کارگر
Büyük ve Küçük Şeytan Gazze’yi Yok Etme Konusunda Anlaştı
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu‘nun Beyaz Saray’daki görüşmesinin sona ermesinin ardından liderler ortak basın toplantısı düzenledi. Trump, Netanyahu’nun Beyaz Saray tarafından açıklanan Gazze’de barış planını kabul ettiğini duyurdu. Anlaşmayı Hamas’ın da onaylaması halinde tüm rehineler 72 saat içinde serbest bırakılacak. ‘Hamas anlaşmayı reddederse, Netanyahu ‘yapması gerekeni yapmak’ için tam desteğimize sahip olacak’ Trump, Hamas’ın da planı onaylamak isteyeceğini hissettiğini söyledi. Netanyahu ise “Gazze’deki savaşı sona erdirme planınızı destekliyorum,” dedi ve “Bu plan savaş hedeflerimizi gerçekleştiriyor.” diye ekledi.
Hamas da planı kabul ederse tüm rehineler 72 saat içinde serbest kalacak
Trump, Gazze’deki savaşın sona erdirilmesi, İran, ticaret, İbrahim Anlaşmaları ve “Orta Doğu’da barış”ın genel durumu hakkında görüşmeler yaptıklarını söyledi. ABD Başkanı, Gazze için ateşkes anlaşmasına varılması konusunda “En azından çok, çok yaklaştık. Ve bence çok daha ötesine geçtik, çok yaklaştık” dedi.
Trump ayrıca Netanyahu’ya plana onay verdiği için teşekkür etti.
Trump, Hamas tarafından kabul edilmesi halinde, anlaşma kapsamında kalan tüm rehinelerin 72 saat içinde serbest bırakılacağını doğruladı.
Hamas’ın da anlaşmayı kabul etmek istediğini “duyduğunu” belirten Trump, tüm tarafların İsrail güçlerinin Gazze’den aşamalı olarak çekilmesi için bir zaman çizelgesini kabul edeceğini söyledi.
‘Hamas anlaşmayı reddederse, Netanyahu ‘yapması gerekeni yapmak’ için tam desteğimize sahip olacak’
Ayrıca Trump, Gazze planını Hamas’ın reddetmesi halinde İsrail’in ABD’nin ‘tam desteğini alacağını söyledi.
Basın toplantısında, Trump, şu ifadeleri kullandı:
“Hamas anlaşmayı reddederse, ki bu her zaman mümkündür, geriye kalan tek taraf onlar olur. Herkes kabul etti, ama olumlu bir cevap alacağımızı hissediyorum. Ama eğer olmazsa, Bibi, bildiğin gibi, yapman gerekeni yapman için tam desteğimiz olacak.”
Trump, Barış Kurulu’na başkanlık edecek ama Tony Blair’in de rolünü doğruladı
Başkan Trump, Gazze’deki savaş sona erdiğinde, Gazze’nin yeniden inşasını denetlemek üzere geçici bir “Barış Kurulu”na başkanlık edeceğini söyledi.
Trump, bu kurula başkanlık etmenin kendi kararı olmadığını belirterek, “İnanın bana, çok meşgulüm” dedi, ancak yine de bunu kabul ettiğini söyledi; “Arap dünyasının liderleri, İsrail ve ilgili tüm taraflar benden bunu yapmamı istedi” dedi.
Trump, Eski İngiltere Başbakanı Tony Blair‘ın da bu kurulda yer alacağını belirtti.
Trump, Hamas anlaşmayı reddederse İsrail’in “Hamas tehdidini ortadan kaldırma işini tamamlama” konusunda “hakka” ve ABD’nin tam desteğine sahip olacağını söyledi ancak Hamas’ın plana pozitif bir yanıtı olacağını hissettiğini ifade etti.
Trump’tan Netanyahu’ya: Bugün yaptığı şey İsrail için çok iyi
İsraillilerin “barışa geri dönmek istediğini” söyleyen Trump, barış içinde yaşamak isteyen Filistinlilerin olduğunu da sözlerine ekledi.
Trump, Beyaz Saray’da düzenlediği basın toplantısında, İsrail Başbakanı için “O, normal hayata dönmeyi bilmiyor” dedi. “Ama o bir savaşçı ve İsrail onun gibi birine sahip olduğu için şanslı,” diyen Trump “Ancak şimdi halk barışa dönmek istiyor. Normalleşmeye dönmek istiyorlar.” diye ekledi.
Trump, Gazze planını kabul ettiği için Netanyahu’ya ilişkin olarak “Bugün yaptığı şey İsrail için çok iyi” dedi.
Trump ayrıca Filistin devletini tanıyan ülkelerin kararını “aptalca” olarak nitelendirdi.
“İran’ın bir gün İbrahim Anlaşmaları’na katılacağını umuyorum”
ABD Başkanı dikkat çekici bir çıkış yaparak İran’ın “bir gün İbrahim Anlaşmaları’na katılacağını umduğunu” söyledi.
“Abraham” kelimesini ilk hecesini uzun bir vurguyla telaffuz ederek (Ahh-brah-hahm) bunun kulağa daha hoş geldiğini söyledi.
Netanyahu, Trump’ın Gazze barış planını desteklediğini açıkladı
Trump’ın ardından sözü alan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, “Gazze’deki savaşı sona erdirme planınızı destekliyorum,” dedi ve “Bu plan savaş hedeflerimizi gerçekleştiriyor.” diye ekledi.
Netanyahu, Hamas’ın anlaşmayı reddetmesi halinde İsrail’in “işi bitireceğini” söyledi.
İsrail Başbakanı, “Bu iş kolay yoldan ya da zor yoldan yapılabilir” dedi ve Trump’a şöyle seslendi:
“Sayın Başkan, Hamas planınızı reddederse ya da kabul etmiş gibi görünüp aslında ona karşı her şeyi yaparsa, İsrail işi kendi başına bitirecektir”
“İsrail, Hamas’ın silahsızlandırılması derecesine bağlı olarak çekilecek”
Gazze’nin “barışçıl bir sivil yönetime sahip olacağını” savunan Netanyahu, Hamas’ın silahsızlandırılacağını, Gazze’nin askerden arındırılacağını ve İsrail’in Hamas’ın silahsızlandırılma derecesine bağlı olarak geri çekileceğini açıkladı.
Netanyahu, Filistin Yönetimi’nin bir dönüşüm geçirmeden Gazze’de herhangi bir rol üstlenemeyeceğini söyleyerek Trump’ın planının “Gazze için gerçekçi bir yol sunduğunu” belirtti.
“Gazze, Hamas Tarafından Yönetilmeyecek”
Bu inanılmaz dönüşüm gerçekleşirse, Gazze’de önümüzdeki yıllarda çok önemli bir değişim olacaktır. Gazze, Hamas tarafından yönetilmeyecek. Ancak tam tersine, İsrail’le samimi bir barış arayan insanlar tarafından yönetilecektir. Bu sadece Gazze için yeni bir başlangıç olmayacak, tüm bölge için yeni bir başlangıç olacak. Sizin liderliğiniz altında, kendim de buna dair olmam lazım, Abraham Antlaşmalarını yeniden hayata geçirilebilecek. Katar Başbakanına şunu söyledim, Katar’ı değil teröristleri hedef aldık, Katar vatandaşının hayatını kaybetmesi konusunda pişmanlık duyuyoruz, bizim hedefimiz değildi. Teşekkür ediyorum Başkan Trump’ın üçlü bir mekanizma kurmasından, birçok anlaşmazlığın ortadan kaldırılması için herkes için iyi olacaktır.
Artık aramızda değil ancak kendisini bir direniş fikri olarak ebedileştirdi
El-Hanedek gazetesi Muhammed el-Eyyubi Lübnan İslami Direnişi - Hizbullah'ın merhum Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah’ın liderliği, şehadeti ve onun bölgesel ile evrensel direniş simgesi olarak önemi üzerine odaklanıyor.
Onun konuşmaları, Gazze’deki milyonlarca insan tarafından dinlenir, kamplarda hoparlörlerden yankılanırdı. “Dahiye Gazze’yi koruyor” sözleri, tazelenen bir ahit gibiydi. İşte bu yüzden suikaste uğradığında, Gazze’deki hüzün, Dahiye’deki hüzünden aşağı kalmadı. O dönem pek çok kişi şunu yazmıştı: “"Aramızda hiç görmediğimiz ama her evde bulunan bir lideri kaybettik.”
Hasan Nasrullah’ın suikastının birinci yıldönümünde ortaya çıkan çarpıcı paradoks şudur: Beyrut’un güney banliyösünde doğmuş, Lübnan’ın karmaşık siyasal yapısı içinde Hizbullah’ı yöneten bu lider artık aramızda değil. Ancak ardında yalnızca bir parti lideri olarak değil, “ümmetin şehidi”, özellikle de “Gazze’nin şehidi” olarak anılan bir miras bıraktı. Bu unvan, Lübnan’la sınırlı kalmadı; Gazze ve Batı Şeria sokaklarında da yankı buldu. Onun suikastı, sadece Güney Lübnan ve Beka’a halkını değil, Filistinlileri de kişisel bir kayıp olarak sarsmıştı.
Bu tepki yalnızca duygusal bir refleks değildi; derin bir tarihsel ve siyasi gerçeği yansıtıyordu. Hasan Nasrullah, Lübnan ile Gazze, Güney Lübnan ile Filistin arasında, direnişi yerel sınırların ötesine taşıyarak evrensel bir denkleme dönüştüren en güçlü köprüydü. Bu nedenle suikast, yalnızca bir Lübnan partisini hedef almakla kalmadı; Beyrut’tan Gazze’ye uzanan, mazlumları birleştiren en kritik bağı koparmaya yönelik, İsrail-Amerikan ortak yapımı planlı bir hamleydi.
Kanın ve kaderin birliği
1992’de Seyyid Abbas Musevi’nin suikasta kurban gitmesinin ardından liderlik sahnesine çıkan Hasan Nasrullah, Filistin’i söyleminin tam merkezine yerleştirdi. O, Filistin’i ne uzak bir dava ne de sadece bir dayanışma başlığı olarak görüyordu; bu, direnişin ahlaki ve siyasi meşruiyetini sınayan bir imtihandı. 2006 Temmuz Savaşı’nda, meşhur “Hayfa’dan sonrası da, Hayfa’dan sonrasının da sonrası açık” sözlerini sarf ettiğinde, yalnızca Lübnan’daki iç kamuoyuna değil, kuşatma altındaki Gazze’ye de net bir mesaj gönderiyordu:
“Yalnız değilsiniz.”
Filistinliler bu mesajı, alışılmışın ötesinde bir bilinçle karşıladı. Onlar, Arap dünyasının kendilerini defalarca yalnız bıraktığını, Gazze ve Batı Şeria’daki tekrarlanan katliamları, “Arap-İsrail” savaşlarındaki hayal kırıklıklarını derinden yaşamıştı. Ancak Seyyid'de farklı bir suret gördüler: Filistin davasından asla taviz vermeyen, onu varoluşsal inancının ayrılmaz bir parçası sayan Arap ve Müslüman bir lider. Bu yüzden, suikast sonrası Gazzelilerin onu “Gazze’nin Şehidi” olarak anması kimseyi şaşırtmadı. Onlar için bir Lübnanlının Gazze uğruna canını feda etmesi garip değildi; çünkü Seyyid Nasrullah onlarca yıl boyunca açıkça haykırmıştı:
“Filistin’den asla vazgeçmeyeceğiz.”
'Ümmetin Şehidi'ne dönüştü
Ortadoğu’nun çalkantılı siyasal sahnesinde, siyasetin trajediden ayrılmadığı, kişiliklerin çelişkilerden uzak olmadığı bir ortamda, “Hasan Nasrullah” olgusu, güç söylemine karşı yükselen bir mitin özgün örneğini oluşturur. Filistinli yazar Edward Said, “oryantalizmin” Doğulu “öteki”yi geri kalmış ve ehlileştirilmesi gereken bir varlık olarak kurguladığını gösterdiyse, Nasrullah’ın yaşam öyküsü tersine bir oryantalizm sunar: Ezilenin, direniş söylemi aracılığıyla kendi kimliğini yeniden inşa etme çabasıdır bu.
Seyyid Nasrullah, kimi gözlerde mezhepçi bir lider, kimi nazarda ulusal bir kahraman, kimilerine göre ise son hitabında “ümmetin şehidi” olarak görünür. O, Lübnanlı kimliği ile Filistin davası arasında parçalanmış biri değil; aksine, farklı toplulukların kendi anlamlarını yüklediği, açık ve okunabilir bir metindir. Herkes, onda kendi görmek istediğini okur.
Bu çalışma, Seyyid Nasrullah’ın çok katmanlı anlatısını çözümlemeyi; onun Gazze için şehadeti ile “birleşik cepheler” fikri arasında bağı ortaya koymayı amaçlıyor. Bu bağ, yalnızca askeri bir gerçeklik değil, aynı zamanda kültürel ve psikolojik bir hakikat olarak tezahür eder ve Filistinlilerin, Lübnanlıların ve Arap dünyasının tanıklıklarında canlı biçimde kendini gösterir.
Lübnan'dan Gazze'ye cephelerin birliği
Araştırmacı Said Ziyad, Seyyid Hasan Nasrullah’ın sık sık yinelediği şu sözleri hatırlatıyor:
“Gelecek savaş, varoluş savaşı olacak.”
Bu ifade, basit bir askeri taktikten öte, derin bir felsefi bakışın teşhisidir. Seyyid Nasrullah, Siyonist projeyle olan çatışmanın sınırlar ya da haritalar üzerinden değil, bizzat varoluş ve anlam düzeyinde bir mücadele olduğunu kavramıştı. Bu bağlamda, onun iki sembolik bedeni—toprağında şehit düştüğü Lübnanlı bedeni ile Gazze’ye adadığı Filistinli bedeni—arasında kurulan bağ kaçınılmazdır.
O yalnızca Gazze için ölmedi; Gazze’yi, ölümünün nedeni haline getirdi. Onun çağrısına cevap verirken, bu çağrıyı tüm ümmete uzanan bir sese dönüştürdü. Berâ Nizâr Reyyân’ın ifadesiyle: “Seyyid Hasan Nasrullah suikasta uğradı, çünkü Gazze’yi terk etmeyi reddetti.” Bu noktada, Gazze’yi terk etmek; kendini terk etmek, hatta direnişin varoluş sebebinden vazgeçmekle eş anlamlıdır.
Filistinli Meys el-Kanavi, psikolojik savaş bağlamında şöyle yorumluyor: “Seyyid Hasan Nasrullah bugün bir kez daha direnişin ve psikolojik savaşın efendisi olduğunu kanıtladı.”
Bu psikolojik savaş, Seyyid Nasrullah’ın derinlemesine kavradığı bir cepheydi; bedenden önce ruha, sahadaki zaferden önce anlamın inşasına yönelik bir mücadele. Iraklı Surur es-Semavi’nin sözleriyle, onun sesi “direnişin ruhuydu”; “zayıflığı güce, umutsuzluğu umuda dönüştürüyordu.” İşte bu dönüşüm, Edward Said’in tarif ettiği direnişçi entelektüelin özüdür: Yabancılaşmayı ve yenilgiyi, iradeye ve eyleme dönüştürmek.
İstisna ve vefa
Siyasi aktivist Nur Yemin’in X platformundaki tanıklığı, Nasrullah’ın karakterine dair önemli bir boyutu ortaya çıkarıyor.
Güney ve Dahiye’den Zagarta’ya göç edenlerle kurduğu temas üzerinden, “Direnişçilerdeki kararlılıkta onun gücünü, fedakârlıklarında da vatan sevgisini hissettim,” diyor. Bu tanıklık, yalnızca aynı görüşte olması açısından değil; dürüstlüğünü ve vefasını kabul etmesi bakımından önem taşıyor. Yemin’in, “Müttefiklerine sadık, ilkelerine bağlı” sözleriyle andığı bu vefa, sadakatin azaldığı bir dönemde Seyyid Nasrullah'ı farklı kılan temel özelliktir.
Nitekim, Halid Mansur’un (Gazzeli bir siyasi aktivist) ifadesiyle, o, Arap resmi tutumundaki ihanet ve acziyet manzarasında bir “istisna”dır.
İşte bu istisna, Seyyid Nasrullah’ın şehadetini—düşmanları için bile—sarsıcı bir kayıp hâline getirir. Her büyük metin gibi, onun kıymeti, kendisiyle zıt düşenlerin bile saygısını kazanma gücünde yatar; onun mirası, yalnızca taraftarlarına değil, tarihsel hafızaya da derin bir etki bırakır.
Ürdünlü yazar Vahid et-Tavalibe, X platformunda şöyle diyor: “İsmail Heniye şehit oldu, yerine Yahya es-Sinvar geçti; Hasan Nasrullah şehit olacak ve yerine Haşim Safiyüddin geçecek… Direniş devam ediyor.”
Bu ifade, “metnin devamlılığı” fikrini özetliyor. Seyyid Nasrullah’ın tasarladığı direniş projesi, onu aşan bir metindir artık. Buradaki halifelik, sadece bir bireyin diğerinin yerine geçmesi değil; kendini kurumlaştırmış bir fikrin sürekliliğidir. Onun şehit düşmesi, aslında bu metnin asıl yazarı olmadan da ayakta kalabilme sınavıdır. Fatıma’nın onu “sevgi ve savaşın efendisi” olarak tanımlaması, bu devamlılığın özündeki görünür çelişkiyi ortaya koyar: Direniş, varlığını sürdürebilmek için ‘savaşa’, kalplerde yaşamaya devam edebilmek için ise ‘aşka’ ihtiyaç duyar. Bu, Semavi Surur’un da ifade ettiği gibi, “zayıflığı güce, umutsuzluğu ise umuda dönüştürme” başarısıyla gerçekleşmiştir.
Hem Gazze’nin hem Lübnan’ın şehidi
Filistinlilerin onun şehit oluşuna bakışı özel bir derinlik taşır. Birçok Gazze sakini için Seyyid Nasrullah sadece siyasi bir destekçi ya da askeri bir finansör değildi; o, Arap sahnesinde onların “sesi”ydi.
Onun konuşmaları, Gazze’deki milyonlarca insan tarafından dinlenir, kamplarda hoparlörlerden yankılanırdı. “Dahiye Gazze’yi koruyor” sözleri, tazelenen bir ahit gibiydi. İşte bu yüzden suikaste uğradığında, Gazze’deki hüzün, Dahiye’deki hüzünden aşağı kalmadı. O dönem pek çok kişi şunu yazmıştı: “"Aramızda hiç görmediğimiz ama her evde bulunan bir lideri kaybettik.”
Lübnanlılar da, özellikle direnişin taraftarları, bu iç içe geçişi, Seyyid Nasrullah’ın kanının sadece Lübnan’a ait olmadığı, aynı zamanda Filistin’e de ait olduğuna dair bir şahitlik olarak gördüler.
Sanki suikastı, iki dava arasındaki son psikolojik bariyeri kaldırmış ve onları tek bir mücadelede birleştirmişti. O artık sınırların iki yakasındaki şehitleri bir araya getiren bir simgeye dönüştü; “şehadet” kavramını ulusal aidiyetlerin ötesine taşıyan yeni bir anlam kazandırdı.
Son metafor olarak şehadet
Sonuç olarak, Edward Said bize gerçek özgürlüğün, zihni kalıplaşmış imgelerden ve hazır yargılardan kurtarmakla başladığını hatırlatır. Seyyid Hasan Nasrullah, Gazze için Lübnan topraklarındaki şehadetiyle sadece kendi canını feda etmedi; aynı zamanda kader birliği ruhunun tam bir metaforunu sundu.
O, “Gazze’nin şehidi”dir; çünkü burayı ümmetin atan kalbi haline getirdi.
“Lübnan’ın şehidi”dir; çünkü onun egemenliğini, anlam ve varoluşun egemenliği olarak savundu.
Tıpkı el-Arabi televizyonunun Gazze muhabiri İslam Bedr’in dediği gibi: “Filistin için canını feda eden odur; ihlasını toprağına ve davasına en güçlü şekilde kanıtlayan odur.”
Bu ispat en mühim mirastır. Bulanıklık ve ihanet zamanında, sözde ve eylemde dürüstlük, ezilenlerin son silahı olarak kalır. Belki de dersi özetleyen en anlamlı cümle, Gazze’den Halid Mansur’un dediği gibi: “Eğer güçlüysen, dünyaya saygını dayatırsın.” Seyyid Nasrullah, şehit olurken bile, gücünü dıştan tanınmadan değil, özünde kendine ve davaya bağlılıktan inşa etmeye çalıştı; kendisini bir birey değil, direniş fikri olarak ebedileştirdi. Bu fikir, mutlaka kendini yeniden okuyacak ve yeni sayfalarını yazmaya devam edecektir.
Bulanıklık ve ihanet zamanında, sözde ve eylemde sadakat, ezilenlerin son silahı olarak kalır. Belki de dersi özetleyen ifade, Gazze’den Halid Mansur’un dediği gibi şudur: “Güçlüysen dünyaya saygını dayatırsın.” Nasrullah, şehit düşerken bile, dıştan gelen tanınırlıktan değil, içten gelen vefadan doğan bir güç inşa etmeye çalıştı; kendisini bir birey olarak değil, direniş fikri olarak ebedileştirdi.
Bu fikir, mutlaka kendini yeniden okuyacak ve yeni bölümlerini yazmaya devam edecektir.(Çeviri: YDH)
İmam Hamaneyi: Günümüz Şartlarında ABD ile Müzakere Bizim İçin Hiçbir Fayda Sağlamaz
İran İslam Devrimi Lideri “On iki günlük savaşta İran milletinin birliği ve dayanışması düşmanı umutsuzluğa sürükledi. Düşman, savaşın ilk ve orta günlerinde, amacına asla ulaşamayacağını anladı.” dedi.
Tesnim Haber Ajansı-İran İslam Devrimi Lideri Imam Hamanei, bu akşam televizyon Konuşmasında halka hitaben, İran milletinin birliğini ve dayanışmasını “Düşmanın alnına indirilen çelik yumruk” olarak nitelendirdi. Ülkedeki baskı ve tehditlere rağmen, uranyum zenginleştirme teknolojisinden vazgeçmemelerinin nedenini açıklayan devrim Lideri, “ABD’nin önceden sonucunu belirleyip diktası altında yürütülen bir müzakere, hem faydasız hem de zararlıdır. Çünkü bu tür zorbalık, düşmanı daha fazla hırslandırır, ona yeni hedefler dayatma fırsatı verir; bizim için hiçbir zararı gidermez. Onurlu bir millet ve akıllı bir siyasetçi, böyle bir müzakereyi asla kabul etmez,” diye konuştu.
Devrim lideri, konuşmasına, eğitim ve bilim ayı olarak kabul edilen, Mehr ayının başlangıcını tebrik ederek başladı ve milyonlarca genç, ergen ve çocuğun bilgi ve yetkinlik yolunda harekete geçmesiyle ilgili olarak, özellikle Eğitim Bakanlığı, Bilim Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı yetkililerini, İran gençlerinin muazzam potansiyelini kavramaya ve bu ilahi nimetten istifade etmeye teşvik etti.
Son iki ay içinde İranlı öğrencilerin uluslararası yarışmalarda kazandığı 40 madalyadan (bunlardan 11’i altın madalya) bahseden Lider, “Öğrencilerimiz, on iki günlük savaşın ve onun doğurduğu zorluklara rağmen, astronomide dünya birincisi oldular; diğer dallarda da başarılı sonuçlar aldılar. Aynı bu yetenek sayesinde gençlerimiz son günlerde güreşte bu kadar parlak bir performans sergiledi; daha önce de voleybol ve bazı diğer dallarda ülkeye şan kazandırdılar,” dedi.
Devrim Lideri, ayrıca Şehit Seyyid Hasan Nasrullah’ın şehadet yıl dönümüne dikkat çekerek, bu büyük mücahidin İslam dünyası, Şiilik ve Lübnan için “büyük bir zenginlik” olduğunu ifade etti. “Seyyid Hasan Nasrullah’ın yarattığı zenginliklerden biri de Hizbullah’dır ve bu miras devam edip sürdürülecektir. Lübnan’da ve Lübnan dışındaki bu önemli zenginliği göz ardı etmemeliyiz,” diye konuştu.
Imam Hamaneyi, on iki günlük savaşta şehit düşen komutanlar, bilim insanları ve diğer şehitlerin anısını onurlandırarak, ailelerine içtenlikle ve yürekten taziye etti. Televizyon konuşmasının ana mesajlarını üç temel eksende topladı:
1. On iki günlük savaşta İran milletinin birliğinin, ülkenin bugünü ve geleceği için taşıdığı önemi,
2. Uranyum zenginleştirmenin stratejik değeri,
3. ABD tehditlerine karşı milletin ve Devlet'in kararlı ve akıllıca tutumu.
Birinci Eksen: Milletin Birliği, Düşmanın Umutsuzluğuna Neden Oldu
Devrim lideri, ilk eksende milletin birliğini, düşmanın on iki günlük savaştaki başarısızlığının temel nedeni olarak tanımladı: “Komutanların hedef alınması ve bazı etkili isimlerin öldürülmesi, düşmanın İran’da —özellikle Tahran’da— ajanlarıyla karışıklık ve isyan çıkartarak halkı İslam Cumhuriyeti’ne karşı sokaklara dökmeyi, ülke yönetimini bozarak devleti hedef almayı ve ardından İslam’ı bu topraklarda kökünden kazımaya yönelik planlarının bir parçasıydı.”
Imam Hamaneyi, şehit düşen komutanların yerlerinin hızla doldurulmasını, silahlı kuvvetlerin moralinin artmasını ve devletin düzenli ve disiplinli şekilde yönetilmeye devam etmesini, düşmanın başarısızlığının etkenleri arasında saydı. Ancak en etkili unsuru milletin birliği olarak belirtti: “Millet, düşmanın isteklerinden etkilenmedi; aksine sokakları, işgalcilere karşı İslam Cumhuriyeti’ni savunmak için doldurdu.”
Düşmanın İran’daki ajanlarından aldığı tepkiye atıfta bulunan Devrim lideri, “Siyonist ve ABD ajanları, ‘Biz çabaladık ama halk bize sırtını döndü ve devlet yetkilileri işleri yönetti,’ diye cevap verdi,” dedi.
Lider, milletin birliğinin işgalcilerin planlarını boşa çıkardığını vurgulayarak, “Önemli olan, bu karar verici birliğin hâlâ var olması ve çok etkili olmasıdır,” dedi.
Dışarıdan gelen çizgilerle milletin birliğini yalnızca savaş dönemine aitmiş gibi göstermeye çalışanlara eleştiri yönelten lider, “Bazıları, ‘farklı görüşler zamanla ortaya çıkacak, etnik çatlaklar ve siyasi anlaşmazlıklarla halkı isyana sürükleyebiliriz,’ diyor. Bu tamamen yanlıştır,” diye konuştu.
“Ülkemizdeki tüm etnik gruplar İranlı olmaktan gurur duyar. siyasi farklılıklarımız olsa da, zorbalara karşı bugün de yarın da tüm millet, düşmanın alnına indirilen bir çelik yumruk gibi hareket eder,” dedi.
Devrim Lideri, bugünkü İran’ın aynı bu yılın 13-14 Haziran günlerindeki İran olduğunu belirtti: “O günlerde sokaklar kalabalık, halkın ‘lanetli Siyonizm ve suçlu ABD’ye yönelik güçlü sloganları, milletin birliğini ve dayanışmasını gösteriyordu. Bu birlik hâlâ var ve var olmaya devam edecek. Herkesin bu birliği korumak ve güçlendirmekle yükümlülüğü vardır.”
İkinci Eksen: Uranyum Zenginleştirmenin Stratejik Önemi
Iran Islam Devrimi Lideri, ikinci bölümde “zenginleştirme” teriminin siyasi ve uluslararası arenada sıkça tekrarlanmasının nedenini sorguladı: “Düşmanlarımız için bu mesele neden bu kadar önemlidir?”
Uzmanları, zenginleştirmenin boyutlarını ve faydalarını halka açıklamaya davet eden Lider, “Bilim insanlarımız ve uzmanlarımız, yerli madenlerden çıkarılan uranyumu, karmaşık ve ileri teknik çabalarla, tarım, sanayi, çevre, sağlık, beslenme, araştırma ve eğitim gibi pek çok alanda kullanılabilecek çok değerli bir maddeye (zenginleştirilmiş uranyuma) dönüştürüyor,” dedi.
Nükleer enerjinin elektrik üretiminde çevre dostu ve ekonomik olduğunu, nükleer santrallerin uzun ömürlü ve çok avantajlı olduğunu belirten Ayatullah Hameneyi, “Gelişmiş ülkeler nükleer enerjiyi kullanıyor; bizim santrallerimiz ise çoğunlukla benzin ve gazla çalışıyor ki bu da yüksek maliyetler doğuruyor.” diye konuştu.
Ülkede zenginleştirme sanayisinin nasıl geliştiğini anlatan Devrim Lideri, “Biz bu teknolojiye sahip değildik ve başkaları da ihtiyaçlarımızı karşılamıyordu. Ancak 30 yıldan fazla bir süredir bazı azimli yöneticiler ve yetkililer sayesinde bu yola girdik ve bugün yüksek seviyede zenginleştirme kapasitesine sahibiz.” dedi.
Bazı ülkelerin uranyumu %90’a kadar zenginleştirmesinin nükleer silah üretmek amacıyla olduğunu belirten Ayatullah Hameneyi, “Biz nükleer silah üretmiyoruz ve üretmeyeceğiz. Bu yüzden zenginleştirmeyi %60’a çıkardık ki bu seviye oldukça yeterlidir,” diye konuştu.
Iran Islam Devrimi Lideri, İran’ı dünyanın 200’den fazla ülkesi arasında zenginleştirme sanayisine sahip 10 ülkeden biri olarak tanımladı ve ekledi: “Bilim insanlarımızın önemli bir katkısı da yetişmiş insan kaynağı yaratmaktır. Bugün onlarca önde gelen bilim insanı ve profesör, yüzlerce araştırmacı ve binlerce eğitimli personel nükleer alanda çalışıyor. Düşman, bazı tesislere bomba atarak veya bombalama tehditleriyle bu teknolojinin İran’da yok olacağını sanıyor.”
“Yıllardır zorbalık güçlerinin İran milletini zenginleştirmeden vazgeçirmeye yönelik baskıları sonuçsuz kaldı. Biz teslim olmadık ve olmayacağız; başka hiçbir konuda da baskıya boyun eğmeyeceğiz.” diye vurguladı.
ABD’nin önce “yüksek Seviye'de zenginleştirme yapmayın, üretilen ürünleri İran dışına çıkarın” dediğini, şimdi ise “hiç zenginleştirme yapmayın” dediğini belirten İran Lideri, “Bu zorbalığın anlamı şudur: Devamlı emek ve yatırım sonucu elde ettiğiniz bu büyük başarıyı yok edin, havaya savurun. Ancak onurlu İran milleti bu teklifi kabul etmez ve bunu söyleyenin yüzüne geri çevirir.” dedi.
Üçüncü Eksen: ABD ile Müzakerenin Zararları ve Anlamsızlığı
Iran Islam Devrim Lideri, üçüncü eksende “ABD ile müzakere” konusunda, siyaset çevrelerindeki farklı görüşlere değindi: “Bazıları müzakerenin faydalı, bazıları zararlı olduğunu düşünüyor. Ancak yıllardır gözlemlediklerimizi sevgili milletimize anlatıyorum. Yetkililer ve siyasetçilerden de bu konuda bilinçli düşünmelerini ve akıllarını kullanmalarını istiyorum.”
“Belki 20-30 yıl sonra farklı bir durum oluşur, ancak şu anki şartlarda ABD ile yapılan müzakere, milli çıkarlara hiçbir katkı sağlamaz, hiçbir zararı gidermez; aksine büyük ve telafi edilemez zararlar doğurur,” dedi.
ABD’nin müzakerelerin sonucunu önceden “İran’da nükleer faaliyetlerin ve zenginleştirmenin durdurulması” olarak belirlediğini belirten Önder, “Bu tür bir masaya oturmak, karşı tarafın diktasına, zorbalığına ve dayatmasına razı olmak demektir,” diye konuştu.
“Bugün zenginleştirmeyi durdurun diyorlar, dün bir yardımcısı ‘İran’ın orta ve kısa menzilli füzeleri bile olmamalı’ demişti. Yani İran’ın eli öyle bağlanmalı ki, saldırıya uğrasa bile Irak’taki bir ABD üssüne veya başka bir yere karşılık veremeyecek hale gelsin,” dedi.
Bu tür beklentileri, İran milletini, İslam Cumhuriyeti’ni ve İslami İran’ın felsefesini tanımayışa bağlayan Önder, “Müştehadi deyimiyle, bu sözler söyleyenin ağzından daha büyüktür ve itibar edilmez.” diye konuştu.
Müzakerenin zararlarını açıklayan Ayetullah Hamenei, “ABD tarafı ‘müzakere etmezseniz şunu yaparız, bunu yaparız’ diye tehdit ediyor. Böyle bir müzakerenin kabulü, tehdide boyun eğmek, korkmak ve milletin teslimiyetini göstermek demektir.” dedi.
“ABD’nin tehdidine teslim olmak, onun sonsuz ve zorba taleplerinin devamına neden olur. Bugün ‘zenginleştirme yaparsanız şöyle yaparız’ derler, yarın füze sahibi olmanızı, belirli ülkelerle ilişkilerinizi dayatma aracı haline getirirler,” diye uyardı.
“Hiçbir onurlu millet tehdit eşliğinde yapılan bir müzakereyi kabul etmez; hiçbir akıllı siyasetçi de bunu tasdik etmez.” dedi.
Devrim Lideri, ABD’nin vaat ettiği ‘ödüllerin’ yalan olduğunu, Nükleer Anlaşması deneyimine atıfta bulunarak dedi: “10 yıl önce ABD ile bir anlaşma imzaladık: Bir nükleer üretim merkezi kapatıldı, zenginleştirilmiş malzemeler ya ihraç edildi ya seyreltildi; karşılığında yaptırımların kaldırılması ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndaki Iran dosyanın normalleşmesi vaat edildi.”
“O zaman yetkililere ‘10 yıl uzun bir süredir, neredeyse bir ömürdür; neden kabul ediyorsunuz?’ demiştim. Kabul etmemeleri gerekiyordu ama kabul ettiler. Bugün 10 yıl doldu; dosyamız normalleşmedi, aksine Güvenlik Konseyi ve Ajans’ta sorunlar arttı.” diye devam etti.
ABD’nin,İrana karşı yaptırımları kaldırmama, anlaşmadan çekilme ve İran’ın taahhütlerini yerine getirmesine rağmen anlaşmayı ‘yırtma’ davranışlarını hatırlatan Ayetullah Hamenei, “Karşı taraf böyledir. Onunla müzakere edip taleplerini kabul etmek, ülkenin teslimiyetine, zayıflığına ve milletin onurunun yok edilmesine neden olur. Kabul etmezse de yine aynı tehditler ve çatışmalar devam eder.” dedi.
Geçtiğimiz 10 yıllık deneyimin unutulmaması gerektiğini vurgulayan lider, “Şu anda Avrupalılarla bir mevzu açmayı düşünmüyorum, ancak ABD tarafı her konuda vaatlerini bozdu, yalan söyledi, zaman zaman askeri tehditlerde bulundu; eline fırsat geçince, değerli komutanımız Süleymani’yi suikastla öldürdü veya tesislerimizi bombaladı. Böyle biriyle güvenle ve emin bir şekilde müzakere edilir mi, anlaşma yapılır mı?” diye sordu.
“Nükleer mesele ve belki diğer konular için ABD ile müzakere, tam bir çıkmaz sokaktır.” dedi.
Devrim Lideri, müzakerenin ABD Başkanı için “faydalı olduğunu, tehditlerinin etkili olduğunu, İran’ı masaya oturtmakta kendisine prestij kazandırdığını” kabul etti, ancak ekledi: “Ancak bu müzakere bizim için tamamen zararlıdır ve hiçbir faydası yoktur.”
Güçlenmek Tek Çare
İran İslam Devrimi Lideri, konuşmasının sonunda ülkenin ilerlemesinin ve sorunların çözümünün tek yolunun, askeri, bilimsel, idari, yapısal ve örgütsel tüm alanlarda güçlenmek olduğunu belirtti: “Akıllı ve düşünceli yetkililer, ülkeyi güçlendirecek yolları bulmalı ve izlemelidir. Çünkü güçlendiğimizde, karşı taraf bize tehdit bile etmeye cesaret edemez.”
Imam Hamanei, Allah’a tevekkül etmeyi ve İmamlar’a (a.s.) dua ederek ilahi yardım istemeyi insanlar için zorunlu ve ekledi: “Milli iradeyi harekete geçirerek işleri ilerletmeliyiz. Bu iş, ancak Allah’ın yardımıyla gerçekleşir.”
İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan BM kürsüsünde! ABD ve İsrail'e yüklendi
İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, İsrail’in İran’a yönelik saldırılarına değindi. Pezeşkiyan, ülkesinin nükleer silah hedefi olmadığını yineledi
Pezeşkiyan, son iki yılda dünyada yaşanan gelişmeleri eleştirerek, "Dünya, Gazze’de soykırıma, Lübnan’da evlerin yıkılmasına ve egemenlik ile toprak bütünlüğünün defalarca ihlal edilmesine tanık oldu. Suriye’nin altyapıları yerle bir edildi, Yemen halkı saldırılara maruz kaldı. Ülkelerin egemenlik haklarına gizlice saldırıldı, devletlerin toprak bütünlüğü ihlal edildi, milletlerin liderleri doğrudan hedef alındı. Bütün bunlar, dünyanın en silahlı hükümetinin desteğiyle ve ‘meşru müdafaa’ bahanesiyle yapıldı. Peki, uluslararası barış ve güvenliği kim tehdit ediyor?" ifadelerini kullandı.
'BARIŞ ÇABALARINA İHANET'
Geçtiğimiz haziran ayında İran’a yönelik saldırılara da değinen Pezeşkiyan, "Ülkem, uluslararası hukukun en temel ilkelerine aykırı şekilde vahşi bir saldırıya maruz kaldı. İsrail ve ABD, şehirlerimize, evlerimize ve altyapımıza hava saldırıları düzenledi. Üstelik bu saldırılar diplomatik müzakerelerin sürdüğü bir dönemde gerçekleşti. Bu, barış çabalarına büyük bir ihanettir" dedi.
Bu saldırıların yalnızca İran’a değil, uluslararası güven ve barış umuduna da darbe vurduğunu belirten Pezeşkiyan, "Böyle ihlaller karşısında harekete geçilmezse, bu gidişat tüm dünyayı tehdit edecektir. Denetim altındaki nükleer tesislere saldırılar, Birleşmiş Milletler (BM) üyesi ülkelerin liderlerini hedef alma girişimleri, gazetecilerin sistematik şekilde susturulması ve insanların sadece bilgi ve uzmanlıkları nedeniyle askeri hedefe dönüştürülmesi. Siz, kendi halkınız için bunları kabul eder miydiniz?" dedi.
'GÜLÜNÇ VE HAYALİ BİR PLAN'
İsrail’de yeniden gündeme getirilen "Büyük İsrail" planını "gülünç ve hayali" olarak niteleyen Pezeşkiyan, bunun bölgedeki birçok ülkeyi hedef aldığını vurguladı. "Soykırım, açlığa mahkum etme, işgal altındaki topraklardaki ırkçı uygulamalar ve komşu ülkelere saldırılarla birlikte dile getirilen bu plan, rejimin gerçek niyetlerini açıkça ortaya koymaktadır. Bu rejimin saldırgan emellerinden hiç kimse güvende değildir" dedi.
İran Cumhurbaşkanı, İsrail ve ortaklarının artık siyasi yollarla normalleşmeye dahi yanaşmadığını belirterek, "Varlıklarını zorbalıkla dayatıyorlar ve buna güç yoluyla barış adını veriyorlar. Oysa bu ne barıştır ne de güç. Sadece saldırganlıktır. Biz, güçlü İran’ı güçlü komşularıyla birlikte, istikrarlı bir bölgede parlak bir gelecekle görmek istiyoruz. Soykırım ve yıkıma karşı ortak, umut verici bir vizyon savunuyoruz ve bu vizyon, kolektif güvenlik ve ortak savunma mekanizmalarıyla güvence altına alınacaktır" dedi.
İNGİLTERE, FRANSA VE ALMANYA'YA NÜKLEER ELEŞTİRİSİ
Pezeşkiyan, ülkesinin yıllardır kitle imha silahlarından arındırılmış bir bölgenin en kararlı savunucularından biri olduğunu hatırlatarak, "Dünyanın en büyük nükleer cephaneliklerine sahip olanlar, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nı (NPT) açıkça ihlal ederek silahlarını her geçen gün daha ölümcül hale getiriyor ve yıllardır asılsız suçlamalarla halkımızı baskı altında tutuyor" ifadelerini kullandı.
Pezeşkiyan, İngiltere, Fransa ve Almanya’nın "snapback" mekanizmasını devreye sokma girişimini eleştirerek, "On yıllık taahhütlerini yerine getirmeyen bu ülkeler, İran halkını dize getiremeyince, ABD’nin talimatıyla baskı ve zorbalık yoluna başvurdu ve BM Güvenlik Konseyi’nin kaldırılmış yaptırımlarını yeniden devreye sokmaya çalıştı. Bu süreçte iyi niyet terk edildi, yükümlülükler çiğnendi. ABD anlaşmadan çekilirken, Avrupa sözlerini tutmadı ve İran’ın yasal adımlarını ‘ağır ihlal’ gösterdi. Avrupa kendini ‘güvenilir taraf’ ilan edip İran’ın çabalarını ‘yetersiz’ saydı. Oysa tüm bunlar, kendi ‘en büyük diplomasi başarısı’ dedikleri nükleer anlaşmayı yok etmek içindi. Ancak bu yasa dışı girişim, BM Güvenlik Konseyi’nde destek bulmadı ve meşruiyet kazanmadı" dedi.
NÜKLEER SİLAH AÇIKLAMASI
Pezeşkiyan, "Bu meclis önünde bir kez daha beyan ederim ki İran hiçbir zaman nükleer bomba yapmaya çalışmamıştır ve çalışmayacaktır. Nükleer silah peşinde değiliz. Bu, Yüce Lider ve dini otoriteler tarafından yayınlanan fermanlara dayanan inancımızdır. Bu nedenle, kitle imha silahlarını hiçbir zaman geliştirmedik ve geliştirmeyeceğiz" dedi.
Gerçek güvenliğin karşılıklı güven, saygı ve bölgesel iş birliği ile sağlanabileceğini vurgulayan Pezeşkiyan, "Sesleri yükseltmek yerine birbirimizi dinlemeyi öğrenelim. Bugün hem uluslararası toplumu hem de toplumların içini kaosa sürükleyen kutuplaştırıcı düşünceleri ve siyasi şiddeti yeniden gözden geçirelim. Kendimiz için istemediğimizi başkaları için de istemeyelim. Uluslararası hukuk düzeninin itibarını yeniden güçlendirelim ve Ortadoğu’da bölgesel bir güvenlik ve iş birliği sistemi kurma konusunda birlikte taahhütte bulunalım" ifadelerini kullandı.
Müslüman Ülkeler Dururken İspanya Durmuyor
Siyonist İsrail ile tüm diplomatik ve ekonomik ilişkilerine asgari seviyeye düşüren İspanya, Gazze için tarihi bir karara daha imza attı.
İspanya Sumud Filosu İçin Savaş Gemisi Gönderiyor
İspanya hükümeti, İşgalci İsrail’in ablukasını kırmak için Gazze’ye doğru hareket eden Küresel Sumud Filosu’na eşlik etmek üzere İspanya donanmasına ait savaş gemilerini bölgeye yollama kararı aldı.
Sanchez: Tüm Kaynaklarla Donatılmış Gemiler Yarın Yola Çıkacak
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez kararı, “İspanya Hükümeti, uluslararası hukuka uyulmasını ve vatandaşlarının Akdeniz’de güvenli koşullarda seyahat etme hakkına saygı gösterilmesini talep ediyor.
Yarın, gerekli tüm kaynaklarla donatılmış bir deniz harekât gemisi, filoya yardım etmek ve kurtarma operasyonu gerçekleştirmek üzere Kartagena’dan yola çıkacak.” sözleriyle duyurdu.
İsrail Dün Gece Gemilere Saldırı Düzenlemişti
Gazze’deki İsrail ablukasını kırmak için İspanya, İtalya ve Tunus’tan yola çıkan Küresel Sumud Filosu’na, dün gece Girit Adası açıklarında drone’lar ile bombalı saldırılar düzenlenmişti.
İran İsrail’in Gizli Olan Nükleer, Askeri, İstihbarat Ve Bilimsel Bilgilerine Ulaştı
İran İstihbarat Bakanı İsmail Hatib, İran istihbaratının Siyonist İsrail’in gizli nükleer, askeri, istihbarat ve bilimsel bilgilerine ulaştığını söyledi.
İran İstihbarat Bakanı İsmail Hatib, haziran ayında ele geçirildiğini duyurduğu İsrail’in nükleer programındaki etkili kişiler ve hassas merkezlere ilişkin bazı gizli bilgi ve belgeleri yayımladı.
Hatib, “İstihbarat unsurlarımız, İsrail’in gizli olan nükleer, askeri, istihbarat ve bilimsel bilgilerine ulaştı.” dedi.
Siyonist İsrail’in bazı nükleer uzmanları ve tesislerine ilişkin görüntülerin paylaşıldığı programda Hatip, 189 nükleer uzman ve askeri yetkilinin bilgisinin yanı sıra çeşitli projelerin de ele geçirildiğini, İsrail’in hassas bölgelerinde çalışan birçok kişinin para karşılığında İran’la iş birliği yaptığını söyledi.
Ömer Muhtar Gemisi Gazze Yolunda
Kassam Tugayları Siyonist Güçleri Avlamaya Devam Ediyor
Yemen’in İHA’larla hedef aldığı Siyonist İsrail’e El Kassam da bir operasyon düzenledi. El Kassam’ın operasyonunda iki tank hedef alındı
Kassam Tugayları’nın Telegram hesabından yapılan açıklamada, Gazze kentine hava ve kara saldırıları düzenleyen İsrail birliklerinin hedef alınmasına ilişkin bilgi verildi.
Filistinli direnişçilerin, “İsrail’in iki yıldır işlediği soykırımın yanı sıra Gazze kentini işgal etme, kentteki Filistinlileri göçe zorlamasına karşı mücadelelerini sürdürdüğü” ifade edildi.
Siyonist İsrail ordusunun konuşlandığı Gazze kentinin güneyindeki Tel el-Heva bölgesinde İsrail ordusuna ait iki Merkava tipi tankın Yasin-105 roketleriyle gün içinde hedef alındığı aktarıldı.
Tanklarda bulunan İsrail askerlerinden ölenlerin ve yaralananların olduğu kaydedildi.
Öte yandan, katil İsrail ordusundan olaya ilişkin açıklama yapılmadı.
Soykırımcı İsrail’in Gazze Şeridi’ne 7 Ekim 2023’ten bu yana düzenlediği saldırılarda en az 65 bin 419 Filistinli şehit oldu, 167 bin 160 kişi de yaralandı.
Yemen’den İşgal Topraklarına Başarılı Operasyon
Yemen Silahlı Kuvvetleri Sözcüsü Yahya Seri, yayımladığı bir açıklamada Yemen Silahlı Kuvvetleri’nin iki İHA (insansız hava aracı) ile işgal altındaki Ümm el-Reşreş (Em-el-Reşraş / Eilat) limanında iki hedefi başarıyla vurduğunu bildirdi.
Yahya Seri, ayrıca önceki gece birkaç İHA’nın yine Ümm el-Reşreş limanı ile işgal altındaki güney bölgelerden Be’er Şeva (Beersheba) bölgesindeki hedefleri vurduğunu; bu saldırının da başarıyla sonuçlandığını belirtti. Seri, bu operasyonun son 24 saat içinde gerçekleştirilen ikinci harekât olduğunu vurguladı.
İşgal rejimi medyası, Yemen İHA’sına karşı çok sayıda hava savunma sistemi kullanılmasına rağmen savunmanın başarısız kaldığını itiraf etti; bunun üzerine işgal güçlerinin hava kuvvetleri, bu başarısızlığın sebeplerini araştırmaya başladılar. Reuters ve diğer kaynaklar, Demir Kubbe sisteminin İHA’yı engelleme çabalarında başarısız olduğunu ve İHA’ya karşı fırlatılan iki önleyici füzenin başarısız olduğunu; İHA’nın Eilat’a isabet ettiğini bildirdi.
İşgalci tarafın İbranice kaynaklarına göre Eilat’ta İHA saldırısı sonucu yaralı sayısı 50’ye kadar yükseldi. Bu kaynaklar, son üç hafta içinde üçüncü defa Yemen kaynaklı bir İHA’nın İsrail’in hava savunma hatlarını aşmayı başardığını iddia ettiler.
Değişime başka bir açıdan bakış
Son dönemde, özellikle de Coronavirus pandemisi veya küresel salgını sonrasında bazı düşünürler, yazarlar, futüristler ve ilahiyatçılar dünyanın hızla değişeceği ve yeni bir dünyanın doğacağı üzerinde görüşler ileri sürmekteler.
Haksız da sayılmazlar. Gerçekten de hızlı bir değişim yaşanacak gibi görünüyor.
Ancak dünyadaki olguların değişmesi yeni bir durum değildir.
Dünya oldu olası durmadan değişmektedir. Hiçbir gün dün gibi olmamıştır. Felsefecilerin deyimiyle bir ırmakta iki defa yıkanılmaz. Çünkü dün yıkanılan ırmak suyu çoktan akıp gitmiştir.
Dünyadaki gelişmeler de ırmak suyu gibidir, durmadan değişmektedir.
Ancak bu değişimin ivmesi iletişim teknolojisinin ilerlemesiyle doğal olarak artmakta, hızlanmaktadır. Son dönemlerdeki hızlı değişiklikleri de bu açıdan değerlendirmeliyiz.
Yeryüzündeki bazı değişimler ise büyük olaylardan sonra kendini daha belirgin bir biçimde hissettirmiştir.
İslam’ın ortaya çıkışından 30-40 yıl sonra dünyanın üç önemli kıtasında tarihin hiç bir döneminde görülmemiş hızda bir değişim yaşanmıştır.
Ve yine Fransız, Bolşevik ve İran-İslam devrimlerinden sonra, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından sonra yeryüzünde önemli değişimlere tanık olunmuştur.
Tarihteki hızlı değişimlerin her biri insan hayatının farklı alanlarında vuku bulmuştur:
Bazen düşünce alanında(Rönesans), bazen askeri ve siyasal alanlarda( dünya savaşları ve sonrası dünya düzeni), bazen ekonomik sahada(sanayi devrimi ve kapitalizmin doğuşu), bazen idari-genel hukuk sistemlerinde ( krallıkların yerini seçilenlere bırakması), bazen de İslam Devriminde olduğu gibi istikbara/ emperyalizme karşı ilahi ilkelere dayalı yeni bir mücadele başlatma biçiminde ortaya çıkmıştır.
Bu örnekler çoğaltılabilir.
Dikkat edilirse son sıralarda değişimle ilgili ortaya atılan görüş ve tahminler genellikle dijital teknolojinin insan hayatı üzerindeki etkilerinin radikal olacağı etrafındadır. Son çeyrek yüzyılda zaten bunun etkilerini müşahade ediyor ve hissediyoruz. Bu süreç zamanla daha etkili biçimde devam edeceğe benziyor.
Ama dünya kuruldu kurulalı değişen olgular yanında değişmeyen/sabit değerler de varlığını sürdürmüş ve sonuna kadar da sürdürecektir.
Hak, adalet, özgürlük, zulüm sömürü ve tecavüze karşı direniş, barış, kardeşlik vb sabit değerler asla değişmemiş ve değişmiyecektir.
Ekonomik ilişkiler, toplumsal denetim, idari sistemlerde değişiklik vb itibari/değişken ölçütlerin değişmesi geçmişte olduğu gibi gelecekte de insan hayatını etkiliyecektir kuşkusuz. Ama bunlar insanın yaratılış hedefini değiştirecek faktörler değildir.
Hakkı hakikati savunma, toplumda adaleti sağlama, insanları özgürleştirme, müstekbirlerin tekelciliğine son verme, insanın saygınlığını/onurunu koruma vb alanlardaki çaba ve sorumluluklar asla değişmiyecektir.
Alış verişin dijitalleşmesi, para kavramının değişmesi; toplumsal denetim, eğitim-öğretimin uzaktan bir merkezden yapılması; devletler arası ilişkilerin ulusalcılığa mı yoksa küreselciliğe mi kayacağı vb tahmin ve olasılıklar adalet, hakkaniyet, insanın özgürlüğü ve onurunu koruma ilkelerine dayanmadığı sürece insan hayatını olumlu yönde etkilemez ve insanlığı olgunlaştırmaz.
Hak-batıl, müstekbir-mustaz’af, zalim-mazlum mücadelesi bundan sonra da devam edecektir.
Müstekbirlerin, kendilerini başkalarından üstün konumda görenlerin tekelcilik, işgal, sömürü, baskı, zulüm ve cinayetleri kuşkusuz öngörülen değişim sürecinde de devam edecektir. Doğal olarak müstekbir cephenin karşısında mazlum ve mustazafların direniş ve mücadelesi de yeryüzünde adil bir düzenin kuruluşuna kadar devam edecektir.
İnsanın Saadetinin Anahtarı
Her gün elimizi yüzümüzü yıkadığımız gibi ruhumuzu da yıkamalıyız.
Namaz, tevhit ve bir olan Allah’a karşı gösterilen saygının, teşekkürün ve ihtiyaçları ona açmak için yapılan en güzel ibadetlerden biridir. Allah’a ibadetin, faziletin ve paklığın marşıdır. Günlük hayatta karşılaştığımız olaylar ve onların neticesinde ruhumuzda oluşan perdelerin kenara itilip, manevi havanın yeniden yaşanmasıdır namaz.
Bedenimiz gibi ruhumuzda kirlenmekte, vücudumuz her gün temizliğe ihtiyaç duyduğu gibi ruhumuzda temizlenmek istemektedir. Ruhumuzda; günlük yaşantıda, frenlenmeyen arzular, uyulmuş hevesler, darılmalar, başarı sonucu oluşan gururlar yahut isteklere ulaşamamanın verdiği üzüntüler, kıskançlık, kendini beğenmişlik, kalbin katılaşması, insanlara yardımcı olmama ve daha nice kötü sıfatlar yüzünden kirlenmekte, temizliğini kaybetmektedir. Bu kirler ruhu karartmada, bizi doğru yoldan, temizlikten, güzelliklerden ve nurdan ayırmakta, bizi kötülüğe itmekte, Allah’tan alı koymada, şeytanın oyun ve vesveselerine maruz bırakmaktadır.
Öyleyse ruhumuzu da temizlemeliyiz, her gün elimizi yüzümüzü yıkadığımız gibi ruhumuzu da yıkamalıyız. Bunun için de namaz kılmalıyız. Bu bağlamda namaz yani ruhu temiz tutan, kirlerden arındıran, eski saflığına kavuşturan ab-ı hayat. Allah Resulü (s.a.a) bir gün ashabına şöyle buyurdular:
“Farz edin ki sizden birinin evinin önünden bir ırmak akmakta ve her gün beş defa o ırmakta yıkanmaktadır. Acaba bu kişinin bedeninde hala bir kir kalır mı? Arz ettiler: hayır ya Resulullah, günde beş defa yıkananın bedeninde kir kalmaz, tertemiz olur. Buyurdu: işte beş vakit kılınan namaz da bunun gibidir, günde beş defa kılınan namazla Allah hata ve kusurları insandan giderir, onu tertemiz kılar.”
Yine Kuran’ın buyurduğu üzere; namaz insanı bütün kötülüklerden alıkoyar, namaz kılan birisi kötülükle kendi arasında kalın bir duvar örmüş gibi olur. Allah’ın huzuruna çıkan, onunla görüşen ve onunla konuşan bir daha günaha dönüp bakar mı? Hz. Ali (a.s) katkametus salat (namaza durun) cümlesini açıklarken; “yani Allah’la görüşme zamanı gelip çattı”, diye buyurmakta.
Eğer insan namaz kılıyor ve aynı zamanda gene bir takım günahları işlemeye devam ediyorsa demek ki namaz kılmıyor, zira ayette buyrulduğu gibi namaz insanı kötülüklerden alıkoyar, kötülükten alıkoymayan namaz, namaz değildir, yüce Allah o yapılan ameli kabul etmemiş demektir. Peygamberimiz (s.a.a) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyuruyor:
“Namaz eğer namaz kılanı kötülüklerden uzaklaştırmıyorsa Allah’tan uzaklaştırıyor demektir. Yaratana itaat etmeyenin namazı namaz değil, gerçek namaz yani insanı günah ve kötülüklerden uzak tutan namazdır.”
İmam Sadık (a.s) buyuruyor: “Namazınızın kabul olup olmadığını günahlarınızla ölçün, ne kadar günah işlerseniz namazınız kabul olmamış ve ne kadar az günah işlerseniz namazınız o derecede kabul olmuş demektir.
Lakin “Ben günahkârım, nede olsa günahtan kendimi kurtaramıyorum, öyleyse namaz kılmayayım” düşüncesinde olmakta çok yanlıştır, Allah ve Ehlibeytin istediği gibi namaz kılalım, günahlardan da kendimizi korumaya çalışalım. şüphesiz yüce Allah’ın yardımlarıyla artık günler geçer ve biz günah işlemez oluruz. Günahkâr namaz kılanların kurtuluş ümidi vardır fakat namaz kılmayanların ise bu ümitte ellerinden çıkmış olur. Ensardan birisinin namaz kıldığı ama aynı zamanda günah işlediğini Peygambere söylediler, Resulullah (s.a.a): “ Velhasıl namaz onu günahlardan kurtarıp çıkaracaktır” diye buyurdu ve çok geçmeden o adamın artık günah işlemediğini gördüler.
Namazda en önemli olan şey samimiyettir, kimin karşısında durduğun ve kiminle konuştuğun bilincinde olmandır. Gafilâne kılınan namaz aslında bir çeşit nifaktır, dıştan bakıldığında huşu içinde namaz kılıyor gibi gözüke bilir fakat kalbide huşu içerisinde değilse işte bu nifaktır, bu münafıklıktır. Yüce Allah Kuran’ı Kerim’de şöyle buyurmakta:
“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar, namazlarında yanılgıdadırlar. Onlar gösteriş yapanlardır.” Maun süresi.
“Ey iman edenler! Siz sarhoş iken… Namaza yaklaşmayın.” Nisa-43.
Büyük âlimlerimizin dediğine göre ayetteki sarhoşluk hem içki sonucu oluşan sarhoşluğu ve hem de dünyaya bağlılık sonucu oluşan sarhoşluğu kapsamaktadır. Ne dediğini bilmeyen, kimin karşısında bulunduğuna teveccüh etmeyen aslında sarhoştur, ibadet ettiğini sanmakta, hatta kendisini iyiler safına sokmada lakin nasıl bir hastalığa yakalandığının farkında olmamaktadır.
Allah Resulü (s.a.a) buyuruyor: “ Kılmış olduğun namazı son namazınmış gibi kıl, Allah tüm kalbiyle ona yönelmeyenlere bakmaz.”
Ezan okunduğu zaman Hz. Ali’nin (a.s) rengi değişirdi, abdest almaya başlarken titremeye başlardı ve namaza durduğunda ise nasıl bir halde olduğunu kelimeler anlatamaz, niçin böyle olduğunu sordular, İmam buyurdu:
“Emaneti eda etme zamanı geldi, yerler ve gökler bu emaneti almaktan çekinmişlerdi, şimdi onu verme zamanı.” Aynı durum diğer imamlarımız içinde geçerliydi, hepsi namaz esnasında tamamen dünyadan kopuyorlardı, namaz kıldıkları zaman gözleri hiçbir şey görmüyordu. İmam Ali’ye (a.s) sorulan soru imam Seccad’a da (a.s) soruldu, imam buyurdu: “Nasıl titremeyeyim, kimin karşısında durduğunuzu biliyor musunuz?”
Pezeşkiyan: Tel Aviv'deki teröristler giderek daha küstahlaştı
İran Cumhurbaşkan Mesut Pezeşkiyan, Katar'ın başkenti Doha'da İslam İşbirliği Teşkilatı-Arap Ligi Olağanüstü Zirvesi'nde önemli açıklamalarda bulundu.
Pezeşkiyan, Siyonist İsrail'in Katar'a yönelik saldırısını 'diplomasiye yönelik bir saldırı' olarak nitelendirdi ve ''9 Eylül 2025'te Katar'a yönelik düzenlenen hain saldırı, İsrail rejiminin Gazze'deki soykırımı sona erdirmek için yürütülen diplomatik çabaları boşa çıkarmayı amaçlayan önceden planlanmış bir saldırıdır.'' dedi.
Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, ''Geçtiğimiz hafta Doha'ya yapılan saldırıların salt terörizm olduğu konusunda hiçbir şüphe olmamalı; Bu eylem, Tel Aviv rejiminin tüm ahlaki ve hukuki sınırlamaları aştığının kanıtıdır.'' ifadesini kullandı.
Pezeşkiyan, ''Bu saldırı, hukukun üstünlüğü değil askeri gücün artık belirleyici faktör olduğunun aleni ve utanmaz bir ilanıdır Ne yazık ki Tel Aviv'i yöneten teröristler, Haziran 2025'te diplomasiye benzer bir ihanetin ve ülkemize dayatılan bir savaşın başlatılmasının ardından hissettikleri masumiyetten sonra giderek daha küstahlaştı.'' değerlendirmesinde bulundu.
Uluslararası Adalet Divanı'nın Siyonist rejimin Gazze'de işlediği suçların soykırım teşkil ettiğine hükmettiğine dikkat çeken Pezeşkiyan, ''Bu rejimin ölüm makinesi işlemeye devam ediyor ve artık Katar'a kadar uzandı'' açıklamasını yaptı.
Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan sözlerine şöyle devam etti:
''Bu yıl sözde meşru müdafaa bahanesiyle birçok Arap ve İslam ülkesine saldıran İsrail saldırganlığını sürdürüyor. Bu rejim Batı'dan aldığı destek için cezadan kaçmaya devam ediyor.
Siyonist liderlerin hesap vermesi lazım ve bu rejime karşı saflarımızı birleştirmemiz gerek.
Hiçbir Arap veya İslam ülkesi İsrail saldırılarından muaf tutulmayacak. Yarın sıra herhangi bir Arap ve İslam başkentine gelebilir. Birleşmekten başka çaremiz yok.''
Siyonist rejim ve destekçilerine seslenen Pezeşkiyan, ''Doha'ya yapılan saldırı bir güç göstergesi değil, Bunun nedeni çaresizliktir. Tüm kırmızı çizgileri aştınız, tüm mantık ve yasaları hiçe saydınız, tüm medeni davranış ilkelerini ihlal ettiniz; Ancak istemeden de olsa önemli bir şey daha yaptınız: İslam ümmetinin kolektif iradesini uyandırdınız. Oynadığınız mağdur rolü anlamsız ve etkisiz hale geldi. Dünya görüyor, kaydediyor ve hatırlıyor.’’ diye konuştu.
Pezeşkiyan konuşmasının sonunda ''Siyonist rejim egemenliğimize, onurumuza ve geleceğimize savaş açtı. Biz de buna cevaben şunu ilan ediyoruz: Korkmayacağız, bölünmeyeceğiz, sessiz kalmayacağız. Gazze'nin küllerinden adalet yükselecek. Doha, Beyrut, Tahran, Şam ve Sana'daki yıkılmış binaların enkazından İslam birliğine, insan kardeşliğine ve eşitliğe dayalı yeni bir düzen doğacaktır. Saldırganların cezalandırılması ve hesap vermesinin başlaması gerekir.’’ dedi.(Ajanslar)




















