کارگر
Emperyalizmle Mücadele Günü ve İran-ABD Görüşmelerinin Gerçek Yüzü
Bismillah
4 Kasım günü her yıl İran'da "Emperyalizmle Mücadele Günü" olarak kutlanmaktadır.
Ancak bu yıl 4 Kasım'a birkaç gün kala çeşitli halk kesimleri ve STK'lar tarafından çeşitli şehirlerde "Kahrolsun ABD" haftası düzenlendi. Hatta bu amaçla ilk defa olarak iki İranlı tanınmış sanatçı Karabaği ve Hamid Zemani tarafından seslendirilen "Kahrolsun Amerika" başlıklı iki eser düzenlenen bir merasimle tanıtıldı ve İran televizyon kanalları bu merasimi haber bültenlerinde verdiler.
Bu durumda ister istemez akla ABD ile 5+1 Grubu çerçevesinde görüşmeler devam ederken İran'daki bu son duruşun ne anlama geldiği sorusu gelmektedir.
Bu sorunun cevabına geçmeden önce "Emperyalizmle Mücadele Günü"nün sebep ve felsefesi üzerinde duralım:
İran halkı arasında ABD'ye güdülen nefret ABD'nin 2.Dünya savaşı sonrası yıllarından itibaren Ortadoğu'ya yerleşmesi ve 1953 yılında Muhammed Musaddık hükümetine karşı darbe yaparak daha önce halk kıyamıyla ülkeden kaçmak zorunda kalmış Şah'ın İran'a yeniden getirilmesinden günümüze kadar devam etmiştir. İranlı inkılapçılara göre; bu nefret ve anti emparyalist mücadele ABD müstekbir, kendini üstün görme, başka milletleri tahkir etme ve sultacılık huyundan vazgeçene kadar da devam edecektir.
Niçin 4 Kasım?
İmam Humeyni (ra), 4 Kasım 1964 tarihinde Amerikalılara tanınan kapitülasyonlara karşı çıktığı için İran'dan sürgüne gönderildi.
Amerikancı Şahlık rejimine karşı kıyam eden çeşitli halk kesimleriyle birlikte 4 Kasım 1978 tarihinde Tahran Üniversitesi önünde toplanan lise ve üniversite öğrencileri üzerine havadan ve yerden ordu birlikleri tarafından yaylım ateşi açılmış ve yüzlerce öğrenci şehit olmuş veya yaralanmıştır.
Tahran'daki Amerikan elçiliğinin İslam İnkılabı'nı yenilgiye uğratmak için bir komplo ve casusluk merkezine dönüştüğünün farkına varan bir grup inkılapçı üniversite öğrencisi 4 Kasım 1979 tarihinde elçiliğe girerek casusluk belgelerine el koymuş ve diplomat kılıklı casusların faaliyetlerine son vermiştir.
Ve işte İslam İnkılabı tarihinde önemli bir yeri olan bu üç hadisenin vuku bulduğu 4 Kasım günü İran'da "Küresel Emperyalizmle Mücadele Günü" olarak kutlanmaktadır.
ABD'nin İran halkına yönelik cinayetleri bu üç olayla sınırlı olmayıp İslam İnkılabını yenilgiye uğratmak için İran ordusundaki eski müttefikleri aracılığıyla darbe girişiminde bulunmuş, Tebes çölüne askeri çıkarma yapmış, başta İran Kürdistanı olmak üzere çeşitli kavimleri merkezi hükümete karşı isyana teşvik etmiş, Halkın Mücahitleri adlı münafıkları silahlandırarak İnkılap öncülerinden onlarcasını, halktan binlercesini şehid etmiş ve İnkılabı içeriden çökertemeyeceğini anlayınca Saddam liderliğindeki Irak'ı İran'a saldırtarak sekiz yıl süren savaşta müttefikleriyle birlikte Saddam'a her türlü yardımı yapmış, İran yolcu uçağını düşürerek üçyüzden fazla yolcuyu şehit etmiş ve... ama bu komplo ve saldırılarının hiç birinden istediği sonucu alamamış ve her defasında İnkılabın karşı atakları ve tedbirleri karşısında ağır yenilgiler almış ve geri adım atmak zorunda kalmıştır.
Küresel Çapta Mücadele
ABD ile İslami İran arasındaki mücadele içeride olduğu gibi İran dışında da aralıksız devam etmiştir. Lübnan'da İran'ın dostlarından ilk ağır yenilgisini 1982 yılında alarak bu ülkeden askeri üslerini kaldırmak zorunda kalan ABD, 2006 yılında İsrail aracılığıyla Hizbullah'a karşı başlattığı savaşta da beklemediği bir yenilgiye uğramıştır. İran'dan aldığı yenilgileri telafi etmek amaciyle 11 Eylül saldırısını bahane ederek önceAfganistan'ı, ardından da 2003 yılında İran'ın başka bir komşusu Irak'ı işgal eden ABD, sonunda Irak'ı terketmek zorunda kalmıştır. Hiç kuşkusuz ABD'nin birkaç trilyon Dolar harcamasına ve binlerce askerini kaybetmesine rağmen Irak'tan çekilmesinin baş faktörü İran'ın tedbiri ve bu ülkedeki dostlarının direnişidir. Afganistan'dan da eninde sonunda çekilmek zorunda kalacaktır. ABD, İran'ı kuşatmak amacıyla başlattığı bu savaşlarında da ABD ağır yenilgiler almış ve hedefine ulaşamamıştır. İran ise izlediği mantıklı siyasetleriyle bugün Irak ve Afganistan'da her ülkeden daha çok sevilmekte ve saygı duyulmaktadır.
ABD ile İslami İran arasındaki mücadele aralıksız devam etmektedir. ABD ve Batının bölgedeki saldırgan/işgalci temsilcisi İsrail yıllardır İran'a doğrudan askeri saldırı düzenleme planları yaptıklarını iddia etseler de buna cesaret edemedikleri her geçen gün biraz daha açıklığa kavuşmuştur. Ve işte bu yüzdendir ki, İran'a doğrudan saldırı yerine İran'ın bölgedeki müttefiklerini devre dışı bırakma, İran'ı yalnızlaştırma ve sınırlarına sıkıştırma planı üzerinde yoğunlaşan ABD ve müttefikleri, 2006 Lübnan ve 2008 Gazze savaşlarında da bunu başaramayınca 2011'den beri İran'ın başka bir müttefiki ve Hizbullah ve Filistin Direnişine doğrudan yardım eden veya yardımları ulaştıran Suriye yönetimini yıkmak amacıyla bölgedeki müttefikleriyle birlikte her türlü yolu denemesine rağmen başarılı olamamıştır.
ABD ile İslami İran arasındaki mücadele alanı sadece İran'a komşu Ortadoğu ülkeleriyle sınırlı olmayıp Kuzey Afrika, Kafkasya-Orta Asya ülkeleri ve Güney Asya İslam ülkeleri başta olmak üzere Latin Amerika'ya kadar bir çok bölgede ABD ve müttefiklerinin İslami İran karşısında zorlandıkları artık inkar edilemez bir gerçektir.
Nükleer Silah İddiası ve Direniş
Son yıllarda İran'ın nükleer teknoloji proğramını bahane ederek kontrolünde bulundurduğu uluslararası kuruluşları ve müttefiklerini bu ülkeye ekonomi, teknoloji, ilaç, ulaşım ve medya alanlarında ağır yaptırımlar uygulamaya zorlayan ABD İran halkının direnişiyle karşılaşmıştır. Eşine rastlanmamış çaptaki çok yönlü ambargolara rağmen İran, enerji üretimi eksenli nükleer programı ve uranyum çevirimi sürecinde önemli aşamalar kaydetmiştir.
Yukarıdaki açıklamalar ışığında ABD ile İran arasında buzların kısa ve orta sürede erimesini beklemek aşırı bir iyimserlik olur. İran'ın yeni hükümeti ile ABD arasında şimdilik nükleer program konusunda ve 5+1 grubuyla birlikte sürdürülen görüşmelerden kısa sürede bir sonuç beklenmesi de safdillik olur. ABD'nin hilelerinin farkında olan İran'ın inkılapçı halkı "Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak" durumuna düşmemek için anti emperyalist ve anti amerikancı direniş ruhunu zinde tutmaktadır. Bunda ne kadar haklı olduklarına sebep ise Amerikan makamlarının tutumlarıdır. Birkaç misal:
BM son genel kurulunda yaptığı konuşmada İran'ın nükleer teknoloji hakkını kabul ettiklerini ve zaten İran'ın lideri İmam Hamanei'nin de nükleer silah yapma ve kullanmanın haram olduğuna dair fetva verdiğini, İran cumhurbaşkanı ile görüşmeye istekli olduğunu ifade eden ABD Başkanı Barack Obama, bundan iki üç gün sonra Washington'da siyonist rejimin başbakanı Netanyahu ile birlikte katıldığı basın toplantısında "İran'a karşı askeri saldırı seçeneği hala masamızdadır" dedi.
Barack Obama, İran Cumhurbaşkanı Ruhani ile yaptığı telefon görüşmesinden sonra, yani Ruhani'nin henüz New York'tan ayrılmasını bile beklemeden yaptığı açıklamada "Yaptırımların gücü İran cumhurbaşkanını görüşme masasına oturmaya sevketti" dedi.
Ve yine ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü yayınladığı bildiride " ABD, İsrail'i kaygılandıracak hiç bir girişimde bulunmayacaktır" diye kaydetti.
ABD'nin nükleer görüşmelerdeki temsilcisi ve dışişleri bakanı yardımcısı Wendy Sherman aynı gün muhabirlere yaptığı açıklamada şöyle diyordu: "Başkan Obama, İran içerisinde %5 altında uranyum zenginleştirmeyi kabul etmemiştir."
Wendy Sherman, İran'la BM binasında yapılan nükleer görüşme sonrasında Amerikan Senatosunda senatörlerin sorularını yanıtlarken ise şöyle diyordu: "Güven oluşturmaya yönelik girişimlerde amacımız İran'ın mevcut konumunu zayıflatmak ve bu ülke nükleer programını durdurmak ve aksaklık oluşturmaktır."
Güven vermesi için İran'ın NPT Ek Protokolünü kabul etmesini, BM Güvenlik Konseyi kararlarını uygulamasını, tüm nükleer merkezlerini denetime açmasını şart koşan Amerikan makamları bu şartları yerine getirdiği takdirde bile İran'a karşı yaptırımları kaldırmıyacaklarını ve sadece yeni yaptırımları erteleyebileceklerini açıkça ifade etmekteler.
Taraflar Görüşmelerden Neler Bekliyor?
İran'da küçük bir uzlaşmacı kesim dışında bütün parti ve sivil toplum kuruluşları ABD ile sürdürülen görüşmelerden olumlu bir sonuç alınacağına inanmamaktadır. Bununla birlikte tüm kesimler görüşmelere devam edilmesi yanlısıdır. Nedenlerine gelince; Birincisi; dünya sathında İran'a karşı sürdürülen bunca olumsuz propaganda, dezeformasyon ve karalamanın aksine İran halkı ve hükümetinin akıl, mantık, görüşme ve barış ehli olduğunu ortaya koymak, ikincisi ise; İran'a karşı sürdürülen ağır ve insanlık dışı yaptırımlardan olumsuz yönde etkilenen halka düşmanın gerçek yüzünü göstermek, bağımsızlık ve izzet için direnmekten başka yol bırakılmadığını halkın görmesini ve daha çetin mücadelelere hazırlanmasını sağlamaktır.
ABD hükümeti ise, İran'la sürdürülen görüşmelerden her iki tarafı razı edecek sonuçlar almayı değil, bu ülkeye yönelik baskı, cinayet ve sulta emellerini dünya halklarından gizlemeyi, İran'a karşı düşmanca siyasetlerinde içte ve dışta yalnızlığını gidermeyi ve müttefiklerini daha uzun süre İran'a karşı yanında tutmayı amaçlamaktadır.
Amerikalıların ayrı bir amacı da sonunda İran'ı da masaya oturttuk, karşımızda kimse direnemez diyerek İslam İnkılabına umut bağlamış müslüman ve mustaz'af halkları yeise sevketmek ve direniş çizgisini seçmiş halklara göz dağı vermektir.
Daha neyi görüşecekleri bile belirlenmeden ve tarafların bu görüşmelerden neler beledikleri netleşmeden ABD-İran diyalogu yaygarası üzerine bölgesel değişim teorileri üretilmesi de aynı amaca yönelik Amerikan propagandalarından ibarettir.
İran'ın nükleer programının askeri ve nükleer silah üretmeğe yönelik olmadığını Amerikalılar herkesten daha iyi biliyor ve ama sulta güçlerini ve müttefiklerini İran'a karşı daha uzun süre seferber etmek için böyle bir bahaneye ihtiyaç duymaktadır. Nitekim Amerikan Stratfor Strateji Merkezi başkanı George Friedmann bu konuda şöyle kaydediyor: "ABD'nin İran'la problemi bu ülkenin nükleer programıyla ilgili değildir. Asıl mesele, İran'ın bölgede Amerika'dan bağımsız ve hatta Amerika'ya düşman olarak da askeri, bilimsel ve teknolojik alanlarda bölgenin en güçlü ülkesi olunabileceğini ispatlamış olmasıdır. İran böylece bölge ülkelerine örnek olacak duruma gelmiştir ve Arap baharını- İslami uyanışı- meydana getirmiştir."
Bu cümleler, ABD'nin gerçek niyetini açık seçik bir biçimde ifade ederken İran'ın inkılapçı müslüman halkının 4 Kasım "Emperyalizmle Mücadele Günü"nü geçmiş yıllara göre daha görkemli ve yaygın bir şekilde kutlamasına hak vermemek elde değil.
ZİYA T.YILMAZ
ABD’nin İran’da 4 Kasım yürüyüşüne tepkisi
Amerika Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mary Harf, İran ve Amerika arasında maziye dayanan güvensizlik duygusu hakim olduğunu belirtti.
İran’da 4 Kasım Küresel İstikbarla Mücadele Milli Günü dolaysıyla düzenlenen yürüyüşlere tepki gösteren Harf, iki taraf arasında maziye dayanan güvensizlik duygusu hakim olduğunu belirtti.
Harf, buna karşın iki taraf haftaya umutlu bir şekilde Cenevre’de düzenlenen nükleer müzakerelere oturacaklarını kaydetti.
İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin müzakerelerden iyimser olmadığı ile ilgili açıklamasının sorulması üzerine Harf, Amerika da bundan önce müzakerelerin zorlu geçeceğini söylediğini, bu da güvensizlik duygusundan kaynaklandığını belirtti.
Türkiye Başkonsolosu açıkladı : Türkiye İran’la bilimsel ilişkileri olumlu karşılıyor
Türkiye’nin Urumiye Başkonsolosu Mehmet Bulut, Türkiye İran’la bilimsel ilişkileri geliştirmeyi olumlu karşıladığını belirtti.
Kürdistan eyaletinin merkezi Senendej’de Muhabirimize açıklama yapan Bulut, Türkiye olarak akademisyenlerin İran’la bilimsel ilişkileri geliştirmeye teşvik ettiklerini ve bu alanda ortak faaliyetler için özellikle Kürdistan eyaletinin akademik çevreleri ile protokol imzalayacaklarını kaydetti.
Bulut, Kürdistanlı akademisyenlerin istek ve önerilerini Türk tarafına intikal ettirmeye hazır olduklarını, Ankara ve Kürdistan’ın gerçekleştirebileceği bir dizi ortak faaliyetler söz konusu olduğunu ifade etti.
İran ve Türkiye ilişkileri hakkında da Bulut, iki ülkenin tarih boyuca dost ve kardeş ülke olduklarını, Türkiye İran’a yaptırım yolunda adım atmayacağını, bilakis ilişkilerini daha da geliştereceğini vurguladı.
İmam Hamanei ABD ile yapılan müzakereler hakkında ne dedi?
Velayet aşığı gençlerin "ey özgürlük rehberi biz hazırız" , "damarımızdaki kanımız rehberimize feda olsun" sloganlarıyla sık sık konuşması kesilen İmam Hamanei önemli noktalara değindi.
İmam Hamenei'nin konuşmasında en çok dikkat çeken nokta, ABD ile yürütülen müzakereler hakkındaki görüşü oldu.
İmam Hamanei, 5+1 ülkeleri yürütülmekte olan müzakere görüşmelerine çok iyimser bakmadığını şu sözlerle dile getirdi:
"Aralarında Amerika'nın da bulunduğu 6 ülke yapılan görüşmeler yalnızca nükleer enerji konusunda yapılmaktadır. Başka bir konuda müzakere yapılmıyor. Müzakere yapanlar (İranlı heyet) inkılabın evlatlarıdır ve onları uzlaşmacı olarak tanımlamak doğru değildir.
Müzakerelere karşı iyimser değilim. Görüşmelerden İran'ın beklediği sonuç çıkmayacak. Ama Allah'ın izniyle bu görüşmelerden zararlı da çıkmayacağız ve bu tecrübenin bir zararı yok. Tabi, halkın uyanık olması ve ne yapıldığını bilmesi şartıyla.
Eğer müzakere yapılmasaydı, bazıları şöyle diyebilirdi: "eğer onlarla bir kez nükleer enerji konusunda müzakere yapsaydınız sorun çözülürdü."
Bazıları nükleer enerji konusunda teslim olursak, ekonomik sorunların çözüleceğini sanıyor. Ama yanılıyorlar. İnkılabın ilk zamanında ABD yaptırım uyguladığında veya 290 İranlının hayatını kaybettiği uçak düşürüldüğünde nükleer enerji mi vardı?
Nükleer enerji konusu yalnızca bir bahanedir. Amerikalıların İran ile düşman olmasının asıl sebebi onların isteklerine boyun eğmeyişimiz, "Amerika İran'a karşı hiç bir halt edemez" görüşüne sahip olmamızdandır.
Amerikalılar bir taraftan gülerek müzakereler yapılmasına istekli olduklarını belirtiyor. Diğer taraftan tüm seçeneklerin masada olduğunu söylüyor. Bütün seçenekler masada olsa dahi ne halt edebilirler ki?
Düşmanın aldatıcı gülüşleri, müzakerelerde bulunan yetkililerimizi yanılgı ve hataya sevk etmemelidir.Eski tavsiyelerimi tekrarlıyorum:
"Gülümseyen düşmana güvenmemeliyiz. ""
İmam Hamanei İran'a atom bombasıyla saldırılması gerektiğini söyleyen ABD'li yetkili hakkında ise şöyle dedi:
"Amerikalılar, müzakerelerde ciddi olduklarını iddia ediyorlarsa böyle saçma sapan konuşan kimselerin ağzını kapatmalıdır. Başka ülkeleri tehdit eden bu kimseler halt ediyor."
İmam Hamanei konuşmasının devamında şöyle dedi:
" Güçlü Siyonist sermaye sahipleri ve şirketlerinin, Washington yönetimine egemen olmasından dolayı zavallı Amerikalılar onları düşünmek zorundadırlar ancak bizim böyle bir zorunluluğumuz yok.
Biz ilk günden beri söyledik, şimdi de söylüyoruz, gelecekte de söyleyeceğiz; Biz Siyonist rejimi gayri meşru ve haramzade bir rejim olarak görüyoruz."
Cenevre'den ne çıktı?
İran ve 5+1 ülkeleri arasında İsviçre'de yapılan görüşmeler 2 gün sürdü.
Görüşmelerin ardından Uluslararası Konferanslar Merkezi'nde basın toplantısında kameraların karşısına geçen yetkililer görüşmelerin çok olumlu geçtiğine değinerek, müzakere hakkında bilgi verdi.
ABD Dışişleri Bakanı Yardımcısı Vendi Şerman, diğer Amerikalı yetkililer gibi kamera karşısında kendilerini üstün gösterme ve İran'a baskı yapma politikalarına devam ederek ABD'nin asla değişmeyeceğini şu sözlerle gösterdi:
"İran Dışişleri Bakanı Zarif beraberindeki hayat müzakere yapmaya hazırdı. Yıllardır İranlılarla görüşüyorum ama müzakere yapmaya hazır olduklarını görmemiştim.
İranlılar yaptırımların kaldırılmasını istiyor. Ama bu yönde bir adım atılmadı. Onlar ihtiyaçlarını, davranışlarını ve hangi yaptırımların sürmesi gerektiği konusunda bizi anlamalılar. Hiç bir konuda anlaşma sağlanmadı."
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton ise açıklamasında şöyle dedi:
"İran'ın sunduğu plan müzakerelere önemli katkı sağladı. Muhammed Cevad Zarif ile görüşmeler hakkında detay vermemeye karar verdik. 7-8 Kasım'da taraflar tekrar toplanacak. Ama öncesinde, yaptırım uzmanları ve İran'ın nükleer enerji uzmanları ve 6 ülke temsilcileri bu tarihten önce bir arya gelecek."
İran Dışişleri Bakanı ve müzakerecisi Muhammed Cevad Zarif ise şöyle dedi:
"İran'ın hakkından geri adım atmayacağız. Bu görüşmelerin yeni başlangıç olmasını ümit ediyorum. Bu müzakereler bizim ne kadar kararlı olduğumuzu gösteriyor. Sorunların devam etmesi için hiç bir neden yok.
Görüşmeler uzmanlar düzeyinde devam edecek. Karşılıklı güvenin oluşması için dengeli adımlar atmalıyız."
Nükleer müzakereler,Siyonist rejimi telaşlandırdı...
İran ile 5+1 grubu arasında müzakereler başlar başlamaz, Siyonist rejimin güvenlik kabinesi, Cenevre müzakerelerini masaya yatırdı.
İran ile 5+1 grubu arasında başlayan yeni tur müzakereleri etkilemek için harekete geçen Siyonist rejimin güvenlik kabinesi bu gün, üst düzey bakan ve askeri yetkililerin katılımıyla toplantı yaptı, toplantı sonrasında kabine, İran aleyhinde bir açıklama yapıldı.
Açıklamada, Siyonist rejim, nükleer faaliyetlerinin tamamen durduruncaya kadar İran'a yönelik yaptırımların devam etmesine vurgu yaptı.
Amerika, Siyonist rejim ile bazı müttefikleri, İran'ın nükleer faaliyetlerinin askeri amaçlı olduğunu ileri sürerek, Tarhan'ı suçluyor, ancak, İran bu ithamları reddederek, NPT'yi imzalayan bir ülke olarak, UAEA'nın tanıdığı haklardan barışçıl hedefleri için yararlanmak istediğine vurgu yapıyor.
Irak'ta bir çok eve bayram girmedi
Bayram kanı durdurmaya yetmedi . Teröristler, bayram da bile insanlara göz açtırmadı.
Irak'ın farklı bölgelerinde bombalı saldırı yaşandı. Bağdat'ın farklı bölgelerinde dün 11 saldırı gerçekleştirildi. Saldırılar sonucunda toplan 53 kişi hayatını kaybetti, 105 kişi de yaralandı.
Bağdat'ın Sanae Caddesi'nde bir lokanta yakında iki arabaya yerleştirilen bombanın patlaması sonucu 11 kişi hayatını kaybetti, 18 kişi de yaralandı.
Bağdat'ın kuzeyinde yer alan Hüseyniye Bölgesi'nde iki arabaya yerleştirilen bombanın patlaması sonucu 3 kişi hayatını kaybetti, 8 kişi de yaralandı.
Cedide Caddesi'nde yapılan saldırıda 11 kişi hayatını kaybetti, 18 kişi de yaralandı.
Bağdat'ın güneyinde bulunan Dure Bölgesi'nde 4 kişi hayatını kaybetti, 8 kişi de yaralandı.
Muamel Bölgesi'nde düzenlenen saldırıda 2 kişi hayatını kaybetti, 13 kişi de yaralandı.
Musul'un doğusunda bulunan Mufukiye Bölgesi'ndeki saldırıda ise 15 kişi hayatını kaybetti, 50 kişi de yaralandı.
Ekim ayının başından beri ülkede yapılan saldırılarda şu ana kadar 360 kişi hayatını kaybetti.
Müminler Kurban bayramınız mübarek olsun!
hajij ailesi olarak mübarek Kurban bayramının bütün insanlık için hayırlara vesile olmasını dileriz!
İlahi ! Bu bayramı adaletin yerleşmesi ve zulmün son bulmasına vesile kıl!
Bütün alemden bütün günahları temizleyecek olan, Bakıyyetullah'il-A'zam'ın (a.f) zuhuruyla en büyük bayramı yaşamayı bize nasip buyur. Amin.
Allahu Ekber! Allahu Ekber! Lailaheillallah Vellahu Ekber! Allahu Ekber! Bütün hamd ve övgüler Allah’a mahsustur. Bizi Hidayet ettiği için Allah’a hamdolsun ve bize verdiği nimetlerden dolayı O’na şükürler olsun !
"İmam Humeyni hep vahdet ve kardeşlikten yana olmuştur "
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, İran resmi haber ajansı İRNA’ya konuştu. İRNA muhabirinin sorularını yanıtlayan Başkan Görmez, önemli açıklamalarda bulundu.
“Müslüman âlimler, dini ve mezhebi kendi süfli emellerine alet etmeye çalışan ve bu yolla da binlerce Müslümanın masum kanını heder eden bu sınır tanımaz fitne şebekelerinin oyunlarına karşı her zaman uyanık olmalıdır…”
Sayın Başkan, son zamanlarda medyada terör eylemlerine tevessül eden bazı tekfiri ve cihadi, el-Kaide ve eş-Şebab gibi grupların Müslüman olmayacakları ifade edilmektedir. Zat-ı aliniz bu konuda ne düşünmektedir? Bu konudaki fikirlerinizi öğrenmek istiyoruz.
Ben şahsen bu tür eylemleri yapanların Müslüman olmayacaklarını, olup olmadıklarını değil, yaptıkları eylemlerin İslâm’la uzaktan yakından ilişkilendirilemeyeceğini hatta yaptıkları kitlesel cinayetlerle hem İslâm’ın lekelediklerini hem de İslamofobiyi güçlendirerek İslam’a karşı bir kin ve nefret oluşturduklarını her fırsatta ifade etmeye çalışıyorum.
Bugün İslam dünyasının merkezi bölgelerinde yaşanan çatışmalar, Müslümanları derinden etkilemekte, yüzlerce yıldır sahip olunan değer ve itibarın söz konusu nevzuhur hareketler eliyle dünya nezdinde yok edilmeye çalışılmasından duyulan rahatsızlık artmaktadır. Mevcut gerilim kanalları bilerek/isteyerek dini ve mezhebi ihtilaf şeklinde lanse edilmekte, Suriye, Irak, Pakistan, Afganistan ve Somali örneklerinde sıklıkla karşılaşıldığı gibi siyasi ve kültürel gerilim alanlarında söz konusu enstrümanlar acımasızca istismar edilmektedir. Sorunun uluslararası muhtevası dikkatlerden kaçmayacak ölçüde acımasız ve derinlikli hesap ve niyetlerin yer aldığı bir stratejiyle yürümektedir. Müslüman âlimler, dini ve mezhebi kendi süfli emellerine alet etmeye çalışan ve bu yolla da binlerce Müslümanın masum kanını heder eden bu sınır tanımaz fitne şebekelerinin oyunlarına karşı her zaman uyanık olmalıdır.
“Din-i Mübin-i İslam adam öldürme, tedhiş ve katliama dayalı yöntemi benimseyen bir mücadeleyi asla benimsemez…”
İslam kelime anlamı itibariyle barış demektir. Ve her şeyden önce İslâm’ın özü toplumsal maslahatı ve barışı esas alır. Bir kişinin öldürülmesini bütün âlemi öldürmeyle eş değer tutar. Ayrıca prensip olarak kendisini Müslüman olarak gören herkes İslam dairesi içerisindedir. Bu esasın dışına çıkarak tekfiri esas alan örgütlenmeler İslam’ın ruhuyla bağdaşmaz. Cihad İslam’ın en önemli umdelerindendir. Ancak cihadın prensipleri, ahlakı ve hukuku vardır. İslam’da haddi aşarak bazı İslami kavramları kullanarak İslam adına mücadele yapmak mümkün değildir. Biz İslami prensipleri söylemekle yükümlüyüz, kimin Müslüman olup olmayacağının kararını verme hakkımız yoktur. Ancak kimin hangi eyleminin İslam’a uygun olup olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu örgütlerin bugüne kadar ortaya koydukları tedhiş ve şiddeti hiçbir şekilde İslam’la bağdaştırmak mümkün değildir. İslam’da savaşın bir ahlakı ve bir hukuku vardır. Buna göre asla masum insanlar, çocuklar, kadınlar, yaşlılar savaşta öldürülmez. Hangi dine ait olursa olsun bütün mabetler kutsaldır ve dokunulmazdır. İster camiye, ister kiliseye, ister havraya veya başka bir dine ait bir mabede kim saldırı düzenlerse düzenlesin böyle bir eylem terör eylemidir ve kesinlikle İslâm’la bağdaşmaz. Ve bu terör eylemlerine karşı tüm Müslümanlar tepkisini vermek zorundadır. Bir insanın ve grubun Müslüman olup olmadığına karar vermek ayrı bir şeydir, onun eylemlerinin İslam dairesinde olup olmadığını söylemek ise ayrı bir şeydir. Adam öldüren Müslüman da olsa katildir. Masum insanlara zulmeden Müslüman da olsa zalimdir. Zalimin ve katilin biz kimliğine bakmayız. Zalim ve katil hangi ırktan, hangi dinden ve hangi mezhepten olursa olsun biz onun dilini, dinini ve mezhebini görmeyiz. Yaptığı eylemleri görürüz ve bu eylemler karşısında tavrımızı koyarız. Katilin ve zalimin arkasında yer almayız. Bu tarz örgütlerin varlığının siyasi analizini yaparak değerlendirmek gerekir. Dünyada İslamofobi tırmandırılmak istenmektedir.
Özellikle 11 Eylül’le başlayan bu süreçte önce başta batı dünyasına yönelik yapılan terör faaliyetleri son zamanlarda İslam coğrafyasına yönelmiştir. Hem mezhep çatışmasını hem de İslamofobiyi besleyen bu örgütler çağımızda İslam’ın karşılaştığı en büyük fitnedir. Fitne savaştan beterdir. Bu fitnenin ortadan kalkması için İslam toplumlarına büyük sorumluluk düşmektedir. Terörü dini bir gayret olarak sunmaya çalışanların bu önerileri İslam’la ilişkilendirilemez. İslam’ın şan ve şerefini otoriter, baskıcı, ayrımcı ve zorba yöntemlerle kirletenlerin ne Sünni ne de Şii dünyada himaye görmesi kabul edilebilir. Şii ve Sünni âlimler, selef-i salihinin önümüze koyduğu ilkeleri yeniden ihya etmeli ve şiddetin her türlü biçimi karşısında İslam’ın yüce icaplarını sık sık hatırlatmalıdırlar. Bölgede meydana gelen olayların küresel düzeyde güç odaklarının çıkar ve menfaat şebekeleriyle, onların iflah olmaz emel ve arzularıyla ilgili olduğu gerçeği göz ardı edilemez. Müslüman toplumun son iki yüzyıllık çalkantı ve kargaşa süreçlerinde yaşadığı trajedilerde her birimizin ihmali söz konusudur.
“Bugün ve gelecekte nelerin olabileceğini düşünerek strateji oluşturmak Müslüman duyarlılığı olan herkes için bir sorumluluktur…”
[I]Bölgesel çatışmaları alevlendirmek maksadı ile hem dış güçler hem de onların yerli işbirlikçileri mezhep çatışmalarını ve özel olarak Şii-Sünni çatışmasını alevlendirmek istemekte, bunun önüne geçilebilmesi için hangi yöntemler kullanılmalı? İslam âleminin iki büyük kardeş ülkesi İran ve Türkiye dini kurumları bu konuda nasıl bir işbirliği içinde olurlar ise yararlı olur?[/I]
Yukarıda belirttiğim gibi mezhep çatışması büyük bir fitnedir. Mezheplerin tarihsel varlığı inkar edilemez. İlmi ve siyasi yönü olan mezhebi farklılıklar şüphesiz tarihsel dönemlerde İslam dünyasının vahdetini ve birliğini oluşturmamıştır. Ancak değişik zamanlarda siyasi bölünmelere ve çatışmalara neden olsa da tarihsel süreç içerisinde Batı’da olduğu gibi kitleler arasında mezhep çatışmasından bahsetme imkanımız yoktur. Batı bu süreci çok kanlı bir şekilde geçirmiştir. Batı’nın bu tarihsel tecrübesi bilindiği için aynı sürecin İslam dünyasında yaşanmasına yönelik bir takım mühendislik çalışması yapılmaktadır. İslam dünyasında 150 yıllık serüven bölmeye, parçalamaya ve çatıştırmaya yönelik olmuştur. İslam’ın referansları Batı’daki anlamda köklü teolojik farklılıkları oluşturmaya imkan vermemektedir. Çünkü nihayetinde Kur’an tahrif edilmeden elimizdedir. Bu anlamıyla tamamen farklı teolojilere ayrılmış ve birbirini tekfir eden mezhepsel yapı olmadığı için İslam dünyasında öncelikle bu noktadan İslami vahdet ortadan kaldırılmak istenmektedir. Tekfir hareketleri ve onların karşısında yaptıklarından dolayı onları tekfir etmeye yönelik fetvalar derken İslam coğrafyası dini açıdan derin bölünmelere doğru gitmektedir.
İslam coğrafyası birçok dili konuşan yapıdan oluşmaktadır. Önce dile dayalı farklılıklar esas alınarak milliyetçilik ve ırkçılık belasıyla İslam dünyasını parçalanmıştır. Şimdi ise mezhebe dayalı bir çatışmanın derinleştirilmesi istenmektedir. Öncelikle İslam coğrafyasının her bölgesinde hemen hemen farklı dilleri konuşan etnik yapılar, İslam dışında farklı dine mensup insanlar, yine İslam’ın içindeki farklı mezhepsel yapılarla değişik ideolojileri benimseyerek dine mesafeli olan gruplar vardır. Bu durum bir veri olarak kabul edilmeli ve toplumsal barış için bu farklılıkları esas alarak birlikte yaşamanın hukuku oluşturulmalıdır. Mısır’daki bir Kıpti varlığından endişe duymadığı gibi Iraktaki Sünni de kendini güvende hissetmelidir. Aynı şekilde Suriye’deki Nusayri, Türkiye’deki Alevi kendi dini anlayışını hiçbir korku ve ürperti olmadan yaşayabilmelidir. Bu konuda başta ülkelerin siyasileri olmak üzere aydınları, âlimleri ve toplumsal kanat önderleri beraber çalışma yapmak durumundadır. Eğer birlikte yaşamanın hukuku İslami referanslarla oluşturulmazsa bu çatışmaların geleceği nokta gelecek nesillerin referanslarını İslam’dan almayarak topyekün sekülerleşme sürecine girme ihtimali bulunmaktadır. Bu konu ulemanın ve dini kurumların üzerinde düşünmesi gereken bir konudur. İslam medeniyetinin tarih boyunca iki büyük ailesi vardır. Biri ehl-i sünnet, diğeri ehl-i beyt. Sünnet de beyt de Peygamberimizindir. Modern zamanlarda ortaya çıkan nevzuhur hareketlerin hiçbirisi ne ehl-i sünnettir, ne de ehl-i beyttir. Ne Sünnidir ne de Şiidir. Bilakis bu nevzuhur hareketlere karşı Ehl-i Sünnet ve Şia alimlerinin işbirliğine ihtiyaç vardır. Bugün ve gelecekte nelerin olabileceğini düşünerek strateji oluşturmak Müslüman duyarlılığı olan herkes için bir sorumluluktur.
“İran her ne kadar anayasal olarak Caferi mezhebine dayanmakla birlikte İmam Humeyni’nin iradesi hep vahdetten ve kardeşlikten yana olduğu için bu vahdet yaklaşımı İran için önemli bir siyaseti oluşturmaktadır…”
Bugün İslam dünyasında var olan Şii-Sünni gerilimi daha çok aslında Şii ve neo-Selefi gerilimi olarak gözükmekte ve Türkiye’nin İslami algısının selefilikten beslenmediğini düşünecek olursak Türkiye ortada bir yerde durmaktadır. İran her ne kadar anayasal olarak Caferi mezhebine dayanmakla birlikte İmam Humeyni’nin iradesi hep vahdetten ve kardeşlikten yana olduğu için bu vahdet yaklaşımı İran için önemli bir siyaseti oluşturmaktadır. İslami vahdet mezhebi referanslarla değil Kur’anî referanslarla oluşturulur. Bu bağlamda iki ülkenin sorumluları olarak bu yaz ilkini yaptığımız vahdet toplantısını gerçekleştirdik. Diyanet İşleri Başkanlığımız ve İran Takrib-i Mezhep Başkanlığının mensupları bir araya geldiler. İranlı âlimlerle Türkiyeli alimler bu konuları enine boyuna tartıştılar. Her iki tarafın âlimleri taassuba dayalı dar mezhepçilikten uzaklaşarak İslam kardeşliğiyle yeni bir dilin inşa edilmesi üzerinde mutabık kaldılar. Bu toplantıyla başlayan çalışmanın devam ettirilerek kurumsal bir yapıya dönüşmesi ve bilahare diğer ülkelere de açılarak İslam kardeşliği esasında yapısal birlikteliğe geçilmesi en büyük temennimizdir. Öncelikle mezhebe dayalı çatışma alanlarının oluşmaması için bu birliktelikler üzerine düşeni yapmalıdır.
Elbette mezhepleri yok saymak mümkün değildir. Bu bağlamda Mezhep ihtilafları ümmetin dinamizmine işaret eder. Tarih boyunca Şii ve Sünni Müslümanlar arasındaki münakaşa ve tartışmalar İslam’ın farklı yorumlanması için bir zenginlik oluşturmuş ve taraflara rehberlik etmiştir. Bugün körüklenen ihtilafların temelinde İslam’ın asıllarına dönmekten çok, İslam’ın asıllarıyla restleşme eğilimi gözlenmektedir. Müslüman geleneğin cevvaliyetini sağlayan ilmi münakaşaların bugün sosyo-kültürel gerekçelerle birbirlerine karşı konuşlanmış ve koşullanmış gruplar nezdinde lojistik bir destek ünitesine dönüştürülmesi aklı başında hiçbir vicdan tarafından kabul edilemez.
Suriye olayları maalesef bir trajedidir. Hiçbir çıkar, hiçbir siyaset, hiçbir strateji, bir Müslümanın kanının akmasını önlemekten daha değerli değildir…”
Suriye'deki savaşın boyutu ve bu savaşın bölgesel istikrar ve güvenliği tehlikeye düşürmesinin yanı sıra insani bir dram yaşanmaktadır. Suriye’de bilindiği üzre cihadi ve tekfirci guruplar mukaddes İslam dinine yakışmayan eylemleri İslam adını kullanarak gerçekleştirmektedirler, (Son zamanlarda sosyal medya ve çeşitli internet sitelerinde baş kesme sahneleri gibi), bu durum karşısında İran ve Türk uleması ve Dini kurumları bu çatışmaların hafifletilmesi ve bu kabil eylemlerin önüne geçilmesi için nasıl bir girişim başlatabilirler?
Biz bu tür vahşetlerin savaş ortamlarında dahi olsa kabul edilemeyeceğini, bunun her türlü ahlaka ve hukuka aykırı olduğunu yukarıda açıkça ifade ettik. Ancak vahşet ve cinayet sadece bireyde bireye değil, devletten bireye ve topluma yönelik olunca da cinayet ve vahşettir.
Evet, Suriye’de bir dram yaşanmaktadır. Maalesef üzülerek belirtmek gerekir ki, bu dramın ayak sesleri önceden geldiği halde ulema ve dini kurumlar bu duruma sessiz kaldılar, siyasiler üzerinde toplumsal baskı yaparak bu olaylar belki önlenebilirdi. Suriye olayları maalesef bir trajedidir. Hiçbir çıkar, hiçbir siyaset, hiçbir strateji, bir Müslümanın kanının akmasını önlemekten daha değerli değildir. Müslümanlar olarak çağrımız öncelikle barışa yani İslam’a olmalıdır. Bir Müslüman Müslümanın kanının akmasına yönelik siyaset yapamaz. Nerden ve kimden gelirse gelsin Kerbela’nın ruhu aynıdır. Zalim zalimdir, mazlum mazlumdur. Zalime karşı dururken de kişiler asla tedhiş yapmaz ve zulme rıza gösteremez. Suriye’de derhal ateşkes sağlanmalıdır. Dini kurumlar ve ulema olarak çatışmanın devamını istemek mümkün değildir. Biz âlimler olarak bir girişim başlatmalıyız ve öncelikle çatışmaların durmasını istemeliyiz. Ben günlük politika anlamında bir şey diyemem ancak İslam’ın siyasi aklının barış olduğunu ve herkesin güven içinde yaşayacağı toplumsal ahlaki ve hukuki yapının tesis edilmesi gerektiğini söyleyebilirim. Hiçbir şey bir insanın can, mal, akıl, nesep ve din hürriyetinden daha acil ve daha değerli değildir. İslam’ın yüksek umdelerini, onun sabitelerini hiçe sayacak bir şekilde fitne ateşi çıkaranların hiçbir kutsalı yoktur. Dini ve onun yüksek temsillerini türlü hile ve desiselerle oyuna getirenler, İslam’ın pak ve nezih mirasını zorbalıkla eşleştirmeye çalışanlar karşısında ulemanın sessizliği kabul edilemez ve bu durumda ulemaya büyük bir sorumluluk düşmektedir. Müslüman dünyanın birlik ve beraberlik beklentisini bir daha hiçbir şekilde gerçekleşmeyecek şekilde yapılan her türlü fesat girişimi karşısında sadece teyakkuzda olmak yetmez. Âlimler inisiyatif alarak kendi sosyal çevrelerinde, etki alanlarında bu pozisyonları reddeden ve Müslümanları bilinçlendiren çalışmalara öncülük etmeli, destek vermelidirler. Aslolan İslam kardeşliğidir. Kardeşliğin tahkim ve takviyesi Müslüman âlimlerin sorumluluğundadır. Fitne kıtalden beterdir. Bugün hem fitne hem de kıtal hüküm sürmektedir. Âlimlerin yüksek feraset ve bilinçleriyle ümmetin bu hengameyi aşmasına yardımcı olması elzemdir. Bu konuda yerel ve bölgesel güç sahipleri de mevcut tehlikeye karşı uyarılmalı, İslam’ın birlik resminin korunması için seferber olması sağlanmalıdır. İlim adamlarımız, alimlerimiz, mütefekkirlerimiz bugüne kadar sahip oldukları şeref ve itibarı din-i mübin-i İslam’a mutlak sadakat ve tavizsiz duruşlarından almışlardır. Âlimlerin gündelik çıkar ve beklentiler ya da basit/özenti tezler adına İslam’ın yüce çıkarlarını göz ardı etmeleri asla kabul edilemez. Âlimlerin bağımsızlığını korumak sadece siyasi aktörlerin değil aynı zamanda ulemanın ilkesel duruşuyla da ilişkilidir. Âlimlerimiz, fitne ve şerre alet olmamak noktasında her zaman dikkat sahibi olmak zorundadırlar.
“Bu bayram vesilesiyle İslam dünyasında akan kanların sadece Kurban kanı olmasını diliyor, barışın, esenliğin ve güvenin tüm İslam dünyasına gelmesini Rabbimden niyaz ediyorum…”
Sayın Başkan, Mübarek Kurban Bayramından dolayı İran halkına yönelik bir mesajları var mıdır?
Hac İslam’ın vahdetinin tecelli ettiği bir mevsimdir. Bu mevsimin ruhuna uygun ümmet olmamızın provasıdır hac. Arafat’ta meydana gelen tablonun cebeli rahmetle sınırlı kalmayıp İslam coğrafyasının her yerinde tecelli etmesi Rabbimden en büyük niyazımdır. Kurbanlarımız bizleri Rabbimize yakınlaştırır. Kurban bayramı da bizleri birbirimize akraba etmeye vesile kılar. Bu duygu ve düşüncelerle İran’daki bütün Müslüman kardeşlerimizin mübarek kurban bayramlarını tebrik ediyorum. Bu bayram vesilesiyle İslam dünyasında akan kanların sadece Kurban kanı olmasını diliyor, barışın, esenliğin ve güvenin tüm İslam dünyasına gelmesini Rabbimden niyaz ediyorum
diyanet.gov.tr
Cenevre müzakereleri, zenginleştirme hakkını korumak içindir
İran Dışişleri Bakan yardımcısı Abbas Irakçi, İran ve 5+1 grubu arasında 15 ve 16 Ekim'de Cenevre'de düzenlenmesi planlanan nükleer müzakerelerin ancak İran'ın uranyum zenginleştirme hakkının korunması çerçevesinde gerçekleşeceğini belirtti.
Tahran yönetiminin belli ve iki tarafın kabul edeceği amaçlara ulaşmak için gerçek müzakere peşinde olduğunu belirten Irakçi, İran 5+1 grubuna askeri amaçlar peşinde olmadığı konusunda güvence verdiği zaman, bu durum 5+1'in istediği amaca ulaştığı anlamına geldiğini kaydetti.
İran'ın Cenevre müzakerelerinde kırmızı çizgisi uranyum zenginleştirme ve İran milletinin haklarını NPT çerçevesinde korumaktan ibaret olduğunu kaydeden Irakçi, İran'ın bu müzakerelerde kazanması da barışçıl nükleer programını sunması ve uranyum zenginleştirme hakkına vurgu yapılmasından ibaret olduğunu, bu arada İran zenginleştirmenin biçimi, seviyesi ve miktarı konusunda pazarlık yapmaya hazır olduğunu ifade etti.
İran heyeti Cenevre müzakerelerinde karşı tarafa belli bir plan sunmayı hedeflediğini ifade eden Irakçi, Tahran yönetimi karşı tarafın tüm makul kaygılarını bertaraf edeceğini ve yine karşı taraf istediği takdirde bölgesel ve küresel meseleleri de ele alacaklarını vurguladı.
İran heyetinin yapısı konusunda da Irakçi, Cenevre müzakereleri dışişleri bakanlarının yardımcıları düzeyinde olacağını, ancak İran dışişleri bakanı oturumun açılışında İran'ın sunacağı plan hakkında bazı açıklamalarda bulunacağını belirtti.
İslam İnkılabı Rehberi'nin 2013 Yılı Hac Mesajı
İmam Hamaney: Müslümanlar Arasında İhtilafları Körüklemek ve Mukaddesata Hakaret İslam'a Hıyanettir"
İslam İnkılabı Rehberi İmam Hamaney: "İslam ümmetinin menfaatlerini düşünenler ve İslam alimlerinden bir çoğu gibi, ben de, bir kez daha Müslümanlar arasında ihtilafları körükleyen söz ve amel ile Müslüman gruplardan her hangi birinin mukaddesatına hakaret edilmesi veya İslam mezheplerinden har hangi birinin tekfir edilmesinin küfr ve şirk kanadına hizmet ve İslam'a hıyanet olup şeran haram olduğunu ilan ediyorum..."
Bismillahirrahmanirrahim
بسم الله الرحمن الرحیم
والحمدالله رب العالمین و الصلوه و السلام علی سید الانبیاء و المرسلین و
علی آله الطیبین وصحبه المنتجبین
Alemlerin Rabbine hamdolsun, salat ve selam nebilerin efendisi (Muhammed Mustafa) ve onun güzel ehli beyti ve seçkin izleyicileri üzerine olsun...
Hac mevsiminin gelip çatmasını İslam ümmetinin büyük bayramı olarak algılamalıyız. Her yıl işte böylesine kıymetli günlerde dünya müslümanları için ortaya çıkan bu önemli fırsat, mucizevi bir kimya gibidir ve eğer kadri bilinir de layık olduğu şekilde değerlendirilirse İslam dünyasının nice musibetleri ve dertlerinin dermanı bulunacak demektir.
Hac, ilahi feyzin fışkırmakta olan kaynağıdır. Siz saadetli hacıların her biriniz şu anda öylesine büyük bir şans yakaladınız ki sefa va maneviyat dolu amelleriniz ve hac menasiki sırasında, ruhlarınız ve gönülleriniz olabildiğince yıkanmış olup, bu rahmet, izzet ve kudret kaynağından tüm ömrünüz için birikim sağlayabilirsiniz. Rahim olan Allah karşısında huşuyla teslim olmak, bir müslümanın omuzlarında yüklü olan görev ve taahhütleri yerine getirmek, din ve dünya işlerinde coşku ve hareket içerisinde eyleme girişmek; kardeşler arası münasebetlerde merhametli ve bağışlayıcı olmak; çetin hadiseler karşısında cesaret ve özgüvenle dikilmek; her zaman ve her yerde Allah'ın yardımını esirgemeyeceği ümidini taşımak; ve kısacası, ilahi eğitim ve öğretim alanında bir insanın müslümanlık çapında yapılanması gibi amaçlara ulaşabilir ve bu güzelliklere bezenerek, söz konusu birikimi ülkenize, milletinize ve İslam ümmetine hediye olarak götürebilirsiniz.
İslam ümmeti bugün her şeyden daha çok iman, sefa ve ihlasın yanı başında düşünce ve ameli; manevi ve ruhi yapılanmanın yanı başında da kindar düşmanlar karşısında direnişi gaye edinen insanlara ihtiyaç duymaktadır. Büyük müslüman camianın içerisine düşmanlar tarafından açıkça dayatılan, ya da azim, iman ve basiretteki gevşeklikler yüzünden eski zamanlardan beri oluşan sıkıntılardan tek kurtuluş yolu buradadır.
Hiç kuşkusuz, içerisinde bulunduğumuz dönem, müslümanların uyanışı ve öz kimliklerine kavuşması dönemidir; bu hakikati, müslüman ülkelerin karşı karşıya olduğu problemler arasından açıkça devşirmek mümkündür.
İşte bu şartlarda iman, tevekkül, basiret ve tedbire dayalı azim ve irade müslüman milletleri bu problemler karşısında zafere erdirip onların kaderine onur kazandırabilir.
Müslümanların uyanışı ve onurunu kabul etmeyen düşman cephe, tüm gücüyle meydana çıkmış ve müslümanların infiali, bastırılması ya da kendi kendileriyle meşgul olması için tüm askeri, psikolojik ve ekonomik araçları ve güvenlik ve propaganda alanındaki vasıtalarını devreye sokmuş durumdadır. Batı Asya'da Pakistan ve Afganistan'dan tutun, Suriye, Irak, Filistin ve Fars Körfezi ülkeleri ile Kuzey Afrika'daki Libya, Mısır, Tunus, Sudan ve diğer ülkelere kadar bir göz attığımızda bir çok hakikat anlaşılmış olacaktır. İç savaşlar; kör dini ve mezhebi taassuplar; siyasal istikrarsızlıklar; korkunç terörizmin giderek yaygınlaşması; tarihdeki vahşi kabileler gibi insanların göğsünü yararak kalplerini dişleyen aşırı grup ve akımların zuhuru; çocuklar ve kadınları katleden silahlı kişilerin erkeklerin başlarını kesmesi, namuslara tecavüzü ve hatta bu utandırıcı ve iğrenç cinayetlerin din adına ve din bayrağı altında işlenmesi ve bunların tümü ecnebilerin güvenlik servisleri ve bölgedeki yandaş devletlerin katkısıyla sağlanan emperyalist ve şeytani bir planın ürünüdür ve ülkeler içindeki uygun ortamlarda kendini göstererek milletlerin gününü karartmakta ve hayatlarının tadını kaçırtmaktadır.
Hiç kuşkusuz, böylesine şartlar altında müslüman ülkelerin maddi ve manevi boşluklarını onarmaları ve uyanış ve kimlik kazanımının sunduğu güvenlik, refah, bilimsel ilerleme ve uluslararası iktidara ulaşması mümkün değildir. Bu acınılacak durum, İslami uyanışı akamete uğratabilir ve İslam dünyasında meydana gelen ruhi birikimlerin yıkılıp gitmesine yol açabilir. Bu durumda bir kez daha uzun yıllar boyunca müslüman milletlerin düşüşü ve yalnızlığa sürüklenmesi ile Filistin'in ve müslüman milletlerin Amerika ve siyonist rejimin çıkardığı engellerin çengelinden kurtarılması gibi önemli meselelerin unutulmuşluğa terkedilmesi imkan dahilindedir.
Temel ve esaslı ilacı şu iki anahtar cümlede özetlemek mümkündür ki her ikisi de haccın en önemli derslerinden biridir:
Birincisi, müslümanların tevhid bayrağı altındaki dayanışması ve kardeşliği;
Ve ikincisi de, düşmanı tanımak ve planlarıyla, yöntemleriyle mukabele etmek.
Gönül birliği ve kardeşlik ruhunun takviyesi, haccın büyük derslerinden biridir. Burada hatta başkalarıyla didişme ve ağır sözlerin sarfedilmesi yasaktır. Tek tip giyim ve tek tip ameller ile hareketlerde birliktelik ve nazik davranışlar, bu tevhid merkezine inanıp gönül bağlayanlar arasındaki eşitlik ve kardeşliği vurgulamaktadır. İslam, Kabe'ye ve tevhide inananlar ve müslümanlar arasından bir grubu İslam dairesinden dışarıda bilen her türlü fikir, akıde ve daveti sarih olarak reddetmektedir.
Bugün gaddar siyonistler ile Batı'lı yardakçılarının siyasetlerinin oyuncağına dönüşerek korkunç cinayetler işlemekte ve müslümanların, masum insanların kanlarını dökmekte olan tekfirci unsurlar ile dindarlık taslayıp ulema kisvesine bürünerek şii ve sünni müslümanlar ve benzerleri arasında ihtilaf ateşini körükleyenler şunu bilmelidirler ki hac merasimi onların iddialarını iptal etmektedir. Ben, İslam uleması ve gönlü İslam için yanan daha niceleri gibi bir kez daha şunu duyurmaktayım ki, müslümanlar arasındaki ihtilaf ateşini körükleyen her türlü söz ve eylem ile müslüman grupların her birinin mukaddesatına yönelik hakaretler ya da İslam mezheblerinden birinin tekfir edilmesi küfür ve şirk blokuna hizmet ve İslam'a ihanet demektir ve şer'an haramdır.
Düşmanın tanınması ve yöntemlerinin algılanması ise ikinci gerekliliği oluşturmaktadır. Öncelikle kindar düşmanın varlığını unutmamak ve bu bağlamda gaflete düşmemek gerekir. Hacda bir kaç kez Şeytan'ın taşlanması, bu daimi zihinsel hazırlığın sembolik bir göstergesidir. İkincisi, bugün emperyalist cephe ile siyonizmin cinayet şebekelerinin oluşturduğu asıl düşmanın tanınması konusunda yanılgıya düşülmemelidir. Üçüncüsü, bu inatçı düşmanın müslümanlar arasında tefrika salmak, siyasi ve ahlaki fesadı yaymak, elitleri tehdit ya da satın almak, milletlere ekonomik baskılar uygulamak ve İslami inançlar hakkında kuşkular uyandırmak gibi yöntemlerini çok iyi teşhis etmeli ve düşmana bilerek ya da bilmeyerek hizmet eden uşakları deşifre etmeliyiz.
Emperyalist devletler ve onların başında da Amerika, modern medyaların katkısıyla gerçek yüzlerini örtmekte ve insan haklarını ve demokrasiyi savunma iddiasıyla dünya kamu oyu karşısında hileli davranışlar sergilemektedirler. Onların milletlerin hukukundan dem vurdukları şu dönemde yaktıkları fitne ateşi her gün eskisinden daha fazlasıyla hissedilmektedir.
İslam ümmetine şöyle bir bakıldığında görülmektedir ki, mazlum Filistin milleti yıllardır her gün siyonist rejim ve yandaşlarının cinayetlerinden yara almakta; Afganistan, Pakistan ve Irak emperyalistler ve bölgesel uşaklarının terörist siyasetleri yüzünden çetin şartlar altında yaşamakta; Suriye'de ise anti-siyonist direnişi destekleme suçuyla uluslararası sultacılar ve bölgedeki piyonları aracılığıyla nice kinlere maruz kalınmakta ve kanlı bir iç savaşa sürüklenilmektedir. Bahreyn ve Miyanmar'a gelince, her birinde müslümanlar nice büyük sıkıntılar altında yaşarken, düşmanlarına destek verilmektedir. Amerika ve müttefikleri tarafından birbiri ardı sıra askeri saldırı, ekonomik yaptırımlar ya da karışıklık çıkartılması gibi eylemlerle tehdit edilen diğer milletlerin durumu da üzücüdür. Bütün bunlar sulta düzeninin şeflerinin gerçek yüzünü herkese göstermektedir.
İslam dünyasının her yerindeki siyasi, dini ve kültürel elitler kendilerini bu hakikatleri ifşa etmekle yükümlü bilmelidirler. Bu, hepimiz için dini ve ahlaki bir görevdir. Maalesef bugün derin iç ihtilaflarla karşı karşıya gelen Kuzey Afrika ülkeleri, düşmanı ve metodlarını doğru tanıma şeklindeki bu büyük sorumluluğa başkalarına göre daha fazla dikkat etmek zorundadır. Bu ülkelerde milli akımlar arasındaki çekişmelerin sürmesi ve iç savaş tehlikesi karşısında gaflete düşmek, İslam ümmetinin yakın erimde telafi edemeyeceği ölçüde zarara uğramasına neden olabilecek büyük bir tehlikedir.
Bizler elbette İslami uyanışı başlatan o bölgede kıyam halindeki milletlerin Allah'ın izniyle zamanın geri dönmesine ve kokuşmuş uşak diktatörlerin dönemlerinin yeniden yaşanmasına izin vermeyeceklerinden kuşku duymamaktayız. Ancak, emperyalist güçlerin fitne hesapları ile yıkıcı müdaheleleri karşısında gaflete düşülmesi, onların işlerini zorlaştıracak ve onur, güvenlik ve refah dolu hayatlarını yıllarca geriye atacaktır.
Bizler, milletlerin gücüne ve Hakim olan Allah'ın halk kitlelerinin azmi, imanı ve basiretine güç kazandırdığına kalbimizin derinliklerine kadar eminiz ve bu durumu otuz beş yıldır İran İslam Cumhuriyeti'nde gözlemlemiş ve tüm varlığımızla tecrübe etmiş durumdayız. Bizim çabamız, tüm müslüman milletleri bu yorulmak bilmez onurlu ülkedeki kardeşlerinin tecrübesine çağırmak hedefi gütmektedir.
Yüce Allah'tan müslümanların salahını ve düşmanların hilelerinin tersyüz edilmesini dilemekte, Beytullah'ı ziyaret eden siz tüm hacılara makbul bir hac, can ve beden sağlığı ve maneviyatla dopdulu bir birikim niyazında bulunmaktayım.
Allah'ın selam ve rahmeti üzerinize olsun...
Seyyid Ali Hamenei
11 Ekim 2013 , 5 Zilhıcce 1434
Kaynak: www.leader.ir




















