کارگر
Mübahele Olayı
Mübahele Ayeti: “Artık sana gelen bunca İlimden sonra, onun hakkında seninle çekişip-tartışmalara girişirlerse de ki: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; sonra karşılıklı lanetleşelim de Allah’ın lanetini yalancıların üzerine kılalım.” (Al-i İmran-61)
Mübahele Nedir?
Mübahele “Behl” veya “Buhl” kökünden olup serbest bırakmak ve bir şeyin kayıt ve bağını kaldırmak anlamındadır. Dolayısıyla kendi haline bırakılan, yavrusunu serbestçe emzirmesine müsaade edilen ve memeleri torbaya bırakılmayan hayvana “Bahil” (serbest bırakılmış) denir ve duada ise aynı kökten olan “ibtihal” kelimesi yalvarış ve işi Allah Teâlâ’ya bırakmak anlamında kullanılmaktadır.
Ancak bazen bu kelimenin helak olma, lanetleme ve Allah’ın rahmetinden uzaklaşma anlamlarında da kullanıldığını görüyoruz. Bunun sebebi ise kulu kendi haline bırakmayı bu sonuçlar izlediği içindir. Mezkûr ayette geçen “İbtihal” kelimesinin anlamı ise, önemli dini bir mesele hakkında birbirinin sözünü kabul etmeyen iki kişi bir yerde toplanarak Allah-u Teâlâ’ya yakınmaları ve O’ndan yalancıyı rezil etmesini ve cezalandırmasını istemeleri şeklinde birbirlerini lanetlemesidir.
Necran Hristiyanlarını İslam’a Davet
Bu olay Zilhicce ayının 24 ya da 25’de o zamanlara Medine’nin dışında ancak günümüzde şehrin sınırları içinde yer alan bir yerde gerçekleşmiştir. Mübahelenin yapıldığı yere daha sonraları Sehle mescidi inşa edildi. Sehle Mescidi ile Mescidü’n-Nebi’nin arası yaklaşık 2 km’dir.
Resulullah (s.a.a) Medine’de olduğu yıllarda dünyanın dört bir yanındaki devlet başkanlarına ve dini merkezlere adamlar gönderip, mektuplar yazarak insanları İslam’a davet ediyordu. Hicaz ve Yemen sınırlarında yer alan Necran’a da bir elçi göndererek onları İslam’a davet etti. Necran, Arap yarımadasında bulunan tek Hıristiyan bölgeydi, bazı sebeplerden dolayı putperestliği bırakarak Hıristiyan olmuşlardı. Resulullah (s.a.a) onların piskoposu “Ebu Haris’e şu anlamda bir mektup yazarak onları İslam’a davet etti:
“İbrahim, İshak ve Yakub’un Rablerinin adıyla. Allah’ın Resulü Muhammed’den Necran piskoposuna! İbrahim’in, İshak’ın ve Yakub’un Rabbine hamd ediyor ve sizleri kullara tapmaktan Allah’a tapmaya davet ediyorum. Sizi Allah’ın kullarının velayetinden çıkarak Allah’ın velayetine girmeye davet ediyorum. Benim davetimi kabul etmezseniz, İslam hükümetine cizye (vergi) vermek zorundasınız, aksi takdirde sizi tehdit eden tehlikeyle uyarıyorum.” (Bihar’ul Envar, C.21, S.285)
Bazı kaynaklarda Resulullah’ın (s.a.a) mektubunda kitap ehlini tek Allah’a tapmaya davet eden ayeti de eklediği kaydedilmiştir.
Necran piskoposu Resulullah’ın (s.a.a) mektubunu alınca onu dikkatle okudu ve bu konuda bir karara varmak için Necran’ın ileri gelenleri ve dini şahsiyetleriyle bir toplantı düzenledi. Bunun üzerine Necran’ın ileri gelenleri ve bilginlerinden altmış kişilik bir heyet Medine’ye giderek Hz. Muhammed’le (s.a.a) yakından görüşüp peygamberliğini ispatlamak için ortaya koyduğu delilleri incelemek üzere seçildi.
Bu heyetin başında üç din adamı vardı:
1-Piskopos Ebu Haris b. Alkama: Rum kilisesinin Hicaz’daki resmi temsilcisiydi.
2-Abdullmesih: Heyetin başkanıydı, akıl, tedbir ve işbirliğiyle meşhurdu.
3-Eyhem: Necran halkının saygı duyduğu yaşlı bir adamdı.
Necran heyeti ikindi vaktinde mescide girerek Resulullah’a selam verdiler. Necranlılar ipek elbiseler giymiş, parmaklarında altın yüzükler ve boyunlarında da haç vardı. Onların bu durumları; -o da Resulullah’ın (s.a.a) mescidinde- Resulullah’ı rahatsız etti ve Resulullah (s.a.a) onların kendisiyle konuşmalarını kabul etmedi. Onlar Resulullah’ın niçin rahatsız olduğunu bilmediklerinden meseleyi daha önceden tanıdıkları Osman b.Affan ve Abdurrahman b.Afv’a sordular. Onlar, bunun cevabını ancak Ali b.Ebi Talib (a.s) bilebilir dediler. Hz. Ali’ye (a.s) müracaat ettiklerinde buyurdu ki: “Siz ilk önce elbiselerinizi değiştirmeli ve sade elbiselerle Resulullah’ın huzuruna çıkmalısınız, ancak bu durumda Resulullah tarafından kabul edilirsiniz.”
Necran heyeti sade elbiseler giyip parmaklarındaki altın yüzükleri çıkardılar ve Resulullah’ın huzuruna çıkarak selam verdiler. Resulullah saygıyla onların selamına cevap verdi ve onların getirmiş oldukları bazı hediyeleri de kabul etti. Hıristiyanlar müzakereye girmeden önce namaz vakti olduğunu söyleyerek Resulullah’tan (s.a.a) izin istediler, Resul-i Ekrem (s.a.a) namazlarını Medine mescidinde ve doğuya doğru durarak kılmalarına müsaade etti.(Sire-i Halebî, C.3,S.239)
Necran Hıristiyanlarıyla Müzakere ve Mübadeleye Davet
Necran temsilcileriyle Resulullah’ın (s.a.a) konuşmalarının bir bölümüne değiniyoruz:
Resulullah: “Ben sizi tevhit dinine, bir ve tek Allah’a tapmaya ve O’nun emirlerine teslim olmaya davet ediyorum.” (Daha sonra onlara Kuran’ı Kerim’den birkaç ayet okudu.)
Necran heyeti: “İslam’dan maksadın, âlemlerin yegâne Rabbine imansa biz daha önceden iman etmiş ve onun hükümleriyle amel ediyoruz.”
Resulullah: “İslam’ın alametleri var ve sizin bazı hareketleriniz gerçek İslam’ı kabul etmediğinizi gösteriyor. Haç’a taptığınız, domuz etinden sakınmadığınız ve Allah’ın oğlu olduğunu söylediğiniz halde yegâne Allah’a taptığınızı nasıl söyleyebilirsiniz.”
Necran heyeti: “Biz onu (Hz. İsa’yı) ilah biliyoruz; çünkü o ölüleri diriltiyor, hastalara şifa veriyor, çamurdan kuş yapıp onu uçuruyordu ve bütün bu işler onun bir ilah olduğunu gösteriyor!”
Resulullah: “Hayır! O, Allah’ın yarattığı bir kuldur, onu Meryem’in rahmine yerleştiren O’dur ve bu gücü de Allah ona vermişti.”
Necranlı heyetten biri: “O, Allah’ın oğludur; çünkü annesi Meryem hiç kimseyle evlenmeden onu doğurdu; dolayısıyla babası Allah’tır.”
O sırada vahiy inerek Resulullah’a (s.a.a) dedi ki:
“Onlara de ki; İsa’nın (a.s) durumu bu açıdan (yaratılış) Âdem’in (a.s) durumu gibidir; (Allah Teâlâ) onu sonsuz gücüyle anne ve babası olmaksızın topraktan yarattı. Onu topraktan yarattı, sonra ona ol demesiyle o da hemen oluverdi.” (Al-i İmran-59)
Babasının olmaması onun Allah’ın oğlu olduğuna delilse o halde Hz. Âdem buna daha layıktır; çünkü Âdem’in ne annesi vardı ne de babası!”
Necran heyeti: “Sizin sözleriniz bizi ikna etmiyor.”
O sırada Mübahele ayeti nazil oldu ve Resulullah’a (s.a.a) kendisiyle tartışan, cedelleşen ve hakkı kabul etmeyen kimseleri mübaheleye davet etmesi emredildi; bunun üzerine Resulullah (s.a.a); “O halde gelin Allah’a yalvaralım ve lanetini yalancıların üzerine kılalım!” buyurdu.
Bunun üzerine her iki taraf meseleyi mübaheleyle halletmeye karar verdiler ve bir gün sonra her iki tarafın mübaheleye hazır olması kararlaştırıldı.
Mübahele ayetinde Allah Teâlâ Resulullah’a (s.a.a) emrediyor ki; bütün bu delillerden sonra artık yine Hz. İsa (as) hakkında seninle tartışmaya ve cedelleşmeye kalkışırlarsa onları mübaheleye davet et ve de ki; “Çocuklarını, kadınlarını getirsinler, sen de çocuklarını ve kadınlarını götür ve Allah Teâlâ’nın yalancıyı rezil etmesi için dua edin!”
Yukarda söylendiği şekilde mübahele, o zamana kadar Arapların arasında benzeri olmayan bir durumdu ve bu davet Resulullah’ın (s.a.a) davasının doğruluğunu açıkça gösteriyordu. Resul-i Ekrem (s.a.a) kendisinden son derece emindi ve yüzünde hakkaniyetinin belirtileri çok belirgindi. Tam anlamıyla Allah Teâlâ ile ilişki ve irtibatı olmayan bir kimsenin böyle bir olaya teşebbüs etmesine imkân var mı? Muhaliflerini çağırarak, gelin Allah’a yalvaralım ve O’ndan yalancıyı rezil etmesini isteyelim ve siz sonuçta Allah Teâlâ’nın yalancıyı nasıl cezalandırdığını çok beklemeden hemen göreceksiniz.
Kesinlikle böyle bir işe girişmek çok tehlikelidir ve eğer duası kabul olmayacak olur da muhalifler cezalandırılmazsa bunun sonucunda mübaheleye davet eden kişi rezil olacaktır sonunda. İşin sonucuna kesinlikle güvenmeyen akıllı bir kimse bu tehlikeyi görmezlikten gelerek böyle bir işe girişebilir mi? İşte bu yüzdendir ki, Resulullah’ın (s.a.a) onları mübaheleye davet etmesi, kendisinin ve getirdiği dinin hak olduğunu açıkça ispatlıyordu.
Hadislerden anlaşıldığına göre mübaheleden bahsedilince Necran Hıristiyanlarının temsilcileri bu konuda etraflıca düşünmek için Resulullah’tan (s.a.a) kendilerine zaman tanımasını istediler. Kendi ileri gelenleriyle görüşüp danıştılar ve sonuçta psikolojik bir noktadan kaynaklanan bir karara vardılar ve kendi adamlarına dediler ki: “Muhammed’in (s.a.a) gürültü çıkararak, kalabalık bir grupla mübaheleye geldiğini görürseniz korkmayın, onunla mübahele edin! Çünkü bu onun iddiasının asılsız olduğunu gösterir; ancak kendi yakınlarından sadece özel birkaç kişiyle ve küçük çocuklarıyla mübaheleye geldiğini görürseniz bilin ki o Allah’ın peygamberidir ve iddiası da haktır. İşte o zaman onunla mübahele etmek tehlikelidir; bu durumda mübaheleden sakının!”
Hıristiyanlar önceden kararlaştırılmış şehrin dışındaki yere gittiler ve Resulullah’da (s.a.a) torunu Hüseyin kucağında, Hasan’ın elini tutmuş, Fatıma arkasında ve Ali’de Fatıma’nın arkasında hareket ettiği bir halde mübahele yerine ilerliyordu. Resulullah (s.a.a) Ehlibeyt’ine (a.s):“Ben dua ettiğim zaman siz de âmin deyin” diye tenbih ediyordu.
Necran piskoposu Resul-i Ekrem’in (s.a.a) yanında gelenlerin kim olduğunu sorduğunda dediler ki: “Bu amcasının oğlu, kızı Fatıma’nın kocası ve kendi yanında herkesten daha sevimli olan Ali’dir, bu ikisi kızı Fatıma’nın Ali’den olan çocuklarıdır ve bu kadın ise insanlar arasında en çok sevdiği kızı Fatıma’dır.”
Fahr-i Razi Tefsir-i Kebir’inde diyor ki: “O gün Resulullah (s.a.a) yünden dokunmuş siyah bir elbise giymişti…”
Necran Hıristiyanları bu etkileyici manevi sahneyi görünce dehşete kapıldılar; Resulullah (s.a.a) ciğer parelerini, en aziz kimselerini getirmişti mübahele için; masum yavrucuklarını getirmişti. Bambaşka bir heybet ve haşmet vardı gelenlerin simalarında; bu hareketiyle sadece kendisini tehlikeye atmayı göz önüne almakla kalmayıp biricik kızını ve torunlarını da getirmişti. Hak olduğundan en küçük bir şüphesi olsaydı azizleri ve en çok sevdiği kimseler için Allah’ın azabına razı olmazdı. Resulullah’ın (s.a.a) sadece kendisi şahsen Hıristiyanların başlarıyla lanetleşmesi gerekirken Ehlibeyt’inden en yakınlarını da mübaheleye getirmesi davasının hak olduğunun açık bir belirtisiydi. Allah-u Teâlâ herkesin kalbine karısının çocuklarının sevgisini yerleştirmiştir; öyle ki herkes kendi canını tehlikeye atarak onları korumaya çalışır. Ancak kendisini korumak için onları tehlikeye atmaya razı olmaz. Dolayısıyla ayette de ilk önce çocukları, ikinci sırada kadınları ve en sonda da nefisleri zikredilmiştir; güya Resulullah (s.a.a) onları mübaheleye davet ederek: “Gelin ey Hıristiyanlar! Tüm varlığımızla birbirimizle lanetleşelim ve Allah’ın lanetini tüm yalancıların üzerine kılalım; öyle ki bu lanet çoluk-çocuğumuzun da üzerine olsun. Sonuçta yalancının soyu yeryüzünden kesilsin ve batıldan bir eser bile kalmasın.”
Bu manzarayı gören Necran piskoposu dedi ki: “Ben öyle çehreler görüyorum ki, Allah’tan en büyük dağları yerinden koparmasını, dağıtmasını isteseler duaları hemen kabul olur ve dağlar dağılıverir. Bu nurlu çehrelerle mübahele edecek olursak hepimiz yok oluruz ve Allah’ın azabı yeryüzündeki bütün Hıristiyanları kapsamına alabilir ve kıyamet gününe kadar dünyada bir Hıristiyan bile kalmaz.”
Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdu: “Mademki lânetleşmekten kaçındınız, öyleyse Müslüman olmak suretiyle onların sahip oldukları hak ve sorumluluklara siz de sahip olun.”
Bunu da reddettiklerinde, Hz. Peygamber (s.a.a) onlara: “O hâlde ben sizi savaş meydanına davet ediyorum.” karşılığını verdi. Hz. Peygamber’in (s.a.a) bu meydan okuması üzerine şöyle dediler: “Bizim Araplarla savaşacak gücümüz yok. Biz seninle, bize saldırmaman ve bizi dinimizden döndürmeye zorlamaman şartı ile barış anlaşması yapmak istiyoruz. Teklif ettiğimiz bu anlaşmanın şartı olarak sana bin tanesi Safer ve bin tanesi Recep ayında olmak üzere yılda iki bin top kumaş elbise ile otuz tane demirden yapılmış normal zırh vermeyi taahhüt ediyoruz.”
Hz. Peygamber (s.a.a), Necranlı Hıristiyanlar ile bu şartla anlaşma yaptıktan sonra şunları söyledi: “Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, yok olmak, Necran halkının üzerine inmek üzereydi. Eğer lânetleşselerdi, çarpılarak maymunlara ve domuzlara dönüşeceklerdi. Vadileri tutuşup üzerlerine ateş yağdıracaktı. Necran bölgesinin halkı, ağaç tepelerindeki kuşlara varıncaya kadar, yok olacaktı. Hıristiyanların üzerinden bir yıl geçmeden hepsi helâk olacaklardı.”
Böylece Necran Hıristiyanlarının temsilcileri Müslümanlığı kabul etmeden beldelerine döndüler.
Tefsirci Ayyaşi’den nakledilmiştir ki: Resulullah (s.a.a) mübahele günü mübahele için yanında götürdüğü dört kişiyi siyah renkteki abasının altına alarak şu ayeti okudu: “Ey Ehlibeyt! Doğrusu Allah pisliği sizden gidermeyi ve sizi tertemiz kılmayı diler.” (Ahzab-33)
Seyyid İbrahim Reisi yemin etti
İslami İran Cumhurbaşkanı, yemin metnini İran İslami Şura Meclisi'nde okudu.
İran'da 18 Haziran'da yapılan 13. Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanarak ülkenin 8. Cumhurbaşkanı olan İbrahim Reisi, yemin ederek resmen görevine başladı.
İran Cumhurbaşkanı Seyyid İbrahim Reisi'nin okuduğu yemin metninde şu cümleler yer aldı:
''Cumhurbaşkanı olarak Kur'an-ı Kerim ve İran halkının huzurunda, İslam Cumhuriyeti sistemini ve ülkenin anayasasını koruyacağıma, üstlendiğim sorumlulukları yerine getirmek için tüm gücümü ve yetkileri kullanacağıma, İran halkına karşı hizmet edeceğime ve ülkeyi ayağa kaldırmaya, ilerletmeye, din ve ahlakı yaymaya, hak ve adaleti destekleme ve yaymaya, zorbalıktan, zulümden kaçacağıma, Anayasa'nın millet için tanıdığı hakların ve kişilerin özgürlük ve onurunu destekleyeceğime yemin ederim.''
Seyyid İbrahim Reisi'nin yemin metninde, ''ülkenin sınırlarının ve siyasi, ekonomik ve kültürel bağımsızlığının korunmasında Allah'ın izniyle ve İslam Peygamberi'ne tabi olmak üzere her türlü tedbiri almaktan çekinmeyeceğine, milletin kendisine emanet ettiği mukaddes bir emanet olarak, salih ve vefalı bir mütevelli gibi muhafaza edeceğine'' yer verildi. /
Derin gerçek ve derin yalan
Deep fake. Sanal gerçek, artırılmış gerçek. Aslında “Gerçek” nedir? “Gerçek” ve “Hakikat” ilişkisi!.
Mesela 1. İnönü savaşı, Anadolu’nun fethi, İstanbul’un fethi, Çanakkale savaşı büyük ölçüde kurgulanmış gerçeklerden oluşan bir hikaye. Eğitim ya da Media üzerinden kitleler hayali şeylere inandırılabiliyor. Eskiden uluslararası sistemin, devletin, Media ve sermayenin, STK’ların elindeydi ya da bunlar üzerinden güçler hiyerarşisine göre toplumlar manipüle ediliyordu.
Bu yöntemle hainler kahraman, kahramanlar hain ilan edilebiliyordu.
Mesela soğuk savaş dönemi tam bir kurgu idi aslında. Aynı ülkenin çocuklarını birbirine kırdırdılar. Onların kanları ve gözyaşları üzerine kendilerine iktidar ve servet ürettiler.
Sovyetlere karşı Çin komünizmine yol veren kimdi? İnsanlık 300 yıldır lanetli bir yalanın kıskacında. Eğer bugün de uyanmazsak korkarım, tarihin en büyük uyku dönemlerinden birine gireceğiz. Yeni bir dünya savaşının ardından siber diktatörlükte bu kez siber köleler olarak değil, nesneler olarak, üretilen bir metaya dönüştürüleceğiz.
Z kuşağını, saniyede 300.000 km’lik ışık hızı ile aldatıyorlar. Yeryüzünde bir cennet ve ebedi bir hayat vaad ediyorlar. Şeytan “ölümsüzlük” vaad ediyor. Allah ise “her nefsin ölümü tadacağını” haber veriyor. Milli eğitimin sembolü niye meş’ale! Ya da olimpiyatlardaki meş’ale neyi anlatır. “Ateş” neyi simgeler? Aydınlanma felsefesi, güç. Promete, Pandora!!. Promete put yapan bir Titan’dır Yaptığı putlara can da veriyordu. İlk klonlama Klonoid’ler, Kimera’lar onun sanatıdır.
Tanrılar tanrısı Zeus söz dinlemeyen Tanrılarla savaşmak için, öcünü alsın diye güçlü ve savaşçı erkeği o yaratmış, ateşi de onun almasına yardım ederek, tanrısal bilgi ve bilgelikle Promete üzerinden insanı yeryüzüne salmış. O ateşi ışık olarak kullanacak, ateş olarak düşmanları ve hayvanları korkutacak, taşı eritecekti.. Diğer tanrılar da Promete’den öç almak için ilk dişi olan Pandora’yı yaratmıştır. Kadın ve erkek artık Tanrıların öç alma aracıdır. Prometeus adı kelime anlamı olarak “Öç alma” anlamına gelen antik Helen dilinde Tisis’den gelir.
Milli Eğitimdeki, Olimpiyatlardaki yani “Eğitim/Kültür ve Spor”un sembolü ateş bu Şeytani oyunu sembolleştirir. Şeytan ve Cehennem zaten Ateşle ilgilidir. “Aydınlanma” da bu “Şeytani oyun”un bir tezahürü olarak çıkar ortaya. Bu anlamda “Aydın” bu anlamda Promete’nin mirasçısı rolündedir. Görevi “yeryüzünde bir cennet” ve “ebedi bir hayatın sırrı”nı bulmaktır. Doktor, Eczacı, İktisatçılar ve Mühendisler bu işin Simyacılarıdır, bu senaryoya göre.
“İnsan Hakları”, “Demokrasi,” “Ulus devlet“ yok artık. 19.YY sonunda oluşan kavramlar ve kurumlarla şekillenen ideolojiler, politik hedeflerin miadı doldu artık. “Global Reset” sonrası “Yeni Normal” dönemin kavram ve kurumları çok farklı olacak. Bilimi, teknolojisi, insanı, dini, ahlakı, iktisadı da! “Trans Humanizm” var.. “Biz” yok “ben” var. “BİREY” var din, ahlak ve gelenekten bağımsız. Kod adımız GENDER. Cinsiyetimiz bile artık “toplumsal”. Yani değişken.
“Chemtrails”e inanmayabilirsiniz ama, Elon Musk (LA) güneş ışığını yansıtarak dünyada aydınlık ya da yangın çıkarma planları yaparken Bill Gates (LA) güneşin önüne iyonize bir perde oluşturma planları yapıyor. Boş verin bunları, daha keyifli oyunlar, eğlenceli kurgu filmler ve alışveriş yapmanızı sağlamak için Facebook’un uzaydan internet sağlama ekibini satın alan teknoloji devi Amazon da, dünya çevresine 3236 uydu yerleştirdi. Uydular 500 km’den az uzaktaki alçak irtifa uyduları 30Ghz ile internet sağlayacak. Çin ise 6G test uydularını geçen sene göndermişti. Starlinkler bu ay başında aktif edildi. Bu yangınların Starlinklerle ilgisi olabilir mi!. İnternet ve cep telefonları artık ulusal şirketlerin elinden alınıyor ve uluslararası sistemin kontrolüne geçiyor. Küresel ısınma yalanı, iklim değişikliği bahanesi ile tüm benzinli araçların yasaklanması ve tüm araçların elektrikli olmasını isteyecekler.. Yeni araçlar zaten bu uydulara bağlı olacak. Bunun için Elon Musk dahil birçok uydu firması zaten daha önce yazdığım gibi izin ve onayları aldı. Aslında bunlar projenin ufak bölümü, asıl amaç insanlarla ilgili her şeyi ülkelerden bağımsız uzaydan kontrol ve takip etmek. Her insanı numaralandırma bile bu projenin parçası. Gayeleri herkesi ve her işi tek bir merkezden yönetmek. İnsanları takip için kullandıkları cihazların, kayıtlı kişinin kullandığından emin olmak için bile şifreleri kaldırılıp, sadece biyolojik doğrulama ile girişe izin vermeye çalışıyorlar.
Şu an istedikleri kişinin hesabını nasıl kapatıyorlarsa, yakın gelecekte aynısını kişinin interneti ve tüm cihazları için yapabilecekler. Avrupa’da kaosun ilk işaretler ortaya çıkmaya başladı. Türkiye’de patladı patlayacak. Almanya henüz beklemede, çünkü eylülde seçimler var. Almanlar 1 ay beklesinler. Çözümü kaosu çıkaran küreselciler bulacak! Küresel ısınma, iklim değişikliği, depremler, güneşteki patlamalar, bin yılda bir gerçekleşen tabii bir olay. Birileri bunu kullanarak yeni dünya düzenini dayatmak istiyor.
Bu CoVID komplosu Ankara’nın başını çok ağrıtacak. Bu şişenin içinde ne var, ver inceleteyim diyorum vermiyorlar. Ama bu sıvıdan dolayı bir zarar olursa sorumluluk bana ait diye imzalamamı istiyorlar. Bu ne dine, ne ahlaka, ne hukuka uyar. İmzalamamı istediğiniz belgenin üstünde ne yazdığını okumamı engeller gibi, orada anlatılanlarla, o “mal”ın aynı ya da gayrı olup olmadığını bilmek istiyorum. Bu anlayışla gümrükte de işlem yapamazsınız, hiçbir mal da alamaz ve satamazsınız. Ama böyle bir komedi yaşanıyor ülkemde. Allah’tan korkun, kuldan utanın ya hu!
Küresel ısınma, iklim değişikliği, çevreci senaryolar, kadın hakları, çocuk hakları, hayvan hakları kendi yalanlarını gizlemek için bunlar birer makyaj malzemesi. Ağuyu gizlemek için kavanoza katılan bal. Ülkemde yaşananlara bakıyorum da üzülüyor insan. Memleket yanıyor, olanları savunan ve eleştiren birileri siyasi rand peşinde. Birileri kuklacıları bırakıp kuklalarla uğraşıyor. “Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür”. “Ol mahiler ki, derya içredir de deryayı bilmezler”. Tarih övgü ya da sövgü kitabı değildir. Tarih bir toplumun tecrübeler birikimidir. Ortak hafızasıdır. Ve tarih ders alınmazsa tekerrür eder. Önümde 1993 yılı gazete kupürleri var. Sıvas olaylar, ardından Başbağlar. İsmail Nacar’ın röportajları var, farklı bir gözle değerlendiriyor olayları. Bu gibi durumlarda hedef gösterilen kişi, topluluk, örgütlere dikkat. O kişi ve örgütler o işi yapmaz değil, ama gerçek bundan ibaret değil. Onları öne çıkaranlar bu şekilde kendilerini gizlerler. Hoş artık gizlemeye de gerek görmüyorlar. Yine PKK kartı kullanacaklar. FETÖ diyecekler. Gladio denecek, JİTEM denecek, Türk İntikam Tugayları diyecekler, Dini çevrelerden birilerini bulacaklar ya da uyduracaklar. Kalkancı’yı, Emire’yi hatırlayın. 28 Şubat öncesi, sırası, sonrasını hatırlayın. Feraset sahibi aynı çukura tekrar düşmemeli.
MI6, CIA, MOSSAD yok değil. Ama bunların Media, Mafia, Sermaye, Siyaset, STK, Bürokrasi, Akademi içindeki uzantılarına da dikkat! Kaç PKK var biliyor musunuz? MOSSAD’ın, CIA’nın, Rusların PKK’sı ayrı. İçimizdeki FETÖ’cüler, dışımızdakilerden daha tehlikeli. Sahi, THK’nın o yönetim kurulunu kim nasıl belirledi?. Bundan sonra Adliye, Mülkiye, Maliye, Sosyal Media’ya dikkat. Sadece orman yangınını gözünüze çok yaklaştırırsanız arkasındaki bir ormanı kaybedebilirsiniz. Selâm ve dua ile.
Abdurrahman Dilipak
ABD, IŞİD’i Neden Suriye ve Libya’dan Afganistan’a Kaydırdı?
Afganistan, asırlarca kanlı savaşlara sahne oldu. Bu ülkede büyük medeniyetler, büyük imparatorluklar kuruldu ve yıkıldı.
Bu ülkeye bazı tarihçilerin “imparatorların mezarlığı” demesinin nedeni budur.
CİA-Mosad-MI6 ürünü olan IŞİD’in bu ülkede ne işi olabilir şimdi?
Düşünelim…
***
Afganistan, insan yaşamının en az 50.000 yıl önce başladığı nadir medeniyet merkezlerinden biridir.
Bu topraklarda kurulan ilk medeniyetin tarihi tam 9 000 , evet, dokuzbin yıl öncesine uzanır: Oğus-Helmend medeniyeti..
O dönemde bu ülkeye “Ariana” denildiği tarihte kayıtlıdır, bu da Pers-Ahameneşler imparatorluğu demektir…
Batıdan da buraya ilgi oldu; Grek imparatorluğundan Büyük İskender’e kadar herkesin ilgi odağıydı..
Ve tabi ki Moğol istilalarını da alabildiğine yaşadı..
Neden mi?
Bu ülke ipek yolu üzerinde bulunuyor ve önemli medeniyet ve devletlerle komşu durumda..
Ayrıca, bol elmas ve yakut-zümrüt madenleri var.
33 milyon nüfusu ve 650 bin km2’ lik yüzölçümüyle GSYİH’i kişi başına yaklaşık 2500 dolar…
Buna rağmen uzun yıllar Sovyetler, sonra da ABD’nin işgalinde kaldı.
***
Afgan halkı ilginç etnik yapısıyla dikkat çeker:
Peştunlar %42
Tacikler %27
Hazaralar %10
Özbekler %9
Türkmenler %2
Aymaklar %1
Araplar %1
Beluçlar %1
Nuristaniler %1
Diğer %1
***
Bu kavimler uzun yıllar birbiriyle kardeşçe yaşadı ve ne zaman ki Batılı emperyalistler bu bölgelere indi, Afganistan da kan gölüne döndü, iç savaşlar ve çatışmaları körükleyen sömürücü batılılar bu ülkeye nefes aldırmadılar.
Çünkü Afganlar savaşçı ve çetin bir millettir.
İngilizlerin Suud, Hint ve Pakistan eliyle beslediği aşırıcı ve tekfirci unsurlar son yıllarda burada da yuvalandı.
Önceleri Sovyetlerle savaşan ve ABD tarafından desteklenen Taliban grubunun bugün fraksiyonlara ayrılma nedeni bu emperyal müdahelelerdir.
Taliban’ın şeriat adına sergilediği uygulamalar ise, bizim din anlayışımızla zerrece bağdaşmamaktadır.
***
ABD'nin öncülüğünde NATO'nun çekildiği Afganistan'ın büyük bölümünde silahlı hakimiyet sağlayan Taliban'ın Çin'le teması da ayrı bir olay!
Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi Taliban'ın Katar'daki Siyasi Bürosunun Başkanı Molla Abdul Gani Birader dahil 9 kişilik Taliban heyetini kabul etti..
Aslında hiç kimse, Taliban'ın Afganistan'ı ele geçirmesini ve 2001 öncesindeki İslami Emirliği yeniden tesis etmesini istemiyor..
Ama onu rakinin kullanmasını da istemiyor.
Burada Pekin'in derdinin Uygur 'ayrılıkçılar' ve tekfirciler olduğu apaçık ortada…
İyi de, biz bu denklemin neresindeyiz ve bu hengame içinde askeri üniformalı Afganlar neden ve kimlerin organizesiyle birdenbire bizim topraklarımızda bitivermeye başladı??!!
***
Batı emperyalizmi; komünizm yıkıldıktan sonra İslam’ı “düşman” ilan etti ve İslam topraklarına göz dikti.
İran,Irak,Türkiye, Yemen, Sudan, Malezya, Suriye ve diğerlerinin yaşadığı acıların nedeni budur.
Irak’la Suriye’de peydahlanan CİA tandanslı El Kaide-IŞID tekfirci örgütünün varlığının arkasında ABD-İngiltere-İsrail üçlüsü vardır.
Bu tekfirci örgütün nasıl katliamlar işlediğini gördük…
Ülkemizi “küfür diyarı” ve Cumhurbaşkanımızı da “kafir” ilan etti, askerimizin kafasını kesip yaktı… Müslümanları köle ve cariye pazarlarında satışa çıkardı, Besmeleyle Müslümanların başını koyun gibi kesti ve bunu da haşa, “İslam” diye internette dünyaya servis ederek Batının asırlardır yapamadığı İslam düşmanlığı ve Müslümandan nefret ortamını bir çırpıda oluşturdu!!
***
Şimdi bu örgüt, her nasılsa Afganistan’da!!!…
Orada Taliban’ın aşırıcı kollarıyla harmanlanıyor şu an..
Hani; o bir “Irak-Şam” coğrafyası adına kurulmuştu???
Şimdi birdenbire Afganistan’da…
Neden acaba?
(Ülkemizde son günlerde gazetelere yansıyan haber ve görüntüler işte bunun için tedirgin edicidir ve acilen gereken tedbirlerin alınması elzemdir)
***
Tam da ABD’nin Afgan işgalinde hezimete uğrayıp bu ülkeden çekildiğini açıkladığı zamanlarda her nasılsa Taliban birdenbire Afganistan’ı ele geçirmeye başlayıveriyor..
Tıpkı IŞİD ve fraksiyonlarının Suriye ve Irak’ta yaptığı gibi..
Açıkçası; ABD, çekildiği yere IŞİD’i bırakmıştı, şimdi de Taliban’ını bırakıyor!
Taliban’ın hepsi aynı değil çünkü, gerçekten ABD’yle de savaşan mücahit Taliban da var.
Ama tersi de var…
***
Son günlerde medyaya ilginç bir haber düştü.
Rusya ordusu Çarşamba günü yaptığı uyarıda, IŞİD teröristlerinin Suriye, Libya ve diğer bazı ülkelerden Afganistan’a getirildiği uyarısında bulundu.
Bu, yabana atılır cinsten bir uyarı değildi.
Moskova yönetiminin Afganistan’ın durumu hakkında yaptığı uyarıların devamında gelen bu uyarı, ABD’nin bölgedeki kumpaslarını anlatmaya yeterli…
***
Rusya ordusu IŞİD teröristlerinin Suriye, Libya ve diğer bazı ülkelerden Afganistan topraklarına intikal ettirildiği uyarısını yaparken çok ciddi bir kanlı oyunu da deşifre ediyor aslında..
Rusya ordusunun bu konudaki uyarısının, son haftalarda işgal ve terör devleti Amerika’nın, 20 yılın ardından Afganistan işgaline son vermeye karar verdiği (!) ve bunun üzerine bu ülkede hükümet güçleriyle Taliban örgütü arasında çatışmaların şiddetlendiği ve halen de devam ettiği bir sırada gündeme gelmesi bölgedeki bütün devletler ve ülkeler için hayati bir uyarı olarak algılanmalıdır.
Sağlıcakla kalın efendim.
İsmail Bendiderya
İran'dan İsrail'in Saldırı Tehditlerine Yanıt: Aptallık yapmayın!
İran, İsrail’e ait bir petrol şirketinin Umman Körfezi’nde saldırıya uğramasından sonra Tel Aviv’in ‘İran’ı vururuz’ tehditlerine karşı ‘bizi sınamayın’ şeklinde cevap verdi
Umman açıklarında geçen hafta bir İsrail gemisinin saldırıya uğradığı duyurulmuştu. Gemiyi işleten şirket, iki mürettebat üyesinin hayatını kaybettiğini açıklamış, İsrail ve İngiltere olaydan İran’ı sorumlu tutmuştu.
İSRAİL TEHDİT ETMİŞTİ
Olaydan sonra ilk resmi açıklamayı İngiltere Savunma Bakanlığı yapmış, bölgede bir İsrailli ticari geminin Umman açıklarında saldırıya uğradığını duyurmuştu. İngiltere ordusuna bağlı Birleşik Krallık Deniz Ticaret Operasyonları isimli bilgi servisi tarafından yapılan kısa açıklamada da, olayın Umman’ın Mesire Adası’nın kuzeydoğusunda perşembe gecesi geç bir saatte meydana geldiği belirtilmişti.
İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz ise, İran’ın “Sadece İsrail için değil bölge ve dünya içim tehlike” oluşturduğunu iddia etti. İsrailli bir şirkete ait gemiyi hedef alan 29 Temmuz’daki saldırıya atıfta bulunan Gantz, “İran, bölgesel ve uluslararası bir problem. Dünya, cuma günü bunun bir örneğine şahit oldu. Bu, herkese olabilir.” ifadelerini kullandı. Aynı röportajda İsrailli Bakan, “İsrail, İran’ı vurabilir mi?” sorusuna ise “evet” demişti.
Öte yandan İsrail Başbakanı Bennett 3 Ağustos’ta olayla ilgili yaptığı açıklamada, ülkesinin İran’a karşı tek başına harekete geçebileceğini iddia ederek, “Bütün Orta Doğu’yu ateşe verirken Tahran’da sakince oturamazlar. Bu iş bitti.” demişti.
‘BİZİ SINAMAYIN!’
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Said Hatibzade, İsrail Başbakanı Natali Bennett ve Savunma Bakanı Benny Gantz’ın Tahran’a yönelik askeri saldırı tehditlerine cevap verdi. İsrail’in ülkesine yönelik saldırı tehditlerini “uluslararası hukukun açık ihlali” olarak niteleyen Hatibzade, “Bu tür kötü niyetli davranışlar, Batı’nın, İsrail’e körü körüne desteğinden kaynaklanmaktadır.” dedi. Hatibzade, “İran’a karşı yapılacak her türlü aptalca girişim, çok kararlı bir yanıtla karşılanacaktır. Bizi sınamayın.” açıklamasında bulundu.
DEVRİM MUHAFIZLARINDAN DA TEPKİ
İran Devrim Muhafızları Başkomutanı İran’ın İslam Devrim Muhafızları Başkomutanı Hüseyin Selâmi, İsrail’i kastederek “İran’ı tehdit eden ülkelerin, savunma ve saldırı yetenekleri hakkında gerçekçi bir anlayış geliştirmeleri gerektiğini” söyledi.
Selâmi, “Savunma politikalarımızda ve stratejilerimizde, herhangi bir noktada herhangi bir düşmandan tolere edilebilir, katı ve kararlı bir yanıt vermemizi engelleyecek bir durum yoktur.” şeklinde konuştu.
REİSİ YEMİN ETTİ: DIŞA BAĞIMLI EKONOMİDEN KURTULACAĞIZ
İran’da 18 Haziran’da yapılan 8. Cumhurbaşkanlığı seçimlerini oyların yüzde 62’sini alarak kazanan İbrahim Reisi, önceki gün yemin ederek görevine başladı. 115 ülkeden 265 temsilcinin katılığı törene Türkiye’den Meclis Başkanı Mustafa Şentop ve Ak Parti Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş’un olduğu heyet katıldı.
EKONOMİ VE YOLSUZLUK VURGUSU
Reisi, yemin töreninde yaptığı konuşmada İran’ın ambargoların kaldırılması yönünde verilecek diplomatik planları desteklediğini söyledi.
AMBARGO VURGUSU
İslami Şura Meclisinde düzenlenen yemin töreni sonrası açıklamada bulunan Reisi, ambargo ve baskı politikalarının İran milletinin haklarından vazgeçmesine sebep olmayacağını belirtti.
İran’ın bölgedeki gücünün güvenlik sağlayıcı olduğunu ifade eden Reisi, İran’ın bölgesel gücünün ülkelerde barış ve istikrarın destekçisi olduğunu ve sultacı güçlere karşı gelmek için kullanıldığını söyledi.
Bölge krizlerinin bölge içi görüşmeler ve milletlerin haklarının temini ile çözülmesi gerektiğini ifade eden Reisi, yabancıların bölgeye müdahalelerinin sorun çözmediği gibi bir sorun oluşturduğunu söyledi.
Reisi, “Ben kardeşlik ve dostluk elimi bölgenin tüm ülkeleri özellikle komşulara doğru uzatıyorum ve ellerini sıkıyorum.” dedi.
İran nükleer programının barışçıl olduğunu ifade eden Reisi, “İran İslam Cumhuriyeti İslam İnkılâbı Rehberi fetvası ile resmi olarak nükleer silahları haram saymaktadır ve bu silahların İran savunma stratejisinde yeri yoktur.” dedi.
İran aleyhindeki ambargoların ortadan kaldırılması gerektiğini ifade eden Reisi, bu hedefi gerçekleştirecek her hangi bir diplomatik planı desteklediklerini ve İran açısından ülkeler ve komşuları akrabaları sayıldığını söyledi.
Kendi hükümetinin en önemli dış politika önceliğinin komşu ülkelerle ilişkilerin gelişmesi olduğunu ifade eden Reisi, diplomasi ile bölge ülkeleri arasındaki irtibatların daha da artması gerektiğini söyledi.
İran: Filistinli Mücahitleri Her Zaman Destekleyeceğiz
İran'ın yeni seçilen cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, İsmail Haniye ve Ziyad el-Nehale ile ayrı ayrı görüştü.
İran Cumhurbaşkanı Seyyid İbrahim Reisi, Cuma günü Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Haniye ile yaptığı görüşmede, kendisine Kudüs'ün kurtuluşu ve Filistin işgalinin sona ermesi konusundaki ümit verici tutumu için teşekkür ederek, "Bugün direnişin büyük zaferinin işaretleri ortaya çıktı ve Kudüs Kılıcı Savaşı bu zaferin alametlerinden biriydi." açıklamasında bulundu.
İran Cumhurbaşkanı, "Kudüs Kılıcı Operasyonu inisiyatifin direnişin elinde olduğunu gösterdi. Bu operasyonda direniş güçleri, siyonist düşmana karşı alanı o kadar daralttı ki, ne siyonistlerin kendileri ne de destekçileri bunu düşünmüyordu bile. Bu zaferin en önemli mesajı, Filistin'deki direniş teorisinin cevap verdiği ve cevap vereceğidir. Filistin'in ve bölgenin geleceğini belirleyen şey mücahitlerin mücadelesi ve cihatçı güçlerin direnişidir." dedi.
Seyyid İbrahim Reisi, İran İslam Cumhuriyeti'nin Filistinli mücahitleri her zaman destekleyeceğini vurgulayarak şöyle dedi: "Bu politikadan asla şüphe etmedik ve şüphe etmeyeceğiz. Bize göre Filistin, İslam dünyasının ilk meselesi olmuştur ve olacaktır."
Hamas hareketinin siyasi büro başkanı İsmail Haniye de toplantıda yaptığı konuşmada, Filistin'in ve dünyanın her yerindeki direnişçi ve mazlum Filistin halkından Seyyid İbrahim Reisi'ye tebrik ve selam mesajı getirdiğini belirterek şu açıklamada bulundu: "İran İslam Cumhuriyeti ve İmam Humeyni (r.a), İslam Devrimi'nin zaferinin başlangıcından bu yana Filistin meselesine önemli derecede ilgi göstermişlerdir."
İsmail Haniye, "ABD'nin, Siyonist rejimin ve diğer bazı ülkelerin İran'a karşı düşmanca tavırlarının birçoğunun direniş hareketlerini desteklediğinden ve ABD'nin Filistin planlarını reddetmesinden kaynaklandığını biliyoruz. Hamas hareketi, ABD'nin ve Siyonist rejimin düşmanca politikalarına karşı İslam Cumhuriyeti'ndeki kardeşlerinin yanındadır." dedi.
İran Cumhurbaşkanı, Filistin İslami Cihad Genel Sekreteri Ziyad Nehale ile de aynı gün bir görüşme gerçekleştirdi. Seyyid İbrahim Reisi, Ziyad Nehale ile yaptığı görüşmede de Filistin'in mazlum halkının saldırı ve cinayetler karşısında desteklenmesi gerektiğini, İran İslam Cumhuriyeti'nin Filistin'i desteklemekten çekinmediğini ve her zaman bu mazlumların haklarını savunacağını ifade etti.
Reisi'nin görevi devralma töreni gerçekleşti
İran İslam Devrimi Lideri Ayetullah Seyyid Ali Hamanei'nin katılımıyla yeni cumhurbaşkanı seçilen İbrahim Reisi için düzenlenen cumhurbaşkanlığı devir teslim töreni gerçekleşti.
Koronavirüs önlemleri çerçevesinde sağlık prosedürlerine uygun olarak düzenlen törene resmi makamlar, üst düzey siyasi ve askeri yetkililer de katıldı.
İbrahim Reisi için düzenlenen cumhurbaşkanlığı devir teslim töreninde eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Yargı Erki Başkanı Muhsini Ejei, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf, Dışişleri Bakanı Zarif, İslam Devrimi Lideri'nin Uluslararası İlişkiler Danışmanı Ali Ekber Velayeti, Fars Dili ve Edebiyatı Akademisi Başkanı Gulam Ali Haddad Adil, eski Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Said Celili, eski Milletvekili Ali Rıza Zakani, eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhsin Mihralizade ile eski Merkez Bankası Başkanı Abdunnasır Himmeti hazır bulundu.
Bu törenin başında İçişleri Bakanı Rahmani Fazli, 13. cumhurbaşkanlığı seçiminin süreciyle ilgili hazırladığı raporu sundu. Ardından İslam Devrimi Lideri Ayetullah Seyyid Ali Hamanei’nin imzaladıkları yeni seçilen cumhurbaşkanının görev hükmü, Devrim Lideri'nin Özel Kalem Müdürü Hüccetül-İslam Muhammedi Golpaygani tarafından okundu.
Yeni seçilen cumhurbaşkanının görev hükmünde şu ifadelere yer verildi:
"Siyasi ve sosyal bir sınama olan seçimlerde İran'ı bir kez daha gururlandıran alîm ve kâdir Allah'a şükrediyorum. Büyük İran milleti, karmaşık ve zor şartlarda anlamlı ve onur verici şekilde sandığa giderek ülke yönetiminde halk oylamasının egemenliğini gösterdi ve aynı zamanda halkın içinden gelen, ilim, takva ve hikmet ile yöneticilikte parlak bir geçmişi olan asil bir şahsiyet seçerek, adalet, kalkınma, özgürlük ve saygınlık yönünde ilerleyen devrimin yolunu takip etme konusundaki kararlılığını göstermiş oldu.
Bugün hizmeti bekleyen ve her alanda atılım yapmaya hazır olan aziz vatanımız, ülkenin açık ve gizli yeteneklerini seferber edebilen ve özellikle de gençlerin yeteneklerini değerlendirebilen, işinde becerekli, devrimci, bilgeli ve cesur bir yönetime ve aynı zamanda üretimin önündeki engelleri kaldırma, ulusal para birimini güçlendirme ve ekonomik sorunlarla karşı karşıya olan toplumun orta ve alt katmanlarını güçlendirme politikasını izleyebilen, mantıksal bir kültür politikasıyla İran milletinin maddi ve manevi yükselişinin yolunu açıp ülkenin hak ettiği konuma doğru hareketini hızlandırabilen bir yönetime ihtiyacı vardır."
İran'da eski Yargı Erki Başkanı Seyyid İbrahim Reisi, 18 Haziran'da yapılan 13'üncü Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanarak ülkenin 8'inci Cumhurbaşkanı olmuştu.
İran’da Yeni Hükümetin İzleyeceği Çizgiye Dair
Bismillah…
İran’da 18 Haziran 2021 tarihinde düzenlenen cumhurbaşkanlığı seçimlerinin anayasal mahiyeti, halkın iradesini ortaya koyması açısından önemi, ülke içi sorunların giderilmesi ve dış siyasette izlenecek çizginin belirlenmesi bakımından etkileriyle ilgili olarak daha önce SAHAR TV ile yapmış olduğumuz söyleşide ayrıntılı açıklamalarda bulunmuştuk. İlgilenenler aşağıdaki linklere başvurabilirler.
İbrahim Reisi’nin cumhurbaşkanlığına seçilmesiyle birlikte önümüzdeki aylarda İran iç ve dış siyasetinde bir takım değişikliklerin olacağına kesin gözüyle bakılmaktadır.
ÜLKE İÇİNDE BEKLENTİLER
Ülke içinde ekonomik sıkıntılar ve pahalılığın halk üzerindeki etkilerinin toplumsal tepkileri çağrıştırma düzeyine vardığı artık inkar edilemez bir gerçek. Yeni cumhurbaşkanının başvuracağı ilk iş beklendiği üzere halkı ekonomik olarak rahatlatacak radikal kararları uygulamaya koyması olacaktır kuşkusuz.
Hasan Ruhani hükümetinin içme suyu teminini bile 5+1 Grubuyla KOEP(Kapsamlı Ortak Eylem Planı) anlaşmasının imzalanması ve uygulanmasına bağlayarak sekiz yıl boyunca bütün enerjisini görüşmelere harcaması ve sonuç alamaması İran ekonomisi ve özellikle de dar gelirli halk kesimleri için bir felakate dönüşmüş bulunuyor. KOEP anlaşmasına aşağıda ayrıntılı değineceğiz. İran’ın iç dinamiklerini harekete geçirme, direniş ekonomisine geçme çağrılarını çeşitli bahanelerle erteleyen H.Ruhani hükümeti halkın önemli ihtiyaçlarından olan ve yüzde yüz iç imkanlarla tamamlanacak önceden başlatılmış mesken projelerini bile atıl durumda tutarak telafisi zor hatalar yapmıştır.
İbrahim Reisi seçim propagandası konuşmalarında başta mesken, sanayi ve tarım ürünleri olmak üzere dahili üretimi ivedilikle harekete geçirerek işsizliği gidereceği sözü vermekteydi.
Son yıllarda kendini tüm alanlarda gösteren fesat/bozulma ve yolsuzluklarla mücadele İbrahim Reisi hükümetini bekleyen önemli sorunlardan bir diğerini oluşturuyor. Bazılarına göre sistematik bazılarına göre kişisel-dağınık bir şekilde yayılan bozulmalar, yolsuzluklar artık önemli bir soruna dönüşmüş bulunuyor. Yargı Organı başkanlığı sırasında bu alanda bir takım girişimler başlatan İbrahim Reisi seçim konuşmaları sırasında bu hususa öncelik vereceğini söylemesi halk arasında beklentileri artırmış bulunuyor.
İran’ın önemli sorunlarından biri de ülke ekonomisinin yarısından fazlasını oluşturan çeşitli enerji kaynakları üzerinde uygulanan subvansiyonlar ve yine döviz kaynaklarının ilaç ve hayvan yemi gibi temel gıda maddeleri ithalatı için düşük kurdan tahsis edilmesidir. Enerji kaynaklarının ülke içinde ucuz fiyata arz edilmesinden dolayı kaçakçılığın önlenememesi, enerji ve döviz subvansiyonlarından orantısız olarak yararlanan sınırlı sayıdaki varlıklı kesim daha çok zenginleşirken geniş halk kesimlerinin daha çok fakirleşmesi ve dolayısıyla gelir dağılımında ortaya çıkan adaletsizlik vb sorunların ortadan kaldırılması da yeni hükümeti bekleyen baş sorunlardandır.
DIŞ SİYASETTE BEKLENENLER
Dış siyasete gelince; İran’ın sorunlarının önemli bir bölümünün dış baskılardan, çok yönlü yaptırımlardan kaynaklandığını bilmeyen yoktur. Başta ABD olmak üzere büyük güçlerin kontrolündeki adına uluslararası toplum denilen gerçekte ise uluslararası sulta sistemine entegre olmayı, teslim olmayı reddetmesi İran’ın kırk yılı aşkın bir süredir başına gelenlerin baş nedenidir denilebilir.
Ekonomik, askeri, idari, teknolojik ve medya alanlarındaki gücüyle dünya üzerinde sulta kurmuş ABD öncülüğündeki büyük güçler hiç bir açıdan bu sistemle boy ölçüşemeyecek gördükleri İran’ı uyguladıkları baskılarla teslim olmaya zorlarken İran şimdiye kadar direniş yolunu seçmiş bulunuyor.
“Direnişin bedeli uzlaşmanın/entegre olmanın bedelinden daha ağır değildir” stratejisine inanan İran’ın bu siyasetinden bazı dönemlerde ödünler verilmiş olsa da karşılığında herhangi bir kazanç sağlanamamış ve aksine telafisi zor ağır hasarlara bile yol açmıştır.
KOEP’İN GELECEĞİ ve İRANIN ŞARTLARI
Yeni Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi yaptığı ilk basın toplantısında İran’ın dış ilişkilerinin KOEP(Kapsamlı Ortak Eylem Planı) ile başlamadığı ve bununla sınırlı kalmayacağı mesajını verse de İran’ı önümüzdeki yıllarda da uğraştıracak en önemli dış mesele hiç kuşkusuz bu anlaşma etrafında olacaktır.
Hasan Ruhani- Cevad Zarif ikilisi sekiz yıl önce İran’ın çıkarlarını korumak amaçlı ve belki de iyi niyetle başlattıkları yeni diplomasiye win-win/kazan-kazan adını verdiler. Ancak ABD kontrolünden çıkamayacağı ve ABD’ye rağmen bağımsız davranamayacağı başından belli olan 5+1 Grubu ile başlatılan görüşmelerde karşı tarafın kaybedeceği bir şey yoktu ve alınacak her sonuçta kazanan taraf onlar olacaktı. Masaya yatırılan İran’ın malı, İran’ın çıkarları, İran’ın haklarıydı. İran bu haklarının bir kısmından vazgeçerek geri kalan haklarından yararlanmayı umarken karşı taraf İran’a bu fırsatı vermek niyetinde değildi. Çünkü karşı tarafın hedefi İran’ı teslim almak, kendi ifadeleriyle İran’ı sulta sisteminin bir parçası olmaya razı etmek veya buna zorlamaktı.
İmzalanan KOEP(Kapsamlı Ortak Eylem Planı) anlaşması da gerçekte onların bu hedefine hizmet edecek şekilde hazırlanmıştı. Onlarca Amerikalı hukukçu ve diplomatın daha görüşmeler başlamadan önce üzerinde aylarca çalışarak ustaca hazırladığı anlaşma metni İranlı görüşmeci diplomatların önüne konulmuş ve onaylamaları istenmiştir. İranlı diplomatlar uzun müzakerelerden sonra sunulan metinden bazı bölümleri çıkartmayı, bazı değişiklikler yapmayı başarsalar da metinin hazırlanma amacı önemli oranda korunmuştur. Görünürde İran’ı geçici olarak rahatlatacak birtakım ticari kolaylıklar verilmiş olsa da anlaşma metnine yerleştirilen muğlak, yoruma açık maddeler ve en önemlisi de “tetik prensibi” uyarınca taraflar istedikleri zaman herhangi bir bahaneyle İran’ı köşeye sıkıştırma ve tedrici olarak teslime zorlama silahını ellerinde bulundurmuşlardır.
İran hukuki olarak uluslararası bir anlaşmanın iki tarafından biri olması gerekirken görüşmeye katılan BMGK daimi üyesi beş ülke, Almanya ve AB temsilcisi de anlaşmanın tarafları sayılmışlardır. Yani herhangi bir anlaşmazlık durumunda İran’ın muhatabı bir değil yedi taraftır ve sorunun çözümü için hepsini ayrı ayrı razı etmesi gerekir. Bu yedi taraftan her biri İran aleyhinde bir iddiada veya şikayette bulunur ve bu şikayet oylamaya sunulursa İran’ın bir oyuna karşı yedi taraf oy hakkına sahip olacaklardır. Böyle bir oylamada –iyi polis rolündeki -Çin ve Rusya İran lehine oy kullansa bile ABD’nin kontrolündeki Batı blokunun daima beş oyu bulunacaktır.
Bu anlaşmada İran’a yönelik yaptırımların nükleer programla ilgili bölümü sadece askıya alınmış olup kaldırılmamıştır. ABD’de kanun koyucu ve belirleyici güç Kongre’nin İran aleyhinde nükleer programı dışındaki konularla ilgili yaptırımları aynen sürdürüldüğü için KOEP kapsamındaki yaptırımlar da hayata geçirilememiştir. Çünkü başta AB ülkeleri olmak üzere bankalar ve çok uluslu şirketlerdeki Amerikan ortaklığından dolayı Kongre yaptırımları yüzünden dünyada hiçbir ciddi şirket İran’la ticaret yapamamaktadır.
ABD, KOEP’e dönse ve bu anlaşma tamamen uygulamaya konulsa bile İran’a uygulanan ikincil yaptırımlar yüzünden onlarca ayrı konuda yaptırımlar yine devam edecektir. Çünkü İran’a uygulanan yaptırımların önemli bir bölümü İran’ın füze teknolojisi, insan hakları ve terörizmi destekleme olarak tanımlanan İran’ın bölgesel nüfuzuyla ilgilidir ve Amerikan Kongresi tarafından çeşitli adlar altında çıkarılan kanunlarla konulmuştur. Bu yaptırımların kaldırılması Joe Biden hükümetinin yetkisi dışında olup Kongrenin tasvibinden geçmesi gerekir.
İran’ yönelik onlarca ayrı yaptırım da dikkate alındığında İran’ın nükleer anlaşmayı bile tek başına uygulatacak bir yaptırım gücü yokken neresinden bakılırsa bakılsın KOEP İran açısından bir fiyaskodan ibarettir. Bu açıdan bakıldığında uygulama imkanı bulamayan bu anlaşmanın ABD eski başkanı Donald Trump tarafından feshedilmesi bir bakıma İran’a anlaşmayı gözden geçirme ve tatil ettiği nükleer programına yeniden başlama fırsat sunmuştur.
Ruhanı-Zarif uzlaşmacı diplomasi çizgisinin sonuç vermediğini ve sürdürülmesini ülke zararına gören İran Meclisi, Trump’ın feshetme kararını fırsat bilerek nükleer teknoloji programına adım adım geri dönmeye dair kararlar almış ve ABD’nin KOEP’e geri dönüşü için yaptırımların tamamen kaldırılması vb. yeni şartlar öne sürmüştür.
İnkılap Lideri İmam Hamanei yaptığı açıklamalarda bir yandan Meclisi bu konularda yönlendirirken ABD’nin KOEP’e geri dönmesinin kabulü karşılığında yaptırımların kaldırılması için somut adımlar atılması ve bunun İran tarafından sağlamasının yapılması şartını ileri sürmüş, somut sonuçlarını görmeden KOEP’e dönmenin anlamsız olduğunu defalarca vurgulamıştır.
Yeni Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi de bu şartlardan geri adım atılmayacağını, bundan sonra görüşme yapmak için görüşme yapılmayacağını ve her görüşme sonunda İran halkını rahatlatacak sonuçlar çıkması gerektiğini açıklamış bulunuyor.
Hasan Ruhani hükümetinin son günlerinde sekiz yıllık hasar karnesine bir başarı yazdırmak havliyle nükleer görüşmelerin sonuca yaklaştığını, ABD’nin pişmanlık duyup KOEP’e geri dönmeye hazır olduğuna dair açıklamalar yapmasına ve KOEP’i ihya etme çabalarına rağmen Rehber Hamanei ve yeni yöneticiler yaptırımların kaldırılmasına yaramayan bir anlaşmanın varlığını artık anlamsız buldukları için ABD’nin bu anlaşmaya dönüp dönmemesine pek ilgi duymamaktadır. İran son sekiz yılda uzlaşma için ödenen bedelin bu haksız baskılara direnmek için ödenecek bedelden daha fazla olduğuna inanmaktadır.
Öte yandan son yıllarda başta füze teknolojisi olmak üzere savunma gücünü yükselten, bölgesel bir güç haline gelerek nüfuz alanını artıran İran yaptırımlarla yaşamaya hazırlandığının sinyallerini vermeye başlamış bulunuyor. İçeride direniş ekonomisi planları yaparken dışarıda komşu ülkelere ilaveten Çin gibi alternatif güçlü ekonomilerle işbirliğine dair adımlar atan İran göründüğü kadarıyla bırakın füze gücü ve bölgesel nüfuzunu ABD ile görüşme konusu yapmayı nükleer teknolojisiyle ilgili görüşmelere bile pek istekli gözükmemektedir.
Ancak bu yorumlar İran’ın nükleer görüşmelerden çekileceği veya dünyaya kafa tutacağı olarak değerlendirilmemelidir. İran ilkelerine bağlı kalarak kendi haklarını savunmak doğrultusunda şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da müzakerelere devam edecektir. Ama karşılık almadan ödün vermenin acı tecrübelerini yaşayan İran yeni dönemde çözümü, sıkıntılardan sıyrılmayı sadece müzakerelere katılmakta aramayacak gibi görünüyor.
Meclis ve meydan desteğini de yanında gören Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin İnkılap Rehberi İmam Hamanei ile uyum içerisinde daha ilkesel bir dış siyaset izleyeceği, Batıya kesinlikle güvenmeyeceği, tam güvenilir olmasalar da Rusya ve Çin ile ilişkileri geliştirmeye çalışacağı, ekonomik –ticari ilişkilerde komşu ülkeler başta olmak üzere yeni partnerler bulmaya öncelik vereceği öngörülmektedir.
Irak, Amerika’ya karşı kurtuluş savaşı verirken…
İran halkının gerçekleştirdiği devrimden sonra bu ülke Amerika ve hempalarının sömürge ve sultasından kurtulmuş oldu. ABD ve Batı cephesinin İran düşmanlığının yegane nedeni, budur.
Neden mi?
Zira İran denilen ülke, petrol ve doğal gaz yatağı olan ve ayrıca, deniz taşımacılığında Hürmüz Boğazı ve Fars Körfezi gibi son drece stratejik 2 noktaya hükmeden bir ülke demek…
İpek yolunu saymıyorum bile…
***
Müthiş bir gelir kaynağını kaybeden ABD ve Avrupalı hempalarının İran antipatilerinin ve bitmeyecek olan İran düşmanlıklarının tek nedeni işte budur.
Meselenin rejim, yönetim, demokrasi, insan hakları, hayvan hakları, kadın hakları, flamingo kuşlarının göç güzergahları veya kelaynakların gagası …vb şeylerle zerrece alakası yoktur.
Eğer İmam Humeyni de şah gibi İran’ın yer altı zenginliklerini ABD’ye ve Avrupa’ya peşkeş çekseydi, dünyanın en sevilen, en çok övülen ve en “kerametli” hocası oluverecek ve medyalar onu yere göğe sığdıramayacaktı…
Yönetimin adı cumhuriyet değil de, şahlık olsa, ama ABD’ye eğilmiş olsaydı, yine İran en “cici” ülke olacaktı..
***
ABD için ne rejim, ne de şekil önemli değildir.
Onun için önemli olan tek şey sömürmek, yağmalamak ve talan edebilmektir…
21. yüzyılda Suudi Arabistan ve BAE gibi mutlak krallıkları destekleme nedeni sadece budur.
Onların petrolünü yutmakta, bütün varlıklarını yağmalamaktadır.
Bu nedenle de onlar her ne kadar seçim ve demokrasi kelimesini sözlüklerine bile yazmamış olsalar da; ABD ve hempalarının cicileridirler.
***
ABD’nin bu çifte standardının en bariz örneği Afganistan’dır.
Bu ülkeyi eski Sovyetlerin elinden kapıp bizzat kendi sömürebilmek için Afgan halkını kullandı.
Müslüman direnişçileri silahlandırdı.
Taliban bunlardan biridir.
Sovyetlere karşı savaştığı ve bu komünist işgal ordularını topraklarından söküp attığı süreçte Taliban’ın medyadaki ismi “Afganistanlı direnişçiler, Afgan kahramanları...” vb’ ydi.
Ama ne zaman ki aynı Afgan direnişi, vatanını ABD işgaline karşı da korumaya kalktı, hemen “tu-kaka” oldu.
“Terörist” ibaresiyle anıldı.
Gaza getirilen birkaç Talibana, bazı heykeller bombalatılarak dünya çapında bir karalama başladı…
Buna, Taliban’ın içindeki aşırı tutucu unsurların kullanılması da diyebilirsiniz.
Yani ABD, düşmanının cehaletini de kullandı.
Ama gerçek; cahil de olsa, gerici de olsa, o toprakların ABD’ye değil, Afgan halkına ait olmasıydı.
ABD, medya hegemonyasıyla bu gerçeği hep ört bas etmeye çalıştı.
***
İnternet çağında bu tür şeyler ört-bas edilemiyor artık.
***
1980’den 1991’e kadar, sırf İran’ı yeniden ele geçirmesine yardımcı olması için Saddam’ı kullandı.
Saddam, 8 yıllık savaşa ve gördüğü onca global desteklere rağmen İran’yıkmak bir kenara dursun; Irak’ı da kaybetmeye başlayınca, ABD’nin gözünde “tu-kaka” oluverdi.
Onu devre dışı bırakmak için gaza getirip Küveyt’i işgal ettirdiler ve bunu gerekçe göstererek de Irak’ı yerle bir edip Saddam’ı pazarladılar ve sattılar.
Sonra da, Irak’ta nükleer silah depoları var diyerek bu ülkeyi işgal ettiler ve bir daha da Irak’tan çıkmadılar.
Bir yıl bile geçmeden ABD Dışişleri Bakanı ve üst düzey generalleri bile “Irak’ta nükleer bomba yoktu, dünyaya yalan söyledik, kandırıldık ve kandırdık” dedilerse de bu ülkenin petrol yataklarını bu ülkenin halkına bırakmak istemeyen ABD, Irak’tan çıkmamakta ısrar etti.
***
Körfez savaşı günlerinde “cici” olan Irak halkı, nasıl bir oyuna geldiğini anlayıp da ABD’ye karşı direnmeye başlayınca “terörist” oluverdi.
ABD, Irak’ı işgal için bizden istediği tezkereyi alamadığı günden beridir bize de hıncını gizlemedi…
***
Irak’ta hükümete hep müdahele etti, seçimlerde kendi adamlarını dayatmaya çalıştı.
ABD Irak’a anayasasını bile dayattı.
Irkçılık ve mezhepçilik fitnesini bu anayasayla birlikte Irak’a eken unsur bizzat ABD’dir.
Tabi ki bunu da önceleri bazılarına sevdirmiş, yani yine “cehalet” i kullanmıştır.
Ama Irak halkı hızla uyandı ve ABD işgaline karşı da direndi.
Irak meclisi “ABD’nin bu ülkedeki bütün silahlı kuvvetlerini derhal çıkarmasını istediği ve bu konuda meclisten kanun çıkarıldığı halde ABD Irak’tan çıkmamakta kararlı.
Irak halkı da bu işgale direnmekte kararlı.
ABD’ye karşı en çetin direnişi veren “gönüllü halk birlikleri” olan Haşduşşabi’nin medyada “tu-kaka” edilme nedeni aslında bundan ibarettir.
Şimdi ABD Irak ve Suriye’ye yine IŞİD elemanlarını da sokmaya başladı; hatta Suriye tarafından Irak’a soktuğu terör örgütü YPG’ nin de, sınırdan birkaç metre sonra IŞİD ismi aldığını görmek şaşırtıcı olmayacaktır.
Şimdi, “el mi yaman, bey mi yaman”; bunu herkes görecek; ama vatanını savunan Irak halkı var olduğu ve ABD’nin zulümleri de devam ettiği sürece “eşkıyanın dünyaya hükümdar olamayacağı” da su götürmez bir gerçek.
Sağlıcakla kalın efendim
İsmail Bendiderya
İslam İnkılabı Lideri Imam Hamanei’nin 2021Hac mesajı
İslam İnkılabı Lideri:Tüm Müslüman bölgeler, ABD'nin şeraretlerine karşı direniş sahasıdır
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile
Alemlerin rabbine hamdolsun ve Muhammed ve onun ehl-i beytine salat olsun.
Tüm alemdeki Müslüman kardeşlerim!
Bu yıl da İslam alemi büyük hac nimetinden mahrum kaldı ve müştak gönüller, hakim ve rahim olan Allah’ın insanlar için temel kıldığı saygı değer evdeki ziyafeti ne yazık ki kaybetti.
Bu, manevi sevinç mevsimi olan haccın firak ve hasret mevsimine dönüştüğü ikinci yıldır. Salgın hastalık belası ve belki de şerif hareme hakim olan siyasetlerin belası, müminlerin müştak gözlerini, İslam ümmetinin vahdet, azamet ve maneviyat sembolünü görmesine engellemiştir ve bu azamet dolu yüce zirveyi, bulutlar ve dumanlar ile örtmüştür.
Bu imtihan, İslam ümmetinin tarihindeki diğer imtihanlar gibi olup, ardında aydın bir gelecek olabilir; önemli olan haccın hakiki yapısının tüm Müslümanların gönüllerinde canlı kalması ve geçici olarak o ibadetin cisminin gerçekleşmesi mümkün olmadığından, haccın yüce mesajının diri tutulması gerekiyor.
Hac, sır dolu ve gizemli bir ibadettir. Hareket ve sükûnun o güzel yapısı ve bir araya gelişi, Müslüman ferdin ve Müslüman toplumun kimliğini inşa eder ve onun dünyadaki insanların gözündeki güzelliğini yansıtır. Bir yandan tüm kulların gönüllerini zikir, huşu ve tazarru ile manevi bir yükselişe geçirip Allah’a yakınlaştırır ve öte yandan eşit giyimler ve hemahenk hareketler ile, dünyanın dört bir yanından bir araya gelmiş olan kardeşlerin gönüllerini birbirlerine yakın kılar ve bir taraftan da İslami ümmetin en üstün sembolünü tüm anlamlı ve gizemli gerekenleri ile dünyadaki gözlerin karşısında sergiler ve ümmetin azametini, düşmanlara gösterir.
Bu yıl muazzam beytin haccı mümkün değildir; ancak beytin rabbine teveccüh etmek ve zikir, huşur, tazarru ve istiğfar kapısı açıktır. Arafatta bulunmak mümkün değildir ancak arefe gününde bilgiyi artıran dua ve münacat mümkündür; Mina’da şeytanı taşlamak mümkün olmasa da, güç talepçisi olan şeytanı uzaklaştırmak her yerde mümkündür.
Kabe’nin etrafında bedenlerin toplanması mümkün değildir ancak gönüllerin Kuran-ı kerimin aydın ayetleri etrafında toplanması ve Allah’ın ipine sımsıkı sarılmak her zamanki görevimizdir.
Azim topluluklara, geniş topraklara, sayısız doğal servetlere, ve zinde milletlere sahip olan biz İslam takipçileri, sahip olduklarımız şeyler ve sahip olduğumuz imkanlar ile, geleceğe yön vermeliyiz. Müslüman milletler geçtiğimiz yüz elli yıl boyunca, bir takım sayılı istisnalar hariç kendi ülkeleri ve devletlerinin geleceğinde rol sahibi olmamıştır ve sürekli batılı mütecaviz devletler ile yönetilmiş ve onların hırsına, müdahalelerine ve şeraretlerine maruz kalmıştır. Bir çok ülkenin günümüzdeki bilimsel geri kalmışlığı ve siyasi bağlılığı o infial ve kifayetsizliğin sonucudur. Bizim milletlerimiz, gençlerimiz, bilim insanlarımız, din alimlerimiz ve medeni aydınlarımız, siyasetçiler ve partiler ve topluluklarımız, bugün o iftihardan yoksun ve utandırıcı geçmişi telafi etmeli; onların batılı güçlerin zorbalıkları, müdahaleleri ve şeraretleri karşısında durup ‘’direniş’’ göstermesi gerekiyor.
İstikbar dünyasını endişelendiren ve sinirlendiren İran İslam Cumhuriyetinin tüm sözü de bu direnişe davet etmektir: ABD ve diğer mütecaviz güçlerin müdahalesi ve şerareti karşısında direniş göstermek ve İslami maarife dayanarak İslam dünyasının geleceğini ele almak.
Doğal olarak ABD ve yandaşları ‘’direniş’’ unvanı karşısında hassasiyet gösteriyor ve ‘’İslami direniş cephesi’’ ile farklı biçimlerde düşmanlık ediyor. Bazı bölge hükümetlerinin onlar ile beraber yol alması da söz konusu şeraretlerin devamı doğrultusunda gerçekleşen acı bir gerçektir.
Hac menasiki, say ve tavaf ve arafat ve cemerat ve haccın azameti ve vahdetinin bize gösterdiği müstakim sırat, Allah’a tevekkül ve Allah’ın sonsuz gücünü esas almak, milli özgüven, çaba ve mücahdete itikat, harekete yönelik sarsılmaz bir azim ve zafere yoğun bir ümittir.
İslami bölgedeki gerçekler bu ümidi artırıyor ve o azmi güçlendiriyor. Bir yandan İslam dünyasındaki olumsuzluklar; Bilimsel geri kalmışlık, siyasi bağlılıklar, ekonomik ve sosyal düzensizlikler bizi büyük bir görev ve yorgunluk kabul etmeyen bir mücahedet ile baş başa bırakıyor; Gasp edilmiş Filistin, bizden yardım talep ediyor; Mazlum ve kan dolu Yemen kalpleri acı ile yalnız bırakıyor; Afganistan’daki musibetler herkesi endişelendiriyor; Irak, Suriye, Lübnan veya ABD ve yaverlerinin şeraret ve müdahale elinin oralarda açıkça görünen başka ülkelerdeki acı olaylar, gençlerimizin gayret ve himmetini uyandırıyor.
Ve öte yandan ‘’direniş’’ unsurlarının tüm bu hassas bölgelerde baş kaldırışı, milletlerinin uyanması ve genç ve dirilik dolu neslin hedefleri, gönüllerin ümit ile dolup taşmasına sebep oluyor; Filistin tüm bölgelerinde ‘’Kudüs kılıcını’’ kılıfından çıkartıyor; Kudüs ve Gazze ve Batı şeria ve 48 toprakları ve kampların tümü ayaklanıyor ve 12 gün içinde mütecavizi mağlup ediyor; Mahsur ve yalnız Yemen, yedi yıl şer ve taş kalpli bir düşmanın savaşı, cinayeti ve mazlum katliamına karşı dayanıyor ve gıda, ilaç ve yaşam imkanlarının kısıtlılığına rağmen zorbalara teslim olmayıp kendi iktidar ve yaratıcılığı ile onları endişelendiriyor; Irak’ta ‘’direniş’’ unsurları net ve açık bir dil ile, işgalci ABD ve onun oluşturduğu IŞİD’i geriye püskürtüyor ve ABD ve yoldaşlarının her türlü müdahalesi ve şerareti karşısında kendi sarsılmaz azmini hiç duraksamadan beyan ediyor.
ABD’lilerin Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da ve diğer ülkelerdeki ‘’direniş’’ gençleri ve unsurlarının azmi ve talebini tahrif etmek için propaganda çabası ve onları İran’a veya başka her hangi bir merciye müntesip etmeleri, o cesur ve uyanık gençlere hakarettir ve ABD’lilerin bölge milletlerini doğru anlamamış ve tanımamış olmasından kaynaklanır.
Bu yanlış algı ABD’nin Afganistan’da tahkir edilmesine ve 20 yıl önceki gürültülü girişinden ve savunmasız ve sivil halk karşısında silah, bomba ve ateş kullanmasından sonra, kendisini bataklıkta hissetmesine ve askeri gücü ve araçlarını oradan çıkarmasına sebep olmuştur. Tabii uyanık ve diri Afgan milleti ABD’nin ülkelerindeki istihbarat araçları ve yumuşak güçleri karşısında dikkat etmeli ve onun karşısında bilinçli bir şekilde durmalıdır.
Bölge ülkeleri uyanık ve bilinçli olduklarını göstermiştir ve onların, ABD’yi memnun tutmak için hatta onun hayati Filistin meselesindeki isteğine bile onay veren bazı devletlerden yolları ve yaklaşımları ayrıdır; İşgalci Siyonist rejimi ile aşikar veya pinhan olarak arkadaşlık kuran devletler; yani Filistin milletinin hakkını tarihi vatanlarında inkar edenler, bunun Filistinlilerin sermayelerini çalmak olduğunu bilsin. Onlar kendi ülkelerinin doğal sermayelerinin çalınmasına yetinmemiştir ve şimdi Filistin milletinin sermayelerini çalıyorlar.
Kardeşlerim!
Bizim bölgemiz ve onun hızlı ve farklı olayları, dersler ve ibretlerin müzesidir. Bir yandan mütecavizin zorbalığı karşısında mücahedet ve direniş ve öte yandan teslimden kaynaklanan zillet ve zaaf açıklamaları ve onun dayattıklarını tahammül etmek.
Allah’ın doğru vaadi, mücahitlerin zaferidir; ‘’Eğer Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit bastırır.’’ Bu mücahedetin ilk etkisi, ABD ve diğer uluslararası zorbaların İslam ülkelerinde müdahale ve şeraret peşinde olmasına engel olmaktır, İnşallah.
Yüce Allah’tan Müslüman milletlerin zaferini talep ediyorum ve İmam Mehdi’yi (ruhumuz ona feda olsun) selamlıyorum ve büyük İmam Humeyni’nin ve yüce gönüllü şehitlerin mertebelerinin yükselmesini Allah’tan istiyorum.
Allah’ın salih kullarına selam olsun
Seyyid Ali Hamanei
17.07.2021




















