Ayetullah Tahriri: İlahi Kaza ve Kadere Razı Olmak

Rate this item
(0 votes)

Eminullah Ziyaret namesinde İmam Zeynel Abidin (a.s) Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) mukaddes dergahına sevgi ve isteğini arz ettikten sonra ilahi evliya ve kamil insanların on üç tane seçkin sıfatını Yüce Allah’tan talep etmektedir. Elbette o Hazretin kendisi bu sıfatların en yücesine sahiptir, yinede onları Yüce Allah’tan talep etmesiyle bunun hiçbir çelişkisi yoktur. Şayet, hakiki bir kulun hiçbir zaman Rububi makamdan ihtiyaçsız olmadığı ve Hak Teala’nın feyiz vermesine daimi olarak ihtiyaç duyduğunu bize anlatmak için olabilir.

 Buna ilave olarak ilahi evliyaları ziyaret sırasında bu kemalatları istemenin dışında ziyaretteki hedeflerden birisinin de Kemaliye vasıflarıyla vasıflanmak ve ilahi evliyaların hat ve yolunda karar kılınmaktır. Bundan dolayı bu duaların yüce anlam ve mazmunlarına dakik bir şekilde teveccüh etmek gerekmektedir. Böylelikle istek makamında hangi şeyleri isteyeceğimizi anlayalım.

KAZA VE KADERE SAHİH İTİKAT

Bu konuların burada tasarlanıp ele alınmasının asıl maksadı ahlaki ve nefsanî etkilerin beyan edilmesidir, ancak İslami ahlak konularının, itikat ve tevhidi meselelerle has bir bağı olduğundan -özellikle taktire emin olmak ve kazaya razılık gibi- dolayı bu konuda Kur’an ve sünnetten kısa bir mukaddimeyle giriş yapmak zorunludur. Kaza ve kader konusu öğle bir konudur ki İslam’dan önce de bahis konusu olmuş ve İslam’ın başlangıcında da çok gürültü patırtı koparmış, onu kabul veya reddetmek çeşitli mezhep ve eğilimlere neden olmuştur. Şöyle ki Kur’an ve masum Ehlibeytin (a.s) rivayetlerinde akli delillere de mutabık kalınarak Allah’ın taktirinden insanın muhtar olması gibi çok bahisler olmuştur. Ancak bütün müminlerin Allah’a, elçisine, kıyamete ve ona iman etmeleri gerekmektedir. Allah Resulünün[1] (s.a.a) kadere (taktire) imanı Allah’a, elçisine ve mead’a imanla müminlerin imanlarının nişanesi olarak bilmiştir. Başka bir rivayette[2] de taktiri yalanlayanı lanet etmiş ve buyurmuştur[3] ki Allah kıyamet günü ona rahmet gözüyle bakmaz. Elbette bazı rivayetlerde bu derin konuları halletme gücü olmayanlar bu konulardan men olmuşlardır.[4] Ancak İmamların (a.s) kendileri bunu bazı fertler için beyan etmişlerdir. Bu açıdan buradaki mümininden maksat has anlamındaki manasıdır. Yani “12 imam Şia’sı” ve Masum İmamlara (a.s) tabi olanlardır. Onlar tüm inançsal, ahlaki ve ameli merhalelerde “vasat[5] ve mutedil” ümmettiler. Kadere iman konusunda da bu şekildedirler. Şöyle ki ne Allah’ı işlerinde sınırlı ne de insanı, Eşaire mektebinin mukabilinde taktiri mantıksızca ve gerçek dışı manasında bilmişler ve zorunlu olarak insanın ihtiyari amellerinde cebre kail olmuşlardır ve ne de ayrıca mutezile mektebi gibi cebirden kurtulmak için –adli ilahiye aykırı bildikleri için- taktiri inkâr etmişler ve tefrit tarafına yönelerek insanın mantıksızca ve gerçek dışı olarak –bütün rabıtaların Hak Teala’dan kesilmesi- tefvize (mutlak ihtiyar) kail olmuşlardır. (Şia vasat bir yolu seçerek her iki yanlış görüşten uzak olmuştur.) Bu sebepten dolayı bazı rivayetlerde[6] Mutezile kaderiye ve bu ümmetin Mecusileri olarak adlandırılmıştır. Zira Mecusiler alem için hayır ve şer olmak üzere iki yaratıcıya inanırlardı.

KAZA VE KADERİN MEFHUMU VE ONUNLA İLİŞKİLİ AYETLER

“Kader” ölçü ve mizan anlamına, “taktir” ise ölçme, ölçü alma ve bir şeyi belirli bir ölçüde yapmaya denir.[7] “Kaza” ise Kur’an’da ve Arap lügatinde kullanıldığına göre çeşitli şekillerde kullanılmıştır. Lakin istersek bu manaların arasında ortak bir yön bulabiliriz. O da şu ki (kaza) son bulmak, sona erdirmek ve bitirmek manalarına gelmektedir.[8]

Kur’an-ı Kerim bazen ilahi taktiri “Şüphesiz Biz her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır.” [9] Ayetinde olduğu gibi bütün mahlûkatı kapsayacak şekilde anlatmış ve bazen de mevcudat ve cüzi olaylar hakkında anlatmıştır.[10] Güneş ve ayın hareketi, gökyüzünden yağmurun inişi, dört mevsim veya yerin dört devresi, Hz. Nuh (a.s) ve Musa (a.s) tufanı ve...

Kur’an-ı Kerim’de, umumiyeti anlayabileceğimiz ilahi kazayı kapsayan ayetlerde vardır örneğin: “Bir işe hükmedince ona sadece «Ol!» der; o da oluverir.” [11] Ve bazen cüzi meselelerde ilahi kazayı ortaya koyar örneğin:[12] insanın ölümü, Müslümanların zaferiyle sonuçlanan Allah’ın onlara olan yardımı, önemli bir işin yasamasında, ilahi kadılıkta ve ayrıca Hz. Meryem’in (a.s) hikayesinde ve Hz. İsa’nın (a.s) doğumunda..., bütün bu durumların hepsinde kaza son bulmak, sona erdirmek ve bitirmek manalarına gelmektedir. Kadılık ve kesin hüküm vermelerde de bu mana geçerlidir. Elbette kaza ve kader bazen eşanlamlı kullanılmış ancak bu şekilde kullanılması, bilinen maruf ıstılah ve mütedavil dışıdır.

KAZA VE KEDERİN TAHLİLİ

Yaratılış düzenine ve Kur’an ayetlerine dikkat edildiğinde has yaratıkların ortaya çıkarılmasından bahsedilmiş ve ayrıca bütün eşyalar hakkında taktir ve ilahi kaza ayetlerinin toplamından bu alemin mevcudatları ölçü ve müşahhaslara sahiptirler, onlarsız ortaya çıkamazlar ve devamlılıkları yoktur. Yani onların mevcut olmaları ve vücutlarından kaynaklanan eserlerin oluşması onların vücut şartları ve illetlerin tahakkuku ile beraber gerçekleşmektedir. Şöyle ki her mevcudun kendine has illet ve şartları vardır. Onların azalıp çoğalmasıyla, o mevcudun keyfiyet ve niteliği de değişecektir. Buna örnek olarak şöyle bir misal verebiliriz: En küçük bitki veya hayvanı incelediğimiz zaman onun çeşitli şartlara ve yerlere bağlı olduğunu ve o (şartların) tamamının olmasıyla, o şey mevcut olmuş ve ondan kaynaklanan eserler kâmil bir şekilde oluşmuştur. Bu kaide ihtiyari fiiller, kimyevi, fiziki fiil ve infialler ve insanın ruhi ve yaşamsal işlerini kapsamaktadır. Örneğin: insanın yemek yemesi için sindirim sisteminin kâmil ve salim olması ve ayrıca dış alemde yenilmeye elverişli şeylerin olması ve bu ihtiyari amelin oluşması için de insanın ihtiyari olarak hareket etmesi gerekmektedir. Elbette bütün şart, illet, nitelik, nicelik, zaman ve mekânla ilgili ölçü ve hudutları dikkate almak zorundayız ki diğer has hudut ve şartlarda son bulsun. Bu alemin ilk unsurları olan basit (bileşik olmayan) mevcudatların ortaya çıkması bu alemin bileşiklerinden daha az şartlara ihtiyaçları vardır ve esasen onların vücutları ibdaıdır ve maddi şartlardan uzaktır. Onların, sadece vücut veren feyiz failine ihtiyaçları vardır. Onların vücutlarının oluşumunun niteliğini, Allah ve Onun bilgilendirdikleri dışında kimse bilmez. Netice olarak bu alemin mevcudatlarına dikkatli bir şekilde baktığımız zaman akıl, külli bir şekilde her mevcudatın nitelik, nicelik, zamansal ve mekânsal olmak üzere has hudut ve ölçülere sahip olduğuna hükmeder ve vücudun bütün şart ve sebeplerinin tahakkuku ile o şeyin vücudu kesin olur ve artık o şeyin oluşması için intizar haleti kalmaz. Şeyin hudut ve ölçüsüne “kader” ve “taktir”, kesin vücuda da “kaza” denir.

Bu iki merhalenin biri diğerine mukaddemdir ve bazen aynı şekilde kader merhalesinin, kaza merhalesine zamansal takaddümü vardır ve bu maddi mevcudatların çoğunluğunun oluşumunda geçerlidir. Şöyle ki şeyin vücudunun hudut ve ölçüsü tedricen mevcut olur. Lakin bazen şeyin kader merhalesinin, kaza merhalesine zamansal takaddümü yoktur, bilakis mertebe ve akli takaddümü vardır. O ise ilahi evliyaların kerameti veya mucize vasıtasıyla tahakkuk bulmuş mevcudatlardır, bastonun Hz. Musa (a.s) eliyle yılana dönüşmesi gibi. Her halükârda şeyin kaza merhalesi tedrici değildir, zira bütün şart ve illetlerin tahakkuku ile şey derhal tahakkuk bulur. Elbette çünkü eşyanın nitelik, nicelik, zamansal ve mekânsal hudut ve ölçüleri tedrici olarak vücut bulduğundan onların bazılarının değişmesi, tebdili ve yer değişiklikleri mümkün olacaktır. Örneğin bir bitkinin tahakkuk bulması için çiftçinin tohumu toprağa ekmesi gerekmektedir ama bu işlemi bazen rüzgarın onun yerine geçerek yerine getirmesi mümkündür. Veya bir insan veya hayvanın tahakkuk olması için zahiri olarak erkek ve dişinin birleşmesi gerekmektedir, ama bazen erkek spermlerinin dişi rahmine yerleştirilmesiyle o birleşme işleminin yerini alır. Ayrıca civcivlerin oluşması için gerekli olan doğal hararet ve ışığın yerini de yapay ışık ve hararet alabilmektedir. Bilim ve sanatın ilerlemesiyle bunun gibi şeyler tahakkuk bulabilmektedir. Ama her ne olursa olsun bu, mevcudatın vücut bulabilmesi için hudut ve ölçülerin belirlendiği ilahi taktirdir. Her ne kadar onlar değişikliğe ve tebdile elverişlide olsalar ve beşer ilminin sınırlı vasıtasıyla, -“Size sadece az bir ilim verilmiştir.” [13]- eşyanın vücudunun bütün şartlarına vakıf olamaz ve bu hudut ve ölçülerin sınırını aşamazlar. Bu sebepten dolayı kur’an-ı Kerim’de kaç yerde şöyle buyrulmuştur: Allah her şeyi ölçü ve bir mizanla yaratmıştır. Ve ayrıca bu, O Allah’tır ki her ne kadar vasıtalarla da olsa –insan ve gayrı insan olabilir- şeyin vücudunun şartlarını muhakkak ettikten sonra o şeyi derhal muhakkak etmektedir. İşte bu onun kaza ve iradesinin fiiliyat bulmasıdır. Bundan dolayı bazen kur’an’da kaza kelimesini kullanmakta ve bazen de irade kelimesini kullanmaktadır. Bu şekilde Allah bir şeye geçit verip yaratmak ister veya irade etmek istediği zaman[14] ona ol der o da hemen oluverir. Elbette bu gibi tabirler Allah’a nispet verilmiş fiilde tedrici ihtimallerdir, zamansal mevcut olduğumuzdan ve bu tür tabirlerin kullanılmasından başka çare olmadığından dolayı, bizim anlamamız için böyle tabirler kullanılmıştır. Yoksa Allah bir şeye irade ettiği zaman veya hükmettiği zaman ona ol der o da hemen oluverir. Bu Allah’ın hüküm ve iradesi şeyin tahakkuk bulmasının aynısıdır. (yani önce hüküm ve irade sonra tahakkuk değildir. irade ve istemek tahakkukun ta kendisidir.)

Bu yüzden taktir ve kaza eşyanın vücudundan iki kısımdır. Biri, şeyin hudut ve şartlarının içtima açısıyla, diğeri de şeyin tahakkuk bulma açısıyladır. Akıl Allah’ın fiilinden alır ve bu Allah’ın fiilinden hesap edilir. Bizim rivayetlerde İmamlar (a.s) Allah-u Teala tarafından eşyanın vücudu için merhaleler beyan etmişlerdir. Bu da eşyanın Allah’tan tedrici olarak çıkma yönünde değil, dış alemde eşyanın tedrici tahakkukuna nezaret etmektedir. Yunus diyor ki İmam Rızaya (a.s) dedim ki: Allah’ın isteyip irade etmesinden, taktir ve hüküm vermesinden başka hiçbir şey yoktu. Ona arz ettim ki, istemek ne anlama gelmektedir? Buyurdular: “İşin iptida ve başlangıcıdır.” Dedim ki: “İrade ne anlama gelmektedir?” Buyurdular: “Onda sağlam ve sabit kalmaktır.” Dedim ki: “Taktir ne anlama gelmektedir?” Buyurdular ki: “Şeyin, uzunluk ve genişliğinden mizan ve ölçüsüdür.” Dedim ki: “Kaza ne anlama gelmektedir?” Buyurdular ki: “Ona hükmettiği zaman onu imzalar ve sonuçta vücut bulmaktan başka çaresi kalmaz.”[15]

İLMİ VE AYNİ KAZA VE KADER

Üsteki rivayette ve onun benzeri[16] rivayetlerde, Yüce Allah’ın icat etmesini, ihtiyarı olması yönünden insan fiiline benzetmiştir, yani nasıl ki insan her hangi bir işi yapmadan önce onu tasavvur eder sonra gayet veya faydasını tasdikler, daha sonra onu yapma kararı alır, onu yapmaya başladığı zaman da onun hudut ve kayıtlarını dikkate alarak onları hazırlar, sonra onu yapar. Allah Teala eşyayı yaratmadan önce onun hududunu bilir, ancak insanda tasavvur edildiği gibi değildir, bilakis Allah, zat makamında eşyaya ilmi vardır. Bu ilim basit (mürekkep olmayan) ve değiştirilmesi imkânsız olan ilimdir. Eşyaya olan ilmi, vücutlarının (oluş) esnasında vardır ve bununda eşyanın vücudundan önceki ilmi taktirden alakası yoktur. Zira o eşyanın vücudunun aynıdır ve eşyanın Allah katında aşikâr olma anlamına gelmektedir. Ama ayet ve rivayetlerden anlaşıldığı kadarıyla Allah’ın, yaratıklarının dışarıda muhakkak olduğu gibi başka bir ilmi daha vardır. Bu ilim, yüce ve şerif bir mahlûku olan “levhi mahfuz” denilen “ümmul kitap”tır. Onda hiçbir değişikliğin olması söz konusu değildir. Eğer birisi Allah’ın izni ile onunla irtibat kurarsa geçmiş ve gelecek olaylar hakkında haberdar olur ve ayrıca eksik ve noksan illetlerin ve şartlı bir şekilde gerçekleşecek olayların onda yansıdığı taktirlerin yer aldığı ondan daha aşağı levhalar vardır ve onunla irtibat kuranlarda değiştirilmeye elverişli ve şartlı olan mahdut haberler elde edebilirler. Kesin olmayan, şartlı taktirlerin değişmesine Rivayetlerde “beda” denilmiştir. Bunun bahsi çok ayrıntılı olduğundan bu konuların işlendiği ayrıntılı yerlere müracaat edilmelidir.[17] Şayet, bu mübarek ayet Allah’ın fiili ilminin bu iki merhalesine işaret etmektedir: “Allah dilediğini siler, (dilediğini de) sabit bırakır; Ana Kitap O'nun katındadır.” [18] Bu hakikate ıstılahı açıdan “kaza ve kaderi ilmi” denir. Ancak eşyanın noksan illetlerinin vücuduyla vücudun oluşması kesinlik kazanmayan ve ayrıca bütün merhalelerin tahakkuku ve eşyanın vücudunun mukaddime ve illetlerinin oluşmasından sonra şeyin vücudu kesinlik kazanır, buna da “kaza ve kaderi aynı” denir. Kaza ve kader, maddi mevcudatlara mahsus olduğundan dolayı taktir merhalesi kaza merhalesinden öncedir.

KAZA VE KADERİN İNSAN İHTİYARI İLE İLİŞKİSİ

Geçen konuları dikkate alırsak taktir Allah’ta son bulan şeyin hudut ve ölçüsüdür. Açıktır ki her ne kadar insanın bazen tefekkür, basiret ve ihtiyar hududunun dışında bağları olsa[19] da insanın yaratılışı[20] eylemlerinin ihtiyarla yapılmasına göre dizayn edilmiştir, lakin bu ilişkilerin mizan ve ölçüleri, ihtiyari fiillerin mahdudun da müşahhas olur. Allah bunlardan haberdardır ve ihtiyarla herhangi bir çelişkisi olmadan (Allah) fiilleri onların esasına göre ölçer. İnsanın son olarak seçip irade ettiği şey olan fiilin mukaddimeleri[21] hazırlandıktan sonra fiilin vücudu zorunlu ve kaçınılmaz olu. Fiilin oluşması için tam illet tahakkuk bulduktan sonra artık irade için yer baki kalmaz, zira irade onun son cüzüydü. Her ne kadar insan ihtiyar ve serbestlikte bağımsız değilse de Allah, insanın işlerini irade yoluyla yapmasını istemiştir. Bu da öyle bir şekilde olmalı ki insanın vücudu, iradesi ve fiili irade yolundan Allah’a isnada sahiptir. İşte bu insan fiilleri hakkındaki ilahi kazanın umumiyetidir. Bu sebepten dolayı kur’an-ı Kerim insan fiillerini Allah’ın mahlûku saymış ve şöyle buyurmuştur: “Hâlbuki sizi de yaptığınız şeyleri de yaratan Yüce Allah’tır.” [22] İlahi kaza konusunda onun yaratılmasını da taktir ve ölçüyle olduğunu bildirmiştir: “Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” [23] Ayrıca insanın yaratılışını belirli ölçülere sahip, en iyi ve en güzel bir şekilde olduğunu bildirmiştir: “Muhakkak ki, Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” [24] Diğer taraftan bütün yaratılışın hak üzere –hakikatin aynısı ve gerçek hedefe sahiptirler.- olduğunu açıklamıştır: “Biz; gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları ancak hak üzere ve belirli bir süre için yarattık.” [25]İnsan hakkında ise şöyle buyurmuştur: “Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” [26] Ama insanın hilkatini şu anda olduğu gibi, hak ve en güzel yaratılış olarak bilmiş bu da öyle bir şekilde ki insan kendi ihtiyar ve seçimiyle matlup hedefe varmak için fiilleri yerine getirmelidir bu doğrultuda bir gurup batıl, sapık yolu seçerek dünya alemine meyli seçer. Diğer gurup hak yolu seçerek ahiret alemini seçer. Ve ayrıca şöyle buyurur: “Sonra da onu aşağıların en aşağısına döndürdük. (hakkı inkâr ve layık olmayan amellere) Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar müstesnadır.” [27] Bu suret haricinde resullerin gönderilmesi, emir, men, sevaba vade, azaptan korkutma ve sonunda Mead’ın olması saçma ve yalan olurdu, halbuki kur’an ayetleri ilahi resuller vasıtasıyla cenneti müjdelemek ve azaptan korkutmak üzere hüccetin itmamıyla doludur.[28]

Bu kısımdaki bahsin neticesi şudur; Allah biliyor, istiyor ve hükmediyor ki insan kendi irade ve seçimi vasıtasıyla, sevilen sıfat ve fiillerle saadet yolunu veya sevilmeyen sıfat ve fiillerle şekavet yoluna gitsin. ve onun gereçlerini -onlar; enbiya, evliya, hakkı ve batılı teşhis edebilen akıl ve intihap edip seçmeye yarayan iradedir.- hazırlamış, onun mukabilinde de onun için imtihan gereçlerini –onlar; kötülüklere davet eden şeytan ve vücudundaki maddi temayüllerdir.- hazırlamıştır, onun için matlup hedef –kendisine hakiki kulluk- merhalelerin hiç birinde Yüce Allah’tan bağımsız ve müstakil olmadığı bir şekildedir.

Devam edecek…

 --------------------------------------------------------------------------------

[1] —Bihar’ul- Envar, c.5 s.87 rivayet,2

[2] —a.g.e, s.88, rivayet,4.5.6

[3] —a.g.e, s.87, rivayet,3

[4] —a.g.e, s.110, rivayet,35

[5] —Tefsiri Ayyaşi, c.1 s.63, rivayet,111

[6] —el-Mizan, c.19 s.100

[7] —Müfredat’ı –Rağıb, s.409

[8] —a.g.e, s.421

[9] —Kamer, 49, Furkan,2, Hicr,21, Ala,3

[10] —Yasin,38–39, Muminun,18, Fussilet,10, Kamer,12, Taha,40

[11] —Bakara,117, Ali imran,47, Meryem,30, Mumin,68

[12] -Zümer,42, İnfal,44, İsra,23 Mümin,20 Meryem,21

[13] -İsra,85

[14] -Yasin,82

[15] -Bihar’ul- Envar, c.5 s.122, rivayet,68

[16] -a.g.e, rivayet,64-65 ve 69

[17] -el-Mizan, c.11 s.420 ve 421

[18] -Rad,39

[19] -örneğin birisi her hangi bir iş yapmak için kendi ihtiyarıyla evinden dışarı çıkıyor onun arkadaşı da kendi ihtiyarıyla evden dışarı çıkıyor her hangi bir öngörü olmadan onunla yolda karşılaşıyor bu ihtiyari iş bizim haberimiz olmayan ihtiyari olmayan bir işle bağlanıyor. Bizim bu olaydan önceden haberimiz yoktu ancak Allah-u Teala biliyordu. Bu konunun örnekleri kur’an’da da vardır örneğin: Hz. Musa’nın peygamberliğiyle sonuçlanan Medyen şehrine geliş olayı, Taha,40 ve 41

[20] -insanın yaratılışı zamansal, mekânsal, ırksal, türsel ve ayrıca vücudunun güç ve azaları hatta ihtiyar, tefekkür ve onun seçme kudreti her ne kadar ilahi taktire bağlıda olsa onun ihtiyarıyla alakası yoktur. Hatta onda tabii bir şekilde sadır olan fiiller örneğin: sindirim sistemi, teneffüs etmek ve bu bunun gibi şeyler.

[21] - son cüzü irade olmak üzere insanın bütün fiilleri mukaddimeye sahiptir ancak genelde bu günlük ve sıradan işlerde seri bir şekilde muhakkak olur sadece üzerinde çok düşünülmesi icap eden akıllıca seçim yapılması gereken önemli işlerde bu aşikâr olur. Üniversitede bölüm tercihi, meslek seçimi ve evlilik gibi konularda ve ayrıca insanın fiillerinin iradi olması aklın olgunlaşması sonucu malumatların anlaşılmaya başlandığı zaman aşikâr olur, çünkü insanın buluğa ermeden önceki işlerinin çoğunluğu noksan iradi veya bilinçsizcedir.

[22] -Saffat,96

[23] -Kamer,49

[24] -Tin,4

[25] -Ahkaf,3, Hicr,85

[26] -Muminun,115

[27] -Tin,5 ve 6

[28] -Bihar’ul- Envar, c.5, s.12, rivayet,19

Read 2315 times