کارگر

کارگر

Çarşamba, 17 Ağustos 2022 05:06

Aşura ve Çok Katmanlı Strateji (I)

 Aşura olayı defalarca kez sorgulanıp araştırılmış ve zaman geçtikçe, keşfedilmemiş diğer boyutları da daha önce keşfedilen açılardan ortaya çıkmıştır, ancak bu arada, İmam Hüseyin'in (a.s) hareketinin felsefesi ve arkasındaki sebep, araştırmacılar arasında zorlu bir meydan okuma haline gelmiş ve analistler ona her yönden özel bir açıyla bakmışlardır. 

Bu makale, Hüseyni hareketi ve inkılabın belirli bir dönem ve zaman koşullarından daha geniş bir kapsamda ve belirli bir yaklaşımdan daha derin bir bakış açısıyla görülmesi gerektiğini göstermeyi amaçlamaktadır. Bu bakış açısıyla, sadece bu olayın unsurları daha iyi anlaşılmakla kalmaz, aynı zamanda görünen birçok tutarsızlık da kapsamlı ve çevreleyici bir plan içinde uzlaştırılabilir.

 Bu makaleyi birkaç bölümde takip edeceğiz:

  

A) İmam Hüseyin Hükümet İçin mi Kıyam Etti?

 

1. Çağdaş yüzyılda, bu soru birçok kez gündeme gelmiş ve çeşitli bakış açılarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu bağlamda İran'ın dindar aydınlarının ve onlarla aynı çizgideki din adamlarının bakış açıları onların en ilgi çekicileri ve örnek teşkil edicilerindendir; Devrimden önce Marksist sol kanatta yaşayanlar, Hüseyni hareketin devrimci bir yorumuyla bu hareketi sadece siyasi bir kıyam içinde benzersiz kılmakla kalmamış, aynı zamanda Aşura'nın diğer tüm gerçekleri bu teorinin yararına unutulmaya yüz tutmuştur. Bu grup arasında Dr. Ali Şeriati ve Salihi Necefabadi beyden özellikle bahsedilebilir.

 Aynı grup, (İran) İslam Cumhuriyeti yönetiminden ayrıldıklarında ve siyasi reformlara yönelmeye başladıklarında, aykırı yorumun temellerini atmış ve Seyyid-i Şüheda’nın (a.s) bütün siyasi niyet ve amacını tümden inkâr etmiş ve en uç tahlille, İmam Hüseyin’in tüm hareketlerini: “zalim hükümetten kaçış” olarak tasvir etmişlerdir. Bunlara göre, İmam (a.s), hükümetin biat etmesi için kendisine yaptığı baskıdan kurtulmak için Medine’den kaçmış ve Kufelilere sığınmıştır, ancak yolun yarısında Kufelilerin vefasızlığı nedeniyle bu amacından vazgeçmiş ve diyalog ve uzlaşma yolunu seçmiştir.

 Bu grubun klasik yorumunda, ilahi elçiler hiçbir zaman yönetimi ele geçirmeye çalışmamış, sadece iktidardaki hükümetlerden hak ve adaletin uygulanmasını talep etmişlerdir. Bu yorumun İran örneği, Mühendis Bazirgan'da (son yıllarında) ve onun daha eski versiyonu Ali Abdürrezzak Mısri’de izlenebilir.

 2. Kur'an-ı Kerim'de ve İslam Peygamberi'nin sünnet ve yaşantısındaki hükümet unsurlarının varlığı, Hz. Muhammed’in (s.a.a) karakterine dayalı devlet inşasının İslâmî misyonun ilkelerinden biri olduğunu inkâr etmeyecek şekildedir. Bu nokta Sünnilerin Abdürrezzak'a, Şiilerin ise Bazergan'a yönelttikleri eleştirilerde açık kanıtlarla görülmektedir. Ali b. Rabben et-Taberi'nin (üçüncü yüzyılda yaşamış bu Hristiyan hekim, Zekeriya Razi'nin hocasıdır ve sonradan Müslüman olmuştur. Hz. Peygamber’in (s.a.a), nübüvvet hakkaniyetine yönelik olarak kaleme aldığı) “ed-Din ve Devlet” kitabını okumanızı tavsiye ederim. Bu kitap, Peygamber'in kişiliği ile İncil'in vaadinin benzerliğinin, Resulullah’ın (s.a.a) devlet kurmak için sarf ettiği çabaları en önemli delil olarak görmektedir.

 Peygamber'in Medine'de hükümeti kurması tamamen gönüllülük esasına dayalı olup, kurulmasının hazırlıkları bizzat Peygamber tarafından Medine öncesi anlaşmalarla ve Yesrib halkı arasında bulunmasının başlangıcından itibaren yapılmıştır. Kuran'ın emirleri de onun tam anlamıyla Müslümanlar arasındaki egemenliği doğrultusunda ve itaatinin gerekliliği ve itaatinin farz olduğu varsayımını kanıtlayarak, sadece onun emirlerinin sosyal yönetimde geçerli olduğunu ortaya koymaktadır. Halbuki, Hz. Peygamber için başka seçenekler de mevcuttu ve efendimiz hükümeti halka bırakarak, yalnızca adaletin uygulanmasını ve hükümlerinin yerine getirilmesini onlardan talep edebilirdi.

 Müminlerin Emiri’nin (a.s) velayet makamına atanma macerası ve Gadir-i Hum ve benzeri hadiselerde Resulullah’ın (s.a.a) yerine geçecek ardılı ve halefi meselesi de hiç şüphesiz masum İmamın hilafet hakkına yol açar ve onun bu konumu elde etme çabasını haklı ve makul kılar. Siyasî halifelik, her ne kadar masumların velayetinin tüm kimliği olmasa da bu konumun ve makamın bir parçası olarak tarih boyunca Şii düşüncesinin ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilmiştir.

 3. İmam Hüseyin'in (a.s.) gündeminde halifeliği almak olmasaydı, hükümeti yönetmek için Kufelilerin çağrısını hiçbir koşulda kabul etmemesi gerekir ve bu işten açıkça imtina ederdi. Çünkü daveti kabul etmek sadece İmam (a.s) üzerindeki siyasi baskıyı daha da sertleştirmekle ve hilafet sistemini kendisine karşı daha hassas hale getirmekle kalmayacak, aynı zamanda İmam’ın amaç ve planıyla da bağdaşmazdı.

 İmam Hüseyin'in baskı ve güç altında Kufelilerin çağrısını kabul etmediğinin bir başka delili, İmam Seccad (a.s) ve sonraki imamların aynı siyasi çıkmazda olmalarına rağmen Şiilerin mükerrer çağrılarını kabul etmedikleri ve halifeleri yatıştırarak, seviyeli insanlar yetiştirmek ve daha güçlü bir gelecek inşa etmek için Şii sermayesini biriktirmeleridir. Aksine bu çağrılara olumlu yanıt veren ve hilafet başlarını devirmek ve dini bir hükümet kurmak için savaşan Zeydiler ve Hasaniler olmuştur.

 4. Bütün tarihi delillerle de doğruluğu kanıtlanan iddiamızın özeti, Ehl-i Beyt'in (a.s.) Aşura olaylarına kadar hilafeti asıl merkezine (kendilerine) döndürmeyi ve (Hz. Resulullah’ın (s.a.a) ümmetinin ıslahı amacıyla olan) siyasî velayet haklarını geri almayı planladıkları ve şartların el verdiğini gördüklerinde bunun için kıyam ettikleridir, ancak “zalim ve gasıp devlet”in yasak ve boykotuyla (hazır ve yardımcı olabilecek) halkın birlikteliğinden umutsuzluğa kapıldıktan ve onunla olumsuz mücadeleden sonra nebevi sünneti “sınırlı ve arzu edilen bir (Şii) toplum” şeklinde oluşturmaya ve gerçekte “olası bir devlet” kurmakla yetindiler. Ve böylece “müminler topluluğu”na velayetleri, siyasi yönetim dışında başka bir şekilde devam etti.

 5. Elbette bu algı, devleti Velayet ilkesinin, bir parçası olarak gören (ve elbette ne velayetin en önemli unsuru ve ne de vazgeçilmez bir bileşeni) Şia’nın imamet anlayışındadır, velayeti hükümetle özetleyen ve siyasi sistemi korumak için her şeyi ve her işi yasal ve meşru sayan çağdaş bazı algılardan çok uzaktır.

 Kur'an-ı Kerim’in düşüncesinde ve Masumların siyre ve yaşantısındaki hükümet, Bi’setin[1] hedeflerini uygulamanın yollarından sadece biridir ve dini devlet kurmaya münhasır bilmek, ispat edilmesi için tarih, siyer, akıl ve naklin feda edilmesini gerektiren bir hatadır. Öte yandan, insanların yaşamındaki ilahi değerleri gerçekleştirmenin en iyi ve en bilinen yolu olarak siyasi velayetin inkâr edilmesi, mektebin temel ilkeleri ile ve insan deneyim ve tecrübeleri ile çatışmaktır. Elbette bununla birlikte, Peygamberler ve İmamların (hazır ve yardımcı olabilecek) güçleri olduğunda ve kamuoyunun (razı olması ve) kabulünün gölgesinde dini devlet kurdukları unutulmamalıdır. Koşulların olmamasıyla ümmetin terbiye, eğitim ve dinin geliştirilmesi gibi başka yolları tercih emişlerdir.

 6. Bu analiz, Kufelilerin davetini kabul etmek ve İmam ve Şiileri korumanın bir yolunu müzakere etmek ve Yezid'e biat etmekten kaçınma hengâmesinde Hüseyni kıyamın an be anını göstermekte ve facianın sonunda, baskı ve şantaja karşı kahramanca duruş sergileme ve sünnetin ihya edilmesi ve adaletin hâkimiyetini yeniden canlandırmak için meşruiyetini ilan etme anını açıklayabilir ve haklı çıkarabilir gibi görünmektedir.

 

B) İmam Hüseyin'in Siyasi ve Hükümet Programı

 Hüseyni kıyamın siyasi imamet düşüncesi olduğu ve hükümet kurma düşünce ve güdüsüne sahip olduğuna işaret eden teori karşısındaki diğer bir grup, Seyyid-i Şüheda’nın (a.s) hareket amacının hilafeti devirmek ve devleti ele geçirmek olduğunu ortaya koyacak olan deliliniz nedir? diye sormaktadır. Ve diğerleri, belirtilen teoriyi çürütme gayesi ile İmam'ın (a.s) davranış biçiminin siyasi bir kıyam ile uyumlu olmadığını ileri sürmüşlerdir. Bu bölümde, tarihsel raporlar esasına göre, bu siyasi unsurun Aşura kıyamından kaldırılmasının o kadar da kolay olmadığını açıkça belirtmek için her iki eksene de özetle cevap vereceğim.

 Ancak bu analizin Seyyid-i Şüheda'nın kıyamındaki diğer faktör ve sebeplerle çelişmediğini önceden not edeyim. Bir sonraki bölümde, Aşura kıyamının çok katmanlı bir olgu olduğunu, karmaşıklığının ve kalıcılığının da plan ve hedeflerdeki aynı çeşitlilik ve çokluk içinde olduğunu göstereceğiz.

 

İmam'ın Siyasi Amacına Dair Kanıt

 1. İlk delil, İmam Hüseyin’in (a.s) Kufeliler ve Basralıların kıyam etmesi ve hükümet kurması için davetlerini açıkça kabul etmesi ve hatta biat almak için onlara temsilciler göndermesidir.

 2. İkinci delil ise İmam'ın Medine'den çıktığı yolculukta, Müslim’in katledilmesi ve Kûfelilerin ret haberini duyana kadar her daim hükümet karşıtı sözler sarf etmiş ve bu pozisyonundan geri çekildiğine dair bir işaretin olmamasıdır.

 3. Diğer bir tanık İmam'ın muhataplarının da aynı şeyi anladığıdır. Şöyle ki İmam'ın, Kufelilerin davet desteğiyle hükümete karşı koyma niyetinde olduğunu ve bu nedenle Abdullah İbn Abbas ve Muhammed İbn Hanefiye gibi kişilerin onu bu yoldan alıkoymaya çalışması, bazılarının da aynı niyetle imama katılmakta olmasıdır.

 4. Ancak bir başka delil de şudur ki, imam hükümetle karşı karşıya gelme niyetinde olmasaydı, sonraki imamlar gibi hükümetle ve ayrıca aynı şekilde Sıffin antlaşması ve İmam Hasan'ın Barışı gibi, hükümetle uzlaşabilir ve zahiri bir biat ile düşmanın baskısını etkisiz hale getirerek kendisinin ve dostlarının canını bu tehlikeden kurtarabilirdi. 

 Bu teoriye katılmayanların ihlal kanıtlarının incelenmesi, imamın savaşma niyetiyle çelişiyor gibi görünen kanıtlara dayanmaktadır. Ancak, kanaatimizce bu raporların hiçbiri kıyam etmesi ve hükümet kurması niyetiyle bağdaşmadığıdır:

 

1. Eğer İmam düzene başkaldırmak için gittiyse, ne için ailesini de yanına aldığı söylenmiştir.

 Cevap: Kûfe'ye yerleşmeye giden bir kimse, Şiilerin arasında kaldıklarından dolayı sonraki tehlikelerden korunmaları için mutlaka ailesini de yanında götürmelidir. İmam'ın hükümetle karşı karşıya gelmesini ve ailesini güvenliklerinin olmadığı bir şehirde sahipsiz bırakmasını bekleyebilir miyiz!?

 

2. İmamın, Kufelilerin vefasızlığını bildiği ve işin akıbetinden haberdar olduğu, dolayısıyla zafer ümidi ile bu yola adım atamayacağı söylenmiştir.

 Cevap: Kufelilerin vefasızlığı ve Seyyid-i Şüheda'nın (a.s.) nihai olarak hareketinin başarısız olacağı ya normal koşulların analizine ya da daha önceki haberlere veya bizzat Peygamber'in görünmeyen gaybi bilgilerine dayanmaktadır; Fakat bunların hiçbiri, Kufelilerin tekrarlanan davetleri karşısında (İmam Hasan'ın barışından Muaviye'nin ölümüne kadar, kıyam için İmam'ın liderliğini kabul etmeye hazır olduklarını defalarca ilan etmişlerdi) imamın vazifesini azaltmamış ve normal ve zahiri şartlara göre delil ve hüccet tamamlanmış ve İmam, Kufelilerin davetine olumlu cevap vermek zorunda kalmıştır. Aynı durum, Müslümanlar İmam Ali'ye (a.s) yöneldiğinde de oldu ve İmam hükümetinin nihai bir sona ermeyeceğini bildiği halde, hükümeti kabul etti ve şöyle dedi:

 “Eğer bu topluluk biat için toplanmasaydı, yardımcıların varlığıyla hüccet ikame edilmeseydi ve Allah zalimlerin çatlayasıya doyarken, mazlumların açlıktan kırılmasına (mâni olması) hususunda alimlerden söz almasaydı hilafet devesinin yularını sırtına atar, terk ederdim…”

 Bu konularda masum imamların siyre ve davranışlarının doğal koşullara ve normal kurallara göre olduğunu unutmayın, aksi takdirde imamın görülmeyen gaybi ilimleri veya (zati) öngörüsü dikkate alınarak yönetim sistemi ve sosyal velayet farklı bir şekilde gerçekleşmelidir ki bu da ilahi sünnete ve geleneklere aykırıdır.

 

3. İmam'ın davranış biçiminin, askeri taktik ve gizli kapaklı işlerden yararlanan bir siyasi liderin tavrına benzemediği söylenmiştir.

 Cevap: İmamın kıyam ve hareket etme şekli konusunda pek bir istisna yoktur. İmam (a.s) hareketinin başlangıcında Medine'den gizlice ayrılıp gizlice Mekke'ye gelir ve ancak Kûfe ve Basra'dan açık bir mektup ve resmi bir talep gelince Mekke'de kalamaz ve kaçınılmaz olarak Kufe'ye gitmek zorunda kaldığında niyetini açıkça ortaya koyar. Burada Kûfe seferini ilan ettiğinde kıyamının nedenlerini belirterek, altyapıyı hazırlayıp onlardan yardım talep edip biat almak için Kûfe ve Basra'ya elçilerini göndermesi gerekiyordu. Bu aşamada her şeyin açığa çıktığını, Şiilerin çağrısının yaygınlaştığını ve hükümetin gözünden hiçbir şeyin gizlenmediğini aklımızdan çıkarmayalım.

 

4. İmam'ın (a.s) Müslim'in şehadetinden sonra neden Kufe'ye doğru yola devam ettiği söylenmiştir.

 Cevap: Bu davranış kıyamın mantığına da aykırı değildir, ancak tarihi raporlar dağınık Şii nüfusu örgütlemenin ve İbn Ziyad'ın yarattığı dehşeti etkisiz hale getirmenin ancak İmam'ın Kufe'de bulunmasıyla mümkün olduğunu göstermektedir ve bu yüzden Ubeydullah, İmam'ın Kûfe'ye girmesinin önünü kesmek için elinden geleni yapmıştır.

 

5. İmam'ın (a.s) Tirimmah b. Adi’nin teklifine uymadığı ve Tai kabilesinden 20.000 asker sözü almasına rağmen neden kabul etmediği söyleniyor.

 Cevap açıktır; Çünkü birincisi, İmam'ın bakış açısına göre Tirimmah'ın sözlerinin ne kadar gerçeği yansıttığı belli değildir ve temelde Şiilerin ulaşamayacağı uzak bir bölgeye gitmek askeri siyaset ve militarizm mantığına göre pek uygun değildi.

 İkincisi, Tai kabilesi üyeleri, İmam'ı (a.s) resmi olarak davet etmemişler ve İmam'ı savunmak ve ona eşlik etmekle yükümlü değillerken, Kufe'nin Şiileri hazır olduklarını resmen ilan etmiş, hücceti tamamlamışlardı ve görünüşe göre İmam'ın Kufe'de bulunması için şartlar şimdi hazırdı.

 

6. Deniliyor ki eğer İmam kıyam etmeyi ve zafer kazanmayı amaçladıysa, neden bazen muhataplarına kendisinin ve ashabının şehadetini anlatsın ki.

 Cevap, bu sözlerin sadece belirli pozisyon ve zamanlarda ifade edildiği ve umumi olmadığıdır. Diğer durumlarda Seyyid-i Şüheda (a.s) öyle bir şekilde konuşurdu ki, zor bir mücadelenin ve düşmanı yok etmek için destekçi edinmesinin gerekliliğini ortaya koymaktadır.  

 Elbette bir sonraki bölümde İmam'ın işin sonucunu bilerek aynı anda hem kendi hareketi için bir sonraki senaryoyu hazırladığını hem de has Şiileri bunu uygulamaya hazırladığını söyleyeceğiz.

 
[1] - Bi'set, Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.a) insanların hidayeti için Allah tarafından gönderilmesini zaman ve mekân olarak anlatan bir terimdir. (Çevirmen)

 
ehlibeytalimleri.com

Çarşamba, 17 Ağustos 2022 05:02

AB'nin Önerdiği Pakete İran'dan Yanıt Geldi

Katar merkezli Al-Jazeera TV kanalının haberine göre Tahran hükümeti, Avrupa Birliği’nin nükleer anlaşmayı yeniden canlandırmaya ilişkin teklifine yazılı bir yanıt gönderdi.

İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan dün konuya ilişkin yaptığı açıklamada, AB'nin nükleer anlaşma için ortaya koyduğu son metne İran’ın yanıtını içeren yazılı metni saat 24.00'e kadar göndereceklerini ifade etmişti.


Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyinin 5 daimi üyesi (İngiltere, ABD, Çin, Fransa, Rusya) ve Almanya ile İran arasında 2015 yılında 'Kapsamlı Ortak Eylem Planı' adı verilen ve İran nükleer faaliyetlerinin denetlenmesini içeren anlaşma imzalanmıştı. Eski ABD Başkanı Donald Trump 2018 yılında tek taraflı olarak anlaşmadan çekilmiş, İran yönetimi de nükleer faaliyetlerini anlaşma öncesine döndürmüştü.

Bunun üzerine ABD yönetimi, İran'ı ağır ekonomik yaptırımlarla hedef almıştı. Nükleer anlaşmaya dönüş için Avusturya’nın başkenti Viyana’da Nisan 2021'de İran, Fransa, Rusya, Çin, İngiltere ve Almanya arasında müzakerelere başlanmıştı. ABD Başkanı Joe Biden'ın Kasım 2021'de göreve başlamasıyla ABD'nin de anlaşmaya dönmesi için görüşmeler yürütülüyordu ancak müzakereler geçtiğimiz mart ayında farklı nedenlerle durdurulmuştu.

 

AB: İran'ın Sunduğu Yazılı Yanıtı İnceliyoruz
 
 AB Komisyonu sözcülerinden Nabila Massrali düzenlediği basın toplantısında, İran nükleer anlaşması olarak bilinen Kapsamlı Ortak Eylem Planı'na (KOEP) ABD'nin dönmesi hakkındaki müzakereler neticesinde anlaşma koordinatörü AB tarafından hazırlanan taslak metne Tahran yönetiminin cevabı hakkındaki soruyu yanıtladı.
 

Massrali, "İran'ın verdiği yanıtı dün gece aldık. Şu anda bunu inceliyoruz. Anlaşmanın diğer katılımcıları ve ABD ile istişare halindeyiz." dedi.

Diğer ülkelerin İran'ın yanıtına nasıl karşılık verdiği veya ne zaman vereceği sorusuna Massrali, Tahran'dan gelen yanıtı detaylı şekilde incelediklerini ve ABD dahil tüm anlaşma katılımcısı ülkelerin bunu incelemesini beklediklerini aktardı.

Sözcü Massrali, zamanlama konusunda ise bir yorumda bulunmadı.

Tahran hükümeti, Avrupa Birliği’nin nükleer anlaşmayı yeniden canlandırmaya ilişkin teklifine dün gece yazılı bir yanıt gönderdi.

İran medyasının diplomatik kaynaklara dayandırdığı haberinde, Tahran'ın AB'nin sunduğu son taslağa ilişkin değerlendirmesini AB'ye ilettiği yer alırken, AB'ye metne cevap vermesi için 2 gün süre verildiği de belirtildi.

İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan dün konuya ilişkin yaptığı açıklamada, AB'nin nükleer anlaşma için ortaya koyduğu son metne İran’ın yanıtını içeren yazılı metni saat 24.00'e kadar göndereceklerini ifade etmişti.

Çarşamba, 17 Ağustos 2022 04:55

Aşura Öncesi Yezid ve Aşura Sonrası Yezid

  İmam Hüseyin (as) buyuruyor: “Misli la yubayiu mileh” / “Benim gibi birisi onun gibi birisine biat etmez.” “Ben Yezide biat etmem“  buyurmuyor.
Benim gibi birisi onun gibi birisine biat etmez.“  Bu cümle evrensel bir mesajdır.

“ İslam‘ın fatihasını okumak gerekir eğer Yezid gibi birisi İslam ümmetinin başına geçerse“.

İmam Hüseyin (as) bu sözlerinde hangi Yezid’den bahs ediyor.

İmam Hüseyin‘nin (as) bu sözünü anlayabilmek için İmam Hüseyin’i (as) ve Yezid‘i iyi tanımak gerekir.

Yezid bin Muaviye‘nin iki çehresi var; yani iki Yezid vardır. İnsanlara Yezid’in kim olduğu sorulduğu zaman bu ikisinden birini söyleyeceklerdir.

“Aşura öncesi Yezid“ ve “Aşura sonrası Yezid“

Aşura öncesi Yezid

Yezid, Muaviye tarafından ölmeden önce Müslümanların halifesi ilan edilmiş İslam ümmetinin lideridir. Bütün Müslümanların biat edilmesi gereken meşru bir halife olarak tanıtılıyor. Kabile reislerinin halkları adına bağlılık ve sadakat mektubu yazıp itaate hazır olduklarını bildirdikleri halife konumundadır.

Yezid, Muaviye tarafından zorbalıkla halife seçildiğinde kimse karşı gelmemiştir. Muaviye hayatta olduğu müddet de kimse itiraz etmemiş bilakis biat için yarışmışlardır.

Muaviye öldükten sonra sadece 3-4 kişi itiraz edip biat etmemişlerdir. Biri sessiz ve tarafsız kalmayı seçmiş (Abdullah bin Ömer), biri Mekke’ye sığınmış ileride halifeliğini ilan edecek (Abdullah bin Zübeyr).

Biri de biat etmeyip kıyam eden Peygamber torunu İmam Hüseyin (as) idi.

Neden biat etmediklerinin sebepleri incelendiğinde Yezid’in kim olduğu ortaya çıkacak ve İmam Hüseyin’nin (as) neden kıyam ettiği daha iyi anlaşılacaktır.

Abdullah bin Ömer, Yezid’in halifeliğe layık olmadığını bildiği ve bununla birlikte kimin layık olduğuyla da ilgilenmiyordu, bundan dolayı tarafsız olduğunu belirtip Mekke’ye sığınarak ibadetle meşgul oldu.

Abdullah bin Zubeyr Yezid’in halifeliğe layık olmadığına inandığı gibi kendisinin halife olması gerektiğini düşündüğünden İmam Hüseyin’in (as) davetine olumlu cevap vermemiş, Mekke de kalarak Kerbela katliamından sonra Mekke’yi ele geçirerek halifeliğini ilan edecekti.

Yezid Kimdir? İmam Hüseyin (as) hangi Yezid’e karşı kıyam etti? İmam Hüseyin’i (as) kıyama ve bu kadar büyük bir fedakarlık yapmaya sürükleyen sebep neydi?

Aşura öncesi Yezid’in karnesi

a) Nifak İslam elbisesi giymiş

Her peygamber kendi döneminde tebliğ ettiği ilahi bir din ve onun hükümleri vardı ve onun karşısında da küfür, şirk, putperestlik vardı. Hiçbir peygamberin ümmeti arasında dini konularda siyasi, kültürel, sosyal, itikadi karanlık ve bilinmezlik yoktur.

Peygamber (saa) zamanında da kâmil olmuş bir din vardı ve karşısında da bir küfür vardı. O dönemde ümmet arasında karanlık bir nokta olsa peygamber aydınlatır, karanlığı yok ederdi. Hak- batıl çizgisi belliydi, saflar ayrılmış netti.

Hz. Ali (as) döneminde İslam ümmeti içinde bir karanlık belirmeye başladı. İmam’ın karşısında düşman olarak kafirleri, müşrikler yoktu, ümmet arasında karanlık noktalar oluşturan bizatihi Müslümanların kendisiydi. Hz. Ali (as) 3 savaş neticesinde bu karanlığı oluşturan ele başları temizlese de kara bulutlar, nifak karanlığı topluma sinmişti.

İmam Hasan (as) dönemi ile hızlanıp güçlenen bu karanlık İmam Hüseyin’in (as) döneminde doruk noktaya ulaşmış ve hiçbir asırda İslam ümmeti bu kadar karanlığa gömülmemişti. Zifiri karanlık her yeri sarmıştı.

İmam Hüseyin (as) döneminde “küfür nifak elbisesi giyerek İslam ümmetini ele geçirmişti. Küfür, Nifak kendisini Müslüman göstererek İslam ümmetine musallat olmuştu. İslam elbisesinin altında Nifak ve küfür gizlenmişti.

b) Peygamberlerin getirdiği ilahi din elbisesi tersten giyilmiş İslam ümmetinin yönü cahiliyete doğru çevrilmiştir.

c) Peygamberlerin mirası olan din ve İslam ümmetinin liderliği fasık, facir, zalim birine teslim edilmişti.

d) İslam ümmetinin halifesi Yezid, babalarının gizlediği nifakı artık açıkça söylemekten çekinmiyordu.

e) Peygamberlerin mirasının yok olması an meseleydi.

f) Yezid, halife olacak imana, ahlaka sahip değildi. Kişilik ve karakterine bakıldığında, bu insanın nasıl İslam ümmetinin halifesi olduğu anlaşılır gibi değildir; o zamanın Müslümanları bunu nasıl kabul etmişler akıl almıyor.

İslam ümmeti bunu göremeyecek kadar basiretsiz ve kör olmuştu. Nifak hakk olarak algılanıyor, hak ise gizli kalmıştı. Hak ile batıl yer değiştirmişti.

Bu nifak ve küfr-ü mutlak karşısında İmam Hüseyin’in (as) kıyamdan başka seçeneği kalmamıştı. Nurun patlayıp toplumu aydınlatması gerekiyordu.

Aşura sonrası Yezit

1- Aşura sonrası Müslümanların çoğunluğu Yezidi Kerbela katliamı ile tanıdır. Aşura sonrası Yezide yaptıklarından dolayı karşı çıkmaya ve lanet okumaya başladılar.

Yezid’i, Kerbela’da İmam Hüseyin (as) ve yarenlerini susuz bırakan, Kerbela çölünde İmam Hüseyin’i (as) şehit eden, yarenlerini katliam edip Ehlibeytin çocuklarını esir alan zalim bir sultan olarak görmeye başladılar. Yezidi sadece Aşura sonra yaptıklarından dolayı suçlu görüyorlardı.

Günümüzdeki Müslümanlar da Aşura sonrası Yezid’e karşıdırlar. Yezid’in halife olduğu döneme karşı gelmezler.

2- Harre olayı Aşura sonrası Yezidin kardesindeki ikinci zulümdü; Harre olayı, Yezid’in emriyle askerlerinin Medine’de katliam yapıp, Müslümanları katledip namuslarına tecavüz edip, mallarını yağmalamaları olayıdır.

3-Kabe’nin mancınıklarla yıkılması Aşura sonrası üçüncü küfür nişanesi idi. Abdullah bin Zübeyr Yezid’e biat etmeyerek kendi halifeliğini ilan etmiş ve Kabe’ye sığınmıştı bunun neticesinde Yezid Kabe’yı ateşe vermelerini emir etmişti.

İmam Hüseyin (as) Aşura öncesi Yezid’e karşıydı

İmam Hüseyin (as) bütün insanların tam tersine Aşura öncesi Yezid’e itiraz ediyor, Aşura öncesi Yezid’e karşı kıyam ediyor, Aşura öncesi Yezid’i gayrı meşru görüyordu.

Çünkü Yezdi bin Muaviye, vacibatı terk edip dini hiçe sayan, peygamberin peygamberliği ile alay eden, Kur’an’a hakaret eden, aşikara günah işleyen facir, ilahi hükümleri ayaklar altına alan fasık, Müslümanlara zülm eden zalim biriydi.

Kerbela öncesi Yezidi tanımayanlar günümüz Yezidini tanıyamazlar çünkü onlar Yezidi Kerbela’da yaptıklarıyla tanıdıkları için sadece lanet okumasını bilirler. Aşura öncesi Yezidi tanımayanlar günümüz Yezidlerine karşı Hüseyni duruşu sergileyemez, çünkü onlar Aşura sonrası bir Yezid’i bulmaya çalışıyorlar.

İmam Hüseyin (as) gibi Aşura öncesi Yezidi tanımadan, zamanın Yezidlerini veya Yezidin yolunu devam ettirenleri tanımak mümkün değildir.

Aşura sonrasında insanların çoğu da Aşura sonrası Yezid’e karşıdırlar ve ona lanet okumaktadırlar. Aşura öncesi Yezid‘i tanımıyorlar, tanısalar da İslam halifesi olarak biliyor dolayısıyla her hangi bir problem görmüyorlardı.

Aşura öncesi Yezide karşı olmak beşeri toplumlara musallat olmuş fasık, facir, zalim liderlere karşı olmaktır ki bu Hüseyni düşüncenin gerektirdiğidir.

Aşura sonrası Yezide karşı olmak bir zalim, katil birine karşı olup lanet okumaktır. İmam Hüseyin’nın (as) kıyamından sonra bütün imamlar bu yüce ve evrensel kıyamın itikadi, sosyolojik, siyasi, ekonomik ve ahlaki boyutlarını tanıtmaya ve canlı tutmaya çalışmışlardır.

Gümümüzde Müslümanlar hangi Yezide karşıdırlar, hangi Yezide lanet okuyorlar; Aşura öncesi Yezide mi, Aşura sonrası Yezide mi?

Verilecek cevap günümüzdeki Hüseyni duruşun nasıllığını belirleyecektir.

Vesselamu aleykum ve Rahmetullahi ve Berekatuh

Sabahattin Türkyilmaz

Tahran Üniversitesi öğretim üyesi, Siyonist medyanın İran'ın barışçıl nükleer faaliyetlerine yönelik çabalarını, İran'a müzakerelerde taviz vermemek ve yaptırımlar uygulamamak için bir fırsat olarak değerlendirdi.


Son günlerde Siyonist rejim, İran İslam Cumhuriyeti'nin son zamanlarda aldığı nükleer tedbirleri atom bombası inşası doğrultusunda göstererek dünya medyasında psikolojik bir savaş yaratmaya çalıştı. Terör ve işgal devleti Siyonist İsrail  İran’ın barışçı nükleer çalışmalarına kasıtlı olarak bir “bomba” sözcüğü yüklüyor ve bu iddiadan hareketle aldığı önlemlerin ve İran karşıtı hareketlerin İran'ın nükleer faaliyetlerine karşı koymaya yönelik olduğunu ima etmeye çalışıyor.

İran'ın ulusal çıkarlarını koruma ve yükümlülüklerini azaltma yönünde karşı önlemler alma yönündeki eylemlerinin ardından, Siyonist rejimin psikolojik savaş yaratma ve İran'ın nükleer silahlara erişim arayışı sorununu kışkırtma çabaları artarken, İran'ın kesin politikası bilinmektedir.

 Siyonistler attıkları tweetlerde de bunu yapıyor; Siyonist rejimin medya kuruluşlarından biri, İran Atom Enerjisi Kurumu başkanının sözlerini yanlış aktarıp çarpıtarak İran İslam Cumhuriyeti'ni küresel bir tehdit olarak göstermeye çalışıyor.

Bu bağlamda, Tahran Üniversitesi'nde bölgesel çalışmalar profesörü olan Mohammad Sadegh Koshki, Fars siyasi muhabirine verdiği röportajda şunları söyledi: Yaklaşık yirmi yıl öncesinden beri, nükleer kapasiteye sahip olmamızı engellemek için yaklaşım ve son yirmi yılda, Siyonist rejimin yetkililerinin nükleer bir İran'ın tehlikesi hakkında konuşmadığı tek bir gün olmadı.

Tabii ki Siyonistler İran'ı dünyaya nükleer bir tehdit olarak tanımlarken, kendilerini İran'ın nükleer silah edinmesini engellemek için ana savunucular olarak da tanıtıyorlar, yani bugünlerde duyduklarımız yeni ve yeni bir şey değil; yirmi yıldır devam ediyor ve her seferinde aynı şekilde görülüyor.

Tahran Üniversitesi Bölgesel Araştırmalar Profesörü Siyonist yetkililerin tehditlerine atıfta bulunarak, " İran'a saldıramayacaklarını çok iyi biliyorlar ve böyle bir imkanımız olmadığını resmi olarak defalarca söylediler ve daha çok dünya kamuoyunu harekete geçirme peşinde ve özellikle Avrupa hükümetlerini harekete geçirmeyi ve Amerika'yı İslam Cumhuriyeti'ne yönelik darboğazların devam etmesi için kışkırtmayı düşünüyorlar. Bu sıkıntılar yaptırımlar alanında olabilir ve... Siyonistlerin şu anda bu ısrarlarının nedeni, yaptırımlarla ilgili müzakerelerde, belki de müzakerelerin sonuçlandırılması tartışmasının gündeme geldiği son bir iki haftada İran'a hiçbir taviz verilmemesi ve bu ağır propagandayı yapıyor olmalarıdır. ABD ve Avrupa Birliği , müzakerelerde İran'a taviz vermeyecek, boyun eğmemeli ve yaptırımların devam etmesi için ciddi şekilde ısrar etmeli, ki bu da en önemli amaçlarıdır.

Koshki sözlerine şöyle devam etti: "Siyonistler İran'da ne zaman sabotaj yapsalar resmi olarak sorumluluk almıyorlardı . Yavaş yavaş bu faaliyetlerden kendilerini sorumlu gösterdiler ama şimdi daha ciddi olan şu ki ABD ve Avrupa İran'ı engelliyor, İran tarafında yaptırımlar alanında tavizler verilmesi de söz konuş değil."

 Koshki İslam Cumhuriyeti'nin nükleer silahlar konusundaki kesin politikasını vurgulayarak, şu açıklamayı yaptı: Fetva kimsenin isteğiyle değiştirilemez, devrim liderinin politikası ve fetvası geçmişten beri aynıdır; kitle imha silahları İslam dininde haramdır...

İran İslam Cumhuriyeti Meclis Ulusal Güvenlik Komisyonu üyesi, İran topraklarının Batılı casuslar tarafından çalınmasının nedeni hakkında açıklama yaptı

 
Devrim Muhafızları İstihbarat Teşkilatı bu yılın Temmuz ayında danışmanlık yapmak yerine casusluk yapan yabancı elçiliklerden  bazı casus diplomatların tespit edilip tutuklandığını duyurdu. 

Devrim Muhafızları, bu diplomatların yasaklı bir alanda ülkemiz topraklarından numune aldıklarını ve casusluk yaptıklarını açıkladı.

İngiliz büyükelçi yardımcısı da ailesiyle birlikte turist olarak Şahdad çölüne giden kişilerden biriydi ancak kaydedilen görüntülerin gösterdiği gibi bu kişi bu bölgede toprak numunesi arıyordu. Bu kişi kendisine İran halkından özür diletilerek bu şehirden kovuldu.

  En önemli soru, Batılı casusların İran topraklarını çalarak neyi aradığıdır.

Çünkü İngiliz ve İsrail casusları ve onlara maşalık eden başkaları; sadece İran değil, bölgedeki bütün ülkelerden toprak numuneleri çalıyor.

Geçtiğimiz yıllarda Türkiye’nin kan örnekleri bile aynı ajan gruplar tarafından çalınıp kaçırılmıştı.

İslam Konseyi  Milli Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu üyesi İsmail Kothari, Fars Haber Ajansı'nın siyasi muhabirine verdiği röportajda bu soruyu yanıtladı ve şöyle dedi: Bu çalışma kesinlikle bir casusluk türüdür; Muhalif ülkeler, bu insanlara, test edilebilmesi için şüpheli olduklarından şüphelendikleri bazı yerlerden toprak toplamalarını söylemişti. Yabancı casuslar, güvenlik sistemlerimizin onları yalnız bırakmadığını ve bırakmayacağını ve sürekli olarak izlediğini bilmelidir.

Her ülkenin kendi istediği kontrolleri yapabilmesi için kendisine bir dizi davranış ve güvenlik standardı tanımladığını vurgulayan yetkili, şunları kaydetti: Dolayısıyla İran vatandaşının veya bir yabancının İran topraklarını casusluk amacıyla ülke dışına kaçırması, İran milletine ihanetlerini gösterir.

 İran İslam Cumhuriyeti Parlamento Milli Güvenlik Komisyonu üyesi şöyle devam etti: Bu suçlular ABD'nin 5 binden fazla , Siyonist rejimin 250'den fazla nükleer başlığı olduğunu çok iyi biliyorlar; ama biz resmi ve medya duyurusu ile kendi üretimimiz uranyuma sahip olduğumuzu söylediğimizde bizi atom bombası yapmakla suçluyorlar. Oysa İran, uranyumu zenginleştirerek elektrik üretmek için kullanılıyor ve biz onunla  tarım yapıyoruz. Avrupalılar ise bizim topraklarımızı çalıp zehirlemenin yollarını arayarak ülkemizi çöle çevirme peşindeler.”

Kothari, "Batılılar şunu bilmeli ki, artık durum değişti ve bugün kimse bize karşı bir araç olarak kullanmak için bu tür meseleleri umursamıyor. Kamuoyuna duyurduk ve İslami Bey, müzakereleri uzatmak isterlerse ve verdikleri taahhüt ve garantileri yerine getirmezlerse santrifüjlerimizin gücünü 190.000'e çıkaracağımızı da söyledi.

Kothari, kendi işimizi yaptığımızı ve bunlara dikkat etmediğimizi belirterek, "Batılılar kendilerini her şeyin sahibi olarak görmezler. Kendilerini tüm dünyanın sahibi olarak gördükleri o günler geride kaldı; Biz kendi işimizi yapıyoruz ve ne yaptığımızı görmek için peşimizden koşmaları gerekiyor.

Siyonist rejimin İran'a karşı dava açma girişimlerine değinen Meclis Ulusal Güvenlik Komisyonu üyesi, " Bizim açık ve şeffaf bir şekilde nükleer barışçı çalışma yaptığımızı biliyorlar; biz kendi barışçıl nükleer faaliyetlerimizi sürdürüyoruz ve onlar da bu konunun farkındalar; bizim saklayacak bir şeyimiz yok.

 Bilgisayar Olimpiyatı takımının dünya şampiyonasında İranlı öğrenciler parladı;2 altın ve bir gümüş madalya kazandık.


İran  İslam Cumhuriyeti Ulusal Bilgisayar Olimpiyatı takımı, 34. Uluslararası Bilgisayar Olimpiyatları'nda 2 altın madalya, bir gümüş madalya ve bir fahri diploma kazandı.

İran İslam Cumhuriyeti ulusal bilgisayar Olimpiyatı takımı 34. Uluslararası Bilgisayar Olimpiyatlarında iki altın madalya, bir gümüş madalya ve bir fahri diploma kazandı.

Bu yarışmalarda Alireza Kaviani ve Kosha Mousavi altın madalya, Alireza Samimi gümüş madalya ve Aria Hemti de onur diploması kazandı.

Bu uluslararası Olimpiyata 90 ülkeden 357 öğrenci katıldı ve İran takımı bu kursun toplam puanlarında dokuzuncu sırada yer almayı başardı .

Çarşamba, 17 Ağustos 2022 04:44

Aşura Kıyamında Kadının Rolü

  Nasıl ağlamayalım? Zira bugün bizim için Resulullah'ın vefat günü, Ali ve Fatıma'nın şahadet günü, peygamberin kızları Rukiye, Zeynep ve Ümmü Gülsüm'ün vefat günü gibidir.
 

Hicret'in altmış birinci yılında meydana gelen tarihî Kerbelâ kıyamını yetmiş üç kişi meydana getirdi. Bu kıyamda dıştan yönlendirilme gibi bir durum söz konusu değildi; kıyamın rehberliği bizzat kendilerine aitti. Yine bu kıyam belli bir kesimle sınırlı kalmadı. Bu kıyamda erkeklerle birlikte kadınlar da yer aldılar.

Kıyama İmam Hüseyin (a.s) ile birlikte hareket eden kadınların büyük ve önemli katkıları olmuştur; hatta kıyamın unutulmaması, bugün bile yeni gerçekleşmiş bir hadise gibi anılması ve canlı tutulması büyük ölçüde İmam'ın ailesi, özellikle Hz. Zeyneb'in fedakârlık ve kahramanlıkları sayesinde gerçekleşmiştir. Dolayısıyla, bu kıyamda kadınların üstlendikleri rolün ayrıca ele alınması ve değerlendirilmesi gerekir.

Bu değerlendirme sonucu, birçok husus aydınlığa kavuşacaktır: Örneğin "İslâm'a göre kadınlar toplumsal faaliyetlerden uzak tutulmalı" gibi zehirli propagandaların aksine, kadınların sosyal ve siyasal misyonu; mücadele ve kıyamda nasıl erkeklerle omuz omuza yer aldıkları, onları destekleme amaçlı girişimleri ve onlarla dayanışma içerisinde oldukları; toplumsal faaliyetlerle iffeti korumanın nasıl birlikte yürütüldüğü; cesur, hakkın savunucusu ve inançlı bir nesil yetiştirmedeki ağır sorumlulukları, şehitlerin canlarını uğruna feda ettikleri hedefleri insanlara ulaştırmadaki misyonları ve... Bütün bu hususlar, Kerbelâ kıyamında kadınların rolü çerçevesinde açıklığa kavuşabilir.

Bu hususun iyi anlaşılması için Kerbelâ'da bulunan kadınlarla ilgili sayısal bir değerlendirmede bulunmak faydalı olacaktır:

* Kerbelâ'da bulunan kadınların bazısı, örneğin Hz. Zeynep, Ümmü Gülsüm, Fatıma, Safiye, Rukiye ve Ümmü Hanî, Hz. Ali'nin (a.s) çocuklarıydılar. Bazıları Ben-i Haşim'den ve farklı kabilelerdendiler. Hz. Hüseyin'in kızları Sakine (veya Sukeyne) ve Fatıma da Kerbelâ'da olanlar arasındaydılar. Atike, Müslim b. Akil'in kızı, İmam'ın cariyesi, Veheb b. Abdullah'ın annesi gibi isimler de verilebilir.

* İmam'ın eşi, Sakine ve Abdullah'ın annesi olan Rübab da Kerbelâ'da idi. Bilindiği kadarıyla İmam'ın eşlerinden sadece Rubab Kerbelâ'da idi. İmam Zeynelabidin'in annesi şehrebanu Kerbelâ'da yoktu. Çünkü 24 yıl önce vefat etmişti. Ali Ekber'in annesi Leyla'nın da ismi gelenler arasında geçmemiştir.

* Kerbelâ'da beş kadın çadırdan çıkıp düşmana yürümüştür: Müslim b. Avsece'nin cariyesi, Abdullah Kelbî'nin eşi Ümmü Veheb, Abdullah Kelbî'nin annesi, Amr b. Cünade'nin annesi ve hepsinden daha faal bir rol üstlenen Hz. Zeynep. Hepsine Allah'ın selâmı olsun.

* Ümmü Veheb, kocasının yanı başında Aşura günü şehit düştü.

* İki kadın duydukları aşırı rahatsızlıktan dolayı İmam'ı savunma amacıyla savaştılar. Birisi Abdullah b. Umeyr'in eşi, diğeri ise Amr b. Cünade'nin annesi.

* Kerbelâ yolu üzerinde Züheyir b. Kayn'ın eşi kocasıyla birlikte İmam Hüseyin'e katıldı.

Kadınlar Kerbela olayında sosyal sorumluluğun sadece erkeklere has olmadığını gösterdi. Dine destek vermek ve hakkın ayakta tutulması gerektiği söz konusu olunca her özgür insan ister kadın ister erkek gereken rolü üstlenmeli.

Kadınların Kerbela'daki en önemli rolü ise kıyam hedefinin başkalarına yetiştirilmesi idi. Hicri 61 yılı, Hüseyini kıyamın yılıdır. Öyle kanlı bir kıyam ki halkın uykudaki vicdanlarını gaflet uyandırmak ve kifayetsiz biri tarafından yönetilen ve değerleri alaya alınmış toplumu ıslah etmek için gerçekleşti.

İmam Sadık (a.s) Erbain ziyaret namesinde atası Hüseyin bin Ali (a.s) kıyamının hedefini şöyle açıklıyor:

"Mutahhar kanını senin yolunda (Allah) bağışladı ki kulların cehalet ve sapkınlıktan kurtulsunlar."

Beni Haşim kadınları İmam Hüseyin'in (a.s) ziyaretinden haberdar olunca bir çözüm yolu bulmak için bir evde bir araya geldiler. Onlar İmam'ın bu yolculuktan sağ dönmeyeceğini biliyorlardı. Onlar durumdan duydukları rahatsızlıklarını feryat figan etmekle açıklamak niyetinde idiler. Durumu fark eden İmam Hüseyin (a.s);

"Bu haberi sakın açıklamayınız ki Allah'a ve peygamberine başkaldırı sayılır" dedi.

Kadınlar;

"Nasıl ağlamayalım!? Zira bugün bizim için Resulullah'ın (s.a.a) vefat günü, Ali (a.s) ve Fatıma'nın (s.a) şahadet günü, peygamberin kızları Rukiye, Zeynep ve Ümmü Gülsüm'ün vefat günü gibidir. Sevgili Hüseyin, Allah aşkına bizi kendine feda et ama kendini ölümden uzak tut, ey kaybettiklerimizin en sevdiği kişi" şeklinde konuştular.

İmam Hüseyin'in (a.s) sözleri Haşim oğulları kadınlarını sakinleştirmedi. Onlar İmam'ın halası Ümmü Hani'nin yanına giderek;

"Ey Ümmü Hani! Sen burada oturmuş, Hüseyin'in ailesi ile birlikte buradan gitmekte olduğundan nasıl habersizsin?" diye sordular.

Bunun üzerine Ümmü Hani acele ile İmam'ın yanına gider. İmam Hüseyin (a.s) halasını o halde görünce sebebini sorar. Halası;

"Yetimlerin ve çaresizlerin hamisi ve sığınağı yanımdan ayrılırken nasıl üzgün ve perişan olmayayım?" diye sordu.

Ümmü Haniye ağlarken İmam Hüseyin'i (a.s) anlatmaya başlar;

"Hüseyin öyle biri ki, insanlar onun hürmetine dayanarak bulutlardan yağmur ister; yetimlerin ve çaresizleri sevindirendir. O, kendisini başkalarına feda eden Haşim oğullarındandır, yoksullar onun yanında nimet ve fazilete ulaştılar. Resullullah'ın (s.a.a) sevgili torunudur, yanılmaz ve onun büyük acısı (şahadeti) onun azametini açıklar ve yorumlar."

İmam Hüseyin (a.s) halasını sakinleştirmeye çalışarak;

"Halacığım, merak etme, kaderde ne varsa o gerçekleşecektir, onlar (düşmanlar) savaş meydanlarının her daim muzafferin çocuğuna (Ali'nin oğluna) galip gelecek değiller. İşler Allah'ın mukadder kıldığı gibi gerçekleşecektir."

Haşim Oğulları hanedanının kadınları İslam'ın kurtuluşunun ve toplumun ıslah edilmesinin İmam Hüseyin'in (a.s) fedakarlığına bağlı olduğunu anlayınca canı gönülden onunla birlikte harekete geçtiler.

İslam tarihi, şekillenmeye başladığı günden itibaren her zaman kadınların siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomi katkıları ile İslam dinine yardımcı olduklarına şahit olurken, tüm tartışmalara rağmen kadınların İslami toplumdaki inkar edilemeyen ve hayati rollerini sergilemekte.

Kerbela kıyamı İslam tarihinin benzersiz ve önemli olaylarından biridir. Bu kıyam Hakkı arayan ve dik duruş sergileyen kadınlar ve erkeklerin fedakarlığı ve isarının ortak ürünüdür. Başka bir ifade ile eğer İslam, İmam Hüseyin'in (a.s) kıyamı ile ihya oldu ise kadınlar, tarihte eşine az rastlanacak şekilde bu olayda büyük paya sahipler. Aşura kıyamında hamasetler yaratan erkeklerin her biri cesur, mümin ve bilinçli kadınların kucağında yetişmiş birer cengaverdi. Bu eşitsiz savaşta İmam Hüseyin'e (a.s) yardımcı olan erkeklerin varlığı, kadınların fedakarlığı ve basiretinin ürünüdür. Hüseyni kervanındaki kadınların sabır ve azmi, bu harekette mücahitleri teşvik etmede etkin role sahip.

Bu rol İmam Hüseyin'in (a.s) şahadetinden önce dolaylı bir şekilde ve eşler ile çocukların teşviki ile başladı ve Aşura olayı ardından bu hareketin mesajını tüm İslam beldelerine en iyi şekilde yayılması ile doruğa ulaştı. Kadınlar Kerbela olayında sosyal sorumluluğun sadece erkeklere has olmadığını gözler önüne serdiler. Dinin ihya edilmesi söz konusu olduğunda her azade insan, kadın veya erkek, sorumluluk üstlenmeli. Tabi ki İslam'da savaş meydanına katılmak kadınlara farz kılmamıştır. Hatta Kerbela olayında da İmam Hüseyin (a.s) kadınları savaş meydanından uzak tuttu. Bu yüzden kadınlar Kerbela kıyamında askeri alanda bulunmadılar. Sadece iki kadın savaş meydanına girmek isteyince İmam Hüseyin (a.s) onlardan teşekkür ederek onları geri çevirdi. Kerbela olayında kadınların en önemli görevi, kıyamın mesajını dünyaya duyurmaktı. Genelde kadınların Kerbela hamasetindeki rolünü 3'e ayırmak mümkündür;

1- Aşura olayından önce etkin varlık göstermeleri,

2- Aşura gününde üstlenilen rol,

3- Aşura kıyamından sonra İmam'ın (a.s) mesajının halka duyurulması.

Züheyr bin Gayn'ın eşi, yolun ortasında İmam'ın kervanına katılmak için eşini teşvik eden kadınlardandı. Bu rol, onun İmam'ın (a.s) Aşura ashabından sayılması kadar önemli ve etkindir. Bu karı kocanın hikayesini dinleyelim;

"Zuheyr bin Gayn beraberindeki grupla birlikte hac menasikini bitirmiş Irak'a doğru yol alıyordu. Bu arada Hüseyin bin Ali'nin (a.s) de dönemin kifayetsiz ve zalim yönetmeni Yezid ile biat etmediğinden ve ashabı ile birlikte Irak'a doğru ilerlemekte olduğundan haberdar olur. Zuheyir, Hz. Hüseyin (a.s) yolunun Allah yolu olduğunu biliyor fakat Allah'a ibadetin zevkini savaşın sertliği ile birleştirmek istemiyordu. Ne zaman İmam bir yerde dururp dinlenseydi Zuheyir beraberindeki grupla yola çıkar ve ne zaman İmam hareket etseydi onlar dinlenmeye çekilirdi. Fakat bir yerde mecburen İmam ve sahabesinin çadır kurduğu yerde dinlenmek zorunda kaldılar.

Zuheyir İmam'ın çadırından biraz uzakta arkadaşları ile birlikte yemek yemekteydi ki İmam'ın elçisi yanına yaklaştı. Elçi, Zuheyir'e selam verdikten sonra İmam'ın kendisini çağırdığını söyler. Oradakiler şaşkınlık içinde sessizce olayı izlemeye başladılar. Herkes birbirine bakıyordu. Zuheyir şüphe ve endişe içinde cevap vermeden başını öne eğmişti. Aniden eşi herkesi kendine getirerek;

"Subhanallah, Allah Resulünün torunu seni çağırıyor ve sen gitmiyor musun" diye kocasına seslendi.

Zuheyir eşinin sesi ile ona baktı fakat hemen bakışlarını eşinden kaçırınca, eşinin;

"Huzuruna varıp sözlerini dinlesen ve dönsen ne olur sanki?!" demesi Zuheyir'i kendine getirdi.

İmam'ın (as) yanına gitti fakat dönüşte yüzü gülüyor, gözleri parlıyordu. Eşine dönerek;

"Eşyaları topla, İmam'ın çadırlarının yanına gidiyoruz" dedi.

Züheyr'in eşi sevinç içinde kalkınca Zuheyir;

"Fakat benden sana iyilikten başka bir şey gelmesini istemiyorum, bu yüzden seni boşuyorum ki ailenin yanına dönesin" dedi.

Kadın uzun yıllar eşinin yanında yaşamış, onu sevmiş ve alışmıştı, bu yüzden ayrılma düşüncesi bile onun için ağırdı fakat kocasının Resul Ekrem'in evladı İmam Hüseyin'e (a.s) yardım etmesi daha önemli idi. Bu yüzden kocasına dönerek;

"Allah yardımcın olsun, fakat senden bir isteğim var, kıyamet gününde İmam Hüseyin (a.s) yanında bana şefaat et' dedi.

Ehlibeytalimleri.com

İran Dışişleri Bakanı Abdullahiyan ve Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Guterres, İran’a uygulanan yaptırımların kaldırılması, nükleer müzakereler, Gazze’deki son durum ile bölgesel ve uluslararası gelişmeleri ele aldı. 

İran Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan yazılı açıklamaya göre, Hüseyin Emir Abdullahiyan ile Antonio Guterres, telefon görüşmesi gerçekleştirdi.

Açıklamada ikilinin, İran’a uygulanan yaptırımların kaldırılması, nükleer müzakereler, Gazze’deki son durum ile bölgesel ve uluslararası gelişmeleri ele aldığı kaydedildi.

Abdullahiyan, görüşmede, İran'ın Viyana'da devam eden nükleer müzakereleri sürdürmede kararlı olduğunu belirtti.

İran’ın güçlü ve istikrarlı bir anlaşmaya varma konusunda ciddi olduğunu belirten Abdullahiyan, "Elbette bu konunun sonucu ABD'nin bir anlaşma yapmak isteyip istemediğine bağlı. ABD gerçekten anlaşmaya varmak istiyor mu veya müzakerelere gerçekçi bakabiliyor mu? Biz bu konuda irademizin ciddiyetini göstermiş olduk" ifadesini kullandı.

İranlı Bakan, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ile İran'ın iş birliğine işaret ederek, ajansın teknik meselelerden uzaklaşarak siyasi kararlar almaması gerektiğini ve teknik düzeyde İran'ın iş birliğine devam ettiğini söyledi.

Nükleer silah üretilmesinin İran’ın dış politika ilkelerinde bulunmadığını savunan Abdullahiyan, "Bu silahların imalatı ve depolanması inancımıza ve politikamıza ters. Dini liderin (Ali Hamaney) fetvasında da bu silahların üretilmesi haram olarak kabul ediliyor" açıklamasında bulundu.

Abdullahiyan, bugün dünyanın, uluslararası barış ve güvenlik açısından hassas ve kırılgan bir durumda olduğunu belirterek Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması'nın bir dengenin sonucu olduğunu ve bu dengenin çeşitli yönlerinin her zaman vurgulandığını sözlerine ekledi.

Ortadoğu'da nükleer silahlardan arındırılmış bir bölge oluşturulması konusuna değinen Abdullahiyan, "Ortadoğu'da nükleer silahlardan arındırılmış bir bölge oluşturma fikrinin başlatıcısı olan İran İslam Cumhuriyeti, bu yönde yapıcı iş birliğini sürdürmeye hazır olduğunu beyan ediyor” ifadelerini kullandı.

İsrail’in son zamanlarda Gazze'ye yönelik saldırılarına ve 'çocuk, kadın onlarca Filistinlinin öldürülmesine' değinen Abdullahiyan, "Uluslararası toplumun Gazze halkını destekleme görevini yerine getirmesi ve Siyonist rejimin saldırganlığını bir an önce durdurması gerekiyor" diye konuştu.

BM Genel Sekreteri Guterres ise İran ile BM Güvenlik Konseyinin diğer tarafları arasındaki anlaşmazlıkları çözmenin en iyi yolunun diplomasi olduğunu belirtti.

'Nükleer görüşmelere önem veriyoruz'

Guterres, "Nükleer görüşmelere önem veriyoruz ve diğer taraf ülkelere de bu konuda diplomasiyi sürdürmeleri gerektiğini söylüyoruz. İran nükleer dosyasının artık kapatılması gerekiyor" değerlendirmesinde bulundu.

Dünyada nükleer silahların ortadan kaldırılması ve Ortadoğu'nun kitle imha silahlarından arındırılması gerektiğini vurgulayan Guterres, bu aşamada daha fazla uzlaşma ve esneklik üzerinde durulduğunu söyledi.

Guterres son olarak, Gazze'deki durumla ilgili endişelerini dile getirerek yapıcı önlemlere başvurmak ve saldırıları durdurmak için Gazze'deki meslektaşlarıyla temas halinde olduğunu kaydetti.

İmam Hüseyin’i (a.s) öylesine coşku, istek ve bağlılıkla davet eden Kufeliler, ne oldu da birden İmam’ı yalnız bıraktılar hatta İmam’a karşı savaşa giriştiler?

Kufelilerin İmam’ı Davet Nedeni

Kufelilerin İmam’a (a.s) mektup yazmaları, İmam’ın Mekke’ye yerleşmesiyle başladı (h. 60, Ramazan) ve o kadar çok mektup gönderilmişti ki tarihte bir benzeri görülmemiştir. Bazen bir günde altı yüz mektup geliyordu. Mektupların toplamı on iki bini bulmuştu.[1]


Günümüze kadar ulaşan mektupları, gönderen ve imzalayanları incelediğimizde, değişik grupların farklı amaçlarla bu mektupları gönderdiklerini anlamaktayız.


Mektupları gönderenlerden bir grubu, Hz. Hüseyin’i (a.s) gerçekten İmam kabul eden Süleyman b. Sured Huzai, Rufae b. Şidad ve Habip b. Mezahir gibi özel Şialardır.[2]


Bunlara karşın diğer bir grupsa, aslında Emevi taraftarları olanların gönderdikleri mektuplardır. İmam için savaşacak ordunun hazır olduğunu yazanlar da bunlardı. Onlardan bazıları şunlardır: sonradan İmam Hüseyin’in öldürülmesine şükür niyetiyle cami yaptıran Şebis b. Rebi.[3] Aşura gününde düşmanın ordu komutanlarından biri olan ve İmam’a mektup gönderdiğini inkâr eden Heccar b. Ebcer. Yezid b. Hari (bu şahıs da Aşura günü, İmam’a mektup gönderdiğini inkâr etmiştir). Uzret b. Haris (ordunun süvari komutanıydı). Amr b. Haccac-i Zübeydi (Aşura günü beş yüz kişiyle İmam’ın Fırat suyuna ulaşmasını engelleyendir). İşte bu gibi kimseler, İmam’a en heyecanlı ve istekli mektupları yazan, ama sonrasında ona kılıç çekenlerdir.


İmam Hüseyin’e (a.s) mektup yazan üçüncü bir grupsa maddî hedefler peşinde olan halkın çoğunluydu. Bunlar rüzgârdaki çöp misali, menfaatleri ne tarafaysa o yöne doğru giden kimselerdi. Bu gibi bilinçsiz insanların her ne kadar güçleri olmasa da sayıca fazla olduklarından hedef için kullanılabilirdiler.


Müslim’e biat eden on sekiz bin kişinin çoğu da bunlardan ibaretti. Bunlar menfaatlerini tehlikede gördüklerinden (Ubeydullah b. Ziyad’ın siyasetiyle) Müslim’i sokakta tek başına yalnız bırakmışlardı.


Bunlar doğal olarak da İbn Ziyad’ın maddi vaatleriyle onun ordusuna katılmış ve Aşura günü her ne kadar İmam Hüseyin’i (a.s) Peygamber’in torunu, Hz. Ali’nin (a.s) evlâdı olduğu için sevseler de İmam’ın karşısına dikilmişlerdi.


Önceleri Mecme b. Abdullah, İmam’a bunları kastederek şöyle demişti: “Halkın genelinin gönülleri seninle ama kılıçları sana karşıdır.”[4]


Bu açıklamadan sonra İmam Hüseyin’e (a.s) mektup yazanların hepsinin tek amacı ve hedefi olduğunu söyleyemeyiz. Herkes kendine özgü değişik sebep ve beklentilerden dolayı mektup yazarak, İmam’ı davet etmişti. O sebepleri şöyle sıralıyabiliriz:


1- Habip b. Mezahir gibi bir grup gerçek Şialar, devlet kurup yönetme hakkının sadece İmamlara özel olduğunu ve Emevi saltanatının yıkılması gereken zalim bir rejim olduğunu bildiklerinden, hakkı sahibine vermek için mektup yazmışlardı. Bu bilinçle mektup yazanlar çok azdı.


2- Özellikle orta yaşlılar ve ihtiyarlar, Hz. Ali’nin (a.s) adalet hükümetini ve ondan sonra yirmi yıl boyunca da Emevilerin zülüm dolu saltanatını görmüşlerdi. Bunlar yeniden Hz. Ali’nin (a.s) evlâdıyla eski günlere dönmek, adaletli bir devletin kurulmasıyla, Emeviler zulmünden kurtulmak için İmam’a mektup yazdılar.


3- Bazıları da, Kufe’nin Şam yerine başkent olması için bir önder peşindeydiler. Bunlara göre hem Kufelilerin sevgisine sahip ve hem de Şam hükümetini meşru bilmeyen sadece Hz. Hüseyin idi, bu yüzden İmam’ı Kufeye davet ettiler.


4- Bazı kabile reisleri de, kendi makamlarını korumak peşindeydiler. Herkesin İmam’a mektuplar yazıp onu davet ettiklerini gördüklerinde, yakın bir zamanda Hz. Hüseyin’in devleti kuracağına kesin gözüyle bakıyorlardı. İmam’ın hükümetinde de, kendi makam ve etkinliklerini kaybetmemek için bunlar da mektup yazdı.


6- Halkın çoğu ise herkesin heyecanla mektup yazdığını görünce, toplumun akışına uymak için bilinçsizce onlar da mektup yazdılar.


Kufe Halkının Bastırılışı


Kufelilerin İmam’a ihanet ediş nedenini bilmemiz için, ikinci olarak İbn Ziyad’ın Kufe kıyamını nasıl bastırdığını bilmemiz gerek. İbn Ziyad’ın Kufe’ye vali olarak gelmesiyle kabile reisleri ve Emevi taraftarları hemen yanına giderek durumu tüm ayrıntılarıyla anlatmaya başladılar.


Zaten İbn Ziyad, gelir gelmez Kufelilerin İmam Hüseyin’i ne kadar çok sevip, ona destek olmak için hazır olduklarını görmüştü. Çünkü şehre girerken siyah bir emmameyle, yüzü örtülü olarak geldi. Halk da onu İmam Hüseyin (a.s) zannedip coşkuyla etrafına toplandı. Halkın bu coşkusunu gördüğünden, bir an önce esaslı tedbirler almaya başladı. Kendi siyasî tecrübelerini ve yandaşlarının görüşleriyle, ne pahasına olursa olsun bu hareketi bastırmalıydı. Bunun için psikolojik, sosyolojik ve ekonomik yollara başvurdu.


1. Psikolojik Tedbirler


İbn Ziyad, Kufe’ye gelir gelmez bu tedbiri uygulamaya başladı, bu tedbir tehdit ve teşvik etrafında dönüyordu. Kufelilere hitaben camide yaptığı ilk konuşmada emrine uyanlara karşı şefkatli bir baba gibi davranacağını söyledi, kendisine itaat etmeyenlere de kılıcını ve kırbacını gösterdi.[5]


Özellikle de halka, Şam’dan büyük bir ordunun onları bastırmak için yola çıktığı haberini yayması, kalplere büyük bir korku saldı. Kufeliler en son İmam Hasan’ın (a.s) döneminde Şamlılarla savaşmışlardı ve o zamandan beri onlardan çok korkmaktaydılar. Gözlerinde çok büyüttükleri Şam ordusuna karşı, hiçbir şekilde direnme güçleri yoktu. Bu haber kadınlar arasında da yayıldı. Kadınlar gelerek eşlerini, kardeşlerini ve akrabalarını Müslim’in etrafından alarak evlerine götürüyorlardı.


Sonuçta İbn Ziyad’ın bu psikolojik siyaseti çok etkili oldu. Öyle ki Müslim, gündüz dört bin askeriyle İbn Ziyad’ın sarayını basmıştı ve neredeyse şehri tamamen ele geçirecekti, ama akşam olunca bu haberlerin yayılması nedeniyle etrafında bir kişi dahi kalmamıştı. Daha sabah binlerce insanın biat ettiği, söz verdiği insan akşam olunca sokakta yalnız başınaydı, bir kişi bile onu evine almamıştı.[6]


2. Sosyolojik Tedbirler


O dönemde kabilecilik sistemi Kufe’de önemini korumaktaydı ve kabile reisleri toplumsal meselelerde, siyasî olaylarda en fazla etkin faktörlerdi. Önceden de belirttiğimiz gibi kabile reisleri ve kabilenin ileri gelenleri İmam Hüseyin’e mektup yazarak davet etmiş, Müslim gelince de ona biat etmişlerdi.


İbn Ziyad bunları nasıl ele geçireceğini çok iyi biliyordu. Bunlar da makam ve mevkilerini korumak için hemen Müslim’den ayrılıp, İbn Ziyad’a bağlandılar. Ayrıca yapmış olduğu tehditler ve vermiş olduğu büyük miktarda rüşvetler kabile reislerinin, İmam’a düşman olup, kendisine katılmasına yetti.


Kufe’den yeni gelip İmam Hüseyin’e ulaşan ve Kufe’nin durumunu çok iyi bilen Mücteme b. Abdullah, İmam’a şöyle haber vermişti: “Kufe’nin ileri gelenlerine büyük paralar verildi, ambarları arpa ve buğdayla dolduruldu, onlarda artık seni istememekte ve arkanda durmamaktalar, hepsi sana karşı cephe almış durumdalar.”[7]


Toplumda etkili olan ikinci grupsa “urefa” denilen devletle halka arasındaki memurlardı, İbn Ziyad bunlardan da istediği gibi faydalandı. Bunların görevi kontrolleri altındaki aileleri fertleriyle birlikte isimleri yazmak, yeni doğanları kaydedip, ölenleri silmekti, sonrasında belli bir maaş verilmekteydi. Bunların elinin altında bazen yirmi bazen de yüzden fazla kişi bulunmaktaydı. Bunların konumu normal durumlarda fazla önemli değildi ama olağanüstü durumlarda devlet veya vali bunlardan ayaklananların isimlerini alabilmekteydi.[8]


İbn Ziyad Kufe’ye gelir gelmez hemen bu güçten de yaralanmaya başladı. Bunu da büyük ihtimalle Kufe eski valisi olan babasından öğrenmişti. O camide yaptığı konuşmadan sonra saraya gelerek hemen urefanın huzurunda toplanmasını emretti ve onlara şöyle dedi: “Sizler dosyalarınızda bulunan ve Emirü’l-Müminin Yezid’e karşı gelip, baş kaldıranların isimlerini çıkarıp bana bildirin. Toplumda kargaşa çıkarmak isteyen herkesin isimlerini istiyorum. Bu emrime itaat edenlerle işim olmaz ama uymayanlar dosyalarındaki isimlerden sorumludurlar. Biri bulunursa, ona hiçbir güven kalmayacaktır, malı da, kanı da bize helâldir artık. Kim Emirü’l-Müminin’e (Yezid) karşıysa o evinin kapısına asılacaktır.”[9]


Uygulanan bu tedbir ve siyaset Müslim’in Kufe’de yalnız kalmasının ve herkesin kıyamdan vazgeçmesinin en büyük nedenlerinden biriydi. Zira bu memurlar İbn Ziyad’ın tehditlerini ciddîye alarak hemen kendi listesindekileri kontrol etmeye başladılar.


3. Ekonomik Tedbirler


O zamanda halkın en önemli geliri, devletten aldıkları maaş ve erzak yardımıydı. Bu ise sadece İran’la savaş başladığı zaman, savaşmayı taahhüt edenlere verilmekteydi. Bu yüzden Arap halkı çok tembel alışmışlardı, hiçbir iş yapmadan oturmaktaydılar, çok az kimse çiftçilik, ticaret ve zanaatla uğraşmaktaydı. Öyle ki Araplar bir iş yapmayı kendi gururlarına yediremiyorlardı.


Belli olduğu gibi bu ekonomik düzen halkı tamamen devlete bağımlı yapmıştı, baskıcı hükümetler de bundan istedikleri gibi yararlanmakta idiler. İbn Ziyad tüm muhaliflere, yapılan yardımların kesileceğini hatta akrabalarına bile bundan sonra devletten hiçbir ödenek verilmeyeceğini ilân etti. Bu yüzden herkes muhalif olanları da vazgeçirmeye başladı.


İbn Ziyad Kufe’ye yeni geldiğinde, Müslim kendisine biat edenlerle sarayı muhasara etmişti. O esnada İbn Ziyad konuşma yaparak dağılmaları halinde devlet yardımlarını kat kat arttıracağını, aksi takdirde kimseye bir şey vermeyeceği tehdidinde bulundu, bu da anında etkisini gösterdi.


İbn Ziyad bu ekonomik siyasetiyle; düne kadar İmam’ı çağırıp ona biat eden halkı bir anda İmam’a karşı silahlandırdı. Halka orduya katılması halinde büyük mükâfatlar vereceğini söyledi, herkes de icabet etti. Öyle ki Kufe’den gönülde İmam’ı seven ama para için onunla savaşmak üzere otuz bin asker toplandı.[10]


İmam Hüseyin, (a.s) dün kendisini davet edenlerin bugün karşısında savaşmak için durmalarının nedeni olarak bu sebebi buyurmuştur, Aşura gününde onlara şöyle buyurdu:


“Haram malları aldınız, karınlarınızı haramla doldurdunuz ve böylece kalpleriniz mühürlendi, şimdi de benimle savaşmaya gelmişsiniz, sözümü dinlemiyorsunuz bile…”[11]


–—


[1]     Biharu’l-Envar, c. 44. s, 344.


[2]     Vak’atu’t-Tif, s. 90/91.


[3]     Tarih-i Taberi, c. 6, s. 22.


[4]     Tarih-i Taberi, c. 4, s. 306.


[5]     Vak’atu’t-Tif, s. 110. “Emrime itaat edenlere bir baba gibi davranacağım, ama sözümden çıkıp, bana karşı gelenlere de kılıcım ve kırbacımla…”


[6]     Vak’atu’t-Tif, s. 125/126.


[7]     Vak’atu’t-Tif, s. 174.


[8]     el-Hayatu’l-İctimaiyye ve’l-İktissdiye fi’l-Kufe, s. 49.


[9]     Tarih-i Taberi, c. 4, s. 267.


[10]    Hayatu’l-İmami’l-Huseyn, c. 2, s. 453.


[11]    Biharu’l-Envar, c. 45, s. 8.

Pazartesi, 08 Ağustos 2022 13:43

Matem Tutmanın Felsefesi

Yeni oluşan tahlil ve açıklama eğilimlerini de göz önünde bulundurursak, çağımız insanı her zaman karşılaştığı ve kesin olarak kabul ettiği inançlar hakkında araştırmalar ve incelemelerde bulunmaktadır. Aslına bakılacak olursa, böyle araştırmalar peşine düşerek, gerçekleri aramak insanın en belirgin özelliklerinden biridir. Aynı şey matem ve yas tutmak için de geçerlidir. Doğal olarak, insan bu konuyu incelemek ve araştırmak peşindedir. Matem merasimlerini tam olarak aklın kabul edeceği delillerle inanmadığı sürece yahut en azından bu tür işlerin akla ters düşmediğine kanaat getirmedikçe ona inanıp, yapmak istemez.

Her inancı ve yapılacak olan her işi böyle düşünmek takdir edilir bir şeydir. Ancak bu şekilde insanın, İslami bilgi temelleri ve Şia kültürü güçlenecektir. Yani imanında sağlam kalmak isteyen herkesin, inanç temelini akli delillerle desteklemesi gerekir.

Bu teorik görüşler kişinin imanının güçlenmesini sağlayacaktır. Çünkü iman tanıma ve aklı kullanmayla oluşur. Bu yüzden matem merasimlerinin felsefesini araştırmak çok da mantıklıdır. Yeni neslin imanının daha güçlü olması için yas merasimlerinin kabul edilir akli delillerle anlatılması gerekir.

Ehlibeyt’e Yas Tutmanın Felsefesi

Ehlibeyt’in ve masumların şehadet yıl dönümlerinde yas merasimleri düzenlemenin hikmetini şöyle sıralayabiliriz:

1. Sevgi; Kur’ân-ı Kerim, Peygamber’in ailesini ve onun Ehlibeyt’ini sevmeyi bütün Müslümanlara farz kılmıştır.

“De ki: Ben bu tebliğime karşı sizden akrabalarıma sevgiden başka hiçbir ücret istemiyorum.”[1]
Şüphesiz sevginin şartları vardır. Gerçekten ve gönülden seven kimse, bu şartları en güzel şekilde yerine getiren kimsedir. Sevginin en önemli şartlarından birisi, insanın dostunun üzüntülü anında üzülüp ve sevinçli olduğu zamanlarında sevinmesidir.

Bu yüzden hadislerde Ehlibeyt’in mutlu günlerinde sevinç ve yaslı günlerinde matem toplantılarının düzenlenmesi özellikle emredilmiştir. Hz. Ali (a.s) bir rivayetle şöyle buyurmaktadır:

“Bizim Şialarımız, mutluluğumuza ve üzüntümüze ortaktırlar.”

İmam Sadık da (a.s) şöyle buyurmaktadır:

“Bizim Şialarımız, bizim bir parçamızdır ve kalan toprağımızdan yaratılmıştır; bizi üzüp, sevindiren her şey onları da üzüp, sevindirmektedir.”

Bunun dışında akıl da, şeriatta de, Ehlibeyt’in matem günlerinde insanın üzüntüsünü; ağlaması, üzülmesi, az yemek yiyip ve az içerek, kederli olduğunu belli ettirecek giysiler giyerek göstermesi gerektiğini söylemektedir.

2. İnsan yetiştirmek; Şia kültürüne göre o büyük şahsiyetler için matem tutmak, bilinçli bir şekilde yapılmalıdır. Aslında insan bu şekilde onların faziletlerini, makamlarını ve hedeflerini hatırlamaktadır. Böylelikle hayatının her aşamasında olgu olarak onları seçmektedir.

Yas merasimlerine katılan birisi, duygusal toplantıdan ayrıldığı zaman en büyük hedefi; sevdiğinin sıfatlarını, özelliklerini coşkunlukla içsel bir ideali yakalamaktadır ve onu pratiğe dökmektir.

3. Toplumu düzeltme; Bu merasimler tek tek fertleri erdemli olarak yetiştirdi mi, doğal olarak toplum kendisini yetiştirmiş olacaktır. Şahıslar, Ehlibeyt’in hedeflerini toplumun tüm genelinde oluşturmak isteyeceklerdir. Bu yüzden, matemin hikmetlerinden birinin de, İslam’ın bildirdiği olguları toplumda oluşturmak olduğunu söyleyebiliriz.

4. Şia kültürünü yeni nesile aktarmak; Şüphesiz yeni oluşan nesil, Ehlibeyt (a.s) kültürüyle, çocukluk döneminde katıldıkları merasimlerde tanışmaktadır. Yeni nesillere, masum İmamların teorik, pratik inançlarını aktarmanın en önemli ve etkili yollarından biri, bu toplantılardır. Matem merasimleri muhteva itibariyle en güzel eğitim ve öğretim metodudur. Bu şekilde Ehlibeyt’in yaşantısı ve sözleri aktarılmaktadır.

İmam Hüseyin’e (a.s) Yas Tutmanın Felsefesi

Yukarıda zikrettiğimiz insan yetiştirme, toplumu güzelleştirme, Şia kültürünü yeni nesillere aktarma hikmetlerini, İmam Hüseyin’in (a.s) matem törenlerinde daha açık görmekteyiz. Çünkü İmam’ın (a.s) kıyamının mahiyeti, eğitsel, siyasi, kültürel ve toplumsal öğretileri insan ve toplumun yüceliği için belirgindir. Bunlar Şia kültürünün en önemli temel taşlarıdır ve buna da merasimler sayesinde ulaşılmaktadır.

Aşura’nın mesaj ve sözlerine dikkat ettiğimiz zaman insanı ve toplumu geliştirme, Şia kültürünü oluşturma boyutlarını açıkça görmekteyiz. Örneğin; ibadet, fedakârlık, yiğitlik, tevekkül, sabır, iyiliği emredip, kötülükten sakındırmak, Yezidîlerin hâkimiyetiyle İslam’ın yok oluşu, Yezid gibi birisine biatin haramlığı, zilletle yaşamaktansa ölümün yüceliği, imtihan zamanında insanların azlığı, batılın hâkimiyetinde şehadetin önemi, şehadetin insan için bir süs olması, batıl ve zulüm düzenlerine karşı savaş, hak önderin özellikleri, Allah’ın razı olduğuna razı olmak, özgür müminlerin zilleti kabul etmeyişi, ölümün cennet için sadece köprü oluşu, özgürlük, hakkın bekası için yardım isteme… vb. Aşura’nın en önemli mesajları arasındadır.

Dünyaya özgürlük dersi verdi Hüseyin,
Düşüncesiyle himmet tohumu ekti Hüseyin,
Dinin yoksa hiç olmazsa özgür ol dedi,
Bu kelamla sözü bitirdi Hüseyin.
İzzetli ölüm, zilletle yaşamdan daha iyi,
Bu feryadı gönülden haykırdı Hüseyin.

Yukarıda belirttiğimiz hikmetlerin dışında, daha iyi anlaşılması için şunları da sıralayabiliriz:

1. Zalimlerin karşı durup, mazlumlarının yanında yer almak.

2. Adalet peşinde olup, zalimlerden intikam alma hissini güçlendirmek.

3. Şiaların her zaman hakkın yanında olması için bir konum hazırlamak.

–—

[1] Şura, 23, Hud, 29, Mizanu’l-Hikmet, c. 2, s. 236.