Türkiye-İran ilişkilerini yeniden kurgulamak

Rate this item
(0 votes)
Türkiye-İran ilişkilerini yeniden kurgulamak

İran, Türkiye'nin Rusya ile olan ilişkilerindeki bozulmanın Türkiye ekonomisine olumsuz etkilerinin artık iyice anlaşıldığı bir sırada Türkiye için önemli bir ortak olarak da görülüyor.

 

1639 yılında Osmanlı Devleti ile Safevi Devleti arasında imzalanan Kasr-ı Şirin Anlaşması'nın Türkiye ile İran arasında bugünkü sınırı belirleyen anlaşma olduğu bilinir. Bu anlaşma ayrıca iki ülke arasında ne kadar köklü ve karşılıklı saygıya dayalı biçimde süren ilişkiler mevcut olduğunu anlatmak için de sık hatırlatılan tarihi bir belgedir.

Türkiye ile İran arasındaki sınırın büyük bir kısmının Kasr-ı Şirin Anlaşması ile belirlendiği, zaman içinde çok önemli değişikliklere uğramadığı doğrudur. Bununla beraber anlaşmanın asıl önemli yönü Osmanlılar ile Safeviler arasında Bağdat üzerinden süren rekabetin sonucunu ve bugünkü Irak topraklarını kimin kontrol edebileceğini belirlemiş olmasıdır. Buna göre, Bağdat, Basra, Kerkük ve Doğu Anadolu Osmanlı Devletinde kalmış, Revan ve Azerbaycan Safevi Devletinde kalmıştı. Irak'ın devletler arası ilişkiler sahnesine çıkması ile Kasr-ı Şirin Anlaşması'nın belirlediği sınırın bu bölümü de bugünkü İran-Irak sınırını oluşturmuştu.
Osmanlı Devleti ile Safevi Devleti arasındaki rekabet büyük ölçüde bir mezhep rekabetiydi. İşin bu boyutunu hatırlamak, asırlardır süren bu coğrafya birlikteliğinin bugün neden hala huzurlu bir ortama kavuşamadığının anlaşılması bakımından da yararlı olur.
Safevi Devleti bir Şii Devletiydi. 1979'da gerçekleşen devrimden sonra İran yeniden bir Şii Devleti özelliğine büründü. Bu durumun yıllardır bölge ülkelerinde bir "İran fobisi" yarattığı malum. Hele Irak'ta 2003 yılında Saddam rejiminin devrilmesiyle birlikte Şii ağırlıklı bir siyasi kadronun yönetimi ele geçirmesi, ülkede Sünni mezhebine mensup olanların maruz kaldıkları baskıların bölgede Şii-Sünni kutuplaşmasını oluşturması, ardından Suriye'de benzer bir senaryonun bu defa Sünnilerin iktidar olmaları için sahneye koyulduğu iddialarının gündeme gelmesi, İran'ın bu nedenle Esad rejimini kollaması, IŞİD probleminin bütün bu gelişmelerin sonucunda ortaya çıktığının ileri sürülmesi alt alta yazıldığında ortaya çıkan tablo bugün bölgeyi anlamak için yeterli.
Başbakan Sayın Ahmet Davutoğlu'nun son Tahran ziyareti elbette Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin son yıllarda yaşadığı inişli çıkışlı seyrin istikrara kavuşturulmasını hedefliyor. Her ne kadar bu ihtiyacın özellikle Türkiye'nin Suriye politikasında belirlediği tüm hedeflerin kaybolması, Türkiye'nin Rusya ile olan ilişkilerinin bozulması ve Türkiye'nin dış politikasında "kırmızı çizgi" diye altı çizilen söylemlerin pespembe olmasından kaynaklandığı kuşkusu yaygınsa da, yine de ziyaret önemli. Kuşkulara verilecek yanıt da herhalde "ülkede seçimlerin yapılması beklendi" diye gerekçelendirilecektir.
Türkiye İran'dan başta Suriye sorununun çözümlenmesi için destek bekliyor. Bölgede akan kardeş kanının durdurulması ve Suriye'nin huzur ve istikrara kavuşması için elbette öncelikle Türkiye ve İran'ın işbirliği yapmaları gerekirdi. Bu eşgüdüm aslında beş yıl önce sağlanmalıydı. Türkiye Esad rejiminin gitmesi üzerine kurduğu Suriye planını ikili girişimleri sonuç vermeyince bölgesel düzlemde Arap Ligi'ne götürmeseydi İran devre dışı bırakıldığı izlenimini de edinmezdi. Bugün gelinen noktada İran'ın Esad'dan vazgeçmesi beklenmeyeceğine göre, Türkiye'nin Esad'ın gitmesi konusundaki ısrarını gözden geçirmiş olması ihtimali daha büyük bir ağırlık kazanıyor. Esasen uluslararası kamuoyunun da en azından görülebilir bir süre için IŞİD'le mücadelede ve Suriye'nin geçiş dönemi sürecinde Esad'a ihtiyaç olduğunu dolayısıyla Esad'ın birden bire buharlaşmayacağını anladığı görülüyor.
Türkiye'nin bölgesel sorunların bölge ülkeleri tarafından atılacak adımlar ve yapılacak önerilerle çözüme kavuşturulmasına ilişkin tezi gerçekten çok değerli. İran da muhtemelen bu görüşün değerinin bilincindedir. Ancak İran gerçekleri de görüyordur herhalde. Esad rejiminin yeniden konumunu güçlendirmesinin ardında yatan tılsımın İran ile Rusya arasındaki eşgüdüm olduğunu, Rusya'nın "bölge dışı aktör" olmasına rağmen Suriye'nin içine İran kadar nüfuz etmiş olduğunu görmemesi mümkün mü? Kaldı ki, nükleer dosyanın sonuca ulaştırılmasında ve İran'ın yeniden uluslararası toplumla kucaklaşmasında Rusya'nın ne kadar önemli bir rol oynadığı hatırlandığında, İran herhalde Rusya'yı artık bölge dışı bir ülke olarak görmüyordur. O halde Türkiye'nin "bölge dışı aktörlerin bölgeye karışmasına birlikte engel olmak" söyleminden de Rusya'nın kastedilmediğini düşünecektir. Kastedilen ABD ise bunu da anlamak zor, zira İran uluslararası toplumla yeniden buluştuğu, yaptırımlardan kurtulduğu ve özellikle yabancı yatırımları yeniden kabul etmeye hazırlandığı bir dönemde ABD ile de arasını hoş tutmak gerektiğini düşünüyor. Bu da İran ile Türkiye arasında bölgesel sorunların çözümüne yaklaşımda bir farklılık daha oluşturmuyor mu?
İran, Türkiye'nin Rusya ile olan ilişkilerindeki bozulmanın Türkiye ekonomisine olumsuz etkilerinin artık iyice anlaşıldığı bir sırada Türkiye için önemli bir ortak olarak da görülüyor. Türkiye enerji ithalatında karşılaşabileceği sıkıntıları İran'dan almakta olduğu petrol ve doğal gaz miktarını artırmakla gidermeyi umuyor. Rusya ile bozulan ilişkilerin dış ticaretine yaptığı olumsuz etkileri İran pazarına girmek, yeni yatırımlar ve artan ticaretle dengelemeyi de planlıyor. Rus turistlerin Türkiye'ye gelişlerinin engellenmesi nedeniyle turizm sektöründe yaşanacak krizin de İran'dan gelecek turistlerle kapatılabileceğini umuyor. Bu da ilişkilerin ikili boyutunun önemini gösteriyor.
Ziyaret sırasındaki görüşmelerde herhalde Suudi Arabistan tarafından bölgede terörle mücadele amacıyla kurulması hedeflenen askeri oluşuma Türkiye'nin neden dahil olduğu da gündeme gelmiştir. Türkiye tarafı da muhtemelen bunun bir Sünni ittifak olmadığını, esasen Türkiye'nin bir Sünni devleti de olmadığını, laik, demokratik bir hukuk devleti olduğunu, insan hakları, temel hak ve özgürlükler, adalet, ifade ve basın özgürlüğü ilkelerine saygı esasına dayalı bir yapısı olduğunu anlatarak cevap vermiştir. İran'ı asıl rahatlatacak olan da budur. Zira artık İran değişiyor ve Türkiye olan ilişkilerini de dünya ile olduğu gibi 1639 vizyonuyla değil 2016 vizyonuyla kurgulamak istiyor.

Read 843 times

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile