کارگر

کارگر

İran lideri, ABD’nin Batı Asya’daki askeri geleceğine sınır çizdi. Hamaney, ABD'nin Körfez üslerinde güven bulamayacağını ve Amerikan güçlerinin bölgede artık genişlemeye değil, tutunmaya çalıştığını söyledi.

İran Devrim Lideri Mücteba Hamaney, Körfez ülkelerinin artık ABD üsleri için “güvenli kalkan” olamayacağını söyledi. Salı günü Telegram hesabından açıklama yapan Hamaney, ABD'nin artık Batı Asya'da güvenli sığınaklara sahip olmayacağını belirtti.

 
Mücteba Hamaney'in son mesajı Kurban Bayramı ve Hac organizasyonu dolayısıyla düzenlenen bir programda yayımlandı. 56 yaşındaki Hamaney, 8 Mart'ta İran'ın lideri ilan edilmesinden bu yana kamuoyu önüne çıkmadı ve yalnızca yazılı mesajlar yayımlıyor.

İSLAM DÜNYASINA ORTAK KAPASİTE MESAJI
Mesajında İslam ülkelerine birlik çağrısı yapan İranlı lider şöyle dedi:

“İslam ümmetini ilerletmek ve İslam dünyasının sorunlarını çözmek için tüm İslam ülkelerini ve hükümetlerini dostluk ve işbirliğine teşvik etmeye devam ediyoruz.”

 
İslam dünyasının ortak kapasitesine dikkat çeken Hamaney, “Bölgenin ve dünyanın yeni düzeni şekilleniyor. Geleceğin geometrisini bölge halklarının ortak çabası belirleyecek” değerlendirmesinde bulundu.

'ARTIK TUTUNMAYA ÇALIŞIYORLAR'
ABD'nin bölgedeki konumunun zayıfladığını vurgulayan İran lideri, Washington yönetiminin artık önceliğinin bölgedeki çıkarlarını ve askeri varlığını korumak olduğunu kaydetti.

“Kesin olan şey, ABD’nin bölgedeki çıkarları ile güvenliğini sağlamak ve askeri unsurlarını burada tutmak için yoğun çaba içinde olduğudur” diyen Hamaney, Körfez ülkelerine de dolaylı mesaj verdi.

İran lideri ayrıca İsrail'in “son aşamalarına yaklaştığı” yorumunda bulunarak Tel Aviv yönetiminin bölgedeki geleceğinin giderek daha fazla tartışmalı hale geldiğini söyledi.

ABD Başkanı Donald Trump, İran’la yürütülen anlaşma sürecine ilişkin dikkat çeken yeni bir açıklama yaptı. Trump, Orta Doğu’da savaşın sona ermesi ve İran’la yapılması beklenen mutabakat sürecini, bölge ülkelerinin İsrail’le normalleşmesini öngören İbrahim Anlaşmaları’na katılım şartına bağladı.

Trump, yaptığı açıklamada İbrahim Anlaşmaları sürecinin Suudi Arabistan ve Katar’ın derhal imza atmasıyla başlaması gerektiğini söyledi.

“SUUDİ ARABİSTAN VE KATAR DERHAL İMZALAMALI”

Trump açıklamasında, “İbrahim Anlaşmaları süreci, Suudi Arabistan ve Katar’ın derhal imzalamasıyla başlamalı ve diğer herkes bunu takip etmelidir” ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı, bölgedeki diğer ülkelerin de bu sürece katılması gerektiğini belirterek, aksi durumda İran’la yürütülen anlaşmanın parçası olmamaları gerektiğini savundu.

Trump, “Eğer takip etmezlerse, kötü niyet göstergesi olacağından bu anlaşmanın bir parçası olmamalıdırlar” dedi.

İRAN ANLAŞMASINA İSRAİL ŞARTI

Trump’ın açıklaması, İran’la yürütülen müzakerelerin yalnızca nükleer program, Hürmüz Boğazı ve bölgesel ateşkes başlıklarıyla sınırlı kalmayacağını gösterdi.

ABD Başkanı’nın mesajı, “Bölge ülkeleri İsrail’le normalleşme sürecine katılmazsa İran’la anlaşma da ilerlemez” anlamına gelen bir rest olarak yorumlandı.

Daha önce Trump’ın Suudi Arabistan, BAE, Katar, Pakistan, Türkiye, Mısır, Ürdün ve Bahreyn liderleriyle yaptığı telefon görüşmesinde de İran savaşı sonrası İsrail’le normalleşme başlığını gündeme getirdiği belirtilmişti.

Trump’ın açıklamasının tamamı şu şekilde:

“İran İslam Cumhuriyeti ile müzakereler iyi ilerliyor! Ya herkes için büyük bir anlaşma olacak ya da hiç anlaşma olmayacak. Bu da savaş alanına ve çatışmalara geri dönüş anlamına gelir; hem de her zamankinden daha büyük ve daha güçlü şekilde. Bunu da kimse istemez!

Cumartesi günü Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Birleşik Arap Emirlikleri Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid el Nahyan, Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed bin Halife el Sani, Katar Başbakanı Muhammed bin Abdurrahman bin Casim bin Cabir el Sani ve Katar’dan Bakan Ali el-Thawadi, Pakistan’dan Mareşal Syed Asim Munir Ahmed Shah, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, Ürdün Kralı 2. Abdullah ve Bahreyn Kralı Hamed bin İsa el Halife ile yaptığım görüşmelerde, ABD’nin bu son derece karmaşık yapbozu bir araya getirmek için yaptığı tüm çalışmaların ardından, bu ülkelerin tamamının en azından eş zamanlı olarak İbrahim Anlaşmaları’na imza atmasının zorunlu olması gerektiğini ifade ettim.

Söz konusu ülkeler Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri —ki zaten üye— Katar, Pakistan, Türkiye, Mısır, Ürdün ve Bahreyn’dir —Bahreyn de zaten üye. Bir veya iki ülkenin bunu yapmamak için bir gerekçesi olabilir ve bu kabul edilecektir. Ancak çoğu ülke, İran’la yapılacak bu mutabakatı aksi halde olacağından çok daha tarihi bir olaya dönüştürmek için hazır, istekli ve muktedir olmalıdır.

İbrahim Anlaşmaları, bu anlaşmalara dahil olan ülkeler için —Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas, Sudan ve Kazakistan— finansal, ekonomik ve sosyal bir patlama sağlamıştır. Üstelik bu, çatışma ve savaş döneminde bile böyle olmuştur. Mevcut üyelerden hiçbiri ayrılmayı ya da en küçük bir ara vermeyi bile önermemiştir.

Bunun nedeni, İbrahim Anlaşmaları’nın onlar için çok iyi olmasıdır. Herkes için daha da iyi olacak ve Orta Doğu’ya 5 bin yıldır ilk kez gerçek güç, kudret ve barış getirecektir. Bu, dünyada herhangi bir yerde imzalanmış başka hiçbir belgeye benzemeyecek kadar saygı gören bir belge olacaktır. Önemi ve itibarı benzersiz olacaktır.

Bu süreç, Suudi Arabistan ve Katar’ın derhal imza atmasıyla başlamalı, diğer herkes de bunu takip etmelidir. Eğer bunu yapmazlarsa, kötü niyet göstergesi olacağından bu anlaşmanın bir parçası olmamalıdırlar.

Yukarıda adı geçen birçok büyük liderle yaptığım görüşmelerde, belgemiz imzalanır imzalanmaz İran İslam Cumhuriyeti’nin de İbrahim Anlaşmaları’nın bir parçası olmasından onur duyacaklarını ifade ettiler. Vay canına, bu gerçekten özel bir şey olurdu!

Bu, her zaman çatışma içinde olmuş bu büyük ülkelerin imzalayacağı en önemli anlaşma olacaktır. Geçmişte ya da gelecekte hiçbir şey bunun önüne geçemeyecektir.

Bu nedenle, tüm ülkelerden İbrahim Anlaşmaları’nı derhal imzalamalarını zorunlu olarak talep ediyorum. Eğer İran, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olarak benimle anlaşmasını imzalarsa, onların da bu benzersiz dünya koalisyonunun parçası olması bir onur olacaktır.

Orta Doğu birleşmiş, güçlü ve ekonomik olarak belki de dünyanın hiçbir bölgesinde olmadığı kadar kuvvetli hale gelecektir!

Bu TRUTH paylaşımının bir kopyasıyla temsilcilerimden, bu ülkelerin hâlihazırda tarihi nitelik taşıyan İbrahim Anlaşmaları’na dahil edilmesi sürecini başlatmalarını ve başarıyla tamamlamalarını istiyorum.

Bu konuya gösterdiğiniz dikkat için teşekkür ederim!

DONALD J. TRUMP
AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ BAŞKANI”

TÜRKİYE DE ÖNCEKİ GÖRÜŞMEDE YER ALMIŞTI

Trump’ın önceki görüşmesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da aralarında olduğu bölge liderleriyle İran’la ortaya çıkan anlaşma taslağını ele aldığı aktarılmıştı.

ABD Başkanı’nın şimdi İbrahim Anlaşmaları’nı İran mutabakatı için fiili şart haline getiren çıkışı, Türkiye dahil bölge ülkeleri açısından da yeni bir diplomatik baskı başlığı olarak öne çıktı.

İSRAİL İÇİN YENİ DİPLOMATİK HAMLE

İbrahim Anlaşmaları, İsrail ile Arap ve Müslüman ülkeler arasında normalleşme sürecini ifade ediyor. Trump’ın yeni açıklaması, İran savaşının ardından Orta Doğu’da kurulmak istenen yeni düzenin merkezine İsrail’le normalleşmeyi yerleştirme çabası olarak değerlendirildi.

ajanslar

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhammed Bakır Zülkadir, göreve gelişinin ardından yaptığı ilk açıklamada ABD ve İsrail’e meydan okudu. Ordunun, diplomasinin ve halkın direnişinin düşmanı yere serdiğini belirten Zülkadir, geri adım atılmayacağını vurguladı.

 
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhammed Bakır Zülkadir, göreve gelmesinden bu yana gerçekleştirdiği ilk resmi açıklamada, emperyalist kuşatmaya karşı tavizsiz bir direniş mesajı verdi. İran resmi haber ajansı IRNA’nın aktardığı mesajda Zülkadir, Washington ve Tel Aviv hattından gelen tehditlere karşı ülkesinin geri adım atmayacağını net bir dille ilan etti. Ordunun, diplomasinin ve sokaklara dökülen fedakar halkın kararlı duruşuyla batılı saldırganları ve siyonist rejimi boşa çıkardığını belirten Genel Sekreter, zaferin anahtarının milli birlik olduğunu vurguladı.

İRAN'DAN ABD VE İSRAİL'E NET MESAJ

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhammed Bakır Zülkadir, göreve geldiğinden bu yana yaptığı ilk paylaşımda, "Geri adım atılmayacak. ‌Bunu ordu, diplomasi ve sokaklara çıkan fedakar halkımız kararlı direnişleriyle gösterdi ve düşmanı yere serdi." dedi.

İran resmi haber ajansı IRNA'ya göre, Zülkadir, İran ile ABD ve İsrail arasında yaşanan savaşa ilişkin ilk kez mesaj yayımladı.

GERİ ADIM ATILMAYACAK
Zülkadir mesajında, birlik ve beraberliğe her zamankinden fazla ihtiyaç duyulduğunu belirterek, "Geri adım atılmayacak. Bunu ordu, diplomasi ve sokaklara çıkan fedakar halkımız kararlı direnişleriyle gösterdi ve düşmanı yere serdi." ifadesini kullandı.

 
Ülke birliğine zarar verecek açıklamalardan ve eylemlerden kaçınılması gerektiğini söyleyen Zülkadir, birlik ve beraberlik ruhu ile ABD ve İsrail’in ümitsizliğe kapılacağını belirtti.

Milyonlarca hacı adayı, hac ibadetinin en önemli rüknü olan vakfe için Arafat Meydanı’nda dualar ve tekbirlerle bir araya geldi.


Hacı adayları, Zilhicce ayının dokuzuncu günü olan salı sabahının ilk ışıklarıyla birlikte Arafat Meydanı’na akın etmeye başladı. Milyonlarca Müslüman, güneşin doğuşundan batışına kadar Arafat vakfesi için mübarek topraklarda bir araya geldi.

Hacılar, sınırları tabelalar ve işaretlerle belirlenen Arafat bölgesi içinde bulunmaya özen gösterirken, Arafat’ın tamamı vakfe alanı kabul ediliyor.

Öğle vaktinin girmesiyle birlikte Arafat hutbesi okunuyor. Hutbede Müslümanlara nasihatler verilirken, bu mübarek günün faziletleri hatırlatılıyor.

Hacı adayları gün boyunca dua, tekbir, tehlil ve istiğfarla ibadetlerini sürdürürken, bölgede derin bir huşu ve manevi atmosfer hakim oluyor.

Zilhicce’nin dokuzuncu gününde güneş battıktan sonra hacı kafileleri Müzdelife’ye doğru hareket ediyor. Hacılar burada akşam ve yatsı namazlarını cem ederek kılıyor, ardından geceyi zikir ve şükürle geçiriyor.

Öte yandan hacıların Mina’ya ulaşımı da pazartesi günü tamamlandı. Hacılar, “Terviye Günü”nü geçirmek üzere Mina’da toplandı. İlgili kurumlar, hacıların mübarek mekanlar arasındaki hareketini kolaylaştırmak ve güvenliklerini sağlamak amacıyla kapsamlı organizasyon ve hizmet planları uyguladı.

Mina girişlerinde insan yoğunluğunun kontrollü ve akıcı şekilde ilerlediği gözlemlenirken, güvenlik, sağlık ve hizmet ekipleri sahada yoğun çalışma yürüttü. Kalabalık yönetim sistemleri sayesinde hacıların güvenliği ve hizmet kalitesinin artırılması hedeflendi.

Terviye Günü’nün önemi

Terviye Günü, hac yolculuğunun en önemli aşamalarından biri kabul ediliyor. Hacılar bu günü Mina’da geçirerek Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in sünnetini yerine getiriyor ve ardından Arafat’a yöneliyor.

Hacılar, Mekke’deki ilk mübarek durak olan Mina’ya Terviye Günü’nde gidiyor, kurban bayramının ilk günü ve teşrik günlerinde yeniden Mina’ya dönüyor.

Mina, Mekke ile Müzdelife arasında yer alıyor ve Mescid-i Haram’a yaklaşık 7 kilometre uzaklıkta bulunuyor. Harem sınırları içinde kalan bölgenin şer’i sınırlarla belirlenmiş yüzölçümü yaklaşık 16,8 kilometrekareyi buluyor. Mina, kuzey ve güneyden dağlarla çevrili bir vadiden oluşuyor; Mekke tarafında Akabe Cemresi, Müzdelife tarafında ise Muhassir Vadisi ile sınırlandırılıyor.(Ajanslar)

Tarih göstermiştir ki müzakere, ABD ile uzlaşmak için değil, İran halkının haklarını savunmak için yürütülmelidir. Bu hakların en açık yansıması İran’ın öne sürdüğü beş ön şarttır. Bu şartların göz ardı edilmesi, diplomasiyi ağır bir zarara uğratacak ve başarısızlığa mahkûm edecektir.


Trump, kırk günlük savaşta kendi yüzeysel hesaplarının aksine ağır bir yenilgi aldıktan ve tekrar tekrar verdiği ültimatomlarla sonuç alamadıktan sonra, yine dayak yemiş ama yenilgiyi kabul etmeyen çocuklar gibi zorba bir üslupla şu açıklamayı yaptı:

“İran’ın yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyumu kendi topraklarında tutmasına izin verilemez. Onu ele geçirdiğimizde muhtemelen yok edeceğiz.”

Trump ayrıca İran açısından savaşın en temel kazanım ve şartlarından biri olarak gördüğü Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenliğini reddederek şöyle dedi: “Hürmüz Boğazı’nda ücret alınmasını kabul etmiyoruz.”

ABD Başkanı’nın bu aşırı talepleri ve İran’ın ABD’ye duyduğu güvensizlik, diplomasiyi fiilen çıkmaz bir darboğaza sürüklemiş durumda. Trump’ın siyasi basiretsizliği ise bu sürecin tamamen başarısızlığa uğramasına zemin hazırlayabilir.

Öncelikler Üzerindeki Düğüm
Trump’ın Pakistanlı arabulucu üzerinden ilettiği ültimatomlar İran’da ciddiye alınmadıktan sonra, ABD savaşın ağır maliyetlerinden ve daha büyük bir yenilginin tekrarından duyduğu korku nedeniyle bir kez daha diplomasi yolunu denemeye yöneldi.

Buna rağmen Washington yönetimi hâlâ sonuç vermeyecek başlıklarda ısrar ediyor ve bu durum, savaş öncesinde olduğu gibi diplomasiyi etkisiz bir araca dönüştürüyor.

Bu başlıklardan biri, İran’ın yüzde 60 oranında zenginleştirdiği 400 kilogram uranyuma ilişkin baskılar ve İran’ın uranyum zenginleştirme hakkının geleceğinin belirlenmesi meselesidir.

Aslında ABD savaş alanında İran’ın nükleer zenginleştirme faaliyetlerini durdurmayı başaramadığı ve İsfahan’daki operasyonlarının başarısızlığı ile yaşadığı rezalet nedeniyle İran’ın uranyumunu ele geçiremediği için, savaşta ulaşamadığı hedeflerinden en azından birini diplomasi yoluyla elde etmeye çalışmaktadır. Böylece kimsenin inanmadığı “zafer yalanına” biraz olsun gerçeklik kazandırmayı hedeflemektedir.

Oysa İran açısından nükleer dosya ve bu konudaki müzakereler öncelikli mesele değildir. ABD’ye duyduğu derin güvensizlikle birlikte İran için esas konu, savaşı sonuçlandırmak ve kendi haklarını güvence altına almaktır

Bu nedenle İran, müzakerelerde kendi güvenliğini sağlamak amacıyla birtakım ön şartlar ortaya koymuştur. Bu şartların göz ardı edilmesi, İran açısından unutulmayacak bir zarara yol açacaktır.

Müzakerelerin Vazgeçilmez Şartı; Güven Oluşturma
ABD uzun yıllardır İran’a karşı verdiği sözleri defalarca ihlal etmiş ve yaptığı anlaşmalardan geri çekilmiştir. Bu ihlallerin en belirgin örneği ise mevcut ABD Başkanı’nın çekildiği nükleer anlaşmadır.

Öte yandan son müzakereler sırasında yaşanan saldırı deneyimleri, diplomasinin ABD için bir tür savaş aracına dönüştüğünü göstermiştir. Tüm bu tecrübeler ortadayken ABD’ye yeniden nasıl güvenilebilir?

Bunun yanı sıra İran’ın diplomatik deneyimi göstermiştir ki Amerikalılar anlaşma imzalansa bile sonrasında yükümlülüklerini uygulamada engeller çıkarmakta ve kendi çıkarlarını elde ettikten sonra anlaşmanın kendi paylarına düşen kısmını hayata geçirmek istememektedir.

Uluslararası ilişkiler teorisyeni Stephen Walt’ın da ifade ettiği gibi: “En büyük tavizleri alan taraflar, uzun vadede anlaşmaya bağlı kalmak için çok az motivasyona sahip olur.”

Bu nedenle İran’ın savaşı sona erdirmeye yönelik her türlü müzakereye yaklaşımı köklü biçimde değişmelidir. Başka bir ifadeyle, önceki müzakerelerde Batılı taraflar İran’dan güven oluşturmasını beklerken, bu kez tarihsel deneyimler ve savaş alanındaki üstünlüğü nedeniyle güven sağlayıcı şartları ortaya koyması gereken taraf İran olmalıdır.

Bu çerçevede İran beş ön şart ileri sürmüştür ve bunların dikkate alınmaması, Nükleer Anlaşmanın yol açtığı kayıptan daha iyi bir sonuç doğurmayacaktır:

Tüm yaptırımların kaldırılması, bloke edilmiş İran varlıklarının serbest bırakılması, savaş tazminatlarının ödenmesi, başta Lübnan olmak üzere tüm cephelerde savaşın sona erdirilmesi ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenlik hakkının kabul edilmesi.

Ancak İran’ın bu şartlarının uygulanması ve İran halkının haklarının teslim edilmesi halinde diğer konular hakkında müzakere zemini oluşabilir. Aksi halde diplomasi bir kez daha başarısızlığa sürüklenecektir.

Temel Çelişki; Bir Araya Gelmesi İmkânsız İki Zıtlık
İran ile ABD arasındaki ve müzakerelerde de ortaya çıkan çelişkinin kökeninde, tarafların uzlaşmaz ve temelden farklı karakterleri bulunmaktadır.

Daha açık ifadeyle ABD, yalnızca Trump döneminde değil önceki dönemlerde de İran üzerinde, İslam Devrimi öncesindeki gibi yeniden “hegemonya” kurmaya çalışmıştır. Bu nedenle Amerikalılar müzakerelerde sürekli İran’dan “teslimiyet” ya da “uzlaşma” talep etmişlerdir.

Aslında Trump’ın İran’dan “kayıtsız şartsız teslimiyet” istemesi, önceki ABD başkanlarının örtülü biçimde dile getirdiği talebin açık ifadesinden başka bir şey değildir.

Buna karşılık devrim sonrası İran ise “bağımsız” bir aktör olarak, teslimiyet ya da taviz için değil; ABD baskısına karşı direnme anlayışıyla diplomasiyi kendi haklarını savunmanın bir aracı olarak görmektedir.

Bu nedenle İran’ın bağımsızlık arayışı, ülkenin en temel hakkı olarak, ABD’nin hegemonya ve yayılmacılık anlayışıyla sürekli çatışma içinde olmuştur.

Bu açıdan İran ile ABD arasında yeniden herhangi bir içerikte anlaşma imzalansa bile, Amerika’nın tahakkümü ile İran’ın bağımsızlık arayışının bir arada var olamayacak iki zıt unsur olduğu unutulmamalıdır.

Hakların Savunulması İçin Müzakere
Son on yılların tarihi açık biçimde göstermiştir ki ABD, hegemonya anlayışıyla İran’ı teslim almaya çalışmaktadır, ancak İran bağımsızlık çizgisinden vazgeçmemekte ve Washington’a boyun eğmemektedir.

Bu gerçek yalnızca unutulmaması gereken bir mesele değil, aynı zamanda diplomasi sahasında da uygulanması gereken temel bir ilkedir.

Bu yaklaşımın temel şartı ise ABD ve Trump’ın medya propagandasından uzak durmak ve İran halkının haklarına odaklanmaktır.

Bu hakların en açık yansıması, müzakere için ortaya konulan beş ön şarttır. Bu şartların dikkate alınmaması, diplomasiyi ağır bir başarısızlığa ve kaçınılmaz bir çıkmaza sürükleyecektir.

İran açısından müzakere, sahadan geri çekilmek anlamına gelmemeli; aksine elde edilen kazanımların somut siyasi ve diplomatik sonuçlara dönüştürülmesi olarak görülmelidir.

Snnnews’den tercüme edilmiştir

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, Pakistan arabuluculuğunda süren ABD görüşmelerine ilişkin, “Anlaşmaya hem çok uzak, hem de çok yakınız” ifadelerini kullanarak sürecin kritik bir aşamada olduğunu söyledi.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, Pakistan arabuluculuğunda ABD ile devam eden görüşmelere ilişkin yaptığı açıklamada müzakere sürecinin hem ilerlediğini hem de önemli ihtilafların sürdüğünü söyledi.

Anlaşmaya hem uzak hem yakınız

İran devlet televizyonuna konuşan Bekayi, Pakistan Genelkurmay Başkanı Asim Munir’in Tahran ziyaretinde taraflar arasında mesaj alışverişi yapıldığını belirtti. Bekayi, “Görüşmede üzerinde ihtilaf bulunan konular ele alındı. Anlaşmaya hem çok uzak, hem de çok yakınız” dedi.

Sürecin henüz nihai bir anlaşmaya dönüşmediğini vurgulayan Bekayi, ABD ile İran arasındaki pozisyonların bazı alanlarda yakınlaştığını ancak bunun anlaşma anlamına gelmediğini ifade etti. İranlı sözcü, ABD’nin tutumundaki çelişkilerin süreci etkilediğini de söyledi.

Hürmüz’ün ABD ile ilgisi yok

Bekayi, Hürmüz Boğazı’na ilişkin değerlendirmesinde ise bölgenin kontrolünün kıyıdaş ülkelere ait olduğunu belirterek, “Hürmüz Boğazı’nın ABD ile ilgisi yok. Bu, biz ve kıyıdaş ülkelerle alakalı” dedi.

Nükleer müzakerelere ilişkin detayların henüz gündeme alınmadığını söyleyen Bekayi, İran’ın yaptırımların kaldırılması yönündeki talebinin değişmediğini vurguladı. Ayrıca dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılmasının da görüşmelerde ele alındığını aktardı.

Bekayi, İran’ın ABD’ye sunduğu 14 maddelik teklifte nükleer başlıklar ve ekonomik varlıkların serbest bırakılması konularının yer aldığını belirterek, sürecin arabulucu ülkeler Pakistan ve Katar üzerinden yürütüldüğünü kaydetti.

Washington ve Tel Aviv İran’ı güneyden sıkıştırırken, Hazar Denizi, Batı’nın kontrolü dışında kurulan Avrasya ikmal ağının kuzeydeki ana damarı haline geliyor.
İran üzerindeki savaş baskısı her zaman güneyden geldi. ABD üsleri Basra Körfezi'ni sararken, İsrail istihbaratı Azerbaycan ve ötesinden bölgeyi gözetliyor, Washington'un deniz gücü ise İran çevresindeki dar boğazları uzun süredir baskı noktası olarak görüyor. Ancak ABD-İsrail ekseni Körfez'e ne kadar baskı yaparsa, Tahran'ın stratejik derinliği o kadar kuzeye, Batılı planlamacıların kolayca hakim olamadığı kapalı bir su kütlesinin ötesine kayıyor.

Hazar Denizi artık önemli çünkü İran ve Rusya'ya her iki devletin de acil olarak ihtiyaç duyduğu şeyi, yani düşman kara koridorlarının erişiminin dışında kalan, doğrudan ve siyaseten kontrol edilen bir güzergah sunuyor.

Karayolu ticareti, ya Washington ile aynı çizgide olan ya da ABD'nin baskısına maruz kalma riskini almak istemeyen ülkelerden geçmek zorunda. Buna karşılık Hazar Denizi, üçüncü bir tarafın denetimi olmadan iki ülkeyi birbirine bağlıyor.

Gemiler yine de insansız hava araçları ve füzelerle vurulabilir, ancak bu gemilere ulaşmak için İran hava sahasına derinlemesine girilmesi gerekir ve bu da Rusya ile çatışma riskini beraberinde getirir. Kısa vadede Hazar Denizi, Tahran’a güvenilir bir ikmal hattı sunuyor. Uzun vadede ise İran-Rusya entegrasyonunu güçlendirerek Rusya’yı Batı Asya, Hindistan ve daha geniş bir coğrafyaya bağlayan merkezi bir güzergah haline gelebilir.

Kapalı bir deniz üzerine hukuki mücadele

Hazar gerçekten bir deniz mi? Bu önemsiz bir soru değil. Eğer bir denizse, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (UNCLOS) tabidir ve bu sözleşmeye göre, kıyı şeridinden 12 mil öteye kadar olan bölge karasuları olarak kabul edilir ve bu sınırın ötesinde serbest seyrüsefer mümkün olur. Eğer bir göl olarak kabul edilirse, sınırlar çevredeki devletlerin karşılıklı olarak anlaştığı şekilde belirlenir.

1991 yılına kadar Hazar Denizi'nde sadece iki devlet bulunmaktaydı: İran ve SSCB. 1921 tarihli Rus-İran Dostluk Antlaşması, diğer ülkelerin bu sularda seyrüsefer yapmasını yasaklamıştı. Ancak Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla Hazar Denizi'ne üç yeni devlet katıldı: Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan. Bu eski Sovyet cumhuriyetleri, 1921 antlaşmasına itiraz ederek UNCLOS'u dikkate alan müzakereler yapılması talebinde bulundu.

Rusya dahil tüm eski Sovyet cumhuriyetleri Hazar'ın bir deniz gibi muamele görmesini istiyordu, ancak kısa kıyı şeridi nedeniyle daha az toprak kazanacağı için İran, Hazar'ın bir göl olduğunu ısrarla savundu. UNCLOS'un uygulanması, yabancı askeri gemilerin İran'dan 12 mil uzaklığa kadar girmesine de izin verecekti. Azerbaycan'ın İsrail ile yakın ittifakı göz önüne alındığında, bu temelsiz bir korku değildi. Eğer Azerbaycan İsrail donanmasına ev sahipliği yaparsa, Tel Aviv İran'ın kuzeyinde bir cephe açabilirdi. 

Konsensüs sağlanamaması, Hazar Denizi'nin hukuki statüsünü muğlak hale getirerek bölgenin entegrasyonunu engelledi. Örneğin, önerilen Trans-Hazar Boru Hattı, Türkmenistan'ı Azerbaycan'a bağlayarak Orta Asya'dan Avrupa'ya petrol ve gaz taşıyacaktı. Ancak deniz yatağının kime ait olduğu konusunda netlik olmadığı için proje durdu.

2018'de beş devlet bir karara vardı. Hazar, bir göl ya da deniz değil, Hazar Denizi Antlaşması olarak da bilinen Hazar Denizi'nin hukuki statüsüne ilişkin Sözleşme'ye tabi olacak benzersiz bir su kütlesiydi. 

UNCLOS'a benzer şekilde, devletlerin kıyı şeridinden itibaren 15 millik bir egemenlik alanı ve balıkçılık için 10 millik bir alanı olacaktı. Diğer alanlar paylaşılacak ve anlaşmaya taraf olan ülkeler denizaltı kabloları ve boru hatları döşeyebilecekti.

Ancak UNCLOS'tan farklı olarak, anlaşmaya taraf olmayan ülkelerin silahlı gemilerini konuşlandırması yasaklandı. İran, Hazar Denizi'nin bir göl olarak sınıflandırılması yönündeki maksimalist talebini gerçekleştiremedi, ancak dışarıdan gelebilecek askeri güçlerin engellenmesi, İran'a en önemli korumayı sağladı.

Hazar Denizi'ndeki işbirliği

Anlaşma, kıyı devletlerine bir işbirliği çerçevesi sağladı, ancak İran-Rusya ilişkileri açısından, karayolları kullanıma açık olduğu sürece Hazar Denizi yeterince değerlendirilmedi. Moskova, Suriye ile işbirliğini geliştirince 2013 yılında Uluslararası Kuzey-Güney Ulaşım Koridoru'nu (INSTC) önerdi; INSTC, Rusya'yı Azerbaycan üzerinden İran'a, oradan da Hindistan'a ve dünyanın geri kalanına bağlayan boru hatları, demiryolları ve otoyollardan oluşan bir ağdı.

Her şey, 2022'de Rusya'nın Ukrayna'yı işgal etmesiyle değişti. Azerbaycan, Rusya'ya karşı yaptırım uygulamadıysa da Ukrayna'ya insani yardım sağladı ve toprak bütünlüğüne desteğini açıkça dile getirdi ve ikincil yaptırım kurallarına uyduğunu iddia etti.

Bu arada İran-Rusya işbirliği hızlandı. Rusya'nın da İran gibi yaptırımlara maruz kalmasıyla, Moskova'nın Tahran ile ticaretini kısıtlaması için artık bir neden kalmamıştı. Moskova ayrıca ordusu için yeni tedarikçiler aramak zorunda kaldı. İran, Rusya'ya savaş alanında belirleyici rol oynayan insansız hava araçları sağladı.

Hazar Denizi dururken neden Azerbaycan'a güvenilsin ki? Rusya-Ukrayna cephesinden yaklaşık bin kilometre uzakta bulunan Hazar Denizi, İran'dan Rusya'ya giden silahlar için saklı bir rota sağladı. Karşılığında Rusya, İran'a daha fazla mal sevk etti.

2022 yılında İran’ın Nevşehr limanı, 21 yıl aradan sonra ilk Rus kargo gemisini ağırladı. Aynı yıl, İranlı ve Rus nakliye şirketleri, INSTC’yi geliştirecek yeni bir şirket kurmak üzere işbirliği yaptı. 2025 yılında İran’ın Anzali limanındaki sevkiyatlar yüzde 56 arttı.

 

Uluslararası Kuzey-Güney Ulaşım Koridoru (INSTC) Haritası.

Ateş altındaki kuzey rotası

ABD-İsrail'in İran'a yönelik savaşının ardından Washington, Basra Körfezi'ni abluka altına aldı. Azerbaycan, Pakistan ve Türkiye gibi komşu ülkelerin ABD ile yakın ilişkiler yürütmesi nedeniyle kara taşımacılığı da daha riskli hale geldi.

Hazar Denizi yeniden hayati önem kazandı, ancak bu kez akış tersine döndü ve Rusya İran'a silah ve kritik öneme sahip mallar gönderdi. New York Times'ta yakın zamanda yayınlanan bir makalede, Rusya'nın Hazar Denizi üzerinden İran'a insansız hava aracı parçaları gönderdiği iddia ediliyor. 

İnsansız hava araçları, Rusya için Ukrayna'da çok önemli bir rol oynadı ve İran'ın Batı Asya'daki ABD askeri tesislerine saldırmasına da yardımcı oldu. Rus gemilerinin, İranlıların ablukaya dayanmasına yardımcı olmak için gıda dahil temel ihtiyaç maddelerini taşıdığı bildiriliyor.

ABD ve İsrail, Hazar Denizi'ndeki gemilere ve limanlara saldırabilir, ancak riskler oldukça büyük. Hazar Denizi, İsrail ve Basra Körfezi yakınlarındaki ABD askeri üslerinden uzak. Oradaki İran varlıklarına yönelik herhangi bir saldırı, özellikle bu limanlar Rus gemileri için demirleme noktaları ve lojistik merkezleri olarak hizmet verdiğinde, Rusya'yı çatışmanın içine çekme riskini de beraberinde getirir.

Bu nedenle, Mart 2026'da Bendar Enzeli'ye yönelik İsrail saldırısı dalgası, rutin bir kınamadan ziyade daha sert bir Rus tepkisini tetikledi. Saldırı, Hazar Denizi'ndeki en büyük İran limanını vurdu. Bu liman, Rusya'nın İran'a kargo taşımak için kullandığı deniz yoluna bağlı bir ticari ve askeri merkez. 

Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Maria Zaharova, saldırının İran'a bağlantıları olan “Rusya ve diğer bölge ülkelerinin ekonomik çıkarlarını” etkilediği konusunda uyardı ve bu tür “pervasız ve sorumsuz eylemlerin” “Hazar devletlerini savaşa sürükleme” riski taşıdığını söyledi.

Uyarı, daha üst düzeyde de tekrarlandı. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov'un İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi ile görüşmesinin ardından Moskova, her iki tarafın da “Washington ve Tel Aviv tarafından kışkırtılan çatışmanın Hazar Denizi bölgesine tehlikeli bir şekilde yayılması” konusunda endişelerini dile getirdiğini açıkladı.

Kremlin sözcüsü Dimitri Peskov daha sonra, İran savaşının Hazar'a sıçramasını Rusya'nın “son derece olumsuz” karşılayacağını söyledi. Ancak İsrail saldırılarının İran'a Rus silahları taşıdığı iddia edilen gemileri hedef aldığına dair haberler hakkında yorum yapmaktan kaçındı.

Tahran da saldırıyı dar kapsamlı bir ikili mesele olmaktan çıkarmak ve Hazar genelinde bir güvenlik meselesine dönüştürmek için harekete geçti. Arakçi, Bender Enzeli'ye yönelik saldırıların “Hazar Denizi'ndeki güvenlik ve istikrarı ciddi şekilde tehlikeye attığı” uyarısında bulunarak, kıyı devletlerini istikrarı bozan bu eyleme karşı “kararlı ve ortak bir tutum” sergilemeye çağırdı. 

Mesaj yeterince açıktı. Savaş İran'ın kuzey kıyılarına ulaştığında, Hazar'ın ABD-İsrail savaş alanı dışında kalmasını isteyen tüm kıyı devletlerinin çıkarlarını etkiledi.

Ukrayna, son aylarda Hazar'ı üç defa vurdu. İran savaşını düşününce bu saldırıların zamanlaması şüpheli olsa da, şimdiye kadar hedefler sadece Rus askeri varlıklarıydı. Tahran için bu, özellikle Basra Körfezi çevresindeki güvenlik riski yüksek güney rotalarıyla karşılaştırıldığında, Hazar rotasının büyük ölçüde güvenli kaldığı anlamına geliyor.

Ablukanın ötesindeki Avrasya derinliği

Savaş bittiğinde Hazar Denizi, hem Rusya hem de İran için kritik öneme sahip olmaya devam edecek. On yıldan fazla bir süre önce Moskova, INSTC’yi Avrupa’yı baypas ederek Hindistan’a ulaşmanın bir yolu olarak görmüştü. Batı’nın yaptırımları, savaş baskısı ve Atlantikçi çevreleme politikasının genişlemesi koşullarında, bu eski plan yeniden önem kazandı.

Yaptırımlar sonunda kaldırılırsa ve Hindistan Batı'ya olan bağımlılığından uzaklaşırsa, bu koridor çok kutuplu bir düzenin ana arterlerinden biri haline gelebilir. Bu, Rusya'ya Hint Okyanusu'na açılan bir yol, İran'a ise Avrasya ticaretinde merkezi bir rol kazandıracak ve ABD'nin denizden baskı veya finansal dayatma yoluyla bu iki devleti izole etme kapasitesini zayıflatacaktır.

Sahip olduğu avantajlara rağmen, Hazar Denizi'nin günümüzdeki önemli konuma ulaşması şaşırtıcı derecede uzun zaman aldı. Yasal statüsü anca 2018'de netleşti ve Ukrayna savaşından önce karayolları hala kullanışlı görünüyordu. Ancak Moskova ve Tahran, düşmanca bir uluslararası ortamda işbirliğini arttırdıkça, Hazar Denizi ikincil bir rota olmaktan çıktı ve Avrasya'nın ABD hegemonyasına karşı bir dayanak noktası haline geldi.(Aidan J. Simardone/The Cradle)

İran İslam Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC) Donanması yaptığı açıklamada, son 24 saat içinde kendi güçleriyle koordineli olarak, aralarında petrol tankerleri, konteyner ve ticari gemilerin de bulunduğu 35 geminin Hürmüz Boğazı’ndan geçtiğini bildirdi.

Ateşkes sürecinin devam ettiği Hürmüz Boğazı’ndan ticari gemilerin geçişleri devam ediyor. Rakamlar, günlük olarak İran İslam Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC) Donanması tarafından yapılıyor.

Devrim muhafızları donanması bugünkü açıklamasında Hürmüz Boğazı’ndan 35 geminin geçtiğini kaydetti.

Açıklamada, gemilerin su yolundan geçişinin Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetleri ile koordineli olarak yapıldığı ve İran’ın iznini gerektirdiği vurgulandı.

Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerin petrol tankerleri, konteyner gemileri ve diğer ticari gemiler olduğu kaydedildi.

Tesnim haber ajansına konuşan bir askeri kaynak, İran Silahlı Kuvvetleri'nin düşmanın her türlü muhtemel aptallığına karşı yeni senaryolar hazırladığını söyledi.
Tesnim haber ajansına konuşan bir askeri kaynak, İran Silahlı Kuvvetleri'nin durumu tamamen gözetim altında tuttuğunu ve düşmanın herhangi bir bahane uydurarak aptallık etmesi halinde ABD ve müttefikleri için yeni senaryolar hazırladığını söyledi.

Kaynak, "Eğer düşman aptallık ederse, «İran'ın mücadelesinin üçüncü versiyonunu» görecektir; bu üçüncü versiyon hem yeni teçhizat alanında, hem yeni hedefler alanında, hem de savaş taktikleri ve stratejisi alanında kendini gösterecektir. Öyle ki yeni bölge ötesi cepheler de onları daha da pişman edecektir" hatırlatmasında bulundu.

Bu askeri kaynak, ABD'nin askeri yoldan herhangi bir üstünlük veya taviz koparma yolunun kapalı olduğunu bildiğini belirterek şu vurguyu yaptı: "ABD, aşırı taleplerde bulunma, bahane uydurma ve muhtemel askeri eylem durumunda, bir yıldan kısa bir süre içinde üçüncü büyük cezasını çekecektir; bu kez daha özel ve daha yeni bir biçimde"

Araplar son savaştan sonra, İran'a karşı herhangi bir Siyonist plana katılmanın onlar için yıkıcı bir kumar olduğunu bilmektedir.


Tesnim Haber Ajansı'nın uluslararası servisinin haberine göre, bölgedeki son gelişmeler ve Siyonist rejimin Arap ülkelerinden bir koalisyon kurma ve onları İran'la doğrudan savaşa sürükleme çabaları gölgesinde, El-Meyadin ağı, işgalci rejimin Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun BAE'ye yaptığı ziyaretin boyutlarını ve hedeflerini analiz eden bir makalede şunları yazdı: "Birleşik Arap Emirlikleri, Netanyahu'nun ofisinin İran'la askeri gerilimin tırmandığı bir dönemde bu ülkeye yaptığı gizli ziyarete ilişkin açıklamasını yalanladı, ancak Netanyahu görüşmenin ikili ilişkilerde 'tarihi bir ilerleme' olduğunu söyledi."

Netanyahu'nun bu iddiası ve BAE'nin inkarı (ki bunun koordineli olması muhtemeldir), Fars Körfezi bölgesindeki tartışmayı ana konusuna geri getirmektedir: özellikle İsrail ve ABD'nin İran'a karşı savaşından sonra Fars Körfezi'nde bölgesel güvenliğin geleceği.

Fars Körfezi ve Güvenlik İkilemi

ABD'nin 2003 yılında Irak'a müdahalesinden bu yana, Fars Körfezi bölgesi 'güvenlik ikilemi' olarak adlandırılabilecek bir durumla boğuşmaktadır. O zaman, İran İslam Cumhuriyeti önceki izolasyonundan ve çevrelenmesinden kurtularak bölgesel nüfuzunu genişletmiştir.

'Güvenlik ikilemi', uluslararası ilişkilerde, özellikle birkaç aktif bölgesel gücün varlığıyla karakterize edilen bölgelerde en belirgin açıklayıcı kavramlardan biridir. Bu kavram, açık düşmanca niyetlerin yokluğunda bile bir bölgede istikrarsızlığın nasıl yaratılabileceğini açıklamak için gerçekçi teorisyenler tarafından geliştirilmiştir.

Bu teori, herhangi bir devletin kendi güvenliğini artırma çabalarının, amacı savunma olsa bile, diğer aktörler tarafından bir tehdit olarak yorumlanabileceği fikrine dayanmaktadır. Bu durum, ülkeleri şüphe ve güç mücadelesinin kısır döngüsüne sürükler; öyle ki her savunma eylemi bir karşı tepkiyi tetikler ve ulusal güvenliği kolektif bir güvensizlik kaynağına dönüştürür.

Bu teori özellikle Fars Körfezi'nin bölgesel dokusu için geçerlidir; öyle ki herhangi bir anlaşma, ittifak veya güç artışı, güç dengesinde bir bozulma olarak algılanır. Bu arada, tehdit algıları maddi gerçekliklerden daha az önemli değildir, çünkü ülkeler diğer ülkelerin gerçek yeteneklerinden bağımsız olarak niyetlerine dair kendi algılarını yansıtırlar.

Bu tam olarak, Ürdün kralının 2005 yılında bölgedeki yeni dengeleri ve İran'ın eylemlerini 'Şii Hilali' (direniş ekseni) olarak adlandırdığı şeyin kurulması olarak tanımlamasına neden olan şeydir.

'Ortadoğu NATO'su'; ABD ve Siyonist Rejimin Bölgede İran'a Karşı Projesinin Başarısızlığı

Bu çerçevede, ABD ve İsrail'in 'Ortadoğu NATO'su' adını verdikleri şeyi (İran'a karşı denge kurmayı ve İsrail'i bazı Arap ülkeleriyle birleştirmeyi amaçlayan bir askeri güvenlik çerçevesi) kurma çabaları yer almaktadır. Bu fikir, özellikle ABD Başkanı Donald Trump'ın ilk başkanlık döneminde, normalleşme anlaşmalarının imzalanmasından önce bile teşvik edilmişti.

Sözde 'Ortadoğu NATO'su' planı, eski ABD Başkanı Joe Biden döneminde, Ürdün Kralı II. Abdullah'ın Haziran 2022'de bölgesel bir NATO versiyonunun kurulmasını destekleyen ilk kişilerden biri olacağını belirterek bunun benzer düşünceye sahip ülkelerle mümkün olduğunu söylemesiyle yeniden gündeme geldi.

Ancak bu girişimler, Siyonist rejimin katılımıyla resmi bir Arap askeri ittifakına dönüşmedi, çünkü birçok Arap ülkesi bu önerilere ihtiyatla yaklaşarak hassas bölgesel durumu ve dayattığı karmaşık güvenlik dengelerini kavradı.

Fars Körfezi ülkeleri, doğrudan bir bölgesel gücü (İran'ı) hedef alan bir ittifaka girmenin, İran'a karşı gerilimin tırmanması olarak yorumlanacağını bilmektedir. Bu gerilim tırmanışı, İran'ın tepkilerini tetikleyerek güvenlik ikilemini yeniden canlandıracak ve potansiyel olarak çatışmayı bir vekalet savaşından doğrudan bir savaşa dönüştürebilecektir.

İsrail'in Arapları İran'la Savaşa Sürükleme Israrı

Son ABD ve Siyonist rejimin İran'a karşı savaşı (bölgesel bir savaşa dönüşen) göz önüne alındığında, İsrail kapsamını genişletmenin peşinde olup amacı, bu savaşı Fars Körfezi'nin iki yakası arasında doğrudan bir savaşa dönüştürmek ve böylece Arap ülkelerini İran'la doğrudan bir savaşa sürüklemektir.

Bu arada, ABD'yi İran'la doğrudan karşı karşıya gelmeye ikna etmede başarılı olan Netanyahu'nun, bölge ülkelerinin daha geniş katılımını sağlama veya en azından Araplara savaşın denkleminde onların da bir parça olduğunu gösterme yeteneğine bahis oynadığı anlaşılmaktadır.

Bölgesel Savaşın Araplara Verdiği Ders

Buna karşılık, Fars Körfezi ülkeleri, İran'la açık bir savaşa girmenin veya doğrudan bu ülkeye karşı yöneltilen askeri ittifaklara katılmanın, kalkınma ve istikrarı ilerletme planlarıyla bağdaşmadığına inanmaktadır. Bu nedenle, İsrail'in Fars Körfezi'nde İran'la çatışma bağlamında (özellikle İran'ın Fars Körfezi'ndeki ABD üslerine yönelik saldırılarından sonra) doğrudan bir güvenlik aktörü olarak girmesi, istikrarı güçlendirmeye yardımcı olmadığı gibi, bölgesel 'güvenlik ikilemini' yeniden üretmektedir.

Sonuç olarak, Fars Körfezi'nin bölgesel güvenliğine yönelik (İran'ın savaşı sona erdirme yaklaşımının bir parçası olarak önerdiği) gelecek yaklaşımı, Fars Körfezi'nin iki yakası arasında fikir birliğine dayanan, gerilimleri azaltan ve bölgesel anlayış için çerçeveler oluşturan daha kapsamlı bir yaklaşıma ihtiyaç duymaktadır.

İran'a karşı son savaştan sonra, Fars Körfezi'nin geleceği sadece bu çatışmadan kaynaklanan askeri güç dengesiyle belirlenmeyecek, aynı zamanda ülkelerinin dış çatışmaların kendi iç alanlarına sızmasını engelleyen ve bunun yerine onları açık askeri çatışmalar mantığından mümkün olduğunca ayırmaya yardımcı olan bir güvenlik denklemi oluşturma yeteneğiyle de belirlenecektir.