Savaşın Ve Müzakerelerin Açık Gölgesi; İran’ın Şartları Ve Diplomasiden Anlamayan Amerika!

Rate this item
(0 votes)
Savaşın Ve Müzakerelerin Açık Gölgesi; İran’ın Şartları Ve Diplomasiden Anlamayan Amerika!

Tarih göstermiştir ki müzakere, ABD ile uzlaşmak için değil, İran halkının haklarını savunmak için yürütülmelidir. Bu hakların en açık yansıması İran’ın öne sürdüğü beş ön şarttır. Bu şartların göz ardı edilmesi, diplomasiyi ağır bir zarara uğratacak ve başarısızlığa mahkûm edecektir.


Trump, kırk günlük savaşta kendi yüzeysel hesaplarının aksine ağır bir yenilgi aldıktan ve tekrar tekrar verdiği ültimatomlarla sonuç alamadıktan sonra, yine dayak yemiş ama yenilgiyi kabul etmeyen çocuklar gibi zorba bir üslupla şu açıklamayı yaptı:

“İran’ın yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyumu kendi topraklarında tutmasına izin verilemez. Onu ele geçirdiğimizde muhtemelen yok edeceğiz.”

Trump ayrıca İran açısından savaşın en temel kazanım ve şartlarından biri olarak gördüğü Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenliğini reddederek şöyle dedi: “Hürmüz Boğazı’nda ücret alınmasını kabul etmiyoruz.”

ABD Başkanı’nın bu aşırı talepleri ve İran’ın ABD’ye duyduğu güvensizlik, diplomasiyi fiilen çıkmaz bir darboğaza sürüklemiş durumda. Trump’ın siyasi basiretsizliği ise bu sürecin tamamen başarısızlığa uğramasına zemin hazırlayabilir.

Öncelikler Üzerindeki Düğüm
Trump’ın Pakistanlı arabulucu üzerinden ilettiği ültimatomlar İran’da ciddiye alınmadıktan sonra, ABD savaşın ağır maliyetlerinden ve daha büyük bir yenilginin tekrarından duyduğu korku nedeniyle bir kez daha diplomasi yolunu denemeye yöneldi.

Buna rağmen Washington yönetimi hâlâ sonuç vermeyecek başlıklarda ısrar ediyor ve bu durum, savaş öncesinde olduğu gibi diplomasiyi etkisiz bir araca dönüştürüyor.

Bu başlıklardan biri, İran’ın yüzde 60 oranında zenginleştirdiği 400 kilogram uranyuma ilişkin baskılar ve İran’ın uranyum zenginleştirme hakkının geleceğinin belirlenmesi meselesidir.

Aslında ABD savaş alanında İran’ın nükleer zenginleştirme faaliyetlerini durdurmayı başaramadığı ve İsfahan’daki operasyonlarının başarısızlığı ile yaşadığı rezalet nedeniyle İran’ın uranyumunu ele geçiremediği için, savaşta ulaşamadığı hedeflerinden en azından birini diplomasi yoluyla elde etmeye çalışmaktadır. Böylece kimsenin inanmadığı “zafer yalanına” biraz olsun gerçeklik kazandırmayı hedeflemektedir.

Oysa İran açısından nükleer dosya ve bu konudaki müzakereler öncelikli mesele değildir. ABD’ye duyduğu derin güvensizlikle birlikte İran için esas konu, savaşı sonuçlandırmak ve kendi haklarını güvence altına almaktır

Bu nedenle İran, müzakerelerde kendi güvenliğini sağlamak amacıyla birtakım ön şartlar ortaya koymuştur. Bu şartların göz ardı edilmesi, İran açısından unutulmayacak bir zarara yol açacaktır.

Müzakerelerin Vazgeçilmez Şartı; Güven Oluşturma
ABD uzun yıllardır İran’a karşı verdiği sözleri defalarca ihlal etmiş ve yaptığı anlaşmalardan geri çekilmiştir. Bu ihlallerin en belirgin örneği ise mevcut ABD Başkanı’nın çekildiği nükleer anlaşmadır.

Öte yandan son müzakereler sırasında yaşanan saldırı deneyimleri, diplomasinin ABD için bir tür savaş aracına dönüştüğünü göstermiştir. Tüm bu tecrübeler ortadayken ABD’ye yeniden nasıl güvenilebilir?

Bunun yanı sıra İran’ın diplomatik deneyimi göstermiştir ki Amerikalılar anlaşma imzalansa bile sonrasında yükümlülüklerini uygulamada engeller çıkarmakta ve kendi çıkarlarını elde ettikten sonra anlaşmanın kendi paylarına düşen kısmını hayata geçirmek istememektedir.

Uluslararası ilişkiler teorisyeni Stephen Walt’ın da ifade ettiği gibi: “En büyük tavizleri alan taraflar, uzun vadede anlaşmaya bağlı kalmak için çok az motivasyona sahip olur.”

Bu nedenle İran’ın savaşı sona erdirmeye yönelik her türlü müzakereye yaklaşımı köklü biçimde değişmelidir. Başka bir ifadeyle, önceki müzakerelerde Batılı taraflar İran’dan güven oluşturmasını beklerken, bu kez tarihsel deneyimler ve savaş alanındaki üstünlüğü nedeniyle güven sağlayıcı şartları ortaya koyması gereken taraf İran olmalıdır.

Bu çerçevede İran beş ön şart ileri sürmüştür ve bunların dikkate alınmaması, Nükleer Anlaşmanın yol açtığı kayıptan daha iyi bir sonuç doğurmayacaktır:

Tüm yaptırımların kaldırılması, bloke edilmiş İran varlıklarının serbest bırakılması, savaş tazminatlarının ödenmesi, başta Lübnan olmak üzere tüm cephelerde savaşın sona erdirilmesi ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenlik hakkının kabul edilmesi.

Ancak İran’ın bu şartlarının uygulanması ve İran halkının haklarının teslim edilmesi halinde diğer konular hakkında müzakere zemini oluşabilir. Aksi halde diplomasi bir kez daha başarısızlığa sürüklenecektir.

Temel Çelişki; Bir Araya Gelmesi İmkânsız İki Zıtlık
İran ile ABD arasındaki ve müzakerelerde de ortaya çıkan çelişkinin kökeninde, tarafların uzlaşmaz ve temelden farklı karakterleri bulunmaktadır.

Daha açık ifadeyle ABD, yalnızca Trump döneminde değil önceki dönemlerde de İran üzerinde, İslam Devrimi öncesindeki gibi yeniden “hegemonya” kurmaya çalışmıştır. Bu nedenle Amerikalılar müzakerelerde sürekli İran’dan “teslimiyet” ya da “uzlaşma” talep etmişlerdir.

Aslında Trump’ın İran’dan “kayıtsız şartsız teslimiyet” istemesi, önceki ABD başkanlarının örtülü biçimde dile getirdiği talebin açık ifadesinden başka bir şey değildir.

Buna karşılık devrim sonrası İran ise “bağımsız” bir aktör olarak, teslimiyet ya da taviz için değil; ABD baskısına karşı direnme anlayışıyla diplomasiyi kendi haklarını savunmanın bir aracı olarak görmektedir.

Bu nedenle İran’ın bağımsızlık arayışı, ülkenin en temel hakkı olarak, ABD’nin hegemonya ve yayılmacılık anlayışıyla sürekli çatışma içinde olmuştur.

Bu açıdan İran ile ABD arasında yeniden herhangi bir içerikte anlaşma imzalansa bile, Amerika’nın tahakkümü ile İran’ın bağımsızlık arayışının bir arada var olamayacak iki zıt unsur olduğu unutulmamalıdır.

Hakların Savunulması İçin Müzakere
Son on yılların tarihi açık biçimde göstermiştir ki ABD, hegemonya anlayışıyla İran’ı teslim almaya çalışmaktadır, ancak İran bağımsızlık çizgisinden vazgeçmemekte ve Washington’a boyun eğmemektedir.

Bu gerçek yalnızca unutulmaması gereken bir mesele değil, aynı zamanda diplomasi sahasında da uygulanması gereken temel bir ilkedir.

Bu yaklaşımın temel şartı ise ABD ve Trump’ın medya propagandasından uzak durmak ve İran halkının haklarına odaklanmaktır.

Bu hakların en açık yansıması, müzakere için ortaya konulan beş ön şarttır. Bu şartların dikkate alınmaması, diplomasiyi ağır bir başarısızlığa ve kaçınılmaz bir çıkmaza sürükleyecektir.

İran açısından müzakere, sahadan geri çekilmek anlamına gelmemeli; aksine elde edilen kazanımların somut siyasi ve diplomatik sonuçlara dönüştürülmesi olarak görülmelidir.

Snnnews’den tercüme edilmiştir

Read 6 times