluslar üzerinde egemenlik kurmaktır ve bunların başında da İran ulusu gelir. Bazen bu baskının amacı toprakları genişletmektir, tıpkı ABD hükümetinin bugün Latin Amerika’da yaptığı gibi. Bazen amaç yeraltı kaynaklarını ele geçirmektir ve bazen de yaşam tarzlarını ve en önemlisi kimliği değiştirmek zalimlerin baskılarının temel amacıdır.” İmam Hamanei’nin sözlerinde kat kat önemli olan şey, İran ulusunun, düşmanın askeri, siyasi ve ekonomik baskılarına direndiği gibi, İran ulusunun kimliğini değiştirmek amacıyla uygulanan yaşam tarzını değiştirme baskısına da direnmesi gerektiğidir. Bu direnişin hedef kitlesi İran milletidir ve kimliklerini hedef alan yabancı bir kültürün istilasına karşı koymalıdırlar ve bundan daha önemlisi de yabancı bir kültürün zehirli eserleri ve ürünleriyle mücadele etmekle sorumlu olanlar sistemin temsilcileridir.

4- İmam Hamanei’nin meddahlarla gerçekleştirdiği görüşmedeki konuşmasının belki de en önemli bölümü, bugün başlayan ve geçmişten farklı olan bir savaşa dair uyarısıdır. Bu savaş, topların, tankların, yaptırımların veya ara sıra yapılan psikolojik operasyonların olduğu bir savaş değil, düşmanın saldırısının ana odağının “sürekli imgeler, çarpıtılmış anlatılar ve hedefli medya operasyonları” olduğu bir savaştır. İmam Hamanei, düşmanın amacının “genç İranlıların zihinlerinden inkılabi kavramların izlerini silmek” olduğunu vurgulamıştır. Başka bir deyişle, bugün ana savaş alanı yeni neslin zihni ve tarihsel hafızasıdır. Düşman, anlatıların çarpıtılması yoluyla direnişi sonuçsuz, devrimi köksüz göstermeye ve ulusal güç duygusunu zayıflatmaya çalışıyor. Bu, İmam Hamanei’nin defalarca “algı savaşı” olarak adlandırdığı savaştır ve eğer bunu görmezden gelirsek, direnişin büyük başarıları nesillerin hafızasında yavaş yavaş silinebilir. İmam Hamanei aynı konuşmada, ülkenin genç neslinin zihinlerine saldırmada düşmanın izlediği çizgiye bir kez daha dikkat çekerek şunları söyledi: “Propaganda ve medya çatışmasının merkezindeyiz; kiminle? Geniş bir cepheyle. Propaganda savaşındayız, manevi bir savaştayız. Düşman, bu mülkü, bu toprağı, bu kutsal ve manevi toprağı baskı ve askeri yollarla ele geçirmenin mümkün olmadığını anladı. Eğer bu ülkeyi ele geçirmek, müdahale etmek ve başarılı olmak istiyorsa, kalpleri, zihinleri ve düşünceleri değiştirmesi gerektiğini anladı ve bu çizgide ilerledi. Elbette, onlara karşı dimdik duruyoruz, ancak bugün tehlike bu, çizgi bu, düşmanın amacı bu. Düşmanın ülkemizdeki amacı, inkılabi kavramların izlerini silmektir. Bu koşullar altında, düşmanın bu çizgisini etkisiz hale getirme konusunda ağır bir görevi olan sistemin yetkilileriyle birlikte, medyanın, yazarların, sanatçıların ve kültür aktivistlerinin görevi yeni bir anlam kazanmaktadır. Propaganda yapısı, düşmanın amacına orantılı olmalıdır.” İmam Hamanei’nin bu cümlesi, günümüzdeki tarihsel görevimizi anlamak için kilit bir cümledir. Düşman bir anlatıyla saldırıyorsa, bizim cevabımız da bir anlatıyla olmalıdır. Yani, direnişin gerçeğini yeni nesil için günümüz diliyle, çekici edebiyatla, sanatsal imgelerle ve somut gerçekleri aktararak ifade etmek gerekmektedir. Tarihsel deneyimleri yaratıcı eserler şeklinde yeniden yaratmalı ve ulusal umudu bilimsel ilerleme, ulusun sağlıklı yaşam deneyimi ve bölgesel başarılar gibi sağlam temeller üzerine kurmalıyız. Direniş bugün sadece ayakta durmak ve sebat etmek değil, daha önemlisi, doğru bir şekilde anlatıldığı takdirde yeni nesle gelecek için sloganlarla değil, gerçek bir anlayış ve inançla umut verebilecek bir anlam yaratmaktır. Bu nedenle, İmam Hamanei’nin sözleri aslında 1980 yılı Şubat ayında başlayan ve bugün İran ulusunun sesinin bölgesel ve küresel denklemlerde duyulduğu bir noktaya ulaşan tarihsel bir yolun hatırlatıcısıdır. Bu sözlerin mesajı açıktır; Direniş, İran’ı kesin çöküşlerden kurtarmayı, ulusal yapıları yıkılmaktan korumayı, bölgede büyük ve etkili bir cephe oluşturmayı ve İran milletine birçok kişinin ulaşılamaz olarak gördüğü bir konum kazandırmayı başardı. Ancak bu başarılar, gelecek nesillerin hafızasında yaşamaya devam ederse kalıcı olacaktır ve bu görevi bugün canlı tutmak çok önemlidir.

Hasan Raşvend/Keyhan

Cuma, 19 Aralık 2025 07:45

Erdoğan Neden İran’a Gidiyor?

Erdoğan’ın da Tahran’a olası bir ziyaretiyle ilgili haberler gündeme geldi. Bu gelişmeler, Ankara’nın Suriye’deki durumu yönetmede ciddi zorluklarla karşılaştığını göstermektedir.

Geçtiğimiz günlerde Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran ziyareti sonrasında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da Tahran’a olası bir ziyaretiyle ilgili haberler gündeme geldi. Bu gelişmeler, Ankara’nın Suriye’deki durumu yönetmede ciddi zorluklarla karşılaştığını göstermektedir.

İsrail Başbakanı’nın Suriye’nin güney bölgelerindeki resmi varlığı ve Siyonist ordunun bu bölgeden çekilmemesi konusundaki ısrarı, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Osmanlı toprağı olarak tanımladığı Suriye’nin toprak bütünlüğünün tehlikede olduğunu ortaya koymaktadır. Bu koşullar altında Türkiye, Esad sonrası Suriye’deki temel çıkarlarını korumakla birlikte, yeni hükümeti İsrail baskısına karşı savunabilmek için Batı Asya’da yeni bir senaryo arayışındadır. Bu senaryonun güvenlik boyutları nedeniyle, İran’ın sahada ciddi bir varlığına ihtiyaç duyulmaktadır.

Aslında, Dışişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı’nı bir aydan kısa bir süre içinde Tahran’a götüren etken, bölgedeki son gelişmelerin gerçekliğinin ortaya çıkmasıdır. Erdoğan, İran merkezli direniş ağını zayıflatarak ve Suriye’deki rejimi değiştirerek Beyaz Saray’ı Şam’daki yeni hükümeti desteklemeye ikna edebileceğini düşünmüştü. Böylece, Tel Aviv’in Levant’taki stratejik ilerlemesini durdurmayı hedefliyordu. Ancak, Ahmed el-Şara’nın Washington ziyareti ve Donald Trump ile yaptığı görüşmeler sonrasında, İsrail’in bu rejimin güvenliği için herhangi bir sınırı tanımaya istekli olmadığı gerçeği açıkça ortaya çıktı. Mevcut durum, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını güçlendirmekle kalmamış, aynı zamanda bu ülkedeki istikrarsızlık, rejimin Türkiye’ye karşı eylemlerine de zemin hazırlamıştır.

Bu koşullar altında, Ankara’nın Tahran’ın desteğine ihtiyacı var; çünkü hem teoride hem de sahada İsrail’in stratejilerini bozma yeteneğine sahip olduğunu kanıtlamış tek aktör İran’dır. Hem önceki Suriye iç savaşında hem de 12 günlük savaşta, İran, eğer gerçekten bir strateji uygulamayı planlıyorsa, bunu operasyonel olarak hayata geçirebileceğini ve Tel Aviv’in tek başına, Amerika Birleşik Devletleri’nin desteği olmadan, bunun gerçekleşmesini engelleyemeyeceğini göstermiştir.

Bu durum, bölgesel güvenlik ortamında İran’ın avantajlarından biridir. Türkiye’nin ihtiyaç ve destek açıklaması, Tahran’ın mevcut durumdaki bazı ulusal çıkarlarını (örneğin, Lübnan’daki direnişi destekleyen cephe gibi) harekete geçirebilir. Ancak, bölgedeki saha çıkmazları sırasında bazı diplomatik yaklaşımlara basit bir bakış açısıyla yaklaşmanın İran’ın ulusal çıkarlarına zarar verebileceği unutulmamalıdır. Bu durumu “Astana Anlaşması” olayında ciddi şekilde gördük ve şimdi bunun tekrar yaşanmasının önlenmesi gerekiyor.

2016 ve 2017 yılları civarında, Suriye hükümetine karşı çıkan teröristlerin durumu olumsuzdu ve bu eğilim devam ederse, muhalif grupların tamamen yenilgiye uğraması söz konusu olacaktı. Bu koşullar altında, Türk hükümeti İran, Rusya ve Türkiye arasında Astana Zirvesi olarak bilinen bir müzakere modeli önerdi. Bu anlaşmaya göre, Suriye hükümetine karşı silahlı eylemde bulunmamayı kabul eden ve Ankara tarafından yönetilen teröristlerin, Türk sınırına yakın İdlib bölgesine transfer edilmesi ve orada Türk hükümetinin yönlendirmesi ve planlaması altında faaliyet göstermeleri konusunda nihai olarak anlaşmaya varıldı.

Olayın üzerinden yaklaşık sekiz yıl geçti ve Türkiye, Suriye’deki durumdan kurtulmak için bir kez daha diplomatik girişim arayışındadır. Eğer bu durum devam ederse, sadece Suriye değil, Türkiye’nin kendisi de bölgedeki başlıca zarar hedeflerinden biri haline gelecektir. Bu noktada, İslam ülkesi ve neredeyse ülkemizle aynı çizgide olan İran’ın desteği Türkiye’ye kesinlikle yardımcı olabilir ve aynı zamanda İsrail’in saldırganlık makinesini yavaşlatabilir veya durdurabilir. Bu nedenle, Fidan’ın son ziyareti ve Erdoğan’ın Tahran’a yapacağı ziyaret kesinlikle memnuniyetle karşılanmalı ve Tahran ile Ankara arasındaki ittifak için akıllı bir diplomatik yaklaşım benimsenmelidir. Ancak, Astana anlaşmasının deneyimi İran diplomatik aygıtının hafızasından silinmemelidir/mehr

Cuma, 19 Aralık 2025 07:34

ABD’nin bayat taktiği: DEAŞ tehdidi

Suriye’de yeni gelişme… ABD Fırat’ın doğusundan batısına geçiyor.


DEAŞ HORTLATILIYOR
AMA…
SURİYE İÇİŞLERİ BAKANLIĞI
YEŞİL MAVİ
KALALIMCILAR
TRUMP’IN SON SÖZLERİ
8 Aralık sonrası Şam’da otellere yerleşmişlerdi.

Şimdi doğrudan üs kurma aşamasındalar.

Suriye ordusu ile devriyelere başlamışlar.

Yapılan saldırı…

İkisi asker üç Amerikalının ölmesi.

Sonrasında yapılan açıklamalar…

ABD’nin yeni planlarını açık ediyor.

DEAŞ HORTLATILIYOR
Son günlerde yapılan saldırılar…

Palmira, İdlib, Avusturalya, …

Hepsinde DEAŞ suçlandı.

Belli ki birileri düğmeye bastı.

ABD’nin Suriye’de bulunma nedeni…

SDG ile işbirliği…

Onlara “kara gücüm” demesi…

Hep DEAŞ bahane edilmişti.

Fırat’ın doğusuna SDG’yi yerleştirdi…

DEAŞ önce otobüslerle…

Sonra uçaklarla başka ülkelere taşındı.

Bir kısmı Afganistan’ın kuzeyine ve Çin sınırına…

Bir kısmı Afrika’ya…

Adını bile unutmuştuk.

AMA…
Bu arada;

Suriye’de SDG’ye verilen süre…

31 Aralık’ta sona erecek.

Türkiye bastırıyor.

ABD ve İsrail ise SDG’nin yanında.

Mevcut durumu koruma çabasında.

“DEAŞ tehdidinin” hortlatılması…

Bayat bir numara…

Suriye’nin “DEAŞ karşıtı koalisyona” sokulması.

Sonrasında saldırıların gelmesi…

Eş zamanlı olarak Barzani’nin açıklamaları…

Hepsinin birlikte olması…

Çok anlamlı değil mi?

SURİYE İÇİŞLERİ BAKANLIĞI
Palmira’daki saldırı…

ABD anında teşhisi koydu.

Trump DEAŞ’a karşı sert misilleme mesajı verdi.

Aynı Trump daha önce…

“DEAŞ’ı Obama ve Hillary kurdu” dememiş miydi.

Bir başka ilginç nokta…

Suriye İçişleri Bakanlığı açıklaması:

“Saldırı konusunda Amerikalıları uyardık.

Ama bizi dinlemediler.”

Bile bile lades durumu.

Bu arada SDG gelişmeden…

ABD yönetiminin tavrından memnun.

YEŞİL MAVİ
Uluslararası koalisyonun eski sözcüsü…

Albay Myles Caggins.

Palmira saldırısı ile ilgili El Cezire’ye konuştu.

Saldırıyı “yeşil mavi” olarak adlandırdı.

“Yeşil mavi saldırı” failin içeriden ve müttefiklerden gelmesi durumlarında kullanılıyor.

Kritik bir ismin bu değerlendirmesi, önemli.

KALALIMCILAR
ABD Suriye’den çekilecek mi?

Washington’da iki görüş çarpışıyor.

“Kalalım” diyenler, “gidelim” diyenler.

“Kalalım” diyenler hareketlenmiş gibi.

DEAŞ tehdidi ile Suriye’de bulunmanın…

SDG’ye meşruiyet sağlamanın gerekçesi yaratılıyor.

TRUMP’IN SON SÖZLERİ
ABD Başkanı Trump…

Son açıklamaları…

Ortadoğu’da barıştan emin olmak istiyorlarmış.

Barış kalıcı olana kadar bölgede kalacaklarmış.

Hedeflerinde sadece DEAŞ yok.

Hizbullah ve HAMAS da varmış.

“Hizbullah ve HAMAS bitmeden gitmek yok” mesajı.

Şara yönetimiyle ilgili söylemleri…

“Hizbullah ve HAMAS’ı bitirmede bizimle” ifadesi…

ABD’nin gerçek niyetinin göstergesi. İlk işaret Barrack’tan gelmişti.

Şimdi Trump dillendiriyor.

aydınlık

Gazze Şeridi’nde ilan edilen ateşkese rağmen İsrail ordusunun saldırılarını sürdürmesi, ateşkesin fiilen işlemediğini bir kez daha ortaya koydu. Gazze’nin doğusu ile Han Yunus ve Refah başta olmak üzere birçok bölgede topçu atışları ve hava saldırıları devam ederken, sivil yerleşim alanları hedef alındı.

Sahadan gelen bilgilere göre, özellikle Şucaiyye Mahallesi yoğun bombardımana maruz kaldı; Han Yunus ve Refah’ta ise sivillerin sığındığı noktalar vuruldu. Tanıklar, ateşkes ilanına rağmen patlama seslerinin ve dumanların hiç eksilmediğini aktardı.

Ateşkes sürecinin en tartışmalı boyutunu ise garantör ülkelerin tutumu oluşturdu. Türkiye, Mısır ve Katar’ın, İsrail’in açık ihlalleri karşısında somut ve caydırıcı adımlar atmaması, bölgede ve kamuoyunda “Bu nasıl garantörlük?” eleştirilerini beraberinde getirdi.

Gazze’deki Hükümet Medya Ofisi’nin verilerine göre, ateşkes döneminde yüzlerce ihlal yaşandı; 400’den fazla Filistinli hayatını kaybetti, binden fazla kişi yaralandı. 7 Ekim 2023’ten bu yana süren saldırılarda ise on binlerce sivilin yaşamını yitirdiği bildiriliyor.

Yaşananlar, ateşkesin kağıt üzerinde kaldığını gösterirken, Filistinliler ve bölge kamuoyu, garantör ülkelerden açıklamaların ötesinde etkili bir siyasi ve diplomatik irade ortaya konulmasını talep ediyor.

Şehit Yahya Sinvar’ın Özel Kalem Müdürlüğü’nü de yapmış olan Dr. Kemal Ebu Avn, ‘Bir çocuğun elindeki plastik oyuncak silahını almaya çalışsınlar; canını verir silahını vermez. Çocuğundan yaşlısına kadar Filistin halkı için silah, bir şeref meselesidir.’ dedi.

HAMAS liderlerinden Dr. Kemal Ebu Avn İstanbul’a geldi, Filistin İletişimciler ve Medya Derneği (FİMED)’nde basın mensuplarının sorularını yanıtladı.

 Türk halkına Filistin davasına verdiği destekten dolayı teşekkürlerini sunan Dr. Avn, iki halkın yakınlığının kardeşlikten öte olduğunu söyledi. Birlikte şehitler verdiğimizi hatırlatan Dr. Avn, “Kanlarımız birbirine karışmıştır.” dedi.

*‘7 EKİM 75 YILLIK ZULMÜN SONUCUDUR’
7 Ekim Aksa Tufanı Operasyonu’nun savaşı başlatan sebep olmadığını anlatan HAMAS Lideri, “Aksa Tufanı bir sonuçtur. İşgalci İsrail'in 75 yıllık zulmünün sonucudur.” diye konuştu.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun 7 Ekim öncesinde Birleşmiş Milletler (BM)’de yaptığı konuşmayı hatırlatan Dr. Avn, bu konuşmanın İsrail’in savaş ilanı olduğunu söyledi.

 
Yaşananların sadece bir Gazze-İsrail çatışması olarak görülmemesi gerektiğini vurgulayan Dr. Avn, şöyle devam etti:

“İsrail yedi ülkeye savaş açtı. Biz sadece bu savaşın en ön cephesindeyiz. Bütün ümmetin ön savunma hattıyız. Böyle şerefli bir göreve sahip olduğumuz için Allah'a şükürler olsun. İşgal güçleri hepimizi hedef olarak görüyor. 7 Ekim ise bütün ülkeler için büyük bir fırsattır. İşgal güçleri kendi ülkelerinize gelmeden onları durdurmak için fırsattır. Düşmana karşı birlik olmak ve harekete geçmek için tam zamanıdır.”

‘HAMAS VERDİĞİ SÖZÜ TUTTU’
Trump’ın 20 maddelik “Gazze Barış Planı” hakkında da değerlendirmelerde bulunan Dr. Avn, plan üzerine altı farklı toplantı yaparak uzun istişarelerde bulunduklarını söyledi. Bazı maddeleri kabul ederken bazılarını tartışmalı bulduklarını belirten Kemal Ebu Avn, esirlerin ve cesetlerin teslim edilmesi konusunda verdikleri sözü tuttuklarını kaydetti.

İsrail’in ise Şarm El-Şeyh’teki imzalardan bugüne kadar saldırılarına devam ettiğini bildiren HAMAS Lideri, son 60 gün içinde Gazze’de 400 kişinin hayatını kaybettiğini, 1400 kişinin yaralandığını bildirdi.

Refah Sınır Kapısı’nın açılmasıyla ilgili maddenin de uygulanmadığını belirten Dr. Avn, İsrail’in sınırı tek taraflı açmak istediğini, yani sadece Gazze’den çıkışlara izin verdiğini söyledi. Yardımların ise Gazze’ye girişinde sorun yaşandığını bildiren Avn, “Bizim yaralılara yardım için ilaçlara ihtiyacımız var ama bunların girişine izin verilmiyor. Cipse, çikolataya izin veriliyor.” dedi.

‘KANIMIZIN SON DAMLASINA KADAR…’
HAMAS Siyasi Büro Üyesi Dr. Kemal Ebu Avn, Gazze’deki soykırımda üç çocuğunu, yedi torununu ve akrabalarının büyük bölümünü kaybetmiş. Ancak “Biz her şeyimizi kaybetmeye hazırız.” diyor. Haklarını İsrail’e hiçbir koşulda teslim etmeyeceklerini vurgulayan Dr. Avn, sözlerini şöyle tamamlıyor: “Kanımızın son damlasına kadar savaşmaya hazırız!”


‘Çocuklardan oyuncak silahlarını bile alamazlar’
Dr. Avn’a, Gazze’de konuşlandırılması planlanan “Uluslararası İstikrar Gücü” ile ilgili birkaç gün önce Doha’da yapılan ve İsrail’in vetosu nedeniyle Türkiye’nin davet edilmediği toplantıyı sorduk. Avn, “Sıfır sonuçlu bir toplantı. Hiçbir karar alınmadı.” dedi. Türk askerinin bu güç içinde olmasını istediklerini belirten Avn, Türkiye’ye güvendiklerini vurguladı.

Kemal Ebu Avn, “HAMAS’ın silahsızlandırılması” ile ilgili pozisyonlarını da şöyle anlattı:

“İsrail ve ABD yaptıkları açıklamalarda Gazze’deki silahların yüzde 90’ını yok ettiklerini söylüyorlar. Eğer öyleyse silahsızlandırma talebinin ne anlamı var? Bu bir kenarda dursun.

“Diğer taraftan bölgemizde bütün insanlığa tehdit olan silahlı güç İsrail’dir. Bugün yedi ülkeye saldıran ve soykırım makinesini çalıştıran işgalci İsrail’dir. Gazze’deki silahlar ise bir savunma aracıdır. Ben Gazze’deki insanları, mücahitleri tanıyorum, çocuklarından yaşlısına kadar… Bir çocuğun elindeki plastik oyuncak silahını almaya çalışsınlar; canını verir silahını vermez. Filistin halkı için silah bir şeref meselesidir. Oradaki insanlar kanlarını, canlarını verirler ama silahlarını teslim etmezler. Direnme hakkı hukuki ve insanı bir haktır. Bu hakkı hiç kimse elimizden alamaz. Farz edelim bugün silahları teslim etmeye karar verdik; sahadaki hiç kimse bizi dinlemez. Filistin halkı ve bütün diğer gruplardan bahsediyorum. Boş bir tabanca bile teslim etmezler.”

Mısır yönetimi, İsrail’den doğal gaz ithalatını öngören büyük çaplı anlaşmayı doğrulayarak, mutabakatın ‘ticari’ nitelikte olduğunu ve ‘siyasi’ bir boyut taşımadığını söyledi. Anlaşmanın değeri yaklaşık 35 milyar dolar.

Mısır Devlet Enformasyon Servisi Başkanı Diaa Rashwan, yaptığı yazılı açıklamada anlaşmanın yalnızca ekonomik ve yatırım kriterleri temelinde imzalandığını belirtti.

Rashwan, ‘Bu anlaşma tamamen ticari bir işlemdir ve hiçbir siyasi boyut içermemektedir’ dedi. Rashwan, anlaşmanın Doğu Akdeniz’de Mısır’ın gaz ticaretindeki konumunu güçlendirdiğini vurgulayarak, bunun ülkenin bölgesel bir ‘enerji merkezi’ olma hedefi açısından stratejik önem taşıdığını söyledi.

Mısır kamuoyu eleştiriyor
Mısır ile İsrail arasında onlarca yıldır resmi ilişkiler bulunsa da, özellikle son Gazze savaşı sonrasında Mısır kamuoyunda İsrail’le iş birliğine yönelik eleştiriler sürüyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, çarşamba günü yaptığı açıklamada yaklaşık 35 milyar dolar değerindeki anlaşmayı onayladığını duyurmuş ve bunun İsrail tarihindeki en büyük doğal gaz anlaşması olduğunu söylemişti.

Açıklama, Mısır’ın da arabuluculuk yaptığı Gazze ateşkesinin ikinci aşamasına ilişkin müzakerelerin, ihlal iddiaları nedeniyle tıkandığı bir dönemde geldi.

Rashwan, anlaşmanın açıklanma zamanlamasına yönelik eleştirilere de değinerek, bunun daha önce piyasa ilkelerine uygun biçimde tamamlanan ticari müzakerelerin sonucu olduğunu, zamanlamanın bu gerçeği değiştirmediğini kaydetti.

İsrailli enerji şirketi NewMed Energy’nin verdiği bilgiye göre, anlaşma kapsamında İsrail’in Mısır’a sağlayacağı toplam doğal gaz miktarı 130 milyar metreküpe çıkarılacak. Anlaşma, şirket tarafından ağustos ayında duyurulmuştu.

İsrail ile barış anlaşması imzalayan ilk ülke
Mısır, 1979 yılında İsrail’le barış anlaşması imzalayan bölgedeki ilk ülke olmuştu. İki ülke arasında uzun süredir güvenlik alanında iş birliği bulunsa da, ilişkiler sıklıkla ‘soğuk barış’ olarak tanımlanıyor.

Gazze savaşı boyunca Mısır, İsrail’in askeri operasyonlarını eleştirirken arabulucu rolünü sürdürmeye çalıştı ve ülke içinde yükselen tepkileri sınırlamaya özen gösterdi.

Savaşın ilk döneminde gaz tedarikinin kesilmesi üzerine Mısırlı yetkililer, sorunun ‘komşu bir ülkedeki’ aksaklıklardan kaynaklandığını söylemekle yetinmişti.

Diplomatik kaynaklara göre Kahire yönetimi, ülkede İsrail karşıtı hassasiyetleri gözeterek yeni İsrail büyükelçisinin atanmasını uzun süredir resmen onaylamıyor.

Cuma, 19 Aralık 2025 07:17

ABD’den İran’a Yeni Yaptırım

ABD Hazine Bakanlığı, İran’la bağlantılı gemilere yaptırım uyguladığını bildirdi.

Katar’ın El Cezire televizyonuna göre ABD Hazine Bakanlığı, İran’la bağlantılı gemilere yaptırım uyguladığını duyurdu.

Geçtiğimiz şubat ayında ABD Başkanı Donald Trump, ‘İran’a maksimum baskı’ politikasını yeniden hayata geçirecek başkanlık kararnamesini imzaladı

Donald Trump, BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi ve Almanya ile İran arasında 2015’te imzalanan nükleer anlaşmadan Mayıs 2018’de tek taraflı çekildikten sonra Tahran’a yönelik yaptırımları geri getirerek “maksimum baskı” politikasına başvurmuştu.

Bu kapsamda ABD Hazine Bakanlığı, İran’a yönelik ilk yaptırım paketini 7 Ağustos 2018’de, ikinci aşama yaptırım paketini ise 5 Kasım 2018’de devreye sokmuştu.

Trump yönetimi, İran’a yönelik “azami baskı” politikası kapsamında bu çabalarını yoğunlaştırıyor.

 

Tahran’dan Washington’a Tepki
 
İran Dışişleri Bakanlığı, ABD’nin İran’ın New York’taki Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilciliği’ne yönelik baskılarını artırmasına sert tepki gösterdi. Tahran, Washington’un tutumunun uluslararası hukuk ve diplomatik teamüllerle bağdaşmadığını vurguladı.

Bakanlık tarafından yapılan yazılı açıklamada, ABD’nin İran’a yönelik askeri saldırılarda ve İran vatandaşlarının öldürülmesinde İsrail ile işbirliği yaptığı, buna paralel olarak da yasadışı yaptırımlar uyguladığı ifade edildi. Açıklamada, BM’ye ev sahipliği yapan bir ülke olarak ABD’nin bu konumu siyasi baskı aracı haline getirdiği belirtildi.

ABD yönetiminin söz konusu uygulamaları “İran halkına duyulan şefkat” söylemiyle gerekçelendirmesinin inandırıcı olmadığı kaydedilen açıklamada, İranlı diplomatlara getirilen kısıtlamalar ile yaptırımların temel insan haklarını ve diplomatik normları ihlal ettiği ifade edildi.

Tahran, ABD’nin BM ev sahipliği sorumluluklarını yerine getirmesinin bir ayrıcalık değil, 1946 Merkez Antlaşması kapsamında hukuki bir yükümlülük olduğunu hatırlatarak, Washington’u uluslararası taahhütlerine uymaya çağırdı.

İşgal rejimi 738 kez ateşkes ihlali ile Gazze Şeridi’ni boğucu kuşatma altında tutuyor; insani yardım taahhütlerinin uygulanması %38’i aşmıyor.


Ateşkes kararının 10 Ekim 2025 tarihinde yürürlüğe girmesinden 8 Aralık 2025 Pazartesi akşamına kadar (60 gün boyunca) İşgal rejiminin anlaşmaya yönelik ağır ve sistematik ihlallerini sürdürdüğünü; bunun uluslararası insancıl hukukun açık bir ihlali, ateşkesin özünün ve ona ekli insani protokol hükümlerinin kasıtlı olarak baltalanması anlamına geldiğini teyit ederiz.

Bu süre zarfında, ilgili hükümet birimleri anlaşmanın 738 ihlalini kaydetmiş olup, bunların ayrıntıları şu şekildedir:

Sivillere yönelik 205 doğrudan ateş açma suçu. 

Askerî araçların yerleşim bölgelerine 37 kez ilerleme ve sızma suçu.

Silahsız vatandaşlar ve onların konutlarının 358 kez bombalanması ve hedef alınması.

Konutların, kurumların ve sivil yapıların 138 kez patlatılması ve yıkılması.

Bu sistematik ihlaller neticesinde 386 vatandaş şehit olmuş, 980 kişi yaralanmış, ayrıca işgal güçleri tarafından 43 yasa dışı gözaltı gerçekleştirilmiştir.

İnsani alanda ise işgal, anlaşmada ve insani protokolde yer alan taahhütlerinden kaçınmayı sürdürmüş; üzerinde mutabık kalınan asgari yardım miktarına dahi uymamıştır. Ateşkesin 60 günü boyunca Gazze Şeridi’ne 36.000 kamyon girmesi gerekirken yalnızca 13.511 kamyon girmiş; bu da günlük belirlenen 600 kamyon yerine 226 kamyon girişine karşılık gelmekte olup, taahhüt oranı %38’i aşmamaktadır. Bu ağır ihlal, gıda, ilaç, su ve yakıt eksikliğinin devamına ve Gazze Şeridi’ndeki felaket niteliğindeki insani krizin derinleşmesine yol açmıştır.

Aynı dönem boyunca Gazze Şeridi’ne giren yakıt sevkiyatları ise yalnızca 315 kamyon olup, girmesi gereken 3.000 kamyon miktarına kıyasla çok düşüktür. Bu durum, anlaşmada belirlenen günlük 50 kamyon yerine 5 kamyon yakıt girişini ifade etmekte ve işgalin yakıtla ilgili taahhütlerinin yalnızca %10’unu yerine getirdiğini göstermektedir. Bu da hastaneleri, fırınları, su ve kanalizasyon istasyonlarını neredeyse durma noktasına getirmekte ve sivillerin günlük acılarını artırmaktadır.

Bu ihlallerin ve tecavüzlerin sürmesinin, ateşkesi tehlikeli bir biçimde dolanmaya yönelik bir girişim ve baskı, aç bırakma ve şantaja dayalı bir insani denklem dayatma çabası olduğunu vurgularız. Ateşkesin tam ve sürdürülebilir bir şekilde geçerli olması gereken bir dönemde yaşanan can kayıplarından ve tahrip edilen mülklerden, ayrıca insani durumun sürekli kötüleşmesinden işgali tamamen sorumlu tutarız.

Uluslararası toplumu, Birleşmiş Milletleri, Başkan Trump’ı ve anlaşmanın arabulucu ve garantör taraflarını; hukuki ve ahlaki sorumluluklarını üstlenmeye, İsrail işgalini taahhütlerini tam olarak yerine getirmeye zorlamaya, sivillerin korunmasını güvence altına almaya ve insani yardımlar ile yakıt akışının anlaşmada belirtildiği şekilde sağlanmasını güvence altına almaya çağırıyoruz. Bu, Gazze Şeridi’ndeki devam eden felaketin giderilebilmesi için gereklidir.