کارگر

کارگر

Çarşamba, 15 Şubat 2017 17:06

Bir Mucizedir İslam İnkılabı

Cehalet karanlığı sarmıştı kürey-i arzı, zalim ve müstekbir güçler paylaşmıştılar kendi aralarında varolan dünyayı, ya garbın kapitalizimini seçeceksin yada şarkın sosyalizimini, üçüncü bir altarnatif düşünmek mahaldır diye kabul ettirilmişti varolan siyasetle. İslam ülkelerinin ipleri ise perde arkasında bu iki gücün elinde, istedikleri gibi evirip çeviriyordular.

Rahat sömürmek için düşmanlık tohumunu atmıştılar müslümanların arasına, öyle zehirli bir tohum ki halen devam etmekte müslümanların arasında. Sağcılık solculuk diye bir fitne koydular müslümanların gündemine, yıllarca savaştırdılar kendi varlıkları uğruna. Irki ve mezhebi düşüncenin aşısını yaptılar müslüman millete, parça parça ettiler müslümanları, kondular onların tabi-i kaynaklarına, hem canlarını aldılar hemde milli serveti taşıdılar kendi ülkelerine, viraneye çevirdiler İslam beldelerini, kurdular fabirkalarını, diktiler burçları kendi ülkelerinde. İslam beldelerini yöneten hayınlar islam ümmetini köle olarak sattılar batı ülkelerine, hem beden gücünü hemde üstün zekalarını kullandılar, kısa bir sürede teknolojinin zirvesine ulaştılar.

Artık yıkılmayan bir güç, karşılarında durabilecek bir ülkenin olamıyacağının kana’atına vardılar. İslam dini beşeriyeti yönetemez cami ve tekkalarda ibadet yeter size dediler, ilim, teknik ve teknoloji bize aittir, siz ahirete çalışın dediler, sonra İslam ümmetini müstemleke olarak kulladılar.

Artık batılılar yeni dünya düzenini kurma hayalleriyle yatıp kalkmaya başladılar. Tek kutup olmak için tehlikeli gördükleri ülkelere zehirli gazlarla saldırarak dize getirmek istediler; azda olsa başardılar. Bütün İslam beldelerinde yaşamakta olan insanları hayın idarecilerin aracılığıyla köleleştirdiler. Amerika’lılar kendi çıkarlarını korumak için İslam beldelerinde askeri hava üstü ve dinleme tesislerini kurdular, adeta islam beldeleri Amerika’nın ayeletleri haline geldi. Artık haçlılar savaşı kazanmıştı kanaatına vardılar, zira bütün islam ülkeleri Amerika’nın emrinde, diledikleri zaman Kore’de, Viyetnam’da veya kendilerine problem olacak ülkelerde savaştırdılar.

Kored’e savaştırdıklarına başarı madalyasıyla birde maaş bağladılar; Kored’e savaşan kahraman asker söylemiyle uyuttular. Ezanlar susmayacak dediler, ancak yönetim ve hakimiyet milletin olacak siyasetiyle uyuttular, ama batının kanunlarıyla devlet kurdular.

Velhasıl İslam ümmetinin ruhuna fatiha okuduklarının sevincini yaşarlarken cehalet karanlıklarını yırtan islamın yüce nuru,“laşerkıye vela garbiye el islamiye islamiye” sesini islam beldesi olan İran’dan İmam Humeyni(r.a) yükselterek islam devrimini gerçekleştirdi.

Sönmeyen ilahi nurun yeniden hayata gelmesi, sömürgeci müstekbir güçlerin korkulu rüyası oldu; çünkü bu ses yeryüzündeki mazlum ve mustazafların diriliş ve uyanışına vesile olacağının korkusunu yaşamaya başladılar. Zira bunlar narkozladıkları bu insanların bir daha uyanamıyacakları kana’atında idiler ki rahat uymakta idiler. Onlar şu kana’atta idiler ki köleleştidikleri müslümanlar kendilerine gelecek herhangi bir tehlikeye karşı efendilerini korur ve gerekirse canlarınıda o uğurda verirler. Evet öyle idiler ve hala öyledirler, ama ne fayda Allah nurunu yeryüzünde tamamlamak ister. ‘’Onlar Allah’ın nurunu üflemekle söndürmek isterler. Allah nurunu tamamlıyacaktır müşrikler istemeselerde’’ 9/32

Evet! Yıl 1979 Allah’u Ekber sesi duyuldu onuncu günün şafakında, vahşete kapılmışlardı saraylarda oturan müstekbirler. Bu ses her gün minarelerden gelen sese benzemiyor diye mırıldandılar kendi aralarıda, bu ses 1400 küsür sene önce Hira’dan yükselen sese benzemekte. Mitterrand öyle demişti bu sesi duyunca „ Bu ses 1400 küsür sene önce Mekke”de yükselen sesin aynısıdır”, önlem alınmazsa çok yakın bir tarihte doğudan batıya, kuzeyden güneye kadar kendine taraftar bulacaktır diye sömürgeci müstekbirleri ve kudret sahiplerini uyarmıştı o gün. Ama ne yazık ki Mitterrand anlamıştı yapılan bu inkilabın felsefesini, fakat Rabbim Allah Resulüm Muhammed’dir(s.a.a) diyenler anlıyamadıkları gibi karşı durmuşlardı efendilerine zarar gelmesin diye. Halen anlamamışlar, verilmiş görevlerine devam etmekteler.

Biliyormusunuz müstekbir zalimlerin saraylarını koruyanlar kimlerdir? İslam inkilabına karşı mücadele veren müslümanlardır. Örnek gerekirse Arab yarım adasında kraliyet saraylarını kurmuş Arap şeyhleri oluşturmuş oldukları Arab Birliği adı altında siyonist İsrail’le el sıkışarak islam inkilabına karşı cephe oluşturmuşlar. Diğer islam ülkeleride bunlardan farklı değillerdirler.

İslam inkilabına karşı kurulmuş olan Arap Birliği Türkiye’yi yanlarına almak için yüz milyar dolarlık yatırım yapma teklifini sundular. Acaba kendi din kardeşine bu kadar hıyanet yapacak birilerini gördünüzmü tarihte!

Evet görülmüştür, İmam Hüseyn’e(s.a) karşı bundan daha kötüsünü Yezit yapıştı Ehl-i Beyti Resule. Yine aynı dava devam ediyor günümüzde. Şimdi yeni bir isim koymuşlar Şia ve Sünni. Nedir diye sorsan bunu diyene, diyecekler Şialar küfrediyorlar sahabeye, ne kadar kötü bir iftiradır koymuşlar müslümanların gündemine. Allah’ım sen koru düşmanların şerrinden.

İmam Hüseyni (s.a) ve Ehl-i Beyti Resulü şehid edenlere Sünni denilmediği gibi sahabeyede küfredenlere Şi-i demek insafsızlık olur. İslam inkilabının aziz Rehberi bu tip şialara İngiliz şiası diye isim vermiştir.

Şöyle bir soru sorulacak olunursa, müslüman ülkeler kimin hizmetinde ve ne ile yönetilmekteler? Allah aşkına vicdanları koyun ortaya, aklıda hakem kılarak cevap verin bu soruya!

Yine sorun bu müslüman milletlere, başınızda bulunan idarecileriniz dost ve müttefik kabul ettikleri ülkeler Allah’a inanıyor mular?

Resulün risaletine inanıyorlar mı?

Elinizde bulunan Kur’an-i Kerime inanıyorlar mı?

İslamı yok etmek için bütün güçleriyle çalışmıyorlar mı?

Açık açık Kur’anı ve Peygamberi karikatorize edip hakaret etmiyorlar mı?

Yaşadığınız ülkelerde Kur’ani yasayı rafa kaldırıp batı taklitçisi, hazırlanmış yasaya evet diyenler sahabeye karşı gösterilen hasasiyetin binde birini neden bunlara karşı gösterilmemekte?

İngiliz kurması tarafından Peygamber zevcelerine yazdığı kitapla hakaret eden Selman Ruşti’ye ölüm fetvası veren İmam Humeyni’ye müslümanlar niçin destek vermediler?

Neden sustular?

Müminlerin anneleri olan peygamber zevceleri sahabeler kadar değerli değilmidiler?

Görülüyorki karşı çıkmayı ve ses’siz kalmayı belirleyen müslümanlar değillerdir. Kime ve neye karşı çıkılacağını belirleyenler dinimübini islama düşman olanlardır. Bütün bu hakikatlar gün ışığı gibi ortada iken müslümanlar kendine dönüp düşünmeyeceklermi?

Evet! Mucizevi nur: İslam inkilabına karşı dünyanın en güçlü devletleri, yanlarına almış oldukları müslüman devletlerle birlikte iktisadi, siyasi ve nizami savaş ve iktasadi ambargoya rağmen ilimde, sanatta, teknolojide, siyasi ve iktisadi alanda büyük başarıler elde ederek İslam ümmetinin ne kadar başarlı iş yaptıklarını ortaya koyarak mucize yaratmıştır. Huzurun, güvenin, emniyetin ve özgürce yaşamakta olan ülkelerin ilk sırasında yer almaktadır, islam inkilabının yapıldığı müslüman ülke!

Dikkatli ol! Yaptığın saldırılarla dünyanın heryerinde kendi varlığını göstermiş islam inkilabının önüne geçemezsin, bu düşmanlığınla düşmanları sevidirir ve onlara güç vermiş olursun ve kendinide küçük düşürür kirletirsin. 38 yıldır dünyanın bütün güçleri birleşerek bu ilahi sesi durduramadılar, öyle ise islamın düşmanlarının yanında yer alma!

Muhammed Avci

İsveç Başbakanı Stefan Löfven ve beraberindeki heyeti kabul eden İmam Hamanei, ABD ve bazı Avrupalı güçlerin Suriye ve Irak’taki acı olaylarda parmağı olduğunu ifade etti.
 
Resmi bir ziyaret kapsamında Tahran’a giden İsveç Başbakanı Stefan Löfven ve beraberindeki heyet bugün akşam saatlerinde İmam Hamanei’yle görüştü.

Görüşmede İran ve İsveç’in sahip olduğu büyük potensiyellere işaret eden İmam Hamanei, “İki ülke arasındaki ilişkilerin tüm alanlarda geliştirilmesini olumlu karşılarız. Bu bağlamda imzalanan bütün anlaşmaların da hayata geçirilmesini temenni ederiz” dedi.

İran-İsveç işbirliğinin mevcut potensiyellere rağmen çok yüksek bir seviyede olmadığını ve bunun arttırılması gerektiğini vurgulayan İmam Hamanei “İsveç’in İran’la ilişkileri eskilere dayandığı için İsveç halkımız arasında iyi bir isimle anılır olmuştur. Tabi ki ülkelerin birbirine yönelik hoşgörülü tavrı ilişkilerin geliştirilmesi için iyi bir zemin hazırlar” dedi.

İmam Hamanei, bazı Avrupalı devlet yetkililerinin Tahran’a düzenledikleri ziyaretlere değinerek, “Şahsınızı sözlerini gerçekleştirebilecek biri olarak tanıyoruz. Dolayısıyla da anlaşmaların sadece kağıt üzerinde kalmaması için bir yaklaşım sergilemenize dair beklentimiz vardır” ifadesinde bulundu.

İsveç’in BM Güvenlik Konseyi’ne üyeliğini İran’ın olumlu karşıladığını belirten İmam Hamanei, “BM Güvenlik Konseyi, bazı güçlerin mahpusu olan önemli bir kapasitedir. Lakin yapıcı bir rol oynamakla çifte standartlara karşı çıkılabilir” dedi.

Bölgedeki sorunların bazı güçlerin müdahalesinden kaynaklandığını ifade eden İmam Hamanei, “Amerika ve bazı Avrupalı güçlerin Suriye ve Irak’ta yaşanan acı olaylarda parmağı vardır. Bu nedenle de bölge halkının söz konusu güçlere yönelik olumlu bir bakış açısı yoktur” şeklinde konuştu.

Pazar, 12 Şubat 2017 05:15

İsveç Başbakanı Tahranda

İsveç Başbakanı Stefan Lövfen, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani tarafından resmi törenle karşılandı.İranı ziyaret eden İsveç Başbakanı Stefan Löfven, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani tarafından Tahran’ın Saad Abad sarayında resmi törenle karşılandı.

Resmi karşılama töreninin ardından ikili arasında karşılıklı görüşmeler başladı.

İsveç Başbakanı Stefan Löfven, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin resmi daveti üzere İranlı yetkililerle görüşmek için dün gece İran’a ayak bastı.

Löfven’i havalimanında İran Maden, Ticaret ve Sanayi Bakanı Muhammed Rıza Nematzade karşıladı.

 

Ruhani:İsveç’in ılımlı politikalarını takdir ediyoruz

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, İsveç’in ılımlı politikalarını takdir ederek, nükleer anlaşma öncesi yaptırımlar döneminde bile iki ülke arasındaki ilişkilerin iyi seviyede olduğunu belirtti.İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, İsveç Başbakanı’yla gerçekleştirdiği ortak basın toplantısında, iki ülkenin eskilere dayanan ilişkilerine değinerek, “İsveç hem bir gelişmiş Avrupa ülkesi olarak, hem de BMGK geçici üyesi olarak bizim için gayet değerli bir ülkedir” ifadelerinde bulundu.

Ruhani, İsveç’in sahip olduğu ılımlı politikalarına işaret ederek, nükleer anlaşma öncesi yaptırımlar döneminde bile iki ülke arasındaki ilişkilerin iyi seviyede olduğunu belirtti.

İran Cumhurbaşkanı, iki ülke arasındaki ulaşım, doğa, bilgi ve iletişim teknolojisi ve sanayi alanlarındaki ilişkilerin yüksek bir potansiyele sahip olduğunun altını çizerek, şu açıklamalarda bulundu: İki ülke özellikle ihracatın garantiye alınması ve bankacılık alanındaki ilişkilerini yaptırımlar öncesi dönemin seviyesine yükseltmeye kararlıdır.

Hasan Ruhani, bölgesel konular üzerinde de konuştuklarını bildirerek, “Suriye’deki ateşkes ve bu ülkenin devletiyle muhalifleri arasındaki müzakerelerin başarılı sonuca varıp Suriye’de barışın yerleşmesi de iki ülke için önemli konulardan biridir” açıklamasında bulundu.

İran Cumhurbaşkanı son olarak, İsveç Başbakanı ve ona eşlik eden yüksek rütbeli bir heyetin İran’ı ziyaret etmesini iki ülkenin karşılıklı ilişkilerini ciddi anlamda geliştirmeye kararlı olduğunu gösterdiğini kaydetti

 
Şubat 9, 2017 - 9:03 PM
News Code : 810570
Source : tesnim haber
 
BriefBirleşmiş Milletler yayınladığı yeni raporunda Myanmar Ordusunun Rohingyalı 1000 Müslümanı öldürdüğünü açıkladı.


Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA - Birleşmiş Milletler ’in iki yetkilisi öfkeli bir şekilde, Myanmar Ordusunun halka uyguladığı baskı eylemlerinde en az 1000 Rohingyalı Müslümanı öldürdüğünü açıkladı. Bu sayı, daha önce yayınlanan istatistiklerden çok daha fazladır.

Birleşmiş Milletlerin Bangladeş’te iki ayrı ajansında çalışan bu yetkililer, dünyanın Myanmar’ın kuzeybatısındaki Rakhine eyaletindeki krizin büyüklüğünü anlamamasından endişe duyduklarını söyledi.

Adlarının açıklanmasını istemeyen bu iki kişi şunları söyledi: “Şu on yüz kişinin ölümünden bahsediliyor ama bu yetersiz bir istatistiktir. Binlerce kişinin öldürüldüğünü söyleyebiliriz.”

Myanmar Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Zaw Htay daha önce şu ifadelerde bulunmuştu: “Askeri komutanların en son sundukları raporlarda, geçen yıl ekim ayından itibaren Rohinygya’da öldürülen kişilerin sayısının yüz kişiden az olduğu görülmektedir.”

Zaw Htay, Birleşmiş Milletler yetkililerinin açıklamaları ve raporları hakkında şunları söyledi: “Bu rakam bizim istatistiklerimizdeki rakamdan çok fazladır ve bu konuda araştırma yapılmalıdır.”

Birleşmiş Milletler birkaç gün önce Myanmar güvenlik güçlerinin bu ülkedeki Müslüman çocukları tehdit ettiğini, yaraladığını, eziyet ettiğini ve öldürdüğünü açıkladı.

Birleşmiş Milletler konuyla ilgili olarak Myanmar’dan Bangladeş’e kaçan Rohingyalı azınlık ailelerden 200’den fazla kişiyle röportaj gerçekleştirdi.

Bu röportajda bir anne, Birleşmiş Milletler araştırmacılarına beş yaşındaki kızının saldırılar karşısında kendini korumak isterken nasıl öldürüldüğünü anlattı.

Bu anne, bir adamın büyük bir bıçak çıkardığını ve kızının başını kestiğini söyledi.

Yaşanan diğer bir olayda da henüz sekiz aylık bir bebek, beş güvenlik görevlisinin silahlı saldırısında öldürüldü.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği şu ifadelerde bulundu: “Röportaj yaptığımız kişilerin yarısından fazlası, aile mensuplarının öldürüldüğünü söylediler.

101 kadından 52’si, Myanmar güvenlik güçleri tarafından cinsel istismara uğramıştır.”

Bu röportajlara göre Myanmar güvenlik güçleri ya da ordusu Rohingyalı Müslümanlara ait yüzlerce evi, okulu, pazarı, marketi ve mescidi ateşe vermiştir.

Birleşmiş Milletlerin raporunda şu ifadeler yer aldı: “Verilen ifadeler, Myanmar ordusunun evleri bilerek aileler içerdeyken yaktığını doğruluyor ve ordu, Rohingyalıları yanan evlere girmeye zorlamıştır.

Kurbanların çoğu, dayak, işkence ve saldırı altında kalmıştır ve bu cinayetlere sebep olan kişiler onlara, “Sizin için Allah ne yapabilir, biz ne yapabiliriz, göreceğiz” demişlerdir.”

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği komiserlerinden Zeyd Raad El-Hüseyin şu ifadelerde bulundu: “Rohingyalı çocuklara yapılan vahşet tahammül edilebilir gibi değildir. Bu nasıl bir nefrettir ki, annesinin sütü için ağlayan emzikli bir bebeği bıçaklatabilmektedir?

Myanmar yetkililerini ordunun bu eylemlerine bir son vermeye zorlamak için uluslararası toplumdan bütün gücüyle bana katılmalarını istiyorum.”

İnsan Hakları İzleme Örgütü de Myanmar ordu ve polis komutanlarının cezalandırılmasını çünkü bu komutanların kuvvetlerinin Rohingyalı Müslüman kadın ve çocuklara saldırmasına izin verdiğini belirtti.

İnsan Hakları İzleme Örgütü yapılan röportajlar doğrultusunda 13 yaşın altındaki kızların saldırıya ve cinsel istismara uğradığının belgelendiğini ve bu belgelerin Myanmar’dan Bangladeş’e kaçan 69 bin Rohingyalı ile yapılan röportajlardan elde edildiğini söyledi.

İnsan Hakları İzleme Örgütü şunları vurguladı: “Yapılan cinsel istismarın rastgele ya da planlanmadan değil, Rohingyalı Müslümanların dini ve uyruğu nedeniyle planlanmış bir şekilde gerçekleştiği görülmektedir.”

İran İslam İnkılabının otuz sekizinci yıldönümü münasebetiyle Kanada’nın Toronto şehrinde Çağdaş İslam Enstitüsü Müdürü Zafar Bangash, bu önemli olayın başarılarına ve dünya üzerindeki etkisine ve yine başta Amerika olmak üzere dünya müstekbirlerinin İran halkına karşı durmayan düşmanlıklarının nedenlerine değindi.

Zafar Bangash Tesnim Habere verdiği röportajda şunları söyledi:

Tesnim Haber: Sizce geçen 38 yılın ardından İran İslam İnkılabı zaferinin en önemli başarısı nedir?

Zafar Bangash: İran İslam İnkılabının en büyük başarısı, sömürgeciler tarafından dayatılan dünya düzeninden kurtulmanın mümkün olduğunu ve onurlu ve bağımsız bir şekilde yaşanabileceğini dünyaya göstermesidir. Dünyada hiçbir inkılap ya da değişim, İran İslam İnkılabının başarılı olduğu kadar başarılı olamamıştır. İran İslam İnkılabının dünyaya sunduğu başarılı örnek, müstekbirler tarafından dayatılan sistemlerin temellerini sarsmıştır.

Tesnim Haber: Yıllar boyunca, İran’a uyguladığı haksız yaptırımlar, Saddam rejimi ile dayatılan 8 yıllık savaş ve Halkın Mücahitleri terör örgütünü destekleme gibi konularla, Amerika’nın İran halkına karşı düşmanlıklarına şahit olduk. Amerika’nın her hükümeti bu tip düşmanca tavırlarla İran halkının karşısında durmak için bahaneler üretti. İran 300 yıl boyunca hiçbir millete saldırmamasına rağmen, sizce İran’a karşı uzun süredir devam eden bu düşmanlığının nedeni nedir?

Zafar Bangash: İran Şah Rejimi döneminde Amerika’nın sömürdüğü bir ülkeden öte bir şey değildi. Bu ülkenin kaynakları Amerika Birleşik Devletleri’nin ve başta İngiltere olmak üzere Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütünün (NATO) menfaatleri yararına sömürülüyordu. Aslında Şah 1954 yılında Amerika ve İngiltere tarafından planlanıp uygulanan darbe ile yeniden iktidara geçmişti. İran İslam İnkılabı Amerika’nın İran’daki bu hegemonyasını sonlandırdı ve tamamen bağımsız bir sistem inşa etti. Amerika emperyalizmine verilen ekonomik, siyasi ve stratejik zarar çok büyüktür. Amerika’nın birbiri ardına gelen hükümetleri bu zararları kabullenememiş, kaybettiklerini telafi etmeye çalışmış ama hiçbir başarı elde edememiştir. Diğer ülkelerde yaptırım, savaş, sabotaj ve yıkım politikası hükümetlere diz çöktürmüştür ama İran İslam Cumhuriyeti’ne değil. Bu konu Amerikalıları daha çok umutsuzluğa düşürmüştür ve bu umutsuzluğun sonucu, onların İran’a karşı bitmeyen düşmanlıkları olmuştur.

Tesnim Haber: İran İslam İnkılabının başarılarından biri, Amerika’nın bölgede ve dünyadaki hegemonyası ve tahakkümü karşısında durmaktır. Bu konuda sizin düşünceleriniz nelerdir?

Zafar Bangash: Hiç şüphesiz, İran’ın Amerika’nın bölgedeki tahakkümü ve hegemonyası karşısında durması, İran İslam İnkılabının en büyük başarılarından biridir. Hiçbir hükümet, ülke ya da rejim, Amerika’nın tahakkümü karşısında duramamıştır. Amerika dünyadaki en büyük askeri güç olmasına ve kuvvetlerini başkalarını kendine itaat ettirmede kullanmasına rağmen, İran İslam Cumhuriyetini teslim olmaya zorlamada yenilgiye uğramıştır. Bu durum açık bir şekilde İran İslam İnkılabının direnişini ve karşı koyma gücünü göstermektedir.

Tesnim Haber: Amerika yetkilileri her ne kadar savaşlarının İran hükümeti ile olduğunu iddia etseler de haksızca uyguladıkları yaptırımlarıyla İran halkını hedef almışlardır. Amerika, insan haklarını ve demokrasiyi desteklediği bahanesiyle İran halkını ilaç ve tıbbi teçhizattan mahrum bırakmıştır ve bunun sonucunda her yıl masum insanlar hayatını kaybetmektedir. Bu yaptırımlar sözde barışçıl Obama Hükümeti boyunca uygulanmış ve Donald Trump’ta yaptırım baskısını aynı şekilde koruma niyetinde olduğunu göstermiştir. Sizce, Amerika halkı özellikle Trump’ın katı eylemlerine şahit olduğu zaman, İran karşısındaki bu adaletsiz süreci görecek mi?

Zafar Bangash: Hiç şüphesiz Amerika halkı, yöneticilerinin herhangi bir sorumluluk hissinden uzak, kendilerine pahalıya patlayacak politikalarda boğulduğunu yavaş yavaş kavranıp anlaşılacaktır. Amerika hükümetlerinin savaşın İran halkına karşı değil, İran hükümetine karşı olduğunu yönündeki iddiaları mutlak bir yalandır. Onlar İslam hükümeti ve halk arasında ihtilaf çıkarmaya çalıştılar ama tam anlamıyla yenildiler. Çünkü çok açıktır ki halk, ihtiyaçları olan ilaçların giriş yasağı konusunda sıkıntı çekmekte ve hayatını kaybetmektedir. Gerçek şu ki, Amerika Rejimi diğer ülkelerin insanlarını umursamamaktadır.

Amerika’nın sözde terörizmle savaşının üzerinden 16 yıl geçmesinin ardından, bu savaşın aslında terörizme karşı değil, İslam’a karşı bir savaş olduğu çok açıktır. Bu savaş dünya çapında en az dört milyon kişinin ölümüne neden olmuştur ve aynı zamanda Amerika ekonomisine de büyük zararlar vermiştir. Ekonomist ve Harvard Üniversitesi profesörlerinden olan Joseph Stiglitz ve Linda By Lms’ın ifadelerine göre 2001 yılında başlayan savaşların Amerika ekonomisine 5 trilyon dolar maliyeti olmuştur. Bu Amerika ekonomisi için büyük bir zarardır ve bunun bedelini halk ödemektedir.

Amerika halkı kendi çıkarlarının tehlikede olduğunu gördüğünde ayaklanacak ve isyan edecektir. Böyle bir olay Amerika gençlerinin savaşmak için çağrıldığı 1960 yılındaki Vietnam savaşına muhalefet konusunda da yaşanmıştı.

Amerika ekonomisi bugün kötü bir durumdadır. Birçok kişi teknolojide yapılan yeniliklerle ve şirketlerin daha fazla kar elde etmek ve daha az maaş ödemek için çalışma alanlarını yurt dışına taşıması nedeniyle işini kaybetmiştir. Bu tip politikaların bedelini ödemek zorunda olan normal vatandaşlardır. Amerika halkı isyan edecektir ve uyanmaktadır. Onlar şu an kârı ve faydası büyük bankaların ve Amerika’nın askeri ve endüstriyel komplekslerinin cebine giden savaşlara girdiklerini anlamışlardır.

Amerika halkının bu anlayışı ve uyanışı, bu ülkenin yetkililerini yıkıcı politikalarını değiştirme konusunda zorlayabilmeleri için daha kapsamlı hale gelmelidir. İran İslam Cumhuriyeti, bu ülkenin cesur halkı ve dünyadaki bütün uyanmış vicdanlar, Amerika’nın hegemonyası, savaşları ve işgalleri karşısındaki direnişine devam etmelidir.

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Bu gösteriler ABD’li yetkililerin düşüncesiz tavırlarının cavabıdır ve onlara İran milletiyle daha saygılı olmalarını öğretiyor.İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Tahran’daki İslam İnkılabı zafer yıldönümü gösterilerine katılıp gazetecilere konuşarak, milyonlarca İran halkının bu kutlamalara katılmasını takdir edip milletin gösterdiği bu büyük hareketin gölgesinde İnkılab’ın hala tüm gücüyle büyük amaçlarına doğru yönlendiği tüm dünyaya ispatladığını açıkladı.

Ruhani, İran milletinin coşkulu gösterisine işaret ederek, “İran halkı sokaklara dökülerek, İslam İnkılabı, İmam Humeyni’nin yolu ve İnkılap Rehberi’nin yalnız olmadığını tüm dünyaya gösterdi” ifadelerinde bulundu.

İran Cumhurbaşkanı, sözlerine şunları da ekledi: Bu gösteriler ayrıca ABD’li yetkililerin düşüncesiz tavırlarının cavabıdır ve onlara İran milletiyle daha saygılı olmalarını öğretiyor. İran milletinin yolu gayet nettir ve hiç şüphesiz bizi tehdit edenler sergiledikleri kararlarından dolayı pişman olacaklar.

Ruhani:İslam İnkılabı’nın yolunu tüm gücümüzle sürdüreceğiz

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, İnkılab’ın 38 yıl önce ortaya çıkardığı değerlere hala bağlı olduklarına değinerek bu yolun tüm gücüyle devam ettiğini açıkladı.İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, 38. İslam İnkılabı zafer yıldönemi törenindeki konuşmalarını başlayarak, “İran milleti İslam İnkılabı’nın amaçlarına varmak için birçok lideri ve evladını kaybettiğine rağmen hiç gücenmeden yoluna devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Ruhani sözlerine şöyle devam etti: Bizim bugünkü endişemiz gelişmektir: Gelişmenin yanında da maneviyat, adalet, özgürlük ve milli hakimiyet. Kısacası endişemiz Cumhuriyet ve İslamiyetin eksiksiz şekilde uygulanmasıdır. Bu, 38 yıl önce onurumuzla gerçekleştirdiğimiz yolun devamıdır.1979’daki İslam İnkılabı, ülkeyi ABD başta olmak üzere yabancı güçlerin istilasından çıkarıp halkın hakimiyetini sağladı.

İran Cumhurbaşkanı ayrıca, “İslam İnkılabı sonrasında kısa bir sürede İmam Humeyni’nin emriyle referandum yapılıp on ayın ardından da anayasa düzenlendi ve halkımız tüm bu aşamalarda İnkılabı savundu. Hangi inkılabın ilk senesinde millet 5 kez sandıklara gidip tüm yetkililerini seçimle iktidara yükseltebiliyor” açıklamalarında bulundu.

Hasan Ruhani, İslam İnkılabı’nın tüm İran etnikleri ve mezheplerinin birliğiyle gerçekleştiğine işaret ederek, şöyle dedi: Bugünkü genç nesil inkılabı zafere ulaştıran 1979’daki nesilin yolunu devam ettirerek hiçbir zaman pes etmeyecektir.

Trump’a teşekkür ediyoruz, çünkü bizim zahmetimizi azalttı ve Amerika’nın gerçek yüzünü gösterdi.
 
İmam Hamenei; İslam İnkılabı sırasında Hava Kuvvetleri komutanlarının İmam Humeyni’ye biat etmelerinin yıldönümü münasebetiyle Hava Kuvvetleri komutanlarını kabul etti.

İmam Hamanei: “Trump Obama’ya minnettar olmalısınız diyor. IŞİD’e ve fitneye verdikleri destekten ve felç edici yaptırımlardan dolayı mı minnettar olmalıyız” dedi.

 İmam Hamanei, Amerika’nın yeni Başkanı Donald Trump’ın açıklamalarına değinerek şunları söyledi: “Amerika isteklerine ulaşamadı ve hiçbir düşman İran’ı felç edemez.”

İmam Hamanei’nin hava kuvvetleri komutanları ve personelleriyle gerçekleştirdiği görüşmeden önemli başlıklar:

“Amerika’nın yeni Başkanı Obama’ya minnettar olmamız gerektiğini söylüyor! IŞİD ve 2009 yılında İran’da ve daha önce ve sonrasında Irak ve Suriye’deki fitne ateşini açık bir şekilde desteklediği için mi? İran’a karşı hayatı felç eden yaptırımları uygulayan Obama’ydı. Ama isteğine ulaşamadı ve İran halkını zor durumda bırakamadı.

Trump benden korkmalısınız diyor! Hayır asla! Halk bu sözlerin cevabını 22 Behmen’de (11 Şubat) İnkılabın yıl dönümünde verecek. İran halkının tehditler karşısında nasıl bir tutum sergilediğini gösterecektir.

Trump’a minnettarız! Amerika’nın gerçek yüzünü gösterip bizim işimizi kolaylaştırdığı için.

Bizim otuz yılı aşkın süredir Amerika’nın toplumsal, ahlaki, ekonomik ve siyasi sistemindeki bozukluklara dair söylediğimiz şeyleri Trump seçimlerden sonra açık bir şekilde ortaya çıkardı.

Şimdi de beş yaşındaki bir çocuğu kandırıyormuş gibi söz ve eylemleriyle Amerika’daki insan hakları gerçeğinin ne durumda olduğunu gözler önüne sermektedir.

 Allah’a güvenip akılcı davranmanın sonucu Rabbimizin yardımıysa maddiyat ve şeytana güvenmenin sonucu da seraptan başka bir şey değildir.”

İmam Hamanei, ABD’nin yeni başkanının söyledikleri ve yaptıklarının 38 yıl öncesinde İran’ın dünya kamuoyuna açıkladığı  ABD sisteminin bozukluklarını ortaya çıkardığını belirterek, İran milletinin İslam İnkılabı’nın zafer yıldönümü 10 Şubat’ta tüm bunların cevabını vereceğini ifade etti.

İnkılap Rehberi, 1979’daki Hava Kuvvetleri’nin İmam Humeyni’yle yaptığı tarihi biata işaret ederek, “Hava Kuvvetleri Şah’a en yakın organlardan biriydi ancak diktatör rejim buradan en büyük darbeyi aldı” açıklamasında bulundu.

İmam  Hamanei, ABD Başkanı’nın İran’ın Obama’ya teşekkür etmesi gerektiğine ilişkin sözlerine ilişkin şunları söyledi: “Hiçbir şekilde onlara teşekkür etmeyiz. Çünkü İran milletini ve İslami düzeni felç etmek için ağır yaptırımlar uguladılar. Ancak peşinde oldukları amaca ulaşamadılar. İran’a karşı hiçbir düşman da bunu başaramayacaktır.

Neden eski hükümetinize teşekkür etmeliyiz? İran’a karşı uyguladığı yaptırımlardan dolayı mı? IŞİD belasını oluşturduğu için mi? Suriye ve Irak’ı ateşe verdiği için mi? Veya özel mektuplarda gösterdiği dostluğa ters gerçek dünyada ülkemize karşı fitneleri savunan iki yüzlülüğü ve yalancılığından dolayı mı?”

İmam Hamanei, ABD Başkanı’nın İranlıların kendisinden korkması gerektiğine ilişkin sözlerine hakkında; “İranlılar kimseden korkmuyor ve bunu İslam İnkılabı zafer yıldönümü gösterilerine katılarak açık şekilde ispatlayacaktır” dedi.

İmam Hamanei sözlerinin devamında şunları söyledi: “Elbette biz yeni Başkan’a teşekkür ediyoruz çünkü ABD’nin gerçek yüzünü açığa çıkararak, İran’ın 38 yıldır ABD’nin siyasi, ekonomik, ahlaki ve toplumsal bozukluğuyla ilgili dile getirdiği gerçekleri ispatlamış oldu.”

İmam Hamanei sözlerinin sonunda şunları söyledi: “Eskilerin genç nesli önemli başarılara imza attığı gibi şimdiki gençler de bu emaneti koruyup İslami İnkılabı’nın parlak amaçlarına ulaşmasını sağlayacaktır.”

İran Savunma Bakanlığı, İran yapımı araştırma amaçlı ilk oşinografik gemisinin başarıyla suya indirildiğini açıkladı.İran Savunma Bakanlığı, İran yapımı ilk oşinografik gemisinin Ulusal Oşinografi ve Atmosfer Bilimleri Enstitüsü’ne teslim edildikten sonra başarıyla suya indirildiğini duyurdu.

İran’ın ilk “Fars Körfezi Kaşifi” adlı araştrıma gemisine ilişkin İran Savunma Bakanlığı, bu geminin İran Savunma Bakanlığı’na bağlı Denizcilik Örgütü’nün çalışkan uzmanları tarafından üretildiğini ve resmi olarak Bender-i Abbas limanında suya indirildiğini aktardı.

Denizcilik Teşkilatı Başkanı Emir Restegari “Fars Körfezi Kaşifi” isimli araştrıma gemisinin teslim töreninde yaptığı konuşmada, İslam İnkılabı'nın zafer yıldönümü kutlamalarını tebrik ederek, “İmam Humeyni (ra) anısına ve İnkılap Rehberi’nin buyrukları doğrultusunda Savunma Bakanlığı’nın yetenekli ve yapıcı uzmanları ülkenin ilk oşinografik gemisini dünya standartları çerçevesinde tasarlayıp üretti” açıklamalarında bulundu.

Denizcilik Teşkilatı Başkanı, söz konusu geminin Direniş ekonomisinin başlıca simgesi olduğunu kaydederek, “Düşmanların İran’a karşı uyguladıkları yaptırımlarına rağmen böyle bir gemi ülkede üretildi” şeklinde konuştu.

Cumartesi, 04 Şubat 2017 13:49

Amerika’dan İran’a Yeni Yaptırım

ABD Hazine Bakanlığı, hafta içinde balistik füze denemesi yapan İran’a yönelik yeni yaptırımlar uygulanacağını açıkladı.

Donald Trump yönetimi İran’ın balistik füze programına katkı sağladıkları iddiası ile bazıları Birleşik Arap Emirlikleri, Lübnan ve Çin gibi ülkeler başta olmak üzere 12 tüzel ile 13 özel kişiye ekonomik yaptırım uygulama kararı aldı.

ABD Hazine Bakanlığı’nca yaptırım kararı alınan şirketler arasında İran Devrim Muhafızları ile bağlantısı olduğu iddia edilen Lübnan’daki 4 adet şirket de bulunuyor.

Açıklamada “Hazine Bakanlığı Hizbullah ile çalışan İran Devrim Muhafızları’nın bir destek ağını belirledi. Bunlar arasında İran Devrim Muhafızları yetkilisi Deghan İbrahimi ve yardımcıları Muhammed Abdülamir Farhat ve Yahya El Hacc ve Lübnan’daki bazı şirketler bulunuyor” dedi.

Çarşamba günü de ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn İran’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi anlaşmalarını ihlal ettiğini iddia etti.

İran İslam Cumhuriyeti, gerçekleşen balistik füze denemesini, füzenin nükleer başlık taşımayacak şekilde tasarlandığı gerekçesi ile, BMGK 2231 sayılı kararnamesi ve Bercam nükleer anlaşmasının ihlali olmadığını savunuyor.


Zarif’ten Trump’a Cevap: Tehditlerin İran İçin Hiçbir Etkisi Yoktur
 İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif ABD Başkanı Trump’ın İran’ı tehdit ettiği tweetlere karşılık olarak yayınladığı ilk mesajda; "Tehditlerin İran için hiçbir etkisi yoktur, çünkü biz emniyetimizi halkımızdan alıyoruz. Hiçbir zaman bir savaş başlatan olamayacağız ama sadece kendi savunma araçlarımıza güveniriz" ifadeleri kullanıldı.

Zarif ikinci paylaşımda ise; "Silahlarımızı meşru müdafaa haricinde hiç kimseye karşı kullanmayacağız. Bakalım bize bu suçlamaları yöneltenler de aynı açıklamayı yapabilir mi?" dedi.

Tuğgeneral Emir Ali Hacizade:Hiçbir yabancı güç bizi tehdit edemez
Devrim Muhafızları Ordusu Hava-Uzay Birimi Komutanı, nükleer bilim ve füze alanındaki gelişmelerin İran’ın milli güvenliğiyle alakalı olduğunu anlatarak, eğer düşman bu konuda bir hata yaparsa gürültülü füzelerinin hedefi olacağını açıkladı.İran Devrim Muhafızları Ordusu Hava-Uzay Birimi Komutanı Tuğgeneral Emir Ali Hacizade, “Vilayet Sahası Savunucuları” tatbikatının zirvesinde, bu tatbikatın 35 bin kilometrekare genişliğe sahip bir çölde gerçekleştiğini açıkladı.

General Hacizade, tamamen İran yapımı sistemler ve techizatların kullanıldığını bu tatbikatın en önemli özelliklerinden biri olduğuna değinerek, “Allah’ın yardımı ve İslami İran evlatlarının çabasıyla düşmanların uyguladığı askeri savunma alanındaki yaptırımlar ortadan kaybolmuştur” ifadelerini kullandı.

General Hacizade, ayrıca bu tatbikatta ilk kez uçaktan ateşlenen bombalar radar sistemlerimiz tarafından başarıyla takip edildiğini belirtti.

Devrim Muhafızları Ordusu Hava-Uzay Birimi Komutanı, bazı ABD’li yetkililerin İran’ı tehdit etmelerinin boş laf olduğuna işaret ederek, şu açıklamalarda bulundu: Kendi silahlı kuvvetlerimizn gücüne ilişkin sahip olduğum bilgilere göre İran’a karşı hiçbir tehdit etkili değil. Biz kendi olanaklarımıza dayanarak hiçbir zaman düşmana bağlı kalamadık. Nükleer bilim ve füze alanındaki gelişmeler bizim milli güvenliğimizle alakalıdır ve eğer düşman bu konuda bir hata yaparsa gürültülü füzelerimizin hedefi olacaktır.

Cuma, 03 Şubat 2017 14:05

Küreselleşme ve Din

Son 30 yıllık dönemde etnik ve dinsel yapılanmaların güçlenip yayıldığını görüyoruz. Dünyayı tanımayan, örgütlenme birikimi olmayan, mali kaynaktan yoksun geri ve eğitimsiz kimi gruplar; 1980’lerden sonra birden bire ekonomik ve siyasi gücü yüksek küresel örgütler haline geldi.


Din Üzerinden Siyaset

Küreselleşme uygulamalarının tekelci şirket çıkarlarına dayandığı ve bu uygulamaların büyük devlet politikalarının stratejik öncelikleri olduğu; bugün herkesin gördüğü somut bir gerçektir. Kolay görülebilecek bir başka gerçek ise, küresel politikaların gelişip güç kazanmasıyla, feodal kalıntıların ve dinsel yapıların yozlaşarak güçlenmesidir.

Din, dil, mezhep, etnik köken ayrımları; uluslararası boyutu olan örgütlenmelerle hemen tüm azgelişmiş ülkelerde politik eylemlere dönüşmektedir. Etnik ve dinsel örgütlenmenin, ulusal varlık üzerinde baskı oluşturacak kadar güçlenmesi, tarihsel gelişime ve toplumsal ilerlemeye uygun düşmese de yayılmasını sürdürüyor.

Etnik ve dinsel ayrılıkların siyasallaşması, kendiliğinden ortaya çıkan doğal bir olgu değildir. Yaratılması ve ayakta tutulması, mali ve siyasi güce dayanan tasarlanmış uygulamalardır. Bu nedenle gücü ve varlığı yapaydır. Kökleri sömürgeciliğe ve 20.yüzyıl emperyalizmine dayanan, şimdi küreselleşme adıyla yeni bir olguymuş gibi ileri sürülerek yaygınlaştırılan bu uygulama, büyük devlet politikalarının doğal sonucudur. Azgelişmiş ülkelerin, güçsüzleştirilerek parçalanmalarında etkili bir araç olarak kullanılmaktadır.

Sömürgecilikten Emperyalizme

“Böl ve yönet” anlayışına dayalı bu politika, inanç ayrılıklarını; sömürgecilikten emperyalizme, bölgesel çatışmalardan dünya savaşlarına dek dörtyüz yıldır sürekli bir biçimde kullanmıştır. Aynı anlayış, bugün akçalı (mali) ve teknolojik olanakların itici gücüyle, amacı değişmeden sürmektedir. “Dinin” siyasileşmesi, doğrudan ve kesin olarak küreselleşme politikalarına bağlı olan bir gelişmedir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD öncülüğünde geliştirilen Yeni Dünya Düzeni politikaları tüm Müslüman ülkelerde uygulandı. ABD tarafından geliştirilen bu kuramagöre: komünizme karşı, İslam ve İslam ülkeleri kullanılacak ve Sovyetler Birliği Çin’den Yunanistan’a dek uzanan bir güvenlik kuşağı ile sarılacaktı.

Yarım yüzyıla yakın uygulanan bu kuram, kuşak içinde yer alan İslam ülkelerinde, dinsel ya da etnik ayrılıkları dirençli siyasi hareketler durumuna getirdi. Sovyetler Birliği’nin dağılması, İran, Irak ve Afganistan’daki gelişmeler ve ikiz kuleler olayı bile Yeşil Kuşak anlayışını değiştirmedi.

Dinden Teröre

Kurulup geliştirilen kimi dinsel örgütlenmeler, yönetim dışına çıkıp terör kümeleri oluşturdu. Bunlara karşı başka dinsel ya da etnik kümeler kullanıldı; “dinin”siyasallaştırılmasından vazgeçilmedi; vazgeçilmesi de olası değildi. Çünkü bu politikayı oluşturan nedenler siyasi değil, ekonomikti. “Dinin” siyasallaştırılmasının arkasında yatan temel neden, uluslararası şirket etkinlikleri ve bu etkinlikleri düzenleyen emperyalist politikalardı.

1980’lerden sonra dünyanın tümünü kapsayan, doğal olarak Müslüman ülkeleri de içine alan, yeni bir politik söylem ve bu söyleme uygun uygulamalar geliştirildi; küreselleşme sözleri bu dönemde yaygınlık kazandı.

Ulus Devletin Güçsüzleştirilmesi

Küreselleşme, insanlara yeni ve ileri bir dünya düzeninin habercisi olarak sunuldu ancak toplum yaşamında ortaya çıkan somut sonuç, toplum yaşamının çok hızlı bir biçimde ortaçağ geleneklerine doğru kayması oldu. Ekonomik yetmezlik ve ulusal çözülme içine giren azgelişmiş ülkelerde, paranın yaptırım gücü yüksek politik bir güç durumuna gelmesi, ona sahip olanlara, toplumsal yaşamın her alanına dilediği biçimi verme olanağını sağlamaktadır.

Etnik ayrılıkların yayılıp güçlenmesiyle, örgütlü “dinsel” yapılanmaların sayı ve etkilerinin artması, uluslararası sermayenin mali gücüne dayanılarak gerçekleştirildi. Bu tür gelişmelerin temelinde, ulusal ya da sınıfsal nitelikli demokratik örgütlenme biçiminin güçsüzleşmesi, ulus devlet işleyişinin çözülmesi ve geleneksel partilerin etkisizleşmesi yer almaktadır. Günümüzün yaşanan gerçeği, siyasi partilerin, toplumsal gelişime uyum gösteren atılımları gerçekleştirecek demokratik bir yapıya kavuşmaları değil, inanç temeli üzerinde siyaset yapan kuruluşlar durumuna gelmeleridir. Bugün,“dinsel” ya da etnik yapılar partileşirken; partiler, inanç temelinde siyaset yapan yapılar durumuna gelmektedir.

Ayırımcılık ve İnanç Bozulması

Günümüzde yaşanmakta olan inanç bozulmasının nedenleri tekelci şirket çıkarlarının yön verdiği küresel ilişkilerin içinde bulunmaktadır. Demokrasi sorunu olarak ileri sürülüp saldırgan bir politikaya dönüştürülen etnik ayrımcılık ya da dinsel düzen arayışı, birçok insanın sandığı gibi, demokrasinin ya da insan haklarının sınırları içine giren bir çaba değildir. Küçülme politikaları izleyen, bu nedenle ülkeleri parçalamaya yönelen uluslar arası şirket çıkarlarıyla uyum gösteren, ekonomik kaynaklı, küresel bir politikadır.

Ekonomik temeli olmayan politik yapılanma var olamaz. Bilinen bir gerçektir ki, her politik açılım temsil etmeye çalıştığı gücün çıkarlarını savunur. Geniş kapsamlı mali ve politik destekle güncelleştirilip küresel bir boyut kazandırılan etnik ve dinsel yapılanmaların, uluslararası şirket çıkarlarıyla, ekonomik anlamda nasıl örtüşme içinde olduğunun açık bir biçimde ortaya konulması gerekir.

Uluslararası Şirketlerin Gereksinimi

Etnik ve dinsel yapılanmaların, azgelişmiş ülkelere yönelik büyük devlet politikalarında temel stratejik öğe durumuna gelmesinin, uluslararası şirketlerin küresel çıkarlarıyla doğrudan ilişkisi vardır. Bu ilişkiyi gerçek boyutuyla kavramak için; uluslararası şirketler arasında 1980’lerden sonra yoğunlaşan “küçülme” eğilimlerinin, şirketler ve ülkeler üzerinde yaptığı etkiyi incelemek gerekecektir. Bu yapıldığında, etnik ve dinsel yapılanmalarla tekelci şirket çıkarları arasındaki ilginç ilişki kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Küreselleşme ideologlarından John Naisbitt, Global Paradox adlı kitabında şunları söylemektedir: “Büyük şirketlerin özerk ve küçük birimlere bölünerek daha iyi çalışabileceklerini görüyoruz. Aynı durum ülkeler için de geçerli. Tek bir dünya durumuna gelmemizle birlikte parçalar küçülüyor ve şirketler için iyi işliyorlar… Din, kültür, dil ve etnik köken, insanlarda ait olma duygusunu güçlendiriyor. Yeni toplumlar bu bağlardan yaratılacak… Bu bağları korumak için gelişen yeni küresel eğilim zamanla tüm toplumları aynı davranış standartlarına ulaştıracak. Bu standarda uymayanlar uluslararası topluluğun sorgusuna uğrayacaklardır”.1

Burada söylenen, bölünme ve parçalanmayı amaçlayan, yaptırım gücü yüksek ve güce dayanan küresel bir politikadır. Büyük güçlerin kararlı birlikteliğiyle uygulanan bu politika, sonuçlarını kısa bir sürede vermiş ve yalnızca 1990-2000 yılları arasındaki on yılda 25 yeni ülke ortaya çıkmıştır.

“Yerelleşmenin” Anlamı

Ulusların küçülmesi, yalnızca topraklarının küçülmesiyle sınırlı değildir. Ulus-devletin temelini oluşturan merkezi yönetim yetkilerinin yerelleştirilmesi, ulusal pazarın sınır değişikliğine gerek kalmadan küçültülmesi anlamına gelir.

Ulusal ekonominin yok olması, ulusal varlığın yok olması demektir. Azgelişmiş ülkeleri sömürge durumuna getiren ve yönetim bozulmasıyla başlayan bu süreç, yerelleşmeyi yaygınlaştırmış; etnik ve dinsel yapıların siyasallaşmasını gündeme getirmiştir.

Etnik ve Dinsel Ayrılığın İşlevi

Etnik ve dinsel ayrılıklar, küçülme projesinin mimarlarına, düşüncelerini uygulamaları için hazır bir ortam sunar. Bu nedenle, çözülme sürecine girmiş olan etnik ve dinsel yapıların canlandırılması gerekir.

Kurulmak istenen “yeni” düzenin gerçekleştirilmesi, para ve politikanın etkili gücü ve bağlayıcı uluslararası anlaşmalarla sağlanır. Gereksinim duyulan birikim, uzun yıllara dayanan bağımlılık ilişkileri ile yaratılmıştır.

Yerellikten Küreselliğe

Geçmişte gerçekten yerel olan ve ülkelerin inanç kimliğini oluşturan kümelerin, yerel bir “cemaat” olmaktan çıkarak küresel bir güç konumuna gelmesi, günümüzde büyük devlet politikalarının önemli bir parçası haline gelmiştir. Etnik ve dinsel yapılanmaların, ekonomik ve siyasi gücü yüksek küresel imparatorluklar durumuna gelebilmesinin nedeni budur.

Büyük devletlerin etnik ve dinsel ayrımları siyasi araç olarak kullanmaları yeni değildir. Yeni olan, bu işin haber alma birimlerinin ilgi alanından çıkarılarak yasal düzlemlere taşınmış olmasıdır. ABD Temsilciler Meclisi, Mayıs 1998’de 41’e karşı 375 oyla kabul ettiği ve adına Uluslararası Dini Özgürlükler Yasası dediği bir yasayla; sanki varmış gibi, dinsel inançlara baskı uygulayan ülkelere yaptırım uygulanmasını kabul etmiştir.2

ABD yönetimi ayrıca, Pentagon’un istek ve önerileriyle Virginia’da bir İslam ve Sosyal Bilimler Yüksek Okulu açmıştır. 2 Eylül 1999’da ilk mezunlarını veren “Yüksek Okul”un mezuniyet töreni, hükümet yetkililerinden büyükelçilere dek uzanan geniş yelpazeli bir katılımla gerçekleştirildi.3 Bu katılım, Amerika Birleşik Devletleri’nin “Müslümanlık İşleri”çalışmalarına verdiği önemin! gösterisiydi.

Emperyalizmin Din Siyaseti

ABD bugün, “Müslümanlık İşlerine” önem veren ülkelerin başında gelmektedir, ancak bu “önem” ne bugüne özgüdür ne de ABD ile sınırlıdır. 20.Yüzyılın başlarında Almanya, Türkiye üzerindeki etkisini arttırmak için İslam Dinini yoğun olarak kullanmıştı.

Osmanlı topraklarındaki cami ve pazar yerlerinde; Alman İmparatoru Wilhelm’in gizlice İslam Dinini seçtiği, kılık değiştirerek Mekke’ye hacca gittiği ve ismini Hacı Wilhelm Muhammet olarak değiştirdiğine yönelik söylentiler yayıldı. Almanlara yakın birtakım “din bilginleri”, Kur’ân’da Wilhelm’in müminleri kafir boyunduruğundan kurtarmak için, Allah tarafından görevlendirildiğini gösteren esrarengiz “ayetler” bile buldu.4

DİPNOTLAR

1-“Global Paradoks” J.Naisbitt, Sabah Kit., 1994, sf. 24-14

2 –“Global Paradoks” J.Naisbitt, Sabah Kit., 1994, sf. 5

3- a.g.e. sf. 5

4-“New Perspectives Quarterly (NPQ)” 2.C, Sa.5; ak. Hıdır Göktaş-Metin Gölbay, “Soğuk Savaştan Sıcak Barışa”Alan Y. 1994, sf. 40