"Hürmüz’deki fiilî kriz, petrol fiyatlarını yalnızca arz-talep dengesi üzerinden değil, jeopolitik risk primi üzerinden de yukarı taşımaktadır. Piyasalar çoğu zaman gerçek kıtlığa değil, kıtlık beklentisine tepki verir. "
Bugün İran–ABD–İsrail savaşı 33. gününe girerken, artık kimse bu çatışmayı klasik bir savaş olarak tanımlayamıyor. Bu, Clausewitz’in dediği gibi sadece “siyasetin başka araçlarla devamı” değildir; bugün savaş, enerjinin, ticaretin ve korkunun siyaseti şekillendirdiği bir düzleme taşınmıştır. İran-ABD-İsrail savaşı, yalnızca askerî cephelerde yürüyen bir çatışma olmaktan çıkmış; enerji yolları, deniz ticareti, küresel tedarik zincirleri ve jeopolitik denge üzerinde şekillenen çok katmanlı bir güç mücadelesine evrilmiştir. Savaşın 33. gününe girilmiş olmasına rağmen çatışmaların hâlâ sürüyor olması, bu savaşın kısa süreli bir operasyon ya da sınırlı bir hava harekâtı olmaktan çıktığını göstermektedir.
Başlangıçta ABD ve İsrail’in temel hedefi İran’da rejim değişikliği yaratmak, ülkenin askerî ve ekonomik altyapısını felce uğratmak, maksimum baskı politikasıyla Tahran’ı koşulsuz teslimiyete zorlamak ve bölgesel nüfuzunu kırmaktı. Ancak savaş ilerledikçe bu hedeflerin önemli bir kısmının sahada karşılık bulmadığı, hatta çatışmanın beklenenden daha maliyetli ve daha karmaşık bir hale geldiği görülmüştür. Hiçbir plan, düşmanla ilk temasından sonra ayakta kalamaz. – Helmuthvon Moltkethe Elder’in bu kadim uyarısı, ne yazık ki Washington ve Tel Aviv’in strateji odalarında unutulmuşa benzemektedir.
Bu savaş, klasik anlamda iki ordunun karşı karşıya geldiği bir mücadele değildir. Burada savaşın ağırlık merkezi, yalnızca füzeler, hava saldırıları ya da suikastlar değildir; asıl belirleyici unsur, enerji jeopolitiği ve stratejik boğazların kontrolüdür. Özellikle Hürmüz Boğazı, savaşın askerî boyutunu aşarak küresel ekonominin kalbine yerleşmiş, çatışmayı bölgesel bir gerilim olmaktan çıkarıp dünya çapında sonuçlar doğuran bir kriz haline getirmiştir. Bu nedenle İran-ABD-İsrail savaşı, sadece cephede değil; limanlarda, sigorta piyasalarında, enerji fiyatlarında ve diplomatik ittifaklarda da sürmektedir.
Bu savaşın başlangıç noktası, ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü rejim değişikliği eksenli stratejik hesaplamaydı. Washington cephesinde, özellikle Trump döneminde dile getirilen yaklaşım; İran rejimini devirmek, askerî ve nükleer altyapıyı hedef almak, maksimum baskı politikasını son aşamaya taşımak ve Tahran’ı koşulsuz teslimiyete zorlamak üzerine kuruluydu. Ancak savaş sahası, çoğu zaman siyasi söylemlerin vaat ettiği sonuçları üretmez. Nitekim süreç ilerledikçe, hedeflenen rejim değişikliğinin gerçekleşmediği, bu söylemin giderek sembolik ve içi boş bir anlatıya dönüştüğü görüldü.
ABD ve İsrail bazı taktik başarılar elde etmiş olabilir. Üst düzey komutanların etkisiz hale getirilmesi, kritik hedeflere yönelik saldırılar ve İran’ın askerî kapasitesine verilen kısmı hasar, bu çerçevede öne çıkan gelişmeler olarak görülebilir. Fakat taktik başarı ile stratejik zafer aynı şey değildir. Bir savaşın sonucu, sadece vurulan hedef sayısıyla değil; karşı tarafın iradesinin kırılıp kırılmadığı, bölgesel denklemin değişip değişmediği ve uzun vadeli politik hedeflerin gerçekleşip gerçekleşmediği ile ölçülür. Bu açıdan bakıldığında, ABD ve İsrail’in savaşın 33. gününde hâlâ net bir stratejik üstünlük kuramamış olması dikkat çekicidir.
Tam tersine, İran bu savaşta klasik askerî eşitlik arayışına girmeden, asimetrik kapasitesini öne çıkaran bir strateji izlemiştir. İran’ın asıl gücü, ABD ile aynı düzlemde savaşmak değil; savaşı kendi belirlediği zemine çekmek olmuştur. Bu zemin ise Hürmüz Boğazı’dır. CSIS bu durumu açıkça ifade eder: Bu savaş, klasik askerî üstünlük değil; asimetrik maliyet üretme savaşıdır. Ve İran, düşük maliyetle yüksek kriz üretmiştir.
Hürmüz Boğazı, Fars Körfezi’ni Umman Denizi ve Hint Okyanusu’na bağlayan sıradan bir su yolu değildir; günde yaklaşık 20 milyon varil petrolün (küresel deniz ticaretinin yaklaşık %25’i) ve dünya LNG ticaretinin yaklaşık %20’sinin geçtiği en kritik enerji boğazıdır. Bu nedenle Hürmüz’de yaşanacak en küçük askerî gerilim bile, yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu değil; petrol fiyatlarından enflasyona kadar uzanan etkileriyle küresel ekonomi için sistemik bir şok anlamına gelir.
Bugün gelinen noktada mesele, artık “Hürmüz kapanabilir mi?” sorusu değildir. Asıl mesele, Hürmüz çevresinde fiilî savaş koşullarının oluşmuş olmasıdır. Boğazda patlamaların yaşanması, deniz güvenliğinin zedelenmesi, tanker geçişlerinin riskli hale gelmesi ve sigorta maliyetlerinin hızla yükselmesi, bu hattın zaten normal işleyişten çıktığını göstermektedir. Bu nedenle mesele artık teorik bir kapanma ihtimali değil; fiilen bozulan bir enerji geçiş rejimidir.
İran’ın bu tablo içinde en önemli stratejik hamlesi, Hürmüz’ü küresel sistemin zayıf noktası haline getirmesidir. Bu, doğrudan büyük deniz savaşlarıyla değil; tehdit, belirsizlik, mayın riski, füze menzili, insansız sistemler ve psikolojik baskı yoluyla sağlanmaktadır. Başka bir ifadeyle İran, çok daha düşük maliyetli araçlarla çok daha yüksek maliyetli sonuçlar üretmektedir. İşte bu yüzden Hürmüz, İran için sadece coğrafi bir avantaj değil; aynı zamanda stratejik bir kaldıraçtır.
Hürmüz’deki fiilî kriz, petrol fiyatlarını yalnızca arz-talep dengesi üzerinden değil, jeopolitik risk primi üzerinden de yukarı taşımaktadır. Piyasalar çoğu zaman gerçek kıtlığa değil, kıtlık beklentisine tepki verir. Tankerlerin gecikmesi, sigorta şirketlerinin temkinli davranması, denizcilik rotalarının uzaması ve enerji şirketlerinin belirsizlik nedeniyle bekle-gör politikasına geçmesi, küresel enflasyonu yeniden tetikleyen bir zincirleme etki üretmektedir. Oxford Economics’in tanımladığı “40 dolarlık jeopolitik prim” artık bir analiz kavramı değil; insanların mutfağına giren bir enflasyon gerçeğidir.
Bu durum yalnızca petrol piyasalarını ilgilendirmez. Doğalgaz, petrokimya, gübre, lojistik, deniz taşımacılığı ve gıda fiyatları da aynı sistemin parçalarıdır. Hürmüz’de yaşanan her aksama, enerji maliyetleri üzerinden üretim maliyetlerine; üretim maliyetleri üzerinden de tüketici fiyatlarına yansımaktadır. Böylece savaş, cephe hattından çıkıp doğrudan küresel hayat pahalılığına dönüşmektedir.
Özellikle Avrupa açısından tablo son derece kırılgandır. Ukrayna savaşı sonrasında enerji güvenliği zaten zayıflayan Avrupa, Katar başta olmak üzere Fars Körfez kaynaklı LNG’ye daha bağımlı hale gelmiştir. Hürmüz’deki istikrarsızlık, Avrupa için yalnızca enerji arzı sorunu değil; sanayi üretimi, rekabet gücü ve toplumsal maliyetler açısından da ciddi bir baskıdır. Asya için de durum benzerdir. Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore gibi ülkeler, enerji güvenliği sarsıldığında ideolojik bloklaşmadan çok ekonomik zorunluluklarla hareket ederler. Bu da ABD’nin kurmak istediği geniş cepheli siyasî dayanışmayı zayıflatır.
ABD açısından en büyük sorun, askerî kapasite fazlalığının stratejik kesinlik üretmemesidir. Washington isterse bölgede yoğun askerî baskı kurabilir; ancak Hürmüz gibi dar ve hassas bir geçitte sürdürülebilir güvenlik sağlamak çok daha zordur. Çünkü burada mesele, bir düşman donanmasını yok etmek değil; sürekli, yaygın ve düşük maliyetli tehditleri etkisiz kılmaktır. İran’ın sürat tekneleri, kıyı konuşlu füze sistemleri, mayınlama kapasitesi ve insansız araçları, son derece pahalı askerî platformları yıpratma potansiyeline sahiptir.
Bu da ABD’yi zor bir tercihle karşı karşıya bırakmaktadır: Ya çatışmayı daha da büyütüp ekonomik maliyeti katlanarak artıracak, ya da başlangıçtaki sert hayalı söylemlerden geri adım atarak diplomatik bir çıkış yolu arayacaktır. Nitekim süreç içinde “koşulsuz teslimiyet” dilinden “ateşkes” ve “müzakere” söylemine doğru yaşanan kayma, sahadaki gerçekliğin Washington’ın ilk hedefleriyle örtüşmediğini ve yapamadığını göstermektedir.
Burada dikkat çekici olan nokta şudur: ABD ve İsrail belli askerî hasarlar verdirmiş olsa da, İran’ın bölgesel rolünü tamamen tasfiye edememiş; aksine İran, Hürmüz kartı üzerinden çatışmayı küresel düzeye taşıma kapasitesini sergilemiştir. Ayrıca Fars Körfezi ülkelerine ABD güvenlik şemsiyesinin sadece bir illüzyondan ibaret olduğunu ispatlamış oldu. Bu nedenle savaş, sadece kimin daha çok hedef vurduğu üzerinden değil; kimin karşı tarafın stratejik planını bozduğu üzerinden okunmalıdır. Bu açıdan İran’ın başarılı direnç göstermesi, savaşın en önemli sonuçlarından biri haline gelmiştir.
İsrail’in geçmişteki savaş tecrübeleri, özellikle Arap ordularına karşı kısa sürede sonuç alma alışkanlığı, bu savaşta benzer bir hız beklentisini doğurmuş olabilir. Ancak İran örneği, bunun mümkün olmadığını göstermiştir. İran ne coğrafya, ne nüfus, ne devlet kapasitesi, ne de bölgesel ağları bakımından klasik Arap-İsrail savaşlarının muhataplarıyla aynı kategoride yer almamaktadır. Bu nedenle savaşın 33 gün sürmesine rağmen İran’ın hâlâ direniyor ve hatta saldırı pozisyonunda olması, tek başına sembolik bir anlam taşımamaktadır; aynı zamanda stratejik bir gösterge niteliği taşımaktadır.
Savaşın bir diğer önemli sonucu, müttefiklerin pozisyonlarında yaşanan sessiz değişimdir. Bu savaş sadece cepheleri değil, ittifakları da parçalamıştır. Avrupa artık ideolojik değil, enerji temelli düşünmektedir. Asya ise taraf değil, hayatta kalma refleksiyle hareket etmektedir. Çünkü Fars Körfezi’nden geçen enerji kesildiğinde, siyaset değil, ekonomi çöker. Ve çöken ekonomi, ittifak tanımaz.
Avrupa Birliği, söylem düzeyinde İran’a karşı sert bir çizgi izlese de, enerji ve ticaret güvenliği riske girdiğinde daha temkinli davranmak zorunda kalmaktadır. Körfez ülkeleri ise ilk bakışta İran’a karşı daha sert bir pozisyona yakın görünseler bile, savaşın kendi limanlarını, altyapılarını ve ekonomik düzenlerini tehdit etmesi nedeniyle doğrudan tırmanmadan kaçınmaktadır.
Suudi Arabistan ve BAE gibi aktörlerin alternatif boru hatları veya farklı ihracat güzergâhları olsa da, Hürmüz’ün uzun süreli bir kriz alanına dönüşmesi bu ülkelerin de ekonomik hesaplarını bozmaktadır. Yani savaş, ilk aşamada İran’ı sıkıştırmak için başlatılmış olsa da, etkileri bakımından bölgedeki tüm aktörleri daha kırılgan hale getirmiştir.
Özet olarak, İran-ABD-İsrail savaşı, başlangıçta rejim değişikliği, altyapının çökertilmesi, maksimum baskı ve koşulsuz teslimiyet hedefleriyle başlatılmış bir stratejik müdahale olarak kurgulandı. Ancak savaşın 33. gününde ortaya çıkan tablo, bu hedeflerin sahada beklenen sonucu vermediğini göstermektedir. ABD ve İsrail bazı taktik kazanımlar elde etmiş olsa da, İran’ın direnci kırılmamış; aksine Tahran, Hürmüz Boğazı üzerinden küresel ekonomiyi etkileyebilecek bir kapasite sergileyerek savaşın ağırlık merkezini değiştirmiştir.
Bugün asıl soru, kimin daha çok hedef vurduğundan ziyade; kimin savaşı kendi lehine tanımladığıdır. İran sadece başarılı direnmiyor başarılı saldırı da yapmaktadır. Hem de tek başına. Bu açıdan bakıldığında İran, çatışmayı hava saldırılarının ötesine taşıyarak enerji, ticaret ve psikolojik üstünlük alanına yaymıştır. Hürmüz’de meydana gelen patlamalar ve deniz güvenliğinin bozulması, boğazın artık sadece bir geçiş noktası değil, savaşın merkezî cephesi olduğunu göstermektedir.
Son tahlilde ABD ve İsrail, stratejik bir zafer elde etmeden; İran ise askerî anlamda yıkılmadan ama ekonomik baskıyı küreselleştirerek savaşın içinde kalmıştır. Başka bir ifadeyle, savaşın kazananı henüz yoktur; fakat kaybedeni ve batağa saplananlar ABD ve İsrail değil sadece küresel enerji piyasaları, tedarik zincirleri ve jeopolitik istikrar da bu savaşın doğrudan bedelini ödemektedir.
Hürmüz artık sadece bir boğaz değildir. O, bu savaşın kalbidir. Bu kalp attıkça dünya piyasaları sarsılmakta; geçiş durdukça yalnızca tankerler değil, küresel düzenin dengesi de durmaktadır.
Ve işte tam bu noktada, sadece bir coğrafyanın değil, bir iradenin kalbi olduğunu anlar insan. İran bu savaşta ne savaşmayı ne de barışmayı reddetmiştir; o, yalnızca varlığını hatırlatmıştır. Küresel sistem imparatorluklar kurar, ama tarihi direnenler yazar. Hürmüz’de bir gemi batabilir, ancak bir milletin onuru asla karaya oturmaz. İran’ın stratejik sabrı, füzelerinden daha derindir; onun coğrafyası, düşmanlarına hesaplamayı öğretirken, dostlarına dayanışmanın kadim dilini fısıldar. İşte bu yüzden bu dar boğazda sıkışan yalnızca petrol tankerleri değildir; sıkışan, tek kutuplu dünyanın son nefesidir. Ve tüm bu tabloyu, İran Türk şairi Şehriyar’ın dizelerinden daha iyi anlatacak hiçbir söz yoktur (şiir Farsçadan çevrilmiştir):
“Oku ki, söz mülkünün şehriyarı konuşsun,
Hazar ile Fars Körfezi’nin vatan bağını anlatsın.
Asi Elburz’dan, güneyin sıcak kıyılarına dek,
Herkes tek can, tek yürek; o birliği anlatsın.”
Tarih, boğazlardan geçen gemileri değil, boğazlara meydan okuyan ruhları hatırlar. Ve o ruh, bugün Hürmüz’de, Elburz’danFars Körfezine uzanan bu kadim toprakta, hâlâ atmaktadır.
(Doç. Dr. Murteza Ocaklı/Aydınlık)




















