کارگر

کارگر

İran Savunma Bakanı General Hüseyin Dehkan, İran’ın savunma kabiliyetlerini artırma konusunda kimsenin iznine ihtiyacı olmadığını söyledi.

İran İslam Cumhuriyeti Savunma Bakanı General Hüseyin Dehkan, İran Devlet Televizyonu’na verdiği mülakatta, “İran İslam Cumhuriyeti hiçbir zaman hiçbir ülke ve halka yönelik saldırgan bakış açısına sahip olmamıştır ve olmayacaktır” dedi.

Dehkan ülkede düzenlenen füze deneme tatbikatlarının önceden belirlenmiş programa uygun olarak yapıldığını belirterek, “İran’ın savunma alanında kabiliyetlerini artırma konusunda kimsenin iznine ihtiyacı yoktur. Yaptığımız füze tatbikatları ise Nükleer Anlaşma veya BM Güvenlik Konseyi’nin 2231 sayılı kararına ters değildir” diye konuştu.

İran Savunma Bakanı sözlerinin bir diğer kısmında ise Amerika, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin kendi milli çıkarları peşinde olmaları gerektiğini ve gayri meşru İsrail Rejimi’nin oyununa gelmemeleri gerektiğinin de altını çizdi.


 Hz. Fatıma (Arapça: فاطمة الزهراء, Fatimah) (selamullahi aleyha) İslam Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.a) ve Hz. Hatice’nin (s.a) kızıdır. Hz. Fatıma, Hz. İmam Ali’nin (a.s) eşi ve Ehli Abanın (Ehli Kisa) beş kişisinden birisi ve “On İki İmam Şiaları” nezdinde On Dört Masumdan birisidir. Şiaların ikinci ve üçüncü imamları onun çocuklarıdır. Kendisi Necran Nasranîleriyle yapılan “Mübahele” gününde Hz. Peygamberin (s.a.a) yanında bulunan tek kadındır. Kendisi Ebu Bekir’e biat etmemiş ve onun karşısında kararlı bir şekilde durmuştur. “Fedekiye Hutbesinde” Fedek’in gaspı ve İmam Ali’nin (a.s) hilafetini savunması meşhurdur. Hz. Fatıma (s.a) Hz. Peygamberin (s.a.a) vefatından sonra, Cemaziyülahir ayının üçüncü günü kameri 11. Yılda Medine’de hayatını kaybetti, gece ve gizlice defnedildi. Hz. Fatıma (s.a) fasih ve beliğ Arap kadınlarındandır. İbn Tayfur (ö. 280) Hz. Fatıma’ya ait hutbeleri “Belağatu’n Nisa” adlı kitapta nakletmiştir. Fedek hakkındaki ona ait hutbeyi Ebu Talip hanedanı kendi çocuklarına öğretiyorlardı.[1] 

Nesep, Künyeler ve Lakaplar
Hz. Fatıma’nın (s.a) babası, Hz. Resulü Ekrem (s.a.a), annesi Huveylid b. Esed b. Abduluzza b. Kusay b. Kilab’ın kızı Hatice’dir.[2] Hz. Fatıma’nın çok sayıda lakapları vardır: Zehra, Sıddıka, Tahire, Raziye, Merziye, Mübareke, Betül… Bunlardan en çok bilinenleri Zehra’dır ve bazen de ismiyle birlikte (Fatıma Zehra) şeklinde gelir, veya Arapça terkibi ile (Fatımatu’z Zehra) şeklinde gelir. Kendi isminden bile çok kullanılan Zehra, parlayan, parlak, aydın vb. gibi anlamlara gelir.[3] Hz. Fatıma’nın (s.a) bir kaç tane künyesi vardır. Bunlardan en ünlüleri şunlardan ibarettir: Ümmü Ebiha, Ümmü’l Eimme, Ümmü’l Hasan ve Ümmü’l Hüseyin.[4]
Doğumu ve Şehadeti
Hz. Fatıma (s.a) Mekke’de Hz. Peygamberin (s.a.a) evinde dünyaya geldi. Ancak Şia ve Sünni kaynaklarında dünyaya gelişi hakkında farklı görüşler vardır. Ehli Sünnet, Hz. Fatıma’nın (s.a) doğumunu Allah Resulü’nün (s.a.a) bi’setinden (peygamberliğinden) beş yıl önce ve Kâbe’nin yenilendiği yıl olarak kaydetmiştir.[5] Ama Kuleyni, Uusl-u Kâfi kitabında şöyle yazmaktadır: Hz. Fatıma’nın veladeti bi’setten beş yıl sonra gerçekleşmiştir.[6] Yakubi ise şöyle yazmaktadır: Hz. Fatıma (s.a) vefat (şehadet) ettiğinde 23 yaşındaydı.[7] Dolayısıyla, doğumu Hz. Resulullah’ın (s.a.a) bi’set yılında olması gerekir. Bu görüş aynı zamanda Şeyh Tusi’nin Hz. Fatıma’nın Hz. Ali ile evlendiğinde yaşının (Hicretten beş ay sonra) 13 olduğunu belirttiği görüşle de uyuşmaktadır.[8] Şia ve Ehli Sünnet kaynaklarında Hz. Fatıma’nın nutfesinin nasıl oluştuğuna dair hadisler bulunmaktadır. Anlatılanlara göre Hz. Resulü Ekrem Efendimiz (s.a.a) Allah’ın emri ile kırk gece Hz. Hatice’den uzak durmuş ve ibadet ve oruçla geçen 40 günün ardından ve Miraç’a çıkıp orada cennet yemeği yahut meyvesini yedikten sonra Hz. Hatice’nin yanına gelmiş ve o şekilde Hz. Fatıma’nın nuru Hz. Hatice’de karar kılınmıştır.[9] Şia ve Sünni kaynakları, Hz. Fatıma’nın (s.a) hicretin 11. Yılında dünyadan göçtüğünde ittifak etmişlerdir. Ancak ay ve gününde ihtilaf etmişlerdir. Bu konu hakkında bazıları Hz. Fatıma’nın değerli babasının vefatından sonra 24 gün yaşadığı ve bazıları ise 8 aya kadar bu sayıyı uzatmışlardır. Şialar arasında meşhur görüş ise babasından 3 ay sonra dünyadan göçtüğü yönündedir.[10] Hz. Peygamber efendimizin 28 Safer ayında vefat ettiği düşünülürse bu tarih 3 Cemaziyülahır’a denk gelmektedir.[11] Hz. Fatıma’nın (s.a) doğum günü hakkındaki farklı görüşlerin olması, doğal olarak yaşadığı sürenin ne kadar olduğunda da ihtilafların olmasına neden olmaktadır. Bu süreyi 18 ila 35 arasında zikretmişlerdir. Eğer doğumunu Hz. Peygamberin (s.a.a) Bi’setinin 5. Yılının Cemaziyülahır ayı olarak alırsak ve şehadeti Hicretin 11. Yılında olursa, bu iki tarih arasındaki fasıla 18 yıl küsur olacaktır. Bu görüş, İmam Muhammed Bakır ve İmam Cafer Sadık’tan (a.s) nakledilen iki güvenilir rivayete göredir.[12]


Çocukluk Dönemi
Hz. Fatıma (s.a) babası Hz. Resulü Kibriya Efendimizin (s.a.a) evinde ve onun dini eğitim ve terbiyesi altında yetişti.[13] Çocukluk dönemi – İslam’ın olgunlaşmaya başladığı ve Müşrikler tarafından Müslümanlara kısıtlama konulan dönemlere rastlamaktadır- baştan ayağa Müslümanlar için imtihan ve işkencelerin olduğu dönemdir.[14] Bu dönem, kuru ve yakıcı Şi’b-i Ebu Talip deresindeki açlık, susuzluk ve acılarla geçen ekonomik ve sosyal abluka ve muhasaranın olduğu dönemdir. Bu dönemler aynı zamanda Hz. Fatıma’nın (s.a) azizlerini kaybettiği dönemdir: Annesi Hz. Hatice (s.a) ve aynı şekilde Hz. Peygamberin en önemli hamisi olan amcası Ebu Talib’in (a.s) hayatlarını kaybettiği dönemdir.[15] İşte bu dönemlerde babası Hz. Peygamberi (s.a.a) himaye etmesi ve onu yatıştırmasından dolayı Hz. Peygamber ona “Ümmü Ebiha” (babasının annesi) lakabını takmıştır. Bu da Onun Hz. Peygamber efendimizin (s.a.a) yanındaki değer ve makamını ortaya koymaktadır.[16] Müslümanların Mekke’den Yesrib’e (Medinetu’n Nebi) hicretleri de bu dönemlerde gerçekleşmiştir ve sonraları bu hicret İslam tarihinin başlangıcı olarak kabul edilmiştir.[17] Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) Medine’ye gittikten sonra, ailesi de oraya gittiler. Belazuri şöyle yazmaktadır: Zeyd b. Harise ve Ebu Rafi, Hz. Fatıma ve Ümmü Gülsüm’ü oraya götürmekle görevlendirilmişti.[18] Ancak İbn Hişam, Abbas b. Abdulmuttalib’in onları götürmek için görevlendirildiğini yazmıştır.[19] Her ne olursa olsun Hz. Zehra ve Ümmü Gülsüm, kendilerini götürmekle görevli kişilerin eşliğinde develere binerek hareket ettiler, bu esnada Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.a) azılı düşmanlarından ve devamlı Onu kötüleyen Huveyris b. Nukeyz onların yanına gelerek develerine zarar verir. Deve ürker ve kaçar. Hz. Fatıma ve Ümmü Gülsüm yere düşerler. İbn Hişam ve başka tarihçiler Hz. Fatıma’nın bu hadiseden aldığı yaranın ne olduğunu yazmamışlardır, ancak açıktır ki Hz. Peygamberin kızı bu hadiseden yara almıştır.[20] Bu belgelerin mukabilinde yine birinci sınıf tarihçilerden olan Yakubi ise şöyle yazmaktadır: Hz. Ali b. Ebu Talip (a.s) onu Medine’ye götürdü.[21] Şia kaynakları Yakubi’nin yazdıklarını teyit etmektedir.[22] Örneğin Şeyh Tusi, “Emali” kitabında Hz. Peygamberin (s.a.a) Kuba’da beklediğini ve amcaoğlum (yani Hz. Ali b. Ebu Talip) ve kızım gelmeyene kadar Medine’ye girmeyeceğim dediğini yazmıştır. Tıpkı Şeyh Tusi’nin yazdığına göre Hz. Fatıma’nın (s.a) yanı sıra İmam Ali’nin (a.s) annesi Hz. Fatıma binti Esed ve Ebdulmuttalib b. Zübeyr’in (Dabaet’in nakline göre Zübeyr’in) kızı Fatıma’da Hz. İmam Ali ile birlikte hicret etmişlerdir.[23]


Evlilik
Hz. Fatıma’nın (s.a) evlenmek için çok taliplisi vardı. Hz. Peygamberin (s.a.a) ashabından Ömer, Ebu Bekir, Abdurrahman b. Afv vb. gibileri kendisine talip olmuşlar, ancak Peygamber efendimiz kabul etmemiş[24] ve onlara cevap olarak şöyle buyurmuştur: Fatıma daha küçüktür. Ancak Hz. Ali (a.s) Hz. Fatıma’yı istediğinde Peygamberimiz kabul etmiştir.[25] Peygamber Efendimiz Hz. Fatıma’ya şöyle buyurmuştur: زوّجتکِ أقدم الاُمة اسلاماً ; “Seni ilk Müslüman olan kişiyle evlendiriyorum”[26] aynı şekilde Muhacirlerden de bir grup Hz. Fatıma’ya talip olmuş,[27] ancak efendimiz şöyle buyurmuştur: Fatıma’nın evlilik işi Allah’ın elindedir. Eğer O, uygun görür ve münasip bilirse o şekilde yapacaktır ve Ben ilahî hükmü beklemekteyim (انی انتظربها القضاء).[28] Hz. Fatıma’nın (s.a) Hz. Ali (a.s) ile evliliği Hicretin ikinci yılında Medine’de[29] gerçekleşti. Hz. Fahri Kâinatın (s.a.a) kızının mehri 400 dirhem veya biraz çok veya azdı. İmam Ali (a.s) eşyalarından birisini satarak bu parayı elde etti. Bu eşyanın ne olduğu konusunda ihtilaf vardır. Bazı tarihçiler bunun kalkan, bazıları koyun derisi yahut yemen gömleği veya deve olduğunu yazmışlardır. Her ne olursa olsun Hz. Ali (a.s) o eşyasını satarak Peygamber efendimizin yanına gelir. Resulü Kibriya Efendimiz (s.a.a) onu saymadan bir kısmını Bilal’e verir ve şöyle der: “Bu para ile kızıma güzel koku al!” geri kalan parayı Ebu Bekir’e verir şöyle der: “Bu parayla kızımın ihtiyaç duyduğu şeyleri temin et.” Ammar Yasir ve birkaç yaranını da Hz. Zehra’nın çeyizi için uygun görülen şeyleri almaları için Ebu Bekir’le gönderir. Şeyh Tusi, Hz. Zehra’nın çeyizini şu şekilde yazmıştır:
7 dirhem değerinde bir gömlek. 4 dirhem değerinde bir başörtüsü. Hayber malı siyah bir kadife. Hurma liflerinden yapılmış bir divan. Üzeri hurma yaprakları ile örülmüş divan. Mısır keteninden mamul, birinin içi lifle, öbürünün ise yünle doldurulmuş iki döşek. İçleri izhirden (Mekke samanı, Burya bitkisi, bir çeşit ince yapraklı ve ilaç özelliği de olan kokulu bir bitkiden) doldurulmuş Taif derisinden dört yastık. Yünden yapılmış bir perde. Hacer yapımı bir hasır (Hacer’den maksat, Bahreyn merkezidir. Ayrıca Medine yakınlarında bulunan bir köyün adıdır), bir el değirmeni, bakır bir çamaşır leğeni, deriden yapılmış bir su kabı. Ahşap bir kab, süt sağmak için bir kâse, su için bir kırba, ziftle kaplanmış mitehre (ibrik, abdest kabı ve temizlikte kullanılan şeyler), yeşil bir testi ve topraktan yapılmış birkaç tane çömlek.[30]
Evliliğin üzerinden birkaç gün geçmemişti ki Hz. Fatıma’nın Hz. Peygamber efendimizden uzak kalışı Ona ağır gelmişti. Çünkü uzun yıllar boyunca onun yanında kalmış ve Hz. Hatice’nin hatırasını Efendimize yaşatmaktaydı. Hz. Hatice’nin vasfı hakkında şöyle buyurmuştur: “Hatice’nin yerini kim alacaktır? İnsanlar beni yalanladıklarında o doğrulamış, herkes beni terk ettiğinde o Allah’ın dinine iman ve malıyla yardımcı olmuştur.” Bundan dolayı damat ve geline kendi evinde yer verme kararı aldı. Hz. Hatice’nin yadigârının her zaman yanında olmasını istedi. Ancak O, şu anda Hz. Ali’nin eşi ve onun evinde kalmalıydı. Eğer kendi evine yakın bir yerde Onlara bir yer hazırlarsa rahatlayacaktı, ama Medine Müslümanlarının zahmete düşebilmeleri de mümkündü. Sonunda gelin ve damada kendi evinde yer vermeye karar verdi, ancak bu zor bir işti. Çünkü onun evinde şu anda iki kadın (Sevde ve Ayşe) yaşamaktaydı. Ashabından Harise b. Numan bu olaydan haberdar olarak Hz. Peygamberin (s.a.a) yanına gelir ve şöyle der: Benim evlerin hepsi sana yakındır. Kendim ve neyim varsa hepsi sizindir. Allah’a andolson ki malımı alman bana bırakmandan daha sevimlidir. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) cevap olarak şöyle buyurur: Allah seni mükâfatlandırsın. O günden sonra Hz. Fatıma ve Hz. Ali (a.s) Harise’nin evlerinden birisine taşındılar.[31]


Aile Yaşamı
Hz. Fatıma (s.a) yemek ve giyimde en aza kanaat eder ve kendisine zorluk çektirirdi. Ev işlerini de kimsenin uhdesine koymazdı, su taşımaktan, ev süpürmeye, mısır veya buğday öğütmekten, çocuk bakmaya, hepsini kendisi yapardı. Bazen tek eliyle değirmeni çeker (buğday veya mısır) öğütür ve diğer eliyle bebeğini uyuturdu.[32] İbn Sa’d kendi senediyle İmam Ali’den (a.s) şöyle rivayet etmektedir: Zehra’yı kadınım olarak aldığımda kilimimiz koyun derisinden idi, geceleri onun üzerinde uyur, gündüzleri su taşıyan devemize onun üzerinde ot verirdik ve bu deveden başka bir yardımcımız yoktu.[33] Hz. Ali (a.s) Beni Sa’d’dan bir adama şöyle der: Fatıma ve kendi hakkımda sana bir öykü anlatmamı ister misin: Fatıma babasının gözünde en sevgili kişi idi. O, benim evimde kırba ile o kadar çok su taşıdı ki kırbanın kulpu sinesinde yer edinmişti. O kadar çok el değirmeni ile bir şeyler öğüttü ki ellerinin içi nasır bağladı. Evi kadar çok süpürdü ki örtüsü toprak rengini aldı.[34] Rivayetlerde nakledildiğine göre, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) Hz. Fatıma ve Hz. Ali’nin (a.s) evine gelir, onlara sevgi gösterir ve çokça iltifatlarda bulunurdu. Bir gün Hz. Fatıma’ya “eşini nasıl buldun?” diye sorar. Hz. Fatıma şöyle cevap verir: En üstün eştir… daha sonra Hz. Ali’ye Hz. Fatıma’yı, Hz. Fatıma’ya da Hz. Ali’yi koruyup kollamasını öğütler. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır: Allah’a andolsun ki o günden Fatıma hayatta olduğu son güne kadar onu öfkelendirecek hiçbir iş yapmadım ve hiçbir şeye onu zorlamadım. O da hiçbir zaman beni öfkelendirmedi ve hiçbir şeyde itaatsizlik etmedi. Gerçekten her ne zaman ona bakarsam üzüntü ve kederim bertaraf olur giderdi.[35] Hz. Fatıma (s.a) Hz. Ali (a.s) ile müşterek yaşamında evin işlerini görür, yemek ve ekmek hazırlardı. Hz. Ali (a.s) ise ev dışındaki işleri yapar, yaşam gereklerini yerine getirirdi.[36]


Babaya Yardım
Uhud Savaşından sonra Hz. Zehra’ya babasının savaş esnasında yaralandığı ve bir taşın yüzüne isabet ettiğini yüzünü kanlara boyadığı haberini verirler. Bir grup kadınla birlikte kalkar yola düşer; yanlarına su ve yiyecek şeyler de alarak savaş meydanına giderler. Kadınlar yaralılara su verir ve yaralarını sararlar. Hz. Fatıma (s.a) babasının yarasını temizler,[37] ancak kan durmaz. Kanın durması için biraz sazlık yakar ve külünü yaraya koyar.[38] Bu savaşta Hz. Peygamberin amcası Hz. Hamza ve 70’in üzerinde Müslüman şehit olur. Bu olaydan sonra, tıpkı Vakidi’nin yazdığına göre, Hz. Fatıma (s.a) iki üç günde bir kendisini Uhud’a ulaştırır ve şehitlerin mezarlarının başında ağlar ve onlara dua ederdi.[39]


Çocukları
Peygamber kızı, Hz. Ali’ye çocuklar vermiştir. Hasan ve Hüseyin (a.s) adlı iki oğul ve Zeynep ve Ümmü Gülsüm adlarında iki kız vermiştir. Tarih ve siyer yazarlarından hiç kimse bu dört çocuğun varlığı hakkında tereddüt etmemişlerdir. İmam Hasan (s.a) Hicretin 3. Yılında Ramazan ayının ortasında, İmam Hüseyin (a.s) ise Hicretin 4. Yılında Şaban ayında dünyaya gelmiştir.[40] Şia tezkire yazarlarıyla bir grup Ehli Sünnet uleması Peygamber kızının Muhassen (Muhsin) adlı bir oğlunun daha olduğunu yazmışlardır. Hicretin 236. Yılında vefat eden Kureyş nesep yazarı Musab Zübeyri Muhassen (Muhsin) ismini zikretmemiştir. Ancak Belazuri (Ölümü 279) şöyle yazmaktadır: Fatıma (s.a) Hz. Ali (a.s) için Hasan, Hüseyin ve Muhassen (Muhsin) adlı çocukları doğurmuştur. Muhassen (Muhsin) küçük yaşta ölmüştür.[41] Ayrıca şöyle yazmaktadır: Muhsin dünyaya geldiğinde Hz. Peygamber (s.a.a) Hz. Fatıma’ya şöyle sordu: Ona ne ad koydun? Dedi ki: Harb. Buyurdu ki: onun adı Muhassen’dir.[42] Ali b. Ahmed b. Said Endülüsi (384–456) Cumhuretu Ensabu’l Arab adlı kitabında şöyle yazmaktadır: Muhassen (Muhsin) küçük yaşlarda öldü.[43] Şeyh Mufid, Hz. Ali’nin Hz. Fatıma’dan olma çocukları hakkında şöyle yazmaktadır: Hasan, Hüseyin, Zeyneb-i Kübra ve künyesi Ümmü Gülsüm[44] olan Zeyneb-i Sugra. Bu babın sonunda ise şöyle yazmaktadır: Şialar diyorlar ki Fatıma, Peygamberden sonra bir çocuğunu düşürdü. Ona gebe olduğu sırada onun adını Muhsin koymuştu.[45] Tabari ise şöyle yazmaktadır: “Diyorlar ki Fatıma’nın Ali’den olma küçük yaşta ölen Muhassen adlı bir çocuğu daha vardı.” Şii rivayetlerde ve bazı Ehli sünnet kitaplarında kaydedildiğine göre bu çocuk (Muhassen) Hz. Peygamberin (s.a.a) vefatından sonra yaşanan çekişme ve keşmekeş sırasında Hz. Fatıma’nın aldığı darbe sonucu düşmüştür.[46]
 
İbadet
İmam Cafer Sadık (a.s) kendi babaları aracılığı ile Hz. Hasan b. Ali’den şöyle bir rivayet nakletmektedir: Annem, Cuma geceleri sabaha kadar mihrapta ibadete durur ve dua etmek için ellerini açtığında imanlı erkek ve kadınlara dua ederdi, ancak kendisi hakkında bir şey demezdi. Bir gün ona dedim ki: Anneciğim! Neden başkalarına ettiğin gibi kendin için de dua etmiyorsun? Buyurdu ki: “Oğulcuğum! Komşu daha önceliklidir.”[57] “Tesbihat-ı Fatıma (s.a)” diye ünlenen ve Şii, Sünni ve diğer güvenilir kaynak ve belgelerde rivayet edilen ona ait tesbihler herkesin yanında meşhurdur. Sünneti yerine getirmekte kendilerini zorunlu bilenler, bu tesbihleri her namazdan sonra: “otuz dört kere Allah-u Ekber, otuz üç kere el-Hamdulillah ve otuz üç kere Subhanallah” demektedirler.[58] Ayrıca Seyyid İbn Tavus’un “İkbal” adlı kitabında öğlen, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazlarından sonra düzenli bir şekilde okuduğu duaları rivayet etmiştir. Aynı şekilde zorluk anlarında okunan başka duaları da nakletmiştir. Kendilerini dua ve müstahap amelleri yerine getirmekle mükellef bilenlerin bu dualara aşinalıkları vardır.[59] Ehli Sünnetin ileri gelenlerinden Hasan Basri şöyle diyor: Bu ümmette Fatıma’dan (s.a) daha abid birisi gelmemiştir, namaz ve ibadetlere o kadar çok dururdu ki ayakları şişmişti.[60]


Şehadet ve Vasiyet
Babasının ölümü, eşinin haksızlığa uğraması, hakkının elinden alınması ve bunlardan daha önemlisi Hz. Resulullah’tan –kısa bir süre- sonra Müslümanların sünnetlerinde yaşanan değişiklikler, Peygamber kızının önce ruhunu ve ardından cismini oldukça sarsmış ve rahatsız etmişti. Nitekim tarih şahitlik etmektedir ki babasının ölümünden sonra hiçbir fiziksel hastalığı bulunmuyordu. Hastalığı bu olaylardan sonra baş gösterdi.[61]
Hz. Fatıma’nın Hasta Döşeğindeki Konuşmaları
Hz. Zehra (s.a) hasta yatağındayken bir grup kadın onun görüşüne gelerek ona şöyle bir soru yönelttiler: Peygamber kızı nasılsın? Hastalığın nasıl oldu? Hz. Fatıma (s.a) bu sorular karşısında kapsamlı bir cevap vererek şöyle buyurur:
“Allah'a andolsun ki, dünyanızı sevmediğim, erkeklerinize darıldığım halde sabahladım. Onları denedikten sonra uzağa attım, sınadıktan sonra onlara sinirlendim. Keskinlikten sonra körelme, ciddiyetten sonra gevşeklik, düz kayaya vurmak, mızrağın (veya kanalın) çatlaması, görüşlerin bozulması, isteklerin sapması ne de kötüdür! Çaresizlikten onun (Fedek ve hilafetin) yularını onlara taktım ve onlara yükledim, bütün yağmaları onlara yönelttim. Zalim kavim hayır görmesin, neticesiz kalsın, rahmetten uzak olsun.
Yazıklar olsun onlara! Onu (hilafeti), risalet merkezinden nübüvvet ve hidayet temelinden, Ruh’ul Emin’in (Cebrail’in) indiği evden, din ve dünya işlerine alim olanın elinden çıkardılar. “Bilin ki bu, büyük ve apaçık bir hüsrandır.”
Ali’den intikam almalarının sebebi ne idi? Allah'a andolsun ki, onun kılıcının kimseyi tanımamasından, ölüme itina etmemesinden, düşmanları çiğnemesinden, kılıcının darbesinden ve Allah rızası için olan öfkesinden dolayı ondan intikam aldılar.
Allah’a andolsun ki, eğer yoldan çekilseydiler (engel olmasaydılar), Resulullah’ın Ali’ye bıraktığı yulardan (önderlikten) ve onu kabul etmekten vazgeçselerdi ve onu (hilafet devesinin dizginini) Ali’ye bıraksalardı, bu deve onları doğru yola götürürdü, onları (hakkı) kabule zorlardı, halka yumuşak davranırdı, seyredicisi yorulmazdı ve asla süvarisi usanmazdı. Şüphesiz onları hazmı kolay, tatlı, iki tarafı ağzına kadar dolu ve çamura bulaşmamış bir suya götürür ve suya kanmış olarak geri getirirdi.
Hz. Ali onlara, gizlice ve açıkta nasihat etti. Hilafete ulaşsaydı zenginlikten dolayı çok süslenmezdi (beytülmalden kendisi için mal biriktirmezdi), susuzluğunu ve açlığını gidereceği az bir miktar hariç, dünya malından bir şey toplamazdı. O zaman kimin zahit, kimin dünyaya haris olduğu, kimin doğru konuşan, kimin de yalancı olduğu ortaya çıkmış olacaktı. “Eğer halk inansalardı, korkup-sakınsalardı, gerçekten üzerlerine hem gökten, hem de yerden bolluklar (bereketler) açardık; ancak onlar yalanladılar, biz de onları kazandıkları şeylerden dolayı cezalandıracağız.” “Bunlardan zulmetmiş olanlara da, kazanmakta oldukları kötülükler isabet edecektir ve onlar (Allah'ı) aciz bırakabilecek de değillerdir.”
Ey, gel de dinle, zaman hayatta ne de şaşılacak şeyler gösterir. Şaşarsan, onların sözleridir şaşırtan. Ah bir bilsem bunların hangi dayanağa dayandıklarını da isnat ettiklerini ve hangi vesileye sarıldıklarını! Evlatlarımın aleyhine kimlerin teşebbüste bulunduğunu, galip geldiğini ve onları yok ettiğini bir bilsem! “Ne de kötü dost ve yaver!” “Zalimler için ne de kötü bir değiştirmedir bu.” Allah’a andolsun, bunlar halkın önderini ve sıkıntılarındaki sığınağını bir kenara itip aşağılık ve akılsız kimseleri öne geçirdiler. O halde “güzel iş yaptık diye zannedenler”in yüzleri yere sürtülsün! “Dikkat edin, aslında onlar bozguncuların kendileridir, ama bunun bilincinde değildirler.”
Vay onların haline! “Acaba başkalarını hakka hidayet eden mi izlenmeye daha layıktır, yoksa başkası tarafından hidayet edilmedikçe hakkı bulamayan kimse mi? Peki ne oluyor size? Nasıl da hüküm veriyorsunuz?”
Dikkat edin! Bunların hilafeti yeni gebe olmuştur, o halde biraz mühlet verin de nasıl bir meyve vereceğini bekleyin! Sonra ondan dolu tanesi büyüklüğünde [süt yerine] taze kan ve helak eden zehir sağın. “İşte burada batıl yolu tutanlar hüsrana uğradılar.” Ve gelecektekiler, öncekilerin kurduklarının akıbetini görüp bileceklerdir.
[Artık muradınıza erdiniz] Dünyanızdan hoşnut olun ve kalpleriniz gelecek fitnelere hazırlıklı olsun. Keskin kılıçlar ve zorbalığın, zulmün ve azgınlığın en kötüsünü reva gören saldırganların gücü müjdeler olsun size. Kuşatıcı fitneler ve beytülmalde hiç kimsenin rağbet etmeyeceği kadar mal bırakan zalimlerin zulmü müjdeler olsun size! Onlar topluluğunuzu [mahsulünüzü] biçeceklerdir. O halde hasret ve hüzün olsun size! Nerelerdesiniz? Gerçekten [Allah’ın hak ve rahmet yolu] size kaybolmuştur, “İstemediğiniz halde mi biz sizi Allah’ın rahmetine [dosdoğru yola ve sırat'el müstakime] zorlayalım?!”[62]
Toprağa Verilmesi Ve Hz. Ali’nin (a.s) Sözleri
Şia ulemaları, Peygamber kızının gece toprağa verildiği konusunda ittifak etmişlerdir.[63] Yakubi’nin yazdığına göre Hz. Fatıma gece vakti defnedildi ve Salman, Ebu Zer ve bir görüşe göre Ammar Yasir’in dışında kimse defin sırasında hazır bulunmadı.[64] Şeyh Tusi’nin Emali adlı kitabında Müminlerin emiri Hz. Ali’den naklettiği bir rivayete göre amcası Abbas b. Abdulmuttalib, Hz. Ali’ye Hz. Fatıma için görkemli bir defin merasimi yapılması için öneride bulunur, ancak Hz. Ali, Hz. Fatıma’nın defin işlemlerinin gizli olmasına dair kendisine vasiyette bulunduğunu söyler.[65] (Ehli Sünnet ulemalarından) İbn Sa’d da Hz. Fatıma’nın gece defnedildiğine ve onu Hz. Ali’nin defnettiğine dair bir rivayet nakletmektedir.[66] Belazuri de iki rivayette bunun aynısını yazmıştır.[67] Buhari ise şöyle yazmaktadır: “Eşi gece vakti onu defnetti ve Ebu Bekir’in onun cenazesinde hazır olmasına izin vermedi.”[68] Hicrî 4. Yüzyılın başlarında vefat eden ve kitabını üçüncü yüzyılın ortalarında yazan, Şia’nın büyük ulema ve muhaddislerinden olan Kuleyni’nin kitabı, Şia’nın en eski senetlerini barındırmaktadır. Kuleyni ise bu konu hakkında şöyle yazmaktadır: “Fâtıma (s.a) vefat edince Emirülmüminin (Ali b. Ebu Tâlib aleyhi selâm) onu gizlice defnetti. Kabri tanınmasın diye izleri sildi. Sonra kalkıp Resûlullah'ın kabrine döndü ve dedi ki:
“Benden sana selâm olsun ya Resûlullah! Ve şimdi seni ziyaret etmekte olan, toprağa giden, benden ayrılan, senin tarafına geçen, Allah'ın sana bir an önce kavuşmasını irade ettiği kızından. Sevgili kızından ayrılmaktan dolayı sabrım azaldı, dünya kadınlarının efendisinin ayrılığından dolayı direncim gevşedi. Ancak, bir tesellim var ki, senin yokluğunda sünnetin benim için bir dayanaktır. Ben, senin başını istirahatgâhına koydum (defnettim) ve senin mukaddes ruhun, benim boğazımla göğsüm arasından dışarı çıktı. Seni kendi ellerimle toprağa uğurladım. Evet, Allah'ın kitabında benim için kabullerin en güzeli vardır. Biz Allah 'tan geldik ve ona döneceğiz.
Kuşkusuz emanet geri alındı, rehine tutuldu, Zehra elimden çıktı. Ya Resûlullah, şu masmavi gök ne kadar çirkin ve şu yeryüzü ne kadar toz dumandır artık. Hüznüm sonsuzdur, gecem uykusuzlukla geçmektedir. Keder hep kalbimdedir. Bu durum, Allah'ın benim için de senin bulunduğun diyarı irade edeceği güne kadar sürecektir.'Bir hüznüm var ki, yürek paralayıcı ve bir kederim var ki, heyecan uyandırıcı. Ne tez oldu aramızda ayrılık! Allah'a şikâyetlerimi bildiriyorum. Kızın sana ümmetinin nasıl hakkını gasbetme hususunda yarıştıklarını anlatacaktır. Ona sor olup bitenleri, durumu ondan öğren. Onun göğsünü yakan nice dertleri vardı. Ama onları söyleyecek, açacak bir yol bulamamıştı. Ama şimdi söyleyecek ve Allah da hükmünü bildirecektir. Çünkü o, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.
Selâm size! Veda selâmı. Ama ne kızgın ne de sıkıntılı. Çünkü eğer buradan geri dönüyorsam bu sıkıntılı oluşumdan dolayı değildir ve eğer kalırsam bu Allah'ın sabredenler için öngördüğü ödülden yana ümitsizliğe düştüğüm anlamına gelmez. Vah! Vah! Sabır, daha güvenli ve daha güzeldir.''Eğer, düşmanların saldırılarından endişe etmeseydim burada bekler, itikâf ederdim. Çocuğu ölmüş yaslı bir kadın gibi bu musibetten dolayı matem tutardım.
Allah'ın gözetimi altında, kızın gizlice defnedildi. Hakkı çiğnendi, mirasına el kondu. Hâlbuki aradan çok zaman geçmemişti ve senin hatıran eskimemişti. Ya Resûlullah, şikâyetimiz Allah'adır. Ya Resûlullah, en güzel teselli de sendendir. Allah'ın salâtı ve hoşnutluğu senin ve onun üzerine olsun.”[69]
Fazilet ve Erdemleri
Ahmed b. Hambel’in Müsned’inde defalarca nakledilen rivayetlerin tamamının içeriğine göre Hz. Peygamber Efendimiz, Tathir ayetinin
إِنَّمَا یرِ یدُ اللَّـهُ لِیذْهِبَ عَنکمُ الرِّ جْسَ أَهْلَ الْبَیتِ وَیطَهِّرَ کمْ تَطْهِیرً (Tercüme: Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.) (33–33) Numuneleri hakkında şöyle buyurmuştur: Fatıma, eşi ve iki oğlu.[70] Yine Sahabenin Faziletlerinde rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber 6 ay boyunca sabah namazına gitmeden önce Hz. Fatıma’nın evinin önünde durur ve şöyle seslenirdi: Ey Ehlibeyt! Namaz! Namaz! Ey Ehlibeyt! “Allah sizden yalnızca her türlü kir ve günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”[71]
Çeşitli Ehli Sünnet kaynaklarında Hz. Peygamber Efendimizden nakledildiğine göre Efendimiz Hz. Fatıma’ya şöyle buyurmuştur: Şüphesiz Allah senin gazabınla gazaplanır ve senin hoşnut olmanla hoşnut olur. (ان الله یغضب لغضبک ویرضی لرضاک)[72]
Ehli Sünnet kaynaklarının Peygamber efendimizden naklettiğine göre Efendimiz Hz. Fatıma’ya şöyle buyurmuştur: “Ey Fatıma! Âlemlerin kadınlarının, bu ümmetin ve mümin kadınların efendisi olmaktan hoşnut olmaz mısın?[73] “Âlemlerin kadınlarının efendisi/Seyyidetu’n nisai’l Âlemin” tabiri İmam Ali (a.s) tarafından da Hz. Zehra (s.a) için mezarının başında kullanılmıştır.[74]
Hz. Fatıma’nın (s.a) muhaddise olması. Hâlbuki o, ne imamdır ve ne de peygamber. Muhaddis: Şu yolların biri aracılığı ile çeşitli eşyanın hakikatini bilmektir:
Mebde-i A’la’dan, ilmin ilham ve mukaşefe yoluyla onun vücut zarfına dökülmesi.
Veya başkalarına gizli olan hakikatlerin onun kalbine akmasıdır.[75] Hakeza muhaddis: meleğin sesini duyar, ama onu görmez.[76] Fatıma’nın Mushaf’ı da Hz. Fatıma ile meleğin konuşmalarından alıntıdır. O konuşmaları Hz. Ali’ye (a.s) söyler o da yazardı.[77] Mushaf’ta helal ve haramlar yer almamaktadır, ancak gelecekteki şeylerin ilimleri yer almaktadır.[78]
Kur’an-ı Kerim’de de Hz. Fatıma’nın (s.a) faziletlerine delalet eden ayetler bulunmaktadır. Örneğin: Meveddet Ayeti (Şura, 23), Mubahele Ayeti (Al-i İmran, 61), İt’am Ayeti (İnsan, 8 ve 9). Ehli sünnet ve Şia yoluyla nakledilen hadislerde de Hz. Fatıma’nın (s.a) faziletlerini ortaya koyan hadisler zikredilmiştir. Örneğin: Bi’da (Parça) Hadisi, Enha Hadisi, Hassanet Hadisi, Buğz Hadisi, Levlake Hadisi… Ayrıca Ehli Sünnet mensuplarının her biri de Hz. Fatıma’yı bir şekilde methetmişlerdir.[79]

Geçtiğimiz yüzyılın 40'lı yıllarının başında Avrupa başkentleri ve büyük kentleri böyle günlerde, yani yeni yıla girildiği ve noel bayramı kutlandığı sıralarda ikinci dünya savaşı yüzünden çatışmalara sahne oluyordu. İnsanlar sokakları süslemek yerine gruplar halinde kaçıyor ve kentte kalanlar da cenazeleri ve yaralıları toplamakla uğraşıyordu. Kentlerde binalar ve diğer mekanlar enkaza dönüşüyordu ve tüm bunların ve yıkıcı savaşın sorumluları o dönemin iki diktatörü, yani Hitler ve Mussolini idi. Avrupa'nın diğer liderleri ise Almanya ve İtalya diktatörlerinin yok olması ile beraber Avrupa eski güzel günlerine geri döneceği ve insanlar yeniden huzura kavuşacağı konusunda hemfikirdi. Nitekim bu iki despot liderin yenilmesi ve ölmesi ile beraber savaştan sağ kurtulan insanlar elele verdi ve yıkılan kentleri yeniden inşa etmekten başka kendileri için sivil liderler seçti ve yeni Avrupa'yı inşa etti.


Avrupa'da ikinci dünya savaşından sonra ekonomik büyüme hızı göz kamaştıracak boyuttaydı, öyle ki hala Almanya gibi bir ülke dünya ekonomisinde en güçlü devletlerden biri sayılır.
Ancak ne var ki ikinci dünya savaşının üzerinden 70 yıl geçtiği bir sırada Avrupa bir kez daha gerilemeye başladığı gözleniyor. Bugün Avrupa liderlerinin aldığı kararlar ve başkaları için sardıkları batıl reçeteler adeta Hitler ve Mussolini'nin yanlış hesaplarını hatırlatıyor.
İngiltere'nin Irak topraklarına saldırması, Fransa'nın Suriye'de teröristleri desteklemesi veya İtalya'nın Libya topraklarına müdahale etmesi ve tekfirci IŞİD terör örgütü gibi kana susamış bir örgütün türemesine yol açan benzer uygulamalar Avrupa ülkelerini, hatta yeni yıl kutlamalarını düzenlemekten vaz geçirecek kadar güvensizliğe sürükledi, nitekim yeni yılı kutlayan Avrupa ülkelerinde de bu etkinlik çok sönük ve soğuk geçti. Gerçekte Avrupa başkentleri ikinci dünya savaşındaki günlerden farksızdı ve binlerce asker zırhlı araçları ile Avrupa'nın çeşitli kentlerinde devriye geziyordu.


Bu yıl ne noel bayramında ve ne de yeni yıla girerken, sokaklarda ve caddelerde ışıklandırma ve süslemeler yoktu. Avrupa halkının yüzünde korku ve stresle beraber isteksizlik ve durgunluk izleri göze çarpıyordu. Güvenlik güçleri kuşkulandıkları herkesi hemen gözaltına alıyordu. Aslında korku ve panik, kesin olarak neden korktuklarını bile bilemeyen ve ne yapmaları gerektiğini şaşıran bu insanları sarmıştı. Bu insanlar sadece bir şeyden emindi, o da şu ki düşman, Nazi Almanya veya faşist İtalya gibi askeri gücü olan bir devlet değil, ne siyasi üssü ne de kışlası olan ve ne de BM güvenlik konseyinin yaptırım uygulayabileceği ve ekonomisini felç edebileceği bir devletti ve sadece bir terör örgütüydü.


Bugünkü Avrupa'nın ikinci dünya savaşı sırasındaki Avrupa ile olan farkı, o günlerde düşmanın Avrupa'nın içinden çıkmış olması ve sadece topraklarını genişletmek isteyen bir düşman olmasıydı, oysa şimdiki düşman radikal bir ideolojiyi benimseyen bir düşmandı, üstelik Avrupalıların kendileri bu düşmanın ilk çekirdeğinin oluşmasında bizzat sorumluydu.
Gerçekte bazı Avrupalı liderler teröristleri destekleyerek Ortadoğu bölgesine yönelik emellerini gerçekleştirmeye çalıştı. Bu devletler IŞİD terör örgütünü kurdu ve kendilerince Suriye'de Beşar Esad yönetimini devirmek istedi ve bu şom hedefleri uğruna Suriye'de yüz binlerce insanı katletti ve bu ülkenin bir çok tarihi kentini ve binalarını yerle bir etti.


Öte yandan her gün onlarca ve hatta yüzlerce Suriyeli mülteci IŞİD'in amansız saldırılarından ve kör katliamlarından kurtulmak amacıyla en ilkel araçlar ve imkanlarla kendilerini bir başka ülkeye ulaştırmaya ve böylece belki huzura kavuşmaya çalıştı, fakat bu yolda ya denizlerde boğularak can verdi, ya da insan görünümündeki hayvan sıfatlı canilerin tuzağına düştü. Bugün Suriyeli ve Iraklı kadınların ve kızların namusuna el uzatılması ile ilgili medyada çıkan haberler ise en acımasız insanın bile yüreğini sızlatıyor. Bu kadınlardan ve kızlardan bazıları henüz gidecekleri ülkeye varmadan IŞİD vampirlerinin elinden tek kurtuluş araçları olan teknelerde insaniyetten hiç bir şey anlamayan hayvanların kurbanı oluyor, öyle ki bu kadınlardan ve kızlardan bazıları onurlarını korumak uğruna aynı teknenin içinde intihar ediyor.


Suriyeli ve Iraklı daha şanslı kadınlar ve kızlar ise bu korkunç aşamadan sağ kurtulup herhangi bir Avrupa ülkesine ulaştıklarında, bu kez burada kurulan tuzaklara düşüyor. Kendi ülkelerinde bir konumu ve saygınlığı bulunan bu kadınlar ve kızlar, yöneticilerinin basiretsizliği ve beceriksizliği ve yanlış politikaları yüzünden perişan halde olan Avrupa ülkelerinde tacize ve tecavüze maruz kalıyor. Bu durumun çok da ses getiren son örneğinde Avrupalı bir asker Suriyeli genç bir mülteci kıza, sıcak elbise karşılığında ahlaksızca bir teklifte bulundu. Gerçi söz konusu Suriyeli genç kız bu çirkin öneri karşısında intihar ederek bu rezil hayattan kurtulmak istedi, fakat esas gerçek şu ki bu insanlar dünyanın diğer insanları gibi huzur içinde yaşamak istiyordu, fakat bazı Batılı liderlerin yanlış politikaları onları bu hale getirdi. Yine üç yaşındaki Suriyeli çocuk Aylan'ın Türkiye kıyılarına vuran ve sosyal paylaşım sitelerinde geniş bir şekilde yankılanan cenazesinin görüntüleri, Batılı liderlerin sultacı politikaları yüzünden bu hallere düşen Suriyeli ve Iraklı mültecilerin içler acısı durumunu ortaya koyan bir başka örnektir.


Evet, tüm bunlar Batılı zorbaların hedeflerine ulaşmak için bu hale getirdikleri Ortadoğu'nun son halidir. Gerçi bu bölge, eğer Batılı devletler Büyük Ortadoğu projesini hayata geçirmeye kalkışsaydı, durumu bundan da daha vahim boyutlara ulaşırdı. Batılıların büyük Ortadoğu projesinde bölge bir çok küçük devlete bölünmesi gerekecekti, öyle ki hatta Arabistan gibi Batı'nın bölgedeki en büyük müttefiki de bu süreçten nasipsiz kalmayacaktı ve böylece bölge korsan rejim İsrail'in rahatça politikalarını uygulayabileceği hale getirilecek ve Batılı devletler de hiç bir kaygı taşımaksızın bölgeyi tamamen sulta altına alacaktı. Batılı devletler kendilerince Suriye'den sonra bölgedeki tüm direniş gruplarını yok edecek ve ardından da İran'a yönelecekti ve Suriye, Irak ve İran'ı parçalayarak kendi isteklerine uygun yeni bir Ortadoğu yaratacaktı. Batı'nın istediği yeni Ortadoğu'da direniş diye bir şey olmayacaktı. Ancak ne var ki Batı'nın Ortadoğu bölgesine yönelik bu akılsız ve yanlış politikanın dumanı çok çabuk kendi gözüne kaçtı, nitekim bugün Avrupa insanını saran terör korkusu ve dehşeti bu iddianın son somut delilidir.


2015 yılında Paris, Kopenhag, Londra ve Berlin gibi Avrupa'nın önemli kentlerinde düzenlenen ve buralarda yaşayan insanları panik ve korkuya sürükleyen terör saldırılar, Avrupa kıtası ikinci dünya savaşından sonra huzur içinde yaşamaya başladığı bir sırada gerçekleşti. Üstelik bu saldırıların tümünün sorumluluğunu üstlenen IŞİD terör örgütünün terör faaliyetlerini sürdürmek için Avrupa ülkelerini uygun bir alan olarak görmeye başladığı düşünülüyor. Aslında bu da Batı'nın yanlış ve sömürücün politikalarının sonucudur, çünkü bu politikalar uzun yıllar Batılı devletlerin sömürüsü altında yaşayan ve derin komplekse kapılan insanların kin ve nefretini alevlendirdi. Aslında bugün Avrupa ülkelerinde terör eylemlerini gerçekleştiren teröristlerin büyük bir bölümü, ataları Batı sömürüsü yüzünden anavatanından göç etmek ve Avrupa'ya gelmek ve burada avareliğe ve aşağılanmaya katlanmak zorunda kalan Arap veya Afrika kökenli Avrupalılardır.


Bugün Avrupa'ya göç eden insanların ikinci ve üçüncü kuşakları ataları ve dedelerinin Batılı zorbaların sultacılığı yüzünden katlanmak zorunda kaldıkları acıları öğrendikten sonra ellerinden alınan haklarını geri almak istiyor ve bunun için en kolay yolu, yani terör örgütlerine katılmayı seçiyor. Geçen yıl Avrupa'nın önemli kentlerini hedef alan terör saldırıları ise yeşil kıtanın artık huzurlu günlerden uzaklaşmaya başladığını ve daha yıkıcı terör eylemlerini beklemesi gerektiğini ortaya koyuyor. Batılı istihbarat servisleri, IŞİD terör örgütünün üyelerinin üçte ikisini Batılı ülkelerin vatandaşları oluşturduğunu, üstelik örgütün en acımasız kesimi de olduğunu ve örgüt içinde kafa keserek infaz etmek gibi görevlerin bu kesime verildiğini belirtiyor. Yine Fransa istihbaratı örgüte 3 bin kadının üye olduğunu kaydediyor.

Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest, “İran ile ticaret hususunda Amerika sanayisi için temel kısıtlamalar yerini koruyor” dedi.

Earnest, İran’a uygulanan kısıtlamalar hakkında şu açıklamalarda bulundu: “İran ile ticaret hususunda Amerika sanayisi için temel kısıtlamalar yerini koruyor. İran ile Amerika’nın kapsamlı ticari ilişkilerini engelleyen detaylı kanunlar bulunuyor.

İran’ın terörizme destek vermesi, sürekli insan hakları kanunlarını ihlal etmesi, balistik füze programlarını genişletmeye devam etmesi ve Amerika’nın en yakın müttefiki yani İsrail’i  etmeyi sürdürmesi İran’ın yalnızlaşmasına sebep olmuştur.

İran’ın nükleer silaha ulaşmasının önlenmesi için yapılan uluslararası anlaşmanın taraflarından biri olarak taahhütlerini yerine getirdiğinden dolayı İran’a karşı bazı yaptırımlar kaldırılmıştır.

Biz bu taahhütlerin hayata geçirilmesini gerçekten de imtihan ettik. Ancak buna rağmen Amerika sanayisinin İran ile ticareti hususundaki kısıtlamalarda bir değişiklik olmamıştır. İran’ın uluslararasının insan hakları, terörizm ve askeri strateji hususundaki ilkelerine bağlı kalma yönündeki taahhütlerine aykırı bir yol izlediğini gördüğümüz sürece de değişmeyecektir.”

ABD: Füze denemeleri Nükleer Anlaşma’nın ihlali anlamında değil

 ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü John Kerby, İran’ın Nükleer Anlaşma’ya bağlı olduğunu vurgulayarak, ancak İran’ın füze denemelerinin Güvenlik Konseyi’nin kararlarına ve İran’ın uluslararası yükümlülükleriyle ters düşen bir girişim olduğunu ileri sürdü.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü John Kerby, dün yaptığı açıklamada, “İran’ın nükleer anlaşmanın ruhuna bağlı kaldığına inanıyoruz” ifadesini kullandı. İran’ın füze denemelerinin nükleer anlaşma uyarınca kısıtlanmadığını söyleyen Sözcü, İran’a yönelik temelsiz iddiaları tekrarlayarak, İran’ı terörizme destek vermekle suçladı.

Kerby, kendisince İran’ın istikrarsızlaştırıcı girişimlerinin durdurulmasından mutlu olacaklarını söyleyerek, İran’ın füze denemelerinin durdurulmasını istedi, ABD’nin bölgedeki geniş çaplı askeri varlığının İran’ın bu tür girişimlerinden kaynaklandığını ileri dürdü. ABD’nin suçlamalarına karşılık olarak İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, İran’ın füze denemelerinin gerek nükleer anlaşma ve gerek Güvenlik Konseyi’nin 2231 sayılı kararnamesine aykırı olmadığını belirtti.

Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed, ülkesinde erken cumhurbaşkanlığı seçimine hazır olduklarını söyledi.

Rus Ria haber ajansına verdiği mülakatta konuşan Suriye Başkanı Beşşar Esed, “Eğer Suriye halkı eken seçim isterlerse biz erken cumhurbaşkanlığı seçimini düzenlemeye hazırız. Eğer böylesi bir istek olursa bu benim için bir problem değil” dedi.

Esed, ayrıca doğrudan Cumhurbaşkanlığı Seçimine başvurmanın parlamento seçimlerinden daha faydalı olacağını da belirterek, “Biz daha çok kan dökülmemesi için silahını bırakan herkesi aff etmeye hazırız” diye ekledi.

Suriye lideri sözlerinin devamında ise, Rusya, Şam ve İran'la birlikte teröre karşı savaşmaya hazır militanları, kendilerine çekerek uzlaşmayı hızlandırmanın önemli olduğunu da belirtti.

İslam İnkılabı Rehberi Imam  Hamanei, ülkenin savunma gücü yeterli olmazsa her ülkenin önünden çekilmek zorunda kalınacağını söyledir.

Hz. Fatıma’nın (s.a) kutlu veladet yıldönümü ve Anneler Günü münasibetiyle bazı Ehlibeyt meddahlarını Kabul eden İran İslam İnkılabı Rehberi Imam Seyyid Ali Hamanei, “İslami Düzen savunma güçüne sahip olmadan müzakere ve teknoloji peşinde olursa, bizi tehdit eden her türlü ülkenin karşısında geri çekilmek zorunda kalırız” diye konuştular.

Imam Hamanei sözlerinin devamında “Eğer bazıları geleceğin dünyası müzakere dünyasıdır ve füze dünyası değildir diyorlar ise ve bu söyledikleri bilgi yetersizliğinden kaynaklanıyorsa, o zaman bunun ismi cahilliktir, ama eğer bilinçli bir şekilde böyle birşey söylüyorlar ise o zaman bu vayana ihanettir” dediler.

İnkılap Rehberi düşmanın gençler üzerindeki oyunlarına temasen “Düşman İslam’a inanmak, İslami Düzenin işleyişine inanmak ve İslami Düzenin devam edebilir olduğu konusu üzerinde çalışıyor” dediler.

İslam İnkılabı Rehberi Imam Seyyid Ali Hamanei, “İslami Düzen savunma güçüne sahip olmadan müzakere ve teknoloji peşinde olursa bizi tehdit eden her türlü ülkenin karşısında geri çekilmek zorunda kalırız” diyerek, “Bugün hem füze ve hem de müzakere devridir” diye eklediler.

İmam Hamanei, İnkılâp düşmanlarının İran ile düşmanlık için gerek eski ve gerek yeni gelişmiş bütün araçları kullandıklarına değinerek, “Onlar, hedeflerine ulaşabilmek için yaptırım, ekonomik ilişkiler, askeri tehditler ve her türlü araçtan yararlanıyorlar. Bu yüzden biz de, bütün bu alanlarda savunma ve mücadele etme gücüne sahip olmalıyız” dedi.

İmam Hamanei,, İran halkına baskı yapmak için müstekbirlerin en fazla kullandıkları şeyin askeri güç olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Dünyadaki bu orman düzeninde, eğer İran İslam Cumhuriyeti sadece müzakere, ekonomik ve hatta bilim ve teknolojik ilişkilerinin peşinde olsa ama savunma gücüne sahip olmasa, acaba, küçük ülkeler bile İran halkını tehdit etme cesaretinde bulunmazlar mı?”

İmam Hamanei, yarının dünyasını ‘füze dünyası’ değil de, ‘müzakere dünyası’ olarak görenleri eleştirerek: “ Zaman, her şeyin zamanıdır. Eğer böyle olmazsa, çok rahat bir şekilde halkın haklarını yiyeceklerdir. Eğer bu söz bilinçsizce söylenmişse ayrı bir konu… Eğer bilinçli bir şekilde söylenmişse bu bir hıyanettir.”

Rehber Hamaney, Devrim Muhafızlarının gelişmiş ve hassas füze denemelerinin, Amerika ve İsrail’in zulmü sebebiyle kalpleri kan ağlayan ancak ellerinden bir şey gelmeyen milletlerin mutluluğuna vesile olduğunu ifade ederek,

“Düşman sürekli olarak askeri gücünü ve füzelerini güçlendirmektedir. Böyle bir durumda nasıl olurda, zaman füze zamanı değildir diyebiliriz?” dedi.

İmam Hamanei, bu zaman füze üretme zamanı değildir şeklinde yükselen sözleri, İnkılabın ilk yıllarında ‘satın aldığımız F-14 savaş uçaklarını Amerika’ya geri verelim,hiçbir işimize yaramıyor’ diyen Mehdi Bazergan hükümetinin bazı üyelerinin sözlerine benzetti ve şunlar söyledi:

“O dönemde direndik ve bu durumu ifşa ettik. Kısa bir zaman sonra da Saddam İran’a saldırdığında, bu savunma araçlarına ne kadar ihtiyacımız olduğu anlaşıldı.”

İmam Hamanei, birkaç istisna dışında diplomasi ve siyasi müzakereleri kabul ettiğini tekrar ederek:“Sanki müzakerelere karşıymışız gibi tebliğde bulunulmasın. Biz, hileye uğramamak için, güçlü ve uyanık bir şekilde müzakere yapılsın diyoruz” dedi.

Devrim Muhafızları Ordusu Hava-Uzay Kuvvetleri Komutanı, İranlı yetkililerin Amerikan tehditlerinden korkmamaları gerktiğini vurguladı,

İran İslam Cumhuriyeti Devrim Muhafızları Ordusu Hava-Uzay Kuvvetleri Komutanı Tuğgeneral Amir Ali Hacizade bugün yaptığı açıklamada son iki yılda düzenledikleri bazı önemli tatbikatları gizli tuttuklarını söylerek, “Yetkililere tavsiyem yabancı güçlerin tehditlerinden korkmasınlar, son iki yılda düzenlediğimiz bazı önemli tatbikatları gizli tutmaya çalıştık ve basına bildirmedik ve bu da Amerikalıları cüretlendirdi” diye konuştu.

Tuğgeneral Hacizade, İran’ın Batı Asya gibi son derece güvenliksiz ve tehlikeli bir noktada bulunduğunu ve geçmişten günümüze de savaşların hiçbir zaman bu bölgeden eksik olmadığını belirterek, “Geçen iki yüzyılda ülkemizin üçte ikisi bölündü. Böylece bugün İran adında tanıdığımız ülke iki yüzyıl önceki İran’ın sadece üçte birisi kadardır” dedi.

Devrim Muhafızları Ordusu Hava-Uzay Kuvvetleri Komutanı ayrıca geçen yıllar zarfında düzenledikleri askeri tatbikatları basına açık bir şekilde yaptıklarını ama son iki yılda bazı tatbikatları gizli tutmaya çalıştıklarını ve bunun da Amerikalıları küstahlaştırdığı belirterek, “Yetkililere tavsiyem Amerika’nın tehditlerinden korkmasınlar olacaktır” diye konuştu.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Cabiri Ensari, Bağdat ve Lahor’daki terör saldırılarını şiddetle kınadı.

Yaptığı açıklamada Irak’ın başkenti Bağdat ve Pakistan’ın Lahor kentindeki terör saldırılarını kınayan İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Cabiri Ensari, bu terör eylemlerinde hayatını kaybedenlerin ailelerine başsağlığı dileyerek, dost ve kardeş ülkeler olan Irak ve Pakistan halkı ve hükümetlerine taziyelerini iletti.

Cabiri Ensari, ayrıca “Bu terör eylemleri teröristler ve aşırıcıların insanlık hayatını hedeflediği iyice gösterdi. Terör saldırıları bütün dünya ülkelerinin ciddi şekilde girişimde bulunmasını gerektiriyor” ifadelerini kullandı.

Arap ülkeleri nasıl Siyonist rejime karşı alçalarak barış eli uzattıysa, İran’dan da aynı hareketi beklemekteler.
 

İmam Rıza Türbesinde Yüz Binlere Seslenen İran İslam İnkılabı Rehberi İmam Hamaney, ABD, Batı, Siyonistler ve Emperyalist güçler bizden, Filistin meselesini görmezlikten gelmeyi ve bölgede ki ülkelerde (Gazze, Bahreyn ve Yemen) faaliyet gösteren Direniş eksenini, siyasi olarak desteklemekten vazgeçmemizi istemekte olduğunu söyledi.

Yani kısaca şunu söylemek istiyorlar: Bazı ülkeler ve devletler İslam ve Müslüman ülkesi olmasına rağmen, nasıl Siyonistlerle işbirliğine gittiyseler, İran İslam Cumhuriyetinden de aynı tavrı sergilemesini istemekteler.

Bu sözün asıl manası yani; Arap ülkeleri nasıl Siyonist rejime karşı alçalarak barış eli uzattıysa, İran’dan da aynı hareketi beklemekteler.

Elbette mesele sadece bunlarla sınırlı kalmayacak, zira düşman İran’dan savunma amaçlı ürettiği ve caydırıcı özelliğe sahip kazanımlarından da vazgeçmesini istenmekte, çünkü kıtalar arası uzun menzilli füze denemelerinin dünya da nasıl bir yankı uyandırdığını gördüler.

Yavaş-yavaş mesele şu noktaya gelecek; neden İran Devrim Muhafızları kuruldu? Neden İran İslam Cumhuriyeti anayasası İslami kanunları içermekte?

Eğer siz düşmanın bu saldırıları karşısında geri adım atacak olursanız, düşman bir adım daha ileri atacak ve git-gide sizin kanunlarınızın Liberalizm ve özgürlüğe karşı olduğunu söyleyecek.

Nükleer mutabakat sonrası hayata geçirilen Kapsamlı Ortak Eylem Planı, Amerikalılar tarafından uygulanmadı, bugün İran tüm dünyada bankacılık işlemlerinde büyük sorunlarla karşılaşmakta, İran’ın bloke edilen mal varlığı henüz geri gönderilmedi.

Bu mutabakat metnine bel bağlayanlar, elbette biz imzalanan mutabakat metnine bağlı kalmalıyız, ama düşman bin bir hile ve desiselerle vermiş olduğu taahhüdü yerine getirmekten imtina etmekte, bu da yani mutlak zarar demektir.

Bizim Filistin’e desteğimizin süreceğini kardeşlerinize söylemenizi vurguluyorum
 

Bildiğiniz üzere bazıları bizim kendi çıkarlarımızdan dolayı Filistin’e destek verdiğimizi söylüyorlar. Ancak bu söz İslam İnkılabının başından beri doğru değildi ve değildir. Çünkü biz, asla Filistin meselesinde Amerika ve diğerleriyle müzakere etmeye yanaşmadık.

Hamas heyeti İran’a gerçekleştirdiği ziyarette Tahran’da yetkililerin çoğuyla görüştü. Ancak bu görüşmelerin en dikkat çekicisi ve önemlisi Hamas heyetinin basına kapalı bir şekilde Kudüs Ordusu komutanı Kasım Süleymani ile gerçekleştirdiği görüşmeydi.

General Kasım Süleymani İslami Direniş Hareketi (Hamas) heyeti ile yaptığı görüşmede şöyle konuştu: Bizim Arabistan’la olan sorunumuz bitecektir. Bu arada farklı taraflarda saf tutanlar zarar edecektir ve herkes kimin, kimin yanında yer aldığını bilecektir.

Sizin savaşınız uzun süreli ve kapsamlıdır. Bütün İslam dünyası size destek vermelidir. Biz, Filistin’in güçlü olmasını ve sizin aranızdaki uzlaşmada başarılı olmayı istiyoruz.

Bu görüşmede General Sülaymani detaylı bir şekilde direniş ve İran’ın ona bakışı hususunda konuştu ve şöyle ekledi: İran İslam Cumhuriyetinin Filistin meselesinde tutarlı ve sağlam bir tutumu vardır. Nükleer anlaşmadan önceki tutumu anlaşmadan sonra da geçerlidir ve değişmeyecektir.

Biz, Filistin’e destek vermeyi sürdürecek ve yüksek sesle batıyla yapılan müzakerelerde nükleer anlaşma sağlanmıştır ve onun haricinde hiçbir konu ele alınmamış ve herhangi bir muamele gerçekleştirilmemiştir, vurgusu yapacağız.

Ülkemizin Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif’in belirlenmiş ve açık bir görevi olduğunu açıkça söyleyebilirim ve o da nükleer anlaşmaydı. Kendisine başka bir konunun ele alınması görevi verilmemişti. Ancak Amerikalılar başka konuları da işe karıştırmak çok uğraştılar.

Biz, Amerika ile ikili ilişkileri bile kabul etmedik. Zaruri konularda ihtiyaç olmasına rağmen onlarla hiçbir konuyu ele almadık. Bunu size vurguyla söyleyebilirim ki, onlar baskılarını ve yaptırımlarını on katına da çıkarsalardı biz asla Filistin meselesinden vaz geçmezdik. İşte bu nedenle Amerika kongresinin İran terörizme ve Filistin’e destek veriyor iddiasıyla İran karşıtı tutumlarında dayattığını görüyorsunuz.

Bildiğiniz üzere bazıları bizim kendi çıkarlarımızdan dolayı Filistin’e destek verdiğimizi söylüyorlar. Ancak bu söz İslam İnkılabının başından beri doğru değildi ve değildir. Çünkü biz, asla Filistin meselesinde Amerika ve diğerleriyle müzakere etmeye yanaşmadık.

Bizim Filistin’e desteğimizin süreceğini kardeşlerinize söylemenizi vurguluyorum. Çünkü bu, bizim asıl ve inançsal tutumlarımızdan olup bizimle Allah arasında olan bir meseledir.

İran’ın Filistin’e ne ölçüde destek verdiğine de değinen General Kasım Süleymani şöyle ekledi: Bazen desteklerimiz azaldı ve bu bizim Filistin meselesindeki siyasi tutumumuzun değişmesinden değil de iktisadi şartlardan kaynaklanıyordu. Çünkü bizim temel inançlarımızda bir değişiklik yaşanmamıştır. Filistin her zaman olduğu gibi bize göre bir inanç olarak kalacaktır.

İran’ın diğer İslam ülkelerinin Filistin direnişine yardım etmesine karşı çıkmadığına değinen Kasım Süleymani şöyle devam etti: Biz, İslam ülkelerinin size yardım etmesine muhalif değiliz. Bilakis Filistin’in yanında yer alacak her İslam ülkesinin elini öpüyoruz ve bu hususta bir sorunumuz yoktur. Aksine bu ülkelerin direnişe yardım ve destekleri mutluk vericidir.

Bölgenin geçici sorunlarına kimsenin müdahale etmemesini ümit ederiz. Bizim Arabistan’la olan sorunumuz bitecektir. Bu arada farklı taraflarda saf tutanlar zarar edecektir.

Tasnimnews