کارگر
Washington ve Avrupalı emperyalist güçler kızakla gözleri kapalı felakete doğru kayıyorlar
Donald Trump New York'taki BM Genel Kurulu'nda İran'ı barışa yönelik kana susamış bir tehdit olarak suçlamaya hazırlanırken, Avrupa'nın en büyük üç emperyalist devletinin, ABD'nin İran'a karşı savaş provokasyonlarının apaçık gerçeklere dayandığını ilan ettiler. Avrupalı emperyalist güçler, bu gerici açıklamalarıyla birlikte, gözleri kapalı felakete doğru kızakla kayan Washington’a katılıyorlar.
Avrupalı güçler ABD'nin İran'a karşı savaş provokasyonlarına onay verdi
Berlin, Londra ve Paris, Salı günü yaptıkları resmi bir açıklamayla, ABD'nin İran'a karşı askeri saldırı bahanelerini onayladı. Donald Trump New York'taki BM Genel Kurulu'nda İran'ı barışa yönelik kana susamış bir tehdit olarak suçlamaya hazırlanırken, Avrupa'nın en büyük üç emperyalist devletinin hükümetleri, ABD'nin İran'a karşı savaş provokasyonlarının apaçık gerçeklere dayandığını ilan ettiler.
Üç ülke, “ortak güvenlik çıkarlarına, özellikle de küresel silahsızlanma rejimini sürdürmeye ve Ortadoğu'daki istikrarı korumaya” atıfta bulunarak, Washington'ın Suudi petrol tesislerinin bombalanması üzerine anlatıyla aynı düşüncede olduklarını açıkladılar: “Bizler, 14 Eylül 2019'da Suudi topraklarındaki, Abkaik ile Kurais'teki petrol tesislerine düzenlenen saldırıyı en sert ifadelerle kınıyor ve bu bağlamda, Suudi Arabistan Krallığı ve halkı ile tam dayanışmamızı tekrar teyit ediyoruz.”
Üç Avrupa gücü, ABD'nin ileri sürdüğü, bombalamanın İran tarafından gerçekleştirildiği ve askeri yanıtı hak eden bir savaş nedeni olduğu iddialarını destekleyecek hiçbir kanıt sunmadılar. Sadece, şunları ileri sürerek devam ettiler: “Bu saldırının sorumlusunun İran olduğu bizim için açıktır. İnandırıcı başka hiçbir açıklama söz konusu değildir. Daha fazla ayrıntı saptamak için devam eden soruşturmaları destekliyoruz.”
“Büyük bir çatışma riski”nden söz eden Berlin, Londra ve Paris, savaş tehlikesinin sorumluluğunu ABD emperyalizminin –2015 İran nükleer anlaşmasını çöpe atmasından bu yıl İran'ı bombalama tehdidine kadar– saldırgan eylemlerine değil de Tahran'a yükleyerek var olan durumu baş aşağı çeviriyorlar. Üç ülke, İran'dan, Trump'ın geçtiğimiz yıl iptal ettiği nükleer anlaşmaya tamamen uymasını ve “provokasyon ve tırmanma yolunu seçmekten kaçınmasını” talep etti.
Washington İran'a karşı savaşa hazırlanmak için Suudi Arabistan'a asker ve Basra Körfezi'ne savaş gemileri gönderirken, bu açıklamanın anlamı açıktır. Önde gelen Avrupalı emperyalist güçler, Trump'ın 2015 anlaşmasını iptal etmesine yönelik önceki eleştirilerinden vazgeçiyorlar. 2003'te Irak'a yönelik savaştaki gibi siyasi yalanlara dayanarak Ortadoğu'da ABD önderliğinde yeni bir savaş geliştirmeyi onaylayan bu güçler, bu kez böyle bir savaşı destekleyip muhtemelen ona katılabileceklerinin işaretini veriyorlar.
Washington ise, İran'a karşı kampanyasına Avrupa'dan gelen desteği alkışladı. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Twitter'da şöyle yazdı: ABD, yakın dostlarımız Britanya'ya, Fransa'ya ve Almanya'ya, İran'ın Suudi Arabistan'a karşı savaş eyleminin ve bunun bölgeye ve dünyaya yönelik etkisinin tek başına sorumlusu olduğunu açık bir şekilde dile getirdikleri için teşekkür eder.” İkinci bir mesajda Pompeo, Avrupalı güçlerin açıklamasını Büyük Yalan tekniğini kullanarak övmeyi sürdürdü: “Bu, diplomasiyi ve barış davasını güçlendirecektir. Bütün ulusları, İran'ın eylemlerine yönelik bu kınamaya katılmaya çağırıyoruz.”
ABD'nin İran'a karşı savaş tehditlerinin Avrupa tarafından onaylanması, barışı güçlendirmeyecek ama yıkıcı bir savaş riski yaratarak Trump yönetiminin tehditlerini ve provokasyonlarını arttırmasını teşvik edecektir.
Tahmin edildiği gibi Trump, Salı günü BM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmasını, hem sosyalizmi kınamak hem de İran'ı histerik bir şekilde tehdit etmek için kullandı. İran'a karşı destek çağrısı yapan Trump, “Bugün barışı seven ulusların karşı karşıya olduğu en büyük güvenlik tehditlerinden biri, İran'daki baskıcı rejimdir,” dedi ve şöyle devam etti: “Bütün uluslar harekete geçmekle yükümlü. Hiçbir sorumlu hükümet İran'ın kana susamışlığına destek vermemeli. İran'ın tehditkar davranışı sürdürdükçe, yaptırımlar kaldırılmayacak; sıkılaştırılacak.”
ABD başkanının savları ve Avrupalı güçlerin bu savları destekleyen açıklamaları yalanlardan ibarettir. Stalinistlerin Sovyetler Birliği'ni dağıtmasından ve ABD önderliğinde 1991'de başlatılan Körfez Savaşı'ndan bu yana otuz yıldır, emperyalist güçler Ortadoğu'yu ve Orta Asya'yı mahvettiler. Irak, Suriye, Afganistan, Pakistan ve Yemen'deki savaşları milyonlarca kayba neden oldu, bütün bu toplumları kırıp geçirdi ve İran'ı ABD'nin ve Avrupa'nın askeri üslerinden oluşan bir halka ile kuşattı. Barışa yönelik ana tehdit, Washington'ın ve müttefiklerinin entrikalarından gelmektedir.
Washington da Suudi monarşisi de Abkaik ile Kurais'teki bombalı saldırıyı İran'ın gerçekleştirdiğine ilişkin hiçbir kanıt sunmadı. Saldırının sorumluluğunu Yemen'deki Husi güçlerin üstlendiği bir açıklama yapıldı. Yemen, 2015'ten beri on binlercesi sivil 90.000 insanın öldürüldüğü ve en az 84.701 çocuğun açlıktan ölümüne yol açan Suudilerin önderliğinde yürütülen ve NATO'nun desteklediği bir savaşın hedefi konumunda. Eğer bu açıklamanın doğru olduğu kanıtlanırsa, Husi güçleri Suudilere karşı meşru müdafaa eylemi gerçekleştirdiklerini iddia edebilirler.
Avrupalı güçlerin ABD'nin 2003'teki savaş yönelimine verdikleri tepki ile bugünküne verdikleri tepki arasında keskin bir karşıtlık söz konusu. Bush yönetiminin, Irak kitle imha silahlarına sahip olduğu ve bunları nükleer terörist saldırılar düzenlemesi amacıyla El Kaide'ye vermeyi planladığı için bu ülkeyi istila etmek zorunda olduklarını iddia ederek yalan söylediği 2003'te, Almanya ile Fransa bu istilaya karşı çıkmıştı. Fransa, BM Güvenlik Konseyi'nde Irak'a karşı saldırı savaşına yetki veren ABD kararlarını veto etme tehdidinde bulunmuştu.
Dönemin Dışişleri Bakanı Dominique de Villepin, 14 Şubat 2003'te BM Güvenlik Konseyi'nde yaptığı konuşmada, Washington'ın savaşını meşrulaştırmak için yalan söylediğini belirtmişti: “On gün önce, ABD Dışişleri Bakanı Sayın Powell, El Kaide ile Bağdat'taki yönetim arasında bağ olduğu iddiasını anlattı. Müttefiklerimizle işbirliği içinde yaptığımız mevcut araştırma ve istihbarat durumuna göre, bu tür bağları saptamamıza olanak veren hiçbir şey bulunmuyor. Diğer taraftan, bu tartışmalı askeri harekatın yaratacağı etkiyi değerlendirmeliyiz…”
Bugün ise Avrupalı güçler, Suudi Arabistan'daki saldırılar hakkında “daha fazla ayrıntı” elde etmeden yargıya varmakla kalmıyor, sözüm ona başka hiçbir “inandırıcı” alternatif olmadığı için herkesin Trump'ın İran'ı suçlamasıyla hemfikir olması gerektiğini de iddia ediyorlar.
Villepin'in konuşmasından bu yana geçen 16 yıl, Washington'ın emperyalist rakiplerini destekleme temelinde savaşa karşı çıkma girişimlerinin iflası konusunda acı bir ders vermiştir. O zaman hem Washington Irak'a saldırmış hem de Ortadoğu'daki ticari ve stratejik çıkarlarını hesaplayan ve uluslararası ölçekte büyüyen emperyalizm karşıtı duyarlılıktan korkan Avrupalı emperyalist güçler çok geçmeden 180 derece dönmüştü. Paris ve Berlin, ABD işgali altındaki Irak'a ve Afganistan'a petrol şirketleri ve asker göndererek Bush yönetimi ile ilişkilerini onardılar.
...Savaş konusundaki gerçekleri görme ve kapitalizmin ürettiği toplumsal eşitsizliğe patlayıcı bir öfke söz konusu.
Berlin ve Paris, Salı günü 2015 İran nükleer anlaşmasını topa tutan Britanya Başbakanı Boris Johnson'ın izinden gidiyorlar. Johnson, ABD'nin İran'la savaşının “duruma mutlaka yardımcı olmayacağını” belirtse de, Avrupalı güçleri İran'la yeni görüşmeler düzenlemek için Trump'ı desteklemeye çağırdı.
Britanya başbakanı, yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Başkan Trump'ın doğru bir şekilde söylediği gibi, o gerçekten kötü bir anlaşmaydı. Birçok kusuru var. İran bölgede karıştırıcı bir şekilde davranıyordu ve hala davranıyor. … Bence daha iyi bir anlaşma yapabilecek ve İran gibi zorlu bir ortak çizgiyi aştığında onu nasıl yola getireceğini bilen bir adam var; o da ABD başkanı.”
...Ortadoğu, Yemen'den Suriye'ye ve Afganistan'a kadar savaşlarla alevler içinde. ABD'nin İran bombardımanının hedef listesini gözden geçiren Trump, nükleer silahlı Rusya ve Çin ile büyük bir çatışmada büyük bir tırmanma ve nükleer savaş tehlikesi anlamına gelecek bölgesel bir savaşı başlatmanın sadece birkaç adım ötesinde bulunuyor.
Avrupalı emperyalist güçler, bu gerici açıklamalarıyla birlikte, gözleri kapalı felakete doğru kızakla kayan Washington'a katılıyorlar.
Alex Lantier
WSWS
Fırat’ın doğusunda Türkiye’yi ne bekliyor?
ABD’nin bu süreçte SDG ile ortaklığını ne denli sonlandıracağı da belirleyici etken. Beyaz Saray’ın açıklamasına bakılırsa ABD operasyona destek vermediği gibi Kürtleri de korumayacak. Peki, SDG’ye verilen ağır silahların kullanılmaması yönünde bir tasarrufta bulunacak mı?ABD kısa sürede Kürtleri ikinci kez yarı yolda bırakıyor. İlki 2017’de Irak Kürdistan Bölgesi, bağımsızlık referandumuna gittiğine pişman edilirken yaşandı. Şimdi Suriye’nin kuzeyinde Ekim 2014’ten bu yana IŞİD’e karşı savaşta destek verilen Kürtlerin bütün kazanımlarını sıfırlayacak bir harekâtın önü açılıyor.
ABD Başkanı Donald Trump, Aralık 2019’da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a söylediği, “Çekiliyoruz, Suriye sizindir” sözüyle kayıtlara geçen ama hayata geçirilmeyen ilk çekilme beyanında olduğu gibi önceki günkü telefon görüşmesinde de Türkiye’nin önünden çekilme kararı verdi. Pentagon ve Dışişleri bihaber!
Eylül sonunda bu yeşil ışığı almak için New York’ta Trump’la görüşmeyi çok önemseyen ama randevu alamayan Erdoğan, baskı mekanizmasında ısrar ederek nihayetinde amacına ulaştı. ABD’ye rağmen değil ABD’nin rızasıyla tek taraflı operasyon başlayacak. Eğer Trump sözünden tekrar dönmezse.
Astana ortakları Rusya ve İran’ın da gösterdiği muğlak esneklik Erdoğan’ın işini kolaylaştırdı. Ankara’da 16 Eylül’de yapılan son üçlü zirvenin sonuç bildirisindeki ifadeler, müdahaleye ilişkin çekincelerin rafa kaldırıldığı izlenimini veriyordu: “Liderler terörle mücadele bahanesi altında yasadışı öz yönetim girişimleri dahil yeni gerçeklikler yaratma çabalarını reddetmiş ve Suriye’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü zayıflatmayı amaçladığı gibi komşu ülkelerin ulusal güvenliğini tehdit eden ayrılıkçı gündemlere karşı durma kararlılığını ifade etmiştir.”
ABD bölgedeyken Fırat’ın doğusuna girmek Suriye ordusu ve müttefikleri için ‘imkânsıza yakın’ bir seçenekti. Son iki yılda Deyr el Zor ve Rakka taraflarında ABD, Suriye ordusunu defalarca vurarak Fırat hattından uzak tuttu. Sanki artık, “ABD’ye karşı Türkiye” seçeneği onların da işine geliyor. Rusya ve İran açısından eğer ABD’nin bölgeden çekilmesini sağlayacak ve Kürtleri Şam’a itecekse geliştirilen Türk müdahalesi makul karşılanabilir. Muhtemelen zımnî rıza, bu kritik neticeyi alıncaya kadar geçerli. Türkiye’nin Suriye’de hakimiyetinin genişlemesine ilişkin rezervler baki. O yüzden rıza gösterilse bile müdahalenin sınırlı, kontrollü ve geri döndürülebilir olmasını temin için belli şartlar konuşulmuş olmalı. Fırat’ın doğusunda Amerikan uçaklarına karşı körleşen Rus radarları, muhtemelen Türk uçaklarını da görmeyecek. Ama angajman kuralları bu minvalde nereye kadar işleyecek? Göz yumma siyaseti Fırat’ın batısındaki cephelerde nasıl bir iş birliği getirecek? Yanıtlar beklemeyi gerektiriyor.
Astana toplantısına paralel Şam’ın Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) terör örgütü ilan etmesi de, “Madem bizim ABD’yi bölgeden atmamız ve SDG’yi mevcut güç dengesi içinde dağıtmamız zor o halde varsın Türkiye bunu bizim için yapsın” beklentisine yatıldığını gösteriyordu.
Afrin’e müdahaleden beri Rusya’nın, Kürtleri Şam’a itmek ve ABD’nin bölgeden çıkmasının koşullarını yaratmak için kontrollü ve koşullu Türk müdahalelerine sessiz kalabileceği öngörülüyordu. Sanırım gelişmeler bu öngörü çerçevesinde ilerliyor.
Erdoğan müdahale planına 2-3 milyon mültecinin döndürüleceği yerleşim merkezleri kurma projesini de ekleyerek Avrupa’nın suskunluğunu ya da desteğini garantilemeye çalıştı. Ne kadar işe yaradı bilmiyoruz ama AB bu süreçte var ile yok arasında bir yerdeydi.
***
Türkiye’nin ilk etapta Tel Ebyad (Grê Sipî) ve Ras’ul Ayn’a (Serekaniye) girmesi bekleniyor. ABD ile kurulan Müşterek Harekât Merkezi sayesinde ağır silahların çekildiği ve tahkimatın imha edildiği iki yer. Yani bir nevi mayınlardan arındırılmış iki kapı.
Bu iki yere intikalden sonra harekât nereye yönelecek? Erdoğan ile Trump arasında derinliğe dair neler konuşuldu? Her şey çok belirsiz. Dün Trump fırtınalı havada, “Çizilen çerçeveyi aştığını düşünürsem, Türkiye’nin ekonomisini yerle bir ederim. Daha önce bunu yaptım!” tweet’iyle kendince bir sınır çekti. Peki, çizilen çerçeve ne? Mesele sadece kimsenin kabul etmediği IŞİD savaşçılarının bakıcılığını Türkiye’ye bırakmak mı?
Fakat Trump, IŞİD üyeleriyle ilgili sorumluluğu Türkiye’ye bıraktıklarını söylediğine göre çok da kilometrelerle ilgilenmiyor. IŞİD üyeleri ve ailelerinin tutulduğu kampların en büyüğü El Hol’de. Haseke’nin güneydoğusunda bir yer. Harekât Ras’ul Ayn’dan başlayacaksa El Hol’e kadar 140-150 km’lik bir yol var. Nusaybin-Kamışlı’dan aşağıya da yaklaşık 96 km. Üstelik Haseke’yi de geçmeleri gerekiyor. Ayrıca Haseke’deki hapishanelerde de IŞİD’in azılı kadroları tutuluyor. Bu kentin bir bölümü Suriye ordusunun denetiminde. Coğrafyanın detayları Trump’ın zihin atlasında yer almıyor. Umursamıyor da. Türkiye maceraya bu kadar hevesliyken neden umursasın ki!
Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’nda tarif ettiği güvenli bölge sınırları temelde M-4 otoyolunu esas alıyordu. 30 km derinliğinde, 480 km uzunluğundaki bu hatta Kobani, Tel Ebyad, Serekaniye (Ras’ul Ayn), Dırbesiye, Amude, Kamışlı, Tirbespiyê (Kâhtaniye) ve Derik (Malikiye) bulunuyor. Erdoğan’ın 2-3 milyon mültecinin dönüşü için ikinci aşamada gözüne diktiği yer Deyr el Zor ile Rakka’ya kadar iniyor.
***
Girilecek alanın genişliği Kürtlerden gelecek direnişin boyutuna, Araplar ve diğer yerel halkların tutumuna, Suriye devleti ve müttefiklerinin geliştireceği hamlelere ve ABD’nin çekilme stratejisinin nasıl ilerleyeceğine göre değişiklikler gösterebilir.
Her şeyden önce Kürtlerin nasıl bir stratejiyle karşılık verecekleri önemli. Şimdiye kadar SDG komutanları buranın Afrin’den farklı olacağını, herhangi bir yere müdahale olursa bütün sınırların cephe hattına dönüşeceğini söyleyegeldi. İlk andan itibaren bu deklarasyona göre mi hareket edilecek yoksa Tel Ebyad (Grê Sipî) ve Ras’ul Ayn (Serekaniye) gözden çıkarılıp sonraki hamleler mi beklenecek? Ya da kontrolün Suriye ordusuna bırakılması seçeneği mi devreye girecek? Rusya ve İran’ın istediği bu.
Müdahale Kürtlerin bütün kazanımlarını yok etmeye ve demografik yapıyı değiştirmeye odaklı. Bu nedenle de Kürtler son savaşın kaçınılmaz olduğunu söylüyor. Bu seçenek savaşın yayılması ve sınırları aşması anlamına geliyor. Afrin’de bir noktadan sonra yaşanan çekilme stratejisi, sivil halkı ve yerleşimleri koruma refleksinin yanı sıra Fırat’ın doğusundaki kazanımları ve ABD ile ortaklığı sürdürmeye odaklı bir yaklaşımın sonucuydu. Kürtler için feda edilebilecek başka kazanım kalmadı.
Direnişin boyutu bölgedeki Arap ve diğer halkların Kürtlerle ne kadar ortak hareket edeceklerine de bağlı. Bu konuda da belirsizlikleri besleyen bazı faktörler var.
ABD’nin bu süreçte SDG ile ortaklığını ne denli sonlandıracağı da belirleyici etken. Beyaz Saray’ın açıklamasına bakılırsa ABD operasyona destek vermediği gibi Kürtleri de korumayacak. Peki, SDG’ye verilen ağır silahların kullanılmaması yönünde bir tasarrufta bulunacak mı? Meçhul. Türkiye, ABD’den sadece yeşil ışık değil adeta Kürtlerin elini kolunu bağlamasını da bekliyordu. Özellikle YPG’ye verdiği silahları geri almasını istiyordu. ABD de bu silahların Türkiye’ye karşı kullanılmayacağını taahhüt ediyordu. Geçen hafta konuştuğum Kürtler ABD’nin sınırlı ve kontrollü bir çatışmayla hem Kürtleri hem Türkiye’yi kendisine bağlama stratejisi güdeceğine inanıyordu.
***
Olası bir müdahale farklı senaryoların devreye girmesine imkân verebilir.
Kürtlerin Suriye ordusuyla ittifakı bunlardan birisi.
İkincisi SDG içindeki YPG unsurları kuzeydeki cephe hatlarına çekilirse güneyde Arap aşiretleri kontrolü ele almaya çalışabilir. SDG içinde birlikleri de olan bu aşiretler için petrol itici bir motivasyon.
Üçüncüsü IŞİD yeniden nüksedebilir.
Ve en önemlisi Suriye ordusu hızla Fırat’ın doğusuna intikal edebilir.
Türkiye’nin müdahalesini, Amerikan askeri varlığının sona ermesi, Kürtlerin elinin zayıflaması ve Şam’a itilmesi bakımından işlevsel bulan Suriye ve müttefiklerinin geliştireceği hamleler bu operasyonun sınırlarını tayin edebilir. Fırat’ın batı yakasında Rusya’nın desteği ile Suriye ordusu şimdiden Menbic’e girmek için pozisyon almış durumda. Fırat’ın doğusunda ise Rakka ve Deyr el Zor taraflarında Suriye ve müttefik milis güçler aylardır hazır bekliyor. ABD daha önce olduğu gibi bu güçlerin Fırat’ın üst tarafına geçme hamlelerini kesmezse güneyden Türkiye’nin ilerleyişi karşısında bir ön alma hamlesi gelişebilir.
Velhasıl bu operasyonun önünde ciddi belirsizlikler dizili. Vadetmediği tek şey de barış ve istikrar.
gazeteduvar
Nasrallah: ABD’ye Güvenen Herkesin Kaderi Kenara Atılmaktır
Lübnan’ın başkenti Beyrut'un güneyindeki Dahiye bölgesinde düzenlenen matem merasimi sırasında konuşma yapan Lübnan Hizbullah Hareketi Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah, gündemdeki konuları değerlendirdi.
Hasan Nasrallah, “Amerikalılar müttefiklerini bile kollamıyor ve anlaşmalara saygı göstermiyor.” dedi.
Suriye’deki Kürtleri dışlayan ABD’nin kararına ilişkin Seyyid Hasan Nasrallah, “Amerikalılar bir göz açıp kapayıncaya kadar Suriye'deki Kürtleri bir kenara bıraktılar. Bu Amerika'ya güvenen herkesin kaderidir.” ifadesini kullandı.
Bunlara ilave olarak Seyyid Hasan Nasrallah, “Hiçkimse Amerikalılara güvenemez çünkü onların kaderi rezillik ve aşağılanmak olacaktır.” diye konuştu.
Ruhani’den Türkiye’nin Suriye Operasyonuna İlişkin Açıklama
İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Türkiye'den Suriye'nin kuzeyine yönelik askeri operasyon planları konusunda açıklamalarda bulundu.
Ruhani, Türkiye'nin askeri operasyondan 'kaçınması gerektiğini' söyledi ve ABD askerlerinin de bölgeyi terk etmeleri gerektiğini savundu.
IRNA'nın aktardığı habere göre Ruhani, "Türkiye, güney sınırındaki endişelerinde haklı. Bu endişeleri gidermek için doğru bir yolun uygulanması gerektiğine inanıyoruz. ABD askerleri bölgeyi terk etmeli, Suriyeli Kürtler de Suriye ordusunu desteklemeli" ifadelerini kullandı.
İslam İnkılabı Rehberi: Amerika'nın azami baskı politikası hezimete uğradı/ Nükleer yükümlülüklerimizi hafifletmeyi sürdüreceğiz
Amerika'nın İran milletine karşı azami baskı politikasının hezimete uğradığını belirten İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Hamanei, İran'ın nükleer yükümlülüklerini hafifletmeye ciddiyetle devam edeceğini kaydetti.
Amerika'nın İran milletine karşı azami baskı politikasının hezimete uğradığını belirten İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Hamanei, İran'ın nükleer yükümlülüklerini hafifletmeye ciddiyetle devam edeceğini kaydetti.
İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Seyyid Ali Hamanei, bugün sabah saatlerinde Devrim Muhafızları yetkilileri ve komutanlarının kendileriyle yaptığı görüşmede, Amerikalıların azami baskı politikasının hezimete uğradığını belirterek, "Onlar azami baskı politikasının Tahran'a yönelik yoğunlaştığı takdirde İran İslam Cumhuriyeti'nin yumuşamaya zorlanacağını sanıyorlardı." dedi.
Devrim Muhafızları komutanları ve askeri yetkililerine hitap eden Ayetullah Hamanei, ABD’nin İran’ı dize getirme konusunda da başarısız olduğunu anlatarak, “Cumhurbaşkanımızı görüşmeye zorladılar, Avrupalı dostlarını arabulucu olarak kullandılar ve hatta yalvardılar fakat sonuçta başarısız oldular.” ifadesini kullandı.
Başkumandan sözlerine şöyle devam etti: Nükleer yükümlülüklerimizi sürdüreceğiz. Bu işi oldukça ciddi şekilde devam ettirmeliyiz. Bunun için de Atom Enerjisi Kurumu sorumludur. İslam Cumhuriyeti yönetiminin açıkladığı bu yükümlülükleri hafifletmeyi tam ve kapsamlı olarak yerine getirmeli ve istenen sonuca ulaşıncaya kadar devam ettirmeli." beyanatlarında bulundu.
Ayetullah Hamanei, Amerika başta olmak üzere düşmanların Afganistan, Irak ve Suriye'deki masraflarına işaretle, "onlar, büyük harcamalar yaparak, IŞİD'i oluşturup, ona para, silah ve propaganda desteğinde bulundular ve Suriye, Irak ve İran gençlerinin gayreti ile IŞİD yok edilirken, yalan yere, 'IŞİD'i biz yok ettik!' söylüyorlar." diye konuştu.
İslam İnkılabı Rehberi beyanatının devamında direniş cephesinin küfür ve zulmün birleşik cephesine karşı büyük kabiliyetlerini takdir ederek, Devrim Muhafızları'na direniş coğrafyasına geniş ve sınırları aşan bakışını kaybetmemesini tavsiye etti.
Ayetullah Hamanei, ekonomi ile ilgili olarak, daha önce bazılarının hicri şemsi 1398 yılının ekonomik olarak çok zor bir yıl alacağını tahmin ettiklerine işaretle, ancak bugün ülke yetkililerinin yılın ilk yarasında ekonominin kısmen büyüdüğünü söylediklerini kaydetti.
İslam İnkılabı Rehberi, İran milletinin küfür, zulüm ve istikbar dünyasına karşı mücadelede her açıdan nihai zaferin İran milletine ait olduğunu vurguladı.
Türk uzman: İran'ın planı komploları suya düşürdü
Türk uzman İhsan Kaçar, İran'ın BM Genel Kurulunda ortaya koyduğu barış planının bu ülkeye karşı yürütülen komplolarının suya düşmesine neden olduğunu ifade etti.
Türkiye'li yazar ve araştırmacı İhsan Kaçar, İslami İran cumhurbaşkanı Ruhani'nin BM genel kurul toplantısında ortaya koyduğu Hürmüz barış planınına dair yaptığı açıklamada, " İslami İran'ın söz konusu planı mantıklı bir girişimdir, zira sürekli gerilim ve krizlere sahne olan Batı Asya'da müzakere ve diyaloğa dayalı teklifler, en iyi çözüm yoludur"diye kaydetti.
Kaçar açıklamasının devamında diplomatik açıdan İran'ın söz konusu planı ortaya koyarak, en iyi seçeneği seçtiğini ve dünyaya büyük ders verdiğini belirtti.
Kaçar, bazı Batılı ülkelerin İran İslam cumhuriyetine karşı komplo içinde olduğunu ve İran'ı barış karşıtı bir ülke olarak göstermeye çalıştığını, fakat İran'ın aktif diplomasiyle Amerika ve müttefiklerinin entrikalarını engellediğini sözlerine ekledi.
İslami İran cumhurbaşkanı Ruhani geçen Çarşamba günü BM genel kurul toplantısında yaptığı konuşmada, İslami İran'ın bölgesel ve uluslararası siyasetlerini açıklarken, İran'ın Hürmüz barış planı veya diğer adıyla ümit koalisyonu adlı planını ortaya koydu.
Hasan Ruhani BM Genel Kurulu'nda konuştu: Yaptırım baskısı altında müzakere olamaz
Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani BM Genel Kurul Toplantısı'nda konuştu. Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani konuşmada, ABD'nin İran halkına yönelik zalimce baskı ve yaptırımlarına işaretle, yaptırım baskısı altında müzakereye "hayır" dedi. Ruhani konuşmasında Fars Körfezi'nde "Ümit Koalisyonu"na bölge ülkelerini davet etti.
Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani konuşmasında Yemen, Suriye, işgal altındaki Filistin, Afganistan, Irak ve diğer ülkelerde terör saldırıları ve bombalar sonunu hayatını kaybeden tüm şehitleri rahmetle anıp, Batı Asya'daki çatışmalar, akıtılan kanlar, saldırılar, işgaller ve radikalizm ve mezhepçi politikalara dikkat çekerek, bu koşulların en büyük kurbanının mazlum Filistin halkı olduğunu vurguladı.
Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Yüzyılın Anlaşması gibi Amerikan ve Siyonist projelerine işaretle, Beytül Mukaddes'in işgal rejiminin başkenti olarak tanınması, Golan Tepeleri'nin işgal topraklarına ilhak edilmesi ve Yüzyılın Anlaşması gibi projelerin yenilgiye mahkum olduğunu söyledi.
ABD'nin yıkıcı projelerine İran'ın terörizmle mücadele ve güvenlik konusunda bölgesel ve uluslararası işbirliği ve yardımlarını katkıcı olarak niteleyen Ruhan, İran'ın Yemen ve Suriye krizleri için çözüm çabaları ve yapıcı işbirliğine vurgu yaptı.
Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani konuşmasının devamında ABD'nin İran'a yönelik ekonomik terörizmine ve İran milletinin buna karşı direnişine işaretle, ABD yönetiminin yaptırımlar ve başka milletleri tehdit etmekle uluslararası korsanlık yaptığını kaydetti.
İranlılar'ın özgürlükçü hareketlerde öncü olduğuna ve her daim kendisi ve komşuları için barış ve kalkınma istediklerine dikkat çeken Ruhani, İran milletinin asla saldırılar ve dışarından yapılan dayatmalar karşısında teslim olmadığı ve olayacağını vurguladı.
Cumhurbaşkanı ABD'nin İran, Venezüella, Küba, Çin ve Rusya'ya karşı yaptırımlarına işaretle, ABD'nin yaptırım bağımlısı olduğunu, İran milletinin asla bu cinayetleri unutmayacağını ve affetmeyeceğini belirtti.
Cumhurbaşkanı, ABD'nin şimdiki yönetimin nükleer anlaşmaya karşı yaklaşımını eleştirerek, ABD'nin bu yaklaşımının Güvenlik Konseyi'nin 2231 sayılı kararnamesinin ihlali olduğu gibi, tüm dünya ülkelerinin siyasi ve ekonomik bağımsızlığı ve hakimiyetine yönelik tecavüz sayıldığını kaydetti.
ABD'nin nükleer anlaşmadan çekilmesi ve Avrupa'nın de nükleer anlaşmadaki yükümlülüklerini yerine getirmemesinin ardından İran'ın nükleer yükümlülüklerini hafifletmeye başladığına dikkat çeken Ruhani, İran'ın hala nükleer anlaşmaya bağlı olduğunu, ancak İran'ın da sabrının bir sınırı olduğunu kaydetti.
Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani sözlerinin devamında, ABD'nin yaptırım baskısı altında müzakere çağrısına İran'ın yanıtının "hayır" olduğunu vurgulayarak, İran'ın baskı ve yaptırım altında müzakere yapmayacağını kaydetti. İslam İnkılabı Rehberi'nin ifade ettiği gibi müzakere için tek yolun yükümlülüklerine geri dönmeleri olduğuna dikkat çeken Ruhani, "yaptırımları durdurdun belki böylece müzakere için kapı açılabilir." ifadesini kullandı.
Cumhurbaşkanı Ruhani ayrıca konuşmasında Hürmüz Barış Planı ve Ümit Koalisyonu önerisini gündeme getirerek, Fars Körfezi ve Hürmüz Boğazı'nda yaşanan olaylar ve gelişmeden etkilenen tüm ülkeleri, Ümit Koalisyonu'na katılmaya davet etti.
Cumhurbaşkanı Ruhani, bölgede yabancı güçlerin komutası ve öncülüğünde kurulan herhangi bir koalisyonun bölgenin işlerine müdahale anlamına geldiğine işaretle, bölge güvenliğinin Amerikan silahları ve müdahalesi ile değil Amerikan askerlerinin çekilmesiyle sağlanacağını vurguladı.
Ruhani ABD'nin 18 yılın ardından terör eylemleri ve girişimlerini azaltamazken İran İslam Cumhruiyeti'nin komşu ülkeler ve milletlerin yardımıyla IŞİD fitnesine kısa sürede son verdiğini vurguladı.
Zarif: bölgede savaşı başlatan, onu bitiren taraf olmayacak
İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, ABD'nin Fars Körfezi'ndeki askeri ve siyasi hareketliliğini eleştirerek, ABD'nin bölgede savaşı başlatanın onu bitiren taraf olmayacağını bilmesi gerektiğini vurguladı.
BM Genel Kurulu Toplantısı'na katılmak üzere Newyork'ta bulunan Bakan Zarif, CBS televizyon kanalına yaptığı açıklamada, ABD'nin askeri faaliyetlerini arttırmak ve uygun olmayan siyasi yaklaşımlarıyla Batı Asya'nın istikrar ve güvenliğini tehlikeye attığını ve bölgeyi savaşa doğru sürüklemekte olduğunu kaydetti.
ABD'nin Batı Asya'daki barışı koruma iddialarını reddeden Zarif, ABD'nin Suudi Arabistan'a ilave askeri güç ve teçhizat gönderme kararının, Beyaz Saray yetkililerinin eylemleri ile söylemleri arasındaki çelişkiyi gösterdiğini belirtti.
Dışişleri Bakanı ayrıca, Batı Asya'da barışı güçlendirme yollarının birinin Yemen savaşına son verilmesi olduğunu ifade ederek, ABD ve bölgesel müttefiklerinin tehdit ve baskı ile kendi yayılmacı hedeflerine ulaşamayacaklarını vurguladı.
İran, Rusya ve Çin Üçlü Askeri Tatbikat Düzenleyecek
İran'ın, Umman Denizi ve Hint Okyanusu'nun kuzeyinde Rusya ve Çin ile ortak askeri deniz tatbikatı düzenleyeceği bildirildi.
İran'ın yarı resmi haber ajansı Fars'ın haberine göre, İran Genelkurmay Başkanlığı Savunma Diplomasisi ve Uluslararası İlişkiler Birimi Başkanı Muhammed Şeltuki, yakın zamanda uluslararası sularda askeri tatbikat düzenleyeceklerini açıkladı.
Umman Denizi ve Hint Okyanusu'nda gerçekleşecek tatbikata, Rusya ve Çin donanmasının da katılacağını aktaran Şeltuki, "Devrimden sonra ilk kez Rusya ve Çin ile üçlü askeri deniz tatbikatı düzenleyeceğiz." ifadesini kullandı.
İran savaşı kaç para eder?
İran petrol tesislerinin vurulması tarafları önlenemez bir savaşın içine çekebilir. Bunu gördükleri içindir ki Çin aceleyle İran’ın suçlanmasını eleştirirken Suudi Veliaht Prensi Muhammed ile görüşen Rusya lideri Vladimir Putin tarafsız ve kapsamlı soruşturma tavsiyesinde bulundu.Cumartesi günü Suudi Arabistan petrol tesislerinin vurulması, saldırı doğrudan İran’dan gelsin ya da gelmesin Körfez’de yakılacak bir ateşin olası boyutlarıyla ilgili ‘küçük’ ama sersemletici bir gösteri sayılır. Küçükten kasıt, saldırının Suudileri şoke eden ve petrol piyasalarını sarsan boyutta olmadığı değil; İran’a askeri bir müdahale olduğu takdirde yaşanacaklarla ilgili yakıcı bir ipucu.
Saldırının sorumluluğunu, “10 insansız hava aracı (İHA) kullandık” diyen Husiler üstlendi. Suudilerin Amerikan, Fransız ve İngiliz silahlarıyla cehenneme çevirdiği Yemen’deki direniş güçleri.
BM uzmanlarına göre Husilerin elinde menzili 1500 km’yi bulan UAV-X insansız uçaklar var. “İHA ile kamikaze saldırısı bu kadar büyük bir hasara nasıl yol açtı” sorusu yanıt beklese de bunlarla teorik olarak Aramco tesisleri vurulabilir.
ABD’li yetkililer ivedilikle füzelerin İran’ın güneybatısından ateşlendiği ve insansız uçakların İran’dan havalandığı iddiasını basına servis etti. Wall Street Journal’a göre Amerikalılar Riyad’a bu bilgileri iletti fakat Suudiler, Amerikalıların yeterli kanıt sunmadığını söyledi.
Trump, “Atışa hazırız” deyip ‘ama’lı bir cümleyle pası Suudilere gönderdi:
“Suudi Arabistan’dan saldırıların sorumlusunun kim olduğuna inandığını ve hangi şartlar altında devam edeceğimizi duymayı bekliyoruz.”
Yani küresel dev, savaşın kapılarını aralayabilecek mühim bir kararı, Suudilerden gelecek iki cümleye bağlıyor: “Evet İranlılar yaptı; sen savaş biz bedeli neyse öderiz.”
Bununla Trump ABD’yi ‘paralı asker’ ya da ‘tetikçi’ konumuna sokuyor.
İran “Biz yapmadık” demekle kalmayıp İsviçre aracılığıyla ‘askeri saldırıya misilleme yapılacağı’ ve ‘misillemenin, saldırının kaynağıyla sınırlı kalmayacağı’ notunu geçti. Notun ikinci kısmı, İran’la baş etmeye kalkışanların zorlanacağı kritik nokta.
***
Trump’ın düşmanlara karşı koyma siyaseti kabaca; “ekonomik olarak çökert, savaşla tehdit et, sonra masaya çağırıp anlaş.” Adam güçlü, “Benim atom bombamın düğmesi daha büyük” diyebilecek kadar da kabadayı!
Ne var ki bu siyaset İran’da işe yaramadı ve yaramıyor.
Önceki başkanların düşük ve orta yoğunluklu ambargo ve kuşatma siyasetleri İranlıları istikametlerinden döndürmedi. 2015’te 5-1 grubunun Tahran’la yaptığı JCPOA anlaşması, İran’ın nükleer heveslerinin sınırlandırılması bakımından önemli bir başarıydı. Bu hem İran’ın şahinlerini hem de ABD’nin müdahaleci radikallerini mutsuz eden bir sonuçtu. Trump anlaşmadan tek taraflı çekilip petrol satışını sıfıra indirme, uluslararası para transfer kanallarını kapatma ve bu şekilde 82 milyonluk İran’ı felç etmeye dönük baskı stratejisiyle elbette bu ülkenin canını çok yaktı. Yine de amacına ulaşamadı.
Trump, “Anlaşmak istediklerini biliyorum” deyip duruyor. Lakin, BM Genel Kurulu sırasında Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin Trump’la görüşme ihtimali tartışılırken dini lider Ali Hamaney son noktayı bilmem kaçıncı kez koydu:
“Eğer ABD pişman olur ve JCPOA’ya dönerse anlaşmanın diğer taraflarıyla birlikte İran’la müzakerelere katılabilir. Aksi takdirde New York ya da başka bir yerde hiçbir düzeyde görüşme olmayacak.”
***
Baskı-uzlaşma mekaniği işlemediği gibi şimdi bütün dünya, “Suudiler için bir Amerikan misillemesi gelir mi, gelirse savaş çıkar mı” sorusuna kilitlenmiş durumda.
Trump’ın öteden beri yaklaşımı Orta Doğu’da para etmeyen yeni bir savaşa girilmemesi yönünde. 2003’deki işgalin ardından, “ABD, petrolün yarısını almayacaksa neden Irak’a girdi” sorusunu defalarca tekrarladı.
Hatta 2017’de dönemin Başbakanı Haydar el İbadi’yi arayıp ABD’nin kayıplarını telafi etmek için Irak petrolünden pay istedi. Suudilerle ilgili olarak da henüz başkan değilken 31 Ağustos 2014’te, “Kendi savaşlarını kendileri vermeli ya da onları ve trilyon dolarlık varlıklarını korumamız için bize tam bir servet ödemeliler” demişti. Başkanlık koltuğu da Trump’a bir ‘ağırlık’ kazandırmadı. 2018’de Kral Selman’a şunu söylediğini aktardı:
“Kral Selman’ı severim. Ancak, Kral’a, ‘Sizi biz koruyoruz, eğer biz olmazsak orada iki hafta oturamazsınız, bizim ordumuz için ödeme yapmalısınız’ dedim.”
Söğüşleme niyetini Aramco cayır cayır yanarken tekrarlıyor.
“Kimse ile savaş istemiyorum ama savaşa herkesten daha hazırız” derken eğer ABD bir şey yapacaksa Suudilerin de ödeme dahil üstleneceği çok şey olacağını söyledi.
Trump’ın tutumu tartışılırken bu kez Suudilere söz verip vermediği sorulduğunda, “Hayır, söz vermedim. Suudilerle oturup, bazı şeylere karar vermeliyiz” dedi. Ha bir de İran’a yanıtın kapsamına dair, “Orantılı olacağını” düşünüyor. Yani ateşi yaktığı gibi söndürebileceğine inanıyor. Senatör Lindsey Graham’a bakılırsa akıllarında İran’ın belini kırmak için sadece petrol tesislerini vurmak var.
***
“Savaşa karşı” ama ABD’yi Suudilerin tetikçisi yapmak için zar atıyor. Paralı asker durumuna düşmek hem Kongre’den onay almak hem de uluslararası koalisyon kurmak bakımından sıkıntılı bir durum.
Demokratların başkan adaylığı için yarışan Temsilciler Meclisi üyesi ve eski asker Tulsi Gabbard fena bombaladı:
“Trump, Suudi efendilerinden talimat bekliyor. Askeri varlığımızı Suudi Arabistan’ın komutası altına sokmak üniformalı kardeşlerime, ayrıca anayasaya ihanettir. Biz senin fahişelerin değiliz. Sen bizim pezevengimiz değilsin.”
Cumhuriyetçi Senatör Mitt Romney, “Suudiler adına askeri hareket büyük hata olur” uyarısını yaparken Temsilciler Meclisi’nin Demokrat üyesi David Cicilline, “Trump askeri güç kullanacaksa yetki için Kongre’ye ihtiyacı var, Suudi kraliyet ailesine değil” dedi. Demokratların önde gelen başkan aday adaylarından Senatör Bernie Sanders de, “Acımasız Suudi diktatörlüğü istedi diye Kongre sana yıkıcı bir savaş için yetki vermeyecek” diye çıkıştı. Yani Kongre “Yetki bende” diyor.
***
BM’den soruşturma ekibi isteyen Suudilerin tutumu muhtemelen gidişatı belirleyecek. Daha önce tankerleri hedef alınan Birleşik Arap Emirlikleri, İran’ı suçlamaktan kaçındı. Üstelik Tahran’la ilişkileri yumuşatma yoluna gitti. Suudiler, nükleer anlaşmadan en az İsrail kadar mutsuzdu. Amerikalılara, “İran’ın başını küçükken ezin” diyen onlardı. Ama istedikleri asla Suudilerin İran’la savaşa girmesi değil ABD’nin onlar için savaşmasıydı. Hatta 2010’da sızdırılan bir yazışmaya göre eski Savunma Bakanı Robert Gates, Fransız Dışişleri Bakanı’na, “Suudiler bizden son Amerikan askerine kadar savaşmamızı istiyor” diye yakınmıştı.
Suudilerdeki mantık şu: Mademki aramızda ittifak sözleşmesi var o halde ABD koruma taahhüdünden neden kaçınsın? Para bizden savaş sizden.
Bu denklem 1945 yılında Kral Abdülaziz ile Başkan Franklin D. Roosevelt tarafından Süveyş’te USS Quincy gemisindeki ‘tarihi’ buluşmada kurulmuştu. İttifakın özünü petrol ve silaha karşılık güvenlik garantisi oluşturuyordu. Tabii Suudiler Büyük Orta Doğu’da CIA’in kirli işlerini ve savaşları finanse de etti. Saddam Hüseyin’in İran’a karşı savaşının baş finansörüydüler. Körfez’in diğer ülkeleri hariç Suudilerin Saddam için harcadıkları para 30.9 milyar dolar. 1991’de Saddam’ın Kuveyt’e soktuğu Irak ordusunu çıkarmak için başlatılan Birinci Körfez Savaşı’nın faturasının dörtte birini (16 milyar dolar) de Suudiler ödedi. ABD’den onlarca yıldır alınan silahlar hariç. “Suudiler benim apartmanlarımı satın almak için 40 milyon dolar, 50 milyon dolar harcıyorlar. Onlardan çok hoşlanıyorum” demiş bulunan emlakçı Trump, 2017’de Riyad’la 110 milyar doları acil olmak üzere toplam 490 milyar dolarlık silah anlaşması yaptı. Yine de kesmiyor.
***
Trump’ın işaret beklediği Riyad dün şu iddiayı paylaştı: “Saldırıda İran yapımı Delta-wing tipi 18 SİHA ve ‘Ya Ali’ tipi 7 seyir füzesi kullanıldı. Saldırı kuzeyden güneye yapıldı ve kesinlikle İran tarafından desteklendi.” Ancak saldırının çıkış yeri ile ilgili araştırmanın sürdüğü belirtildi.
Trump gerçekten ne kadar ileri gidebilir? Doğrusu fikir yürütmek kolay değil. Şimdilik dün itibariyle yaptırımları artırma talimatı verdiğini söyledi.
Saddam’ın ordusunu İran’a soktuğu ve İranlı askerlere karşı kimyasal gaz kullandığı dönemde, özellikle de 1984-1988 arasındaki tanker savaşı sırasında, ABD, Tahran’la doğrudan atışmalarını sınırlı tuttu. Mesela İran mayınına çarpan USS Samuel B. Roberts gemisi az kalsın batıyordu. ABD birkaç gemiyi ve 290 sivil yolcusuyla bir sivil uçağı vursa da İran’ın topraklarına saldırmaktan kaçındı.
Bugün İran’ın işi ekonomik, sosyal ve siyasal olarak çok zor ama dışa karşı dünden daha fazla caydırıcı imkân ve kabiliyetlere sahip.
Olasılıklar senaryosunda ilk akla gelen dünya petrolünün yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın kapatılması. İran için bu hiç zor değil. Husiler üzerinden Bab el Mendeb Boğazı’ndaki trafiği de bozabilir. Afganistan ve Pakistan’dan Irak ve Suriye’ye, Katar’dan BAE ve Suudi Arabistan’a kadar ABD’nin bütün üs ve tesislerini menziline sokan füzelere sahip. Suudilere satılmış modern savunma sistemleri Husiler karşısında bile etkili olamıyor. Ayrıca Irak, Lübnan, Suriye, Yemen ve Afganistan’daki vekil güçleri herkesi birkaç kez düşündüren faktörler. 20 Haziran’da İran havasahasına giren Amerikan insansız uçağının düşürülmesi ve buna verilen yanıt iki taraf için de ‘geçiştirilebilir’ ve ‘idare edilebilir’ bir restleşmeydi. Fakat İran petrol tesislerinin vurulması tarafları önlenemez bir savaşın içine çekebilir. Bunu gördükleri içindir ki Çin aceleyle İran’ın suçlanmasını eleştirirken Suudi Veliaht Prensi Muhammed ile görüşen Rusya lideri Vladimir Putin tarafsız ve kapsamlı soruşturma tavsiyesinde bulundu.
Kriz sadece ABD’nin Orta Doğu’da kurduğu düzenin güvenilirliğini değil küresel hegemonyadaki yerini de test ediyor. Bir zıpçıktı olarak Putin’in Ankara’daki üçlü zirve sırasında yaptığı şu muzipliği de denkleme saplamak gerekiyor:
“Suudi Arabistan’a halkını koruması için yardıma hazırız. Akıllı kararlar vermeleri gerekiyor, İran’ın S-300 alarak yaptığı gibi ya da Erdoğan’ın S-400 kararıyla yaptığı gibi. Bunlar Suudi Arabistan’daki tesisleri herhangi bir saldırıdan koruyabilir.”
Putin’i dinlerken Ruhani ve ekibi keyifle gülüyordu. Kral Selman’ın yüz ifadelerini de görmeyi isterdik.
GAZETEDUVAR




















