کارگر
Cemaat'in nefretinin sebebi İmam Humeyni'ye olan kıskançlıktır
Sayın Gülen'in de hayali bir gün muzaffer bir komutan gibi ülkeye geri gelmektir. Tıpkı Humeyni gibi. Bundan dolayı da her daveti sadece elinin tersi ile çevirmez, aynı zamanda kendisine bir meydan okuma olarak da görür. Ancak Sayın Gülen ile Humeyni'yi birbirinden ayıran çok önemli bir fark var. Sayın Gülen bürokratik gücüne güveniyor, Humeyni ise halkına güvenmişti.
Sanıyorum artık Fethullah Gülen'den bahsederken, 'hoca', 'efendi', 'muhterem', gibi ifadeler kullanmak son derece yersiz olacaktır. Çünkü bahsi geçen tüm vasıfları bizzat kendisi üzerinden alıp bedduasının kabul olması için havaya fırlattı. Geri geldiğine dair bir işaret de yok ortada.
Sahip olduğu statüsünün fazlası ile farkında olan ve kendisini 'kıtmir' olarak tanımlayıp aşırı tevazu üzerinden bazen egosunu yüceleştiren birisi olarak toplumda sahip olduğu saygınlığını kendi rızası ve çabası ile bir çırpıda bitirdi. Bunu niçin yaptı ya da yaptığının farkında mı bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki, o da seven sevmeyen herkesin belli bir saygınlık içinde olmayı düşündüğü birisi olarak mizah, ironi ve magazine konu olacak hale gelmesine giden yolun taşlarını bizzat kendisi ve çevresindekiler döşedi. Kendi kendisini zeki ergenlerin diline düşürdü. Hâlbuki o, onlara nasihat etme makamında idi.
GÜLEN HAREKETİ
Ancak burada bahse konu etmek istediğim tabii ki Sayın Gülen'in şahsı ya da retoriği değildir. Onun öncülüğünü ettiği 'Gülen Hareketi', Cemaat'tir. Bu yapının temel sosyolojik yapısına dair bir analiz sunmaktır. Bu analizleri artık çoğaltmak durumundayız. Şimdiye kadar yapılan çalışmaların önemli bir kısmının çok 'özel siparişlerle' hazırlandıklarını biliyorum çünkü bu hareketi analiz eden Amerikalı iki sosyolog meslektaşımla da yolum bir vesileyle kesişti.
Öncelikli olarak belirtmeliyim ki, her sosyoloğun ilgi duyacağı kadar ilginç bir olgu var karşımızda. Gerçekten bu kadar büyük bir kitleyi organize etmek ve kafasının içini bir parmak işareti ile değiştirebilmek büyüleyici bir kabiliyettir. Karpuz yeme şekline dair dahi bir işaret ya da söz bekleyen bir kitle oluşturmak son derece başarılı ve programlı bir operasyondur. Tek başına bir kişinin aklı ile olabileceğine ihtimal vermek sosyolojiye sığmaz, toplumda oturmaz. Tabii uzun soluklu bir kurgu olduğu açıktır. İşin içinde hangi deha varsa onu gerçekten saygıyla selamlamak gerekir. Birbirinden farklı sosyolojik kompartımanlara sahip olan bireylerin hepsinin aynı hizmet içi eğitimden geçirilmişçesine ağız birliği etmesini sağlamak da sanıldığı kadar kolay bir iş değildir. Yapının içinde olan herkesi, hem de uzaktan yürütülen hizmet içi bir eğitimle tek tipleştirmek önemli bir başarıdır.
O halde son derece örgütlü bir yapı var karşımızda. Ancak bu örgütlü olma durumu ise otoriteye karşı sivil bir alan oluşturmak için değil, bizzat kendisi bir otorite olmak içindir. Bu durumun perdelenmesi için de başvurulan iki yol vardır, tevil ve takiyye. Sözgelimi hepimizin beddua olarak duyduğu ve anladığı bir konuşmayı abilerden birisinin mülaaene olduğunu ima etmesi yetiyor. O metin artık yok. Hatta hiç olmamış da bile. Varsa da yeniden anlamlandırılmış bir metindir. İşte toplumsal yapıyı esas tehdit eden de budur. Bu batıni-ruhani yapı son derece eklektik bir mekanizmadır. Hem protestan hem de batıni. İşin ilginç olan tarafı ise cemaat kendisine rakip olarak gördüğü yapıları da doğrudan bu iki alan üzerinden hedef alır.
İkincisi de şudur; cemaatte tarih yoktur. Kin vardır. Tarih her zaman yeniden yazılır. Onun için geçmişte söylenen ya da dile getirilen herhangi bir söz üzerinden ya da davranış üzerinden itham etmek veya bir hatırlatmada bulunmak yersizdir. G. Orwell'ın 1984 adlı romanında altını çizerek vurguladığı bir durum var: Okyanusya Devleti her şeyi yeniden anlık olarak kurar. İnsanların sahip olduğu şahsiyetlerini önce parçalar (dağıtır) ve yeniden kendi sistemine göre kurar ki iktidarını tesis edebilsin. Bunun için de çok özel kurumlar ve bakanlıklar vardır. Söz gelimi Gerçek Bakanlığı, Yenidil Kurulu, Sevgi Bakanlığı, Düşünce Polisi, Bolluk Bakanlığı gibi.
EPİSTEMOLOJİK FAŞİZM
Üçüncü konu ise, bu yapı herhangi bir hedefe kilitlenmişse hasar görmeden durmaz. Çünkü yaptığının doğru olmadığını ancak pratik olarak bir zarar gördüğü zaman fark edebilir. Yolun bittiğini gördüğü anda ise 'yaşanan tarihsel tecrübeyi buharlaştırma' mekanizması işler ve hemen oracıkta yeni bir söylemsel paradigma geliştirilir ki, bu anlık bir iştir. Bu durum ise epistemolojik faşizm diyebileceğimiz bir tutuma işaret eder. Sahip oldukları bilginin mutlak hakikati temsil ettiğine, doğrunun onlara özel olarak ilham edildiğine ve onlardan başka hiç kimsenin 'mutlak gerçeğin' farkında olmadığıne, bu özelliğin de kendilerine bahşedildiğine inanırlar. Bu durum bütün muhataplarını aynı kategoride görmeyi ve herkesin onların hizmetkarı olması gerektiğine inandırdığını görürüz ki yapılan pek çok sınav için soru çalma dedikoduları esas olarak gerçek olmasa bile bu açıdan onları olağan şüpheli hale getirmektedir.
GÜLEN HAREKETİ VE İRAN
Dördüncü ve son olarak aslında bu hareket en çok İran karşıtlığı üzerinden kendini konumlandırır. Bunun da iki temel nedeni var. Birincisi ki bu konu bence çok önemlidir, cemaat derin devletin çelik çekirdeğinin muhafazakar yansımasıdır ve bu refleks İran ile tarihsel bir düşmanlığı barındırır içinde. Cemaatin, bu çelik çekirdeğin filizi olduğuna dair veriler de son günlerde çoğalmaya başladı. Bütün yazarları ve kalemşorları kendisini devletin sahibi ve bekçisi olarak görmektedirler. AK Parti'ye düşmanlık etmeye başlamalarının nedeni de, onların deyimi ile, 'devlet gibi davranmaktır'. Çünkü kendilerini devlet olarak görmektedirler. Keza Sayın Gülen'in bedduasının merkezinde de devlete sahiplik vardır. 'Bize ait olan kamu malını başkasına nasıl peşkeş çekersin' refleksi ile kendinden geçmişti. Bu konuyu en iyi detaylandıran Yıldıray Oğur'un 29.12.2013 tarihli yazısıdır: Cemaatin gizemli yazarı R. Atilla Polat, 'Aslında yazacak çok pislik ve ihanet var da, ne acıdır ki devletin geleceği adına ciğerimizden kalemimize kan çekerek sadece aktif sabır ve dua ile bu işin gerçek sahibi olan 'hu' esmasının sırrına sığınıyoruz. Zira bir noktadan sonra ölüm HAKK'TIR... Menderes öldü, Özal öldü, Türkeş öldü ve Ecevit öldü, Yazıcıoğlu da öldürüldü... Bu isimlerden bazıları bir dava için öldürüldü. Eğer birileri şu anda yaşıyor ve öldürülmediyse insaf edip oturup neden yaşıyorum diye tefekkür etmeli değil midir?'
Buyurun, derin devletin de derininden gelen tehdidi ve sahiplenme duygusunu görünüz.
İMAM HUMEYNİ VE GÜLEN
İran'a karşı var olan nefretin bir diğer nedeni de İmam Humeyni'ye duyulan kıskançlıktır. Onun gibi olamamaktır. Sanıyorum hepimiz biliyoruz ki, Sayın Gülen'in de hayali bir gün muzaffer bir komutan gibi ülkeye geri gelmektir. Tıpkı Humeyni gibi. Bundan dolayı da her daveti sadece elinin tersi ile çevirmez, aynı zamanda kendisine bir meydan okuma olarak da görür. Ancak Sayın Gülen ile Humeyni'yi birbirinden ayıran çok önemli bir fark var. Sayın Gülen bürokratik gücüne güveniyor, Humeyni ise halkına güvenmişti.
Son olarak, daha imam-hatip yıllarında İslami alanlara dair tartışmalarda en çok gündemde olan konulardan birisi de bu coğrafya için parlak ve makul çözümler üreten Bediüzzaman Said-i Nursi'nin bıraktığı mirası dejenere etmeye yönelik çok özel çalışmalar yapıldığına dair iddialardı. Ki buna örnek olarak da eserlerinin kritik kimi ifadelerinin değiştirilmesi gösterilirdi. Keza bu konu, Risale Akademi tarafından bir sempozyumda da bizzat Üstad'ın talebeleri tarafından dile getirildi. Bu değiştirmelerin (yozlaştırmaların) de içeriye sızan birileri tarafından yapıldığı dile getirilirdi. Sistematik bir operasyon olmadığından dolayı da kimse işin üstüne gitmedi. Su-i zandan da kaçınmak gerekiyordu. Ancak son günlerde neo con tetikçiliğini yapmış olması bu iddiaları güçlendirdi. Elbette somut bir bağ yok ama inananların yüreğinde ki o kadim kuşku derinleşti. Bu vakitten sonra hiçbir muhafazakar mütedeyyin derin cemaate güvenmez. Artık birbirimize itimadımız kalmadı. Yolsuzluk susturucusu takılmış silahlarla piyasaya sürülen neo con çetesinin sniperları nokta atış suikastlara başladılar.
Bu yolla hükümetin devrilmeyeceğini tabii ki biliyorlar ama tezgah farklı.
PROF.DR. MAZHAR BAĞLI - YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ- SOSYOLOJİ
Batılı devletler dayattıkları yaptırımları yeniden gözden geçirmeli
Tahran, 08 Ocak 2014 - İngiltere parlamenter heyeti Başkanı eski dışişleri bakanı Jack Straw, batılı devletlerin İran’a dayattıkları yaptırımları yeniden gözden geçirmeleri gerektiğini belirtti.
MHA - İngiltere parlamentosu İran dostluk grubu üyeleri, İran İslami Şura Meclisi İngiltere-İran Dostluk Grubu üyeleri ile görüşmek amacıyla önceki gün mecliste hazır bulundular.
İran İngiltere parlamentoları dostluk grubu üyelerini ziyaret eden İngiliz heyetin Başkanı Straw, İran’a yönelik yaptırımlar ta baştan yanlış olduğunu ifade etti.
İngiliz parlamenter heyet ayrıca Ortadoğu bölgesinin her türlü nükleer silahtan arındırılması gerektiğini, İran isa NPT’de belirtilen tüm imkanlardan yararlanması gerektiğini vurguladı.
Görüşmede dostluk grubunun İranlı eşbaşkanı Abbas Ali Mansuri de İran ve İngiltere’nin İslam inkılabından önceki ilişkilerine temas ederek bu ilişkilerin tek yanlı olduğunu, o günlerde İngiliz yönetimi sürekli İran’ın içişlerine karıştığını kaydetti.
Mansuri, İslam inkılabından sonra İngiltere ile ilişkilerin bozulduğunu, çünkü İngiltere inkılaptan sonra İran’ı yağmalamayı sürdüremediğini, 8 yıllık dayatılan savaşta da Saddam rejimine büyük yardımlarda bulunduğunu vurguladı.
İngiltere parlamentosunda inkılap karşıtları İran ve İngiltere ilişkilerini engellemeye çalıştığını belirten Mansuri, İran’ın dış politika önceliği tüm ülkelerle ilişki kurmak olduğunu, İngiliz yetkililer bunun için İran milletinin güvenini kazanması gerektiğini kaydetti.
İngiliz heyetinin ziyaretinin 4 gün süreceği açıklanmıştır. Jack Starw ayrıca bugün Mecliste düzenlenecek bir basın toplantısına da katılacak.
Muhtelif alanlarda İran ve İngiltere ilişkilerinin düzeltilmesi bu heyetin başlıca amaçları arasında olduğu bildirilmiştir.
Cenevre-2’ye katılmak için hiç bir ön şart kabul etmeyiz
İran Dışişleri bakanı, İran İslam Cumhuriyeti Cenevre-2 konferansına katılmak için hiç bir önşartı kabul etmeyeceğini vurguladı.
MHA - İran Dışişleri bakanı Muhammed Cevad Zarif, Tahran’ı ziyaret eden Suriye dışişleri bakanı yardımcısı Faysal Mikdad’la görüşmesinde İran İslam Cumhuriyeti Cenevre-2 konferansına katılmak için hiç bir önşartı kabul etmeyeceğini vurguladı.
Zarif Suriye krizi siyasi yollardan ve Suriyeli taraflarca çözümlenmesi gerektiğini, Suriye’de yaşananlar bölgenin istikrar ve güvenliği bağlamında büyük bir sınav olduğunu, terör ve radikalizmle mücadelede tüm bölge ülkeleri işbirliği yapmaları gerektiğini kaydetti.
Zarif ayrıca İran Suriye krizinin çözümü için her türlü yardımda bulunmaya hazır olduğunu ifade etti.
Görüşmede Faysal Mikdad da İran ve Suriye’nin bölgede barış ve istikrarın sağlanması için işbirliğinin hayati önem arz ettiğini vurguladı
Kanada: İran ambargosu en katı şekilde devam edecek
Kanada dışişleri bakanı John Baird, İran’a ambargo uygulamaya devam edeceğini açıkladı. İran ile yapılan nükleer müzakerelerde nihai anlaşmayı görmeden ambargoyu kaldırmak istemediklerini belirten Baird, diğer ülkeler kaldırabilir ama Kanada bu ambargonun en katı şekilde devam etmesini istiyor diyerek İran ile ilişkilerini daha da gergin seviyeye taşımaktan kaçınmadığını gösterdi.
Geçtiğimiz bahar aylarında İran’a karşı uyguladığı ambargonun daha da katılaşmasını isteyen Kanada, İran ile her türlü ticaretin engellenmesi için ciddi önlemler aldı ve Kanada bankalarındaki İran hesaplarını dondurdu. İstatistiklere göre Kanada’da hesapları dondurulan 508 şirket ve 78 şahıs bulunmaktadır. Son olarak ise ülkesindeki İran konsolosluğunun kapanmasını istemiş ve İran’daki konsolosluğunu da kapatarak İran ile ilişkilerini tamamıyla koparmıştı.
AK Partilileri fişlemişler!Türkiye’de devlet içinde devlet
Emniyet içinde oluşan bir birim AK Parti İl Teşkilatı’nda çalışanları mercek altına almış.
İçişleri Bakanı’nın ‘dinleme’ açıklamasının ardından bu kez de Kilis’te ‘fişleme’ skandalı ortaya çıktı.
Akşam'ın haberine göre, İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın paralel devletle ilgili yaptığı ‘Güneyde bir ilimizde Vali ve il teşkilatı da dahil tüm şehri dinlemişler” açıklamasının ardından Kilis’te fişleme iddiası patlak verdi.
ADRESLERİ TARİF EDİLMİŞ
İddiaya göre Emniyet Müdürlüğü bünyesindeki bir şubede oluşturulan birimde, kentteki AK Parti İl Teşkilatı ile gazeteciler başta olmak üzere birçok isim fişlenmiş. Son bir yıl içerisinde fişleme ile ilgili emniyet müdürlüğü bünyesinde bazı polislerin zorunlu olarak tayin isteyip il dışına çıktığı, bazı memur ve şube müdürlerinin pasif göreve getirildiği de iddialar arasında.
Fişleme dosyalarındaki kişilerin T.C. kimlik numarası, evlerinin nerede olduğu, ne iş yaptığı gibi istihbari bilgiler yer alıyor. Kişilerin ev ve iş adreslerinin yanı sıra tarifler de bulunuyor. Fişleme dosyası olduğu iddia edilen belgelerde AK Parti İl Teşkilatı başkan ve başkan yardımcılarından en alt kadroya kadar herkesin fotoğrafları ve kişisel bilgileri bulunuyor.
FOTOĞRAFLARI FACEBOOK’TAN
Fişleme dosyalarında kentte görev yapan ulusal ve yerel gazetecilerin de fotoğrafları ile bilgileri yer alıyor. Basın mensuplarının fotoğraflarının bazılarının ise başta facebook olmak üzere sosyal paylaşım sitelerinden elde edildiği görülüyor. Bazı fotoğraflar ise kentteki etkinliklerde çekilmiş.
'BÜTÜN ŞEHRİ 6 AY DİNLEMİŞLER'
İçişleri Bakanı Efkan Âlâ, “Güneyde bir ilimizde 6 ay boyunca devlet içerisinde bir çete dinleme yapıyor. Bunu seçim öncesi kendi ittifaklarıyla siyasete dizayn vermek için kullanıyorlar” demişti.
Şahab-3 füzeleri ABD üslerini ve İsrail’i vurmaya hazır
Sipahiler Ordusu komutanlarından General Golam Ali Ebu Hamza, Şahab-3 füzeleri ABD üslerini ve İsrail’i vurmaya hazır olduğunu belirtti.
FHA- Muhabirimize Rehberin Cenevre müzakereleri ile ilgili sözlerini değerlendiren General Ebu Hamza, Rehber kahramanca esneklik ve kahramanca manevra yeteneğinden söz ettiğini belirtti.
Müzakereci heyetin görevini en iyi şekilde yerine getirmesini umduklarını belirten General Ebu Hamza, Rehberin de buyurduğu üzere Amerikalılara güvenilemeyeceğini vurguladı.
Amerikalı yetkililerin “askeri seçenek masada” sözüne de tepki gösteren General Ebu Hamza, Amerika’nın en ufak akılsızlığına Fars Körfezi’nde cevap verileceğini vurguladı.
General Ebu Hamza ayrıca, Şahab-3 füzeleri Amerikan üslerini ve İsrail’i vurmaya hazır olduğunu belirtti.
İran ve Türkiye Dışişleri Bakanlarının ortak basın toplantısı
İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, "Umarım üçüncü ülkeler, İran ve Türkiye halklarının faydasına ve bölgenin istikrarına, barışına katkısı olan iki ülkenin ilişkilerine karışmaktan kaçınırlar ve daha da gelişmesi gereken bu ilişki devam eder" dedi.
MHA - Zarif, Ahmet Davutoğlu ile Çırağan Sarayı'nda yaptığı görüşmenin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında konuşan Zarif, Türkiye'yi ziyaret etmekten duyduğu memnuniyeti dile getirerek, gösterilen konukseverlikten dolayı Davutoğlu'na teşekkür etti.
Zarif, ziyaretinde, ikili ilişkilerin yanı sıra bölgesel konuların da ele alındığını kaydetti. Zarif, bölgedeki önemli ve etkili iki ülkenin ilişkilerini geliştirmesi, görüş alışverişinde bulunması ve yetkililer arasındaki görüşmelerin sürekli olmasının, hassas olan bölge için önemli ve gerekli olduğuna inandıklarını söyledi.
Yakın gelecekte dost ve kardeş Türkiye'nin muhterem Başbakanı'na ev sahipliği yapmaktan mutluluk duyacaklarını ifade eden Zarif, ziyarette, Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi anlaşması, tercihli ticaret ve diğer bazı alanlarda işbirliğini öngören anlaşmaların imzalanmasını umduğunu belirtti.
İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'nin önümüzdeki aylarda Türkiye'ye yapacağı ziyaretin, ikili ilişkilerin daha da geliştirilmesine vesile olması dileğinde bulunan Zarif, "İran ve Türkiye'nin 30 milyar dolarlık ticaret hacmi hedefi, ulaşılabilir ve zorunlu bir hedeftir. Umarım üçüncü ülkeler, İran ve Türkiye halklarının faydasına ve bölgenin istikrarına, barışına katkısı olan iki ülkenin ilişkilerine karışmaktan kaçınırlar ve daha da gelişmesi gereken bu ilişki devam eder" şeklinde konuştu.
Zarif, Türkiye ve İran'ın, enerji, ulaştırma, ticaret, ekonomi ve diğer alanlardaki ilişkileri geliştirmeye hazır ve istekli olduğunu ifade etti.
İki ülke vatandaşlarının karşılıklı ziyaretlerini ve ikametlerini kolaylaştıracak konsolosluk işlemlerinin geliştirilmesi konusunda da görüş birliğine varıldığını anlatan Zarif, bu ziyaretlerin, İran ve Türkiye arasındaki dostane ilişkileri daha da geliştireceğine olan inancını dile getirdi.
İranlı Bakan, iki ülke halkının kültür, ekonomi, ticaret, bilim, teknik ve diğer alanlarda daha da yakınlaşmasını sağlayacak ortamın ve şartların mevcut olduğunu kaydetti.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Davutoğlu ile görüşmelerinde bölgesel konularda fikir teatisinde bulunduklarını anlatan Zarif, "İran ve Türkiye, bölgedeki sorunların çözülmesi, çatışma, savaş ve kardeş kavgasının önlenmesi, aşırılıkla mücadele, bölge halklarının iradesine saygı ve bölge halklarının da kabul edebileceği çözüm önerisi konusunda birçok alanda ortak görüşe sahip" ifadelerini kullandı.
İki ülkenin Suriye konusundaki görüş farklılığının her geçen gün daha da azalması için istişarenin sürdüğünü belirten Zarif, tüm Suriye halkının kabul edebileceği, çatışmaları sonlandıracak barışçıl bir çözüme ulaşmak için diğer ülkelerin de yardımcı olması gerektiğini bildirdi.
Zarif, İran ve Türkiye'nin, Suriye'de halkın iradesiyle gerçekleşecek bir çözüme ve bu ülke halkına insani konularda yardım edebileceğine olan inancını dile getirdi. Ele alınan bir başka konunun da Irak'ta yapılacak seçimler olduğunu belirten Zarif, seçimlerin başarılı olması ve halkın iradesini yansıtması dileğinde bulundu.
Zarif, İran ve Türkiye'nin görüşlerini şeffaf ve açık bir şekilde ortaya koymasının, ortak noktalarda işbirliği yapmasının, görüş farklılığı olan konuları da sadakat, dostluk ve kardeşlikle ele almasının bölge barışı ve huzuru için önemli olduğunu vurguladı.
Konuk Bakan, sözlerini şöyle tamamladı:
"İran ve Türkiye ilişkileri, sadece ve sadece bölgenin istikrar, huzur ve barışına katkı sağlar. Hiç kimsenin de zararına değil. Herkes bu ilişkileri bu şekilde görmeli. Bu ilişkinin gelişmesi tüm bölgenin faydasınadır. Umarım bu şekilde devam eder. Ümit ediyorum ki karşılıklı ziyaretler, Müslüman ve kardeş iki ülkenin ikili ilişkilerinin daha da gelişmesine ortam hazırlar."
Toplantıyı takip eden basın mensuplarını selamlayan Zarif, annesinin vefatından dolayı başsağlığı dileyen Davutoğlu'na ayrıca teşekkür etti.
TürkiyeDışişleri Bakanı Ahmet, Davutoğlu işe "İran ile ticaretimizi 30 milyara ulaştırmak istiyoruz" dedi.
Davutoğlu, annesini kaybeden Zarif'e taziye dileklerini sunarak, "Muhterem annelerini kaybeden Sayın İran Dışişleri Bakanımıza bir kez daha taziyelerimi sunuyorum. Bu büyük kayba rağmen programlarını ertelemeyip, rahatsızlığına rağmen ülkemize gelen Zarif'e çok teşekkür ediyorum. Allah rahmet eylesin kendilerine sabır versin" dileklerini sundu.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ay sonunda İran'a bir seyahat gerçekleştireceğini belirten Bakan Davutoğlu, "Bu ziyaretin ardından hiç gecikmeden Sayın Ruhani Türkiye'ye bir ziyarette bulunacak. İlişkilerimizde çok tempolu ve süreklilik arz eden süreç işliyor. Bundan çok büyük memnuniyet duyuyoruz" diye konuştu.
İranlı heyetle yapılan görüşmelere ilişkin bilgiler veren Bakan Davutoğlu, "Bugün ki görüşmemizde hem ikili hem de ikili bağlamda önemli kararlar aldık. İkili bazda üst düzeyde iş birliği konseyinin kurulmasının kararını aldık. Bu hazırlıklarını Sayın Başbakanımızın ziyaretlerine kadar tamamlamayı düşünüyoruz. Sayın Ruhanin ziyaretinde ilk toplantıyı yapmayı düşünüyoruz. Birlikte atacağımız adımlarla birlikte bazı konsolosluk işlemleri hakkında istişareler yapıldı ve enerji bakanlarımız arasında yine istişareler planlanıyor" dedi.
"Önümüzde aylarda çok farklı alanlarda temas trafiği olacak" diyen Bakan Davutoğlu, "İnşallah ekonomik anlamda ticari ilişkilerin 30 milyar dolarını bulmasını istiyoruz. Bölgesel konuları ele aldık. Kasım ayında diplomatik bir başarı olarak muhataplarıyla paylaştığım ve 51 İran müzakerelerinde sağlanan anlaşmayıTürkiye büyük bir memnuniyet ile karşılamıştır. Biz her zaman bölgemizde nükleer silahlardan arındırılmış bir bölge anlayışını yerleşmesi ve İran gibi dost gibi bir ülkenin barışçıl nükleer programların uygulayabilmesi ve dünya ekonomik açıdan dünyanın ekonomik sistemine entegre olmasını savunduk. 3 sene önce Tahrananlaşmasını imzalarken de perspektifimiz budur. Bunlardan büyük memnuniyet duyuyoruz" diye konuştu.
Suriye'de yaşanan iç savaş ve gelişmelerin de toplantı da ele alındığını belirten Davutoğlu, "Bölgemizdeki gelişmelerle ilgili istişareler ile ilgili başta Suriye olmak üzere İslam ülkelerindeki gelişmeleri ele aldık. Tahran ziyaretimde kapsamlı bir şekilde Suriye konusunu ele almıştık ve ateşkes çağrısında bulunmuştuk. Ama maalesef o günden bugüne ateşkes çağrımıza rağmen özelikle Halep ve birçok bölgede yaşanan insanlık trajediyi, açlık sebebiyle ölümlerin artması bizleri ciddi şekilde kaygılandırıyor. Özellikle son günlerde artan insanlık trajedisin bir an önce durdurulması için bir an önce ne gerekiyorsa bundan sonra yapmaya hazırız. Bölgede Iraktaki son gelişmeler, umut ederiz ki dost ve kardeş Irak 30 Nisan seçimlerine barış içinde etnik ve mezhebi çatışma yaşanmadan ulaşır ve kalıcı bir barış sağlanır" dedi.
Türkiye ile İran arasında ticaretle ilgili görüşmelerin de olacağına işaret eden Davutoğlu, şöyle devam etti:"İnşallah 2015 yılı içerisinde, bu seneye kadar düşüş gösteren ticaretimizin, kısa sürede 30 milyar doları, daha sonra 50 milyar doları bulmasını hedefliyoruz. Bunun için de hukuki altyapının sağlanması yönünde atılması gereken bütün adımları atacağız. Ayrıca görüşmelerimizde bölgesel konuları da ele aldık. Kasım ayında Sayın Zarif'in de diplomatik bir başarı olarak paylaştığı P5+1 - İran müzakerelerinde sağlanan anlaşmayı Türkiye büyük bir memnuniyetle karşılamıştır."
Her zaman bölgede nükleer silahlardan arınmış bir bölge anlayışının yerleşmesini ve buna paralel olarak İran'ın barışçıl nükleer programları uygulayabilmesini savunageldiklerini ifade eden Davutoğlu, üç sene önce Tahran anlaşmasını imzalarken ve şimdi de perspektiflerinin bu olduğunu vurguladı.
İran'dan Suudi uyruklu teröristin öldürülmesine tepki
İran dışişleri bakanlığı sözcüsü Merziye Efhem, Lübnan'da terör elebaşının öldürülmesinin, İran'ın Lübnan'ın başkenti Beyrut'ta İran büyükelçiliğini hedef alan saldırıyla ilgili olarak hukuki ve uluslar arası takibi kesinlikle etkilemeyeceğini söyledi.
MHA - İran devlet televizyonun haberine göre, İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Merziye Efhem, Lübnan'da Abdullah Azam adlı terör örgütünün elebaşı Macid el'Macid'in öldürülmesiyle ilgili dün gece yapılan açıklamadan sonra konuyla ilgili olarak gösterdiği tepkide; İran'ın Lübnan büyükelçiliğini hedef alan saldırının faillerinin bulunması ve gerekli cezaya çarptırılmasıyla ilgili olarak işin takipçisi olacağını söyledi.
Bilindiği gibi geçen ay İran'ın Lübnan'daki büyükelçiliği yakınında meydana gelen terörist saldırıda İran'ın kültür ataşesi şehit olmuş ve ayrıca çok sayıda sivilin ölümünün yanı sıra onlarca insan da yaralanmıştı.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, terörizmle ile mücadele konusunda bütün herkesin üzerine düşen görevi yerine getirmesi gerektiğini bildirdi.
Suudların kara kutusu Maced’in şaibeli ölümü
Lübnan ordusu, İran Büyükelçiliği’ne terör saldırısı düzenlemekle suçlanan Suud asıllı terörist Maced Maced’in öldüğünü doğruladı.
Bazı haber kaynakları, Lübnan’ın Abdullah Azam terör örgütü elebaşı Suud asıllı terörist Maced Maced’in öldüğünü duyurdu.
Arabistan istihbarat şefi Bender Bin Sultan’la yakın irtibatı bulunan Maced, Suud rejiminin kara kutusu olarak anılıyordu.
Bu arada Lübnan ordusu da bir bildiri yayınlayarak, Maced’in askeri bir hastanede öldüğü haberini doğruladı.
Lübnan medyası bundan önce Maced’in tutuklanması, onu destekleyen malum çevreleri konuşarak her şeyi anlatması konusunda kaygılandırmaya başladığını yazmıştı.
Malezya’daki Şia Fobisi
Bismillah,
Emperyalist bir proje olarak yerli unsurlarının desteğiyle dünya genelinde Şia mezhebi mensuplarına yönelik her türlü maddi ve manevi saldırılar büyük hızıyla devam etmektedir. Şii karşıtlığı, Müslüman milletler arasında tefrika çıkarmaya çalışan Amerika ve Siyonist İsrail patentli bir projedir. Bu alçak saldırıların yapıldığı ülkelerden birisi de Malezya’dır. Malezya'da azınlık olarak bulunan Şii Müslümanlara yönelik kin ve düşmanlık şiddet kazanarak artmaktadır. Şiilere yönelik devam eden bu çirkin saldırılar; siyaset, hukuk ,akademik ve güvenlik çevrelerine kadar hemen hemen bütün kesimlerde büyük bir ciddiyetle devam etmektedir. Halbuki , Malezya da ki en yüksek dini kurum olan Malezya fetva konseyi 1988 yılında Zeydiye Şiileri ve Caferi Şiilerini İslam dininin iki mezhebi olarak tanımıştı. Fakat yine aynı konsey daha sonra ne hikmetse 1996 yılında bir fetva yayınlayarak önceki fetvasını geri alarak Malezya'da Şii mezhebini sapkın ve illegal bir tarikat olarak ilan ederek bu mezhebin Malezyalı Müslümanlara yönelik bir tehdit olduğunu iddia eden bir ilan yayınladı. Bu eski fetva eski başbakanın oğlu tarafından tekrar gündeme taşındı ve Şii karşıtlığına büyük hız verilerek Malezya kamuoyu kışkırtılmaya devam edilmektedir.
Malezya devleti fetva konseyinin Şii mezhebini sapkın ve illegal ilan ettiği fetvasının yeniden yayınlanmasından sonra Malezya medyasında bu ülkenin dini ve mezhebi çevrelerince Şii mezhebine yönelik geniş çaplı itiraz ve eleştirileri gündeme taşınarak Şii fobisi oluşturulmaya çalışılmaktadır. İslami İran ile yakın ilişkileri olan Malezya'nın eski Başbakanı Mahatir Muhammed'in son zamanlarda yaptığı ‘’Şii mezhebinin ülkesinin düzeni ve güvenliğine yönelik ciddi tehdit oluşturduğu ve İranlı vatandaşların Malezya'ya gelmemeleri gerektiğine’’dair sansasyonel açıklamaları ise bu art niyetli projenin boyutunu gözler önüne seriyordu.
Mahatir Muhammed, daha da ileri giderek Şii Müslümanların savaş ve kan akıtma ve tefrika çıkarma peşinde olduklarını, bu yüzden Malezya'nın düzenini ve hakimiyetini bozacakları gibi çok uçuk ve mesnetsiz bir iddiada daha bulunuyordu. Bu sözlerden cesaret alan bu projenin diğer ayaklarından olan Malezya diyanet işleri bakanı ve Malezya yönetimi de bu ülkede her türlü Şii hareketin ve toplumda Şii inancının yayılmasına karşı olduklarını bu sürece şiddetle karşı çıkacaklarını açıklayarak Vahhabi düşüncesinin bayraktarlığında birbirleriyle adete yarış ediyorlardı. Hakeza, Malezya yüksek eğitim bakanı da bazı üniversitelerde ve akademik çevrelerde Şii düşüncesinin ve ekolünün kök saldığını bazı hükümet yetkilileri ve öğretim üyelerinin Şii düşüncesinin yaygınlaşmasında eli bulunduğunu iddia ederek Şiilere yönelik üzerlerine düşen görevleri fazlasıyla yerine getireceklerinin sözünü veriyorlardı!
Eski başbakanın Malezyalı Müslümanların arasında tefrika bayraktarlığını yaptığı davranışları ve diğer devlet yetkililerinin bu tefrika siyasetine katkı sağlayan açıklamaları neticesinde Malezya’da şu anda geniş çaplı Şii düşmanlığı projesi güdülmektedir. Malezya da Şia mezhebine ve mensuplarına yönelik uygulanan bu tecrit ve sindirme politikaları neticesinde mazlum azınlık halk genel başlıklarıyla şu zulümlerle karşı, karşıya bulunmaktadır:
1-Malezya'da Şii virüsü başlığı altında yüzlerce seminer ve oturum düzenleniyor ve kamuoyu oluşturularak vatandaşlar sözde Şii tehlikesi konusunda uyarılıyorlar!
2-Şia mektebini karalamak ve tarihi hakikatlerin insanlara ulaşmasına mani olmak için yazılan sapkın kitaplar Malezya Müftüler Federasyonu tarafından camilerde dağıtılarak insanların eline rahatça geçmesi sağlanıyor! Hakeza Malezya içişleri bakanı polis gücüne Şiilerle mücadele etmek ve kitaplarını toplamak ve her türlü oturumlarını engellemek için tam yetki verdiğini açıklıyordu!
3-Malezya Diyanet işleri bakanlığı ve içişleri bakanlığı bünyesinde Şiilik ve Şii Müslümanlarla mücadele komitesinin kurulması ve Malezya vatandaşı Şii azınlığa karşı düşmanca tutum sergilenmesi ve Şii Müslümanların tutuklanması çalışmaları!
4-Malezyalı Şii Müslümanların işlerinin hükümet erkanlarında gayri Müslimlerin işleri ile ilgilenen bölümlere havale edilmesi, Şii mezhebinin İslam çerçevesinin dışında olduğunun ilan edilmesine yönelik çalışmalara hız verilmesi, Malezya'nın devlet TV kanalları ve özel TV kanallarında Şii’lik karşıtı propaganda yapılması ve Şii Müslümanların ahlaki fesat çıkarmakla suçlanarak toplumdan tecrit edilmesi!
5- Şii inancı ve hatta bu inanç hakkında fikir beyan etmek bile sapkın düşünceleri önleme bahanesi ile yasak ilan edilerek bu suçu işleyenlerin mahkeme kararı olmaksızın polis tarafından 6 ay süreyle hapse atılabilecektir!
6-Malezya'da Şiaların özel doğum günü kutlama ve Aşura merasimi gibi anma programlarında yas tutma merasimlerine katılan Şiiler, Malezya polisinin vahşice saldırılarına maruz kalarak bir çok Şia mensubu vatandaş tutuklanarak hapse atılması!
Son yıllarda çeşitli alanlardaki gelişmelerinden dolayı kendinden olumlu yönde bahsedilen modern ülke görünümlü Malezya tamamen hür bir ülke olup bütün dinler ve mezhep mensupları bu ülkede dini ibadetlerini ve vecibelerini yerine getirmekte özgürdürler. Malezya'da Müslümanların camilerin yanında, Hristiyanların kiliseleri, Hinduların ve Budistlerin mabetlerin varlığı aslında bu ülkede geniş bir düşünce özgürlüğü platformunun olduğunu göstermektedir. Ayrıca Hinduların en büyük putlarından biri olan Şiva'nın en büyük heykeli bile Malezya'da bulunmaktadır. Hakeza Malezya'da fesatın mekan ve merkezleri olan gazinolar, gece kulüpleri, meyhaneler serbest olup hatta dünyanın en büyük kumarhanesi Malezya‘dadır. Caddelerinde alkollü içecekler satan mağaza sayısı oldukça çoktur.
Tüm bu olumsuz faaliyetlerin ve inançların serbestçe ve özgürce hüküm sürdüğü bu ülkede acaba Şia mezhebine yönelik bu tecrit politikasının altında yatan sebepler nelerdir? Bu kadar sapık fiillerin meşru görüldüğü bir ülke olan Malezya’da tevhid merkezli Şia inancının öcü ve tehlikeli bir virüs olarak gösterilmesi hatta Şii inancı toplum için bir terör unsuru gibi planlı bir şekilde kamuoyuna lanse edilmesi çalışmalarının altında yatan sinsi ve şeytanı gerekçeler nelerdir?
Malezya’da 2012 ve 2013 yapılan yıllarında parlamento seçimleri sonuçları göre iktidar partisi Ameno’nun yenilmesiyle dengeler muhalefetin lehine değişmişti. Bu gelişme malayi soyunun bölünmesini Çinlilerin ve muhalif partilerin yeniden iktidarın başına geçme tehlikesini gündeme getirmesiyle yeni Malezya'nın mimarı, Mahatir Muhammed'i yeterince kaygılandırmaya yetiyordu. Ayrıca Mahatir Muhammed'in oğlunun siyasi gelecek kaygısı ve babasının liderlik mevkiisini ele geçirme hayali yaşlı Mahatir Muhammed'in bir şeyler yapmasını gerektiriyordu. Bu noktada Malezya mimarının tarafından komünizmden daha da tehlikeli olan "Şii virüsü" şiarı güçlü bir şekilde gündeme taşınarak amaçları için can simidi oluyordu . Mahatir Muhammed böyle bir farazi tehditle Malayi soyunu birleştirerek böylece oğlunun geleceği için bir güç odağı oluşturabilecekti.
Hakeza, Malezyalı yetkililer Şia karşıtlığıyla, ABD ve Batı'ya yaklaşmak, onlardan siyasi ve iktisadi imtiyazlar koparmayı hedeflenmektedirler. Yine, Şia düşmanı dikta Suudi yönetimi ve gerici Arap müttefiklerinden Malezya'nın yüklü borçlarını ertelemek için mühlet almak ve Arap yatırımcıların yatırımlarının devam etmesini sağlamak Malezya devletinin Şii düşmanlığını ve saldırganlığın en büyük sebeplerindendir. Müslüman gençleri Şii mezhebinden korkutmak ve onları Malayi birliğine yöneltmek için bu mezhep düşmanlığı teşvik edilmektedir. Suriye krizinin bir mezhep savaşı görünümünde sunulması ve Malezya yetkililerinin bu krize Suudi gözüyle bakması yine bu yönetimin Bahreyn'de Al-i halife diktasını Şii halkına karşı desteklemesi ve dikta yönetime destek amaçlı Bahreyn’e asker göndermeye hazır olduklarını bildirmeleri Malezya'da yeni bir Şii karşıtlığı senaryosunun tam olarak uygulanması için gereken zemini oluşturmaya yetmektedir.
Malezya'daki bağımsız gözlemciler, Mahatir Muhammed ve oğlunun Malayi soyunu birleştirerek siyasi amaçlarına ulaşmak için Şii inancına yönelik bu saldırganlık temelinde şekillenen stratejik metotlarının büyük bir hata olduğunu , Şii Müslümanlara yönelik bu tutum ve Ameno partisinin bu mezhepçi, tefrikacı anlayışlarının Malezya halkının gözündeki konumlarını olumsuz etkileyeceğini belirtmektedirler.
MEHMET YETKİN




















