کارگر
Myanmar’da Müslümanlara yönelik şiddet devam ediyor.
Myanmar’da Müslüman nüfusa yönelik şiddet devam ediyor. Ülkenin batı bölgesinde Budistler tarafından gerçekleştirilen saldırılarda 5 Müslüman hayatını kaybetti. Görgü tanıkları, 800'e yakın Budist’in Müslümanların yaşadıkları yelere saldırdıkları, birçok evi ateşe verdiklerini bildirdi.
Müslüman yetkililer, Müslümanların korku içinde yaşadığını kadın ve çocukların ormanlık alanlarda saklandığını açıkladı. Müslüman yetkililer güvenliğin hükümet tarafından sağlanması gerektiğini, Müslümanlar olarak derin hayal kırıklığı içinde olduklarını söyledi.
Hayatını kaybeden 5 Müslüman’ın bıçaklanarak öldürüldüğünü belirten yetkililer, ölenlerin arasında 94 yaşında bir kadının da olduğunu bildirdi.
Polis yetkilileri geçen Cumartesi'nden bu yana devam eden şiddet olaylarında 59 ev ve bir caminin ateşe verildiğini söyledi.
Uluslar arası toplum bölgede huzursuzluğun giderek yükseldiğine dikkat çekerek, hükümetin biran önce tedbir alması gerektiğini ifade ediyor.
Nüfusunun büyük çoğunluğunu Budistlerin oluşturduğu Myanmar'da Haziran 2012'de başlayan gerginlik, çoğu Müslüman yüzlerce kişinin ölümüne neden olmuş, olaylar yüzünden 140 bin civarında kişi yer değiştirmek zorunda kalmıştı.
İran- ABD Görüşmeleri Sonuç Verir mi?
Bismillah
İran- ABD ilişkilerinin 34 yıllık geçmişini ayrıntılarıyla olmasa da genel olarak izleyen herkes, BM Yıllık Genel Kurulu bahanesiyle son günlerde iki ülke üst düzey yetkilileri arasında masaya oturma isteğinin geçmişe göre arttığını görebilir.
Görüşmeye dair temayülün ABD tarafından son dönemde artımasının önemli sebepleri vardır.
1-Herşeyden önce Batı dünyasının lideri konumundaki ABD geçen bu dönemde başvurduğu bunca yöntemlere rağmen İran islam cumhuriyetini yıkıp yerine kendi çizgisine yakın bir rejim kurdurmayı başaramadı. ABD’nin bu yöndeki çabalarının ayrıntıları konusunda birkaç yıl önce ele aldığımız değerlendirmeye bakılabilir: http://rasthaber.com/yazar_94_37_abd--iran-savasi.html
2-İran’ın geçen bu dönemde İslam dünyası başta olmak üzere dünya halkları yanındaki saygınlığı artmış ve bu süreç ABD’nin istemediği hızda ilerlemektedir. İran hakkında sürdürülen bunca dezenformasyona rağmen İran’ın ABD’nin dalanı konumundaki Güney Amerika ülkelerine kadar uzanması Amerikalıları derinden kaygılandırmaktadır. Ortadoğu’nun güçlü ülkesi İran’ın Rusya ve Çin gibi devlerle işbirliğini artırması ise dünyanın geleceğini etkileyici ve görmezden gelinemez bir durumdur.
3- Komşuları Afganistan ve Irak’ın askeri olarak NATO ve Batılı ülkelerce işgal edilmesine ve doğudan ve batıdan kıskaç altına alınmasına rağmen İran’ın teslim olmaması bir yana bu ülkelerdeki nüfuzunun arttığına tanık olunmuştur. Irak, Suriye ve Lübnan’da son yıllarda doğal bir şekilde oluşan anti emperyalist direniş cephesinin baş oyuncusu hiç şüphesiz İran’dır ve bölge meselelerinin İran olmaksızın görüşülüp çözüme kavuşturulması mümkün değildir.
4- İlk sıralar insan hakları ihlalleri ve daha sonra nükleer proğramı bahane edilerek bu ülkeye karşı otuz yıla yakındır sürdürülen askeri, ekonomik ve teknolojik yaptırımlar sonuç vermediği gibi İran’ın bu sahalarda gelişmesine ve hatta bazı alanlarda kendine yeterli konuma gelmesine yol açmıştır.
5- Nükleer proğramı konusunda İran’a on yıldır artırılarak uygulanan uluslararası baskı ve felç edici yaptırımlara rağmen İran nükleer proğramından geri adım atmamıştır. İran’ın nükleer teknolojiye asla sahip olmaması gerektiğini açıkça ilan eden Batı’lılar, İran’ın 2004 yılında araştırma amaçlı 3 adet santrifuj bulundurmasını bile kabul etmezken bugün onbinlerce santrifujla uranyum zenginleştirdiğini sadece seyretmektedir. 2010 yılında Tahran’daki araştırma ve ilaç üretimi amaçlı reaktöre %20 zenginleştirilmiş uranyum verme karşılığında İran’ın elindeki %3 zenginleştirilmiş uranyumu yurt dışına çıkarma şartı koşan Batı, şimdilerde İran’ın %20 zenginleştirilmiş uranyumu reaktörde yararlanılacak kapsül ve aksesuarlarıyla ürettiğine tanık olmaktadır ve...
Ve işte bu sebeplerden dolayı Batı ve öncüsü ABD’nin İran’la görüşme yapmaktan başka çaresi bulunmamaktadır. İranla görüşmek için fırsat kollayan Batı, son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde işbaşına gelen Hasan Ruhani ve ekibini ise görüşmelere başlamak için bir bahane olarak görüyor. Halbuki İran’ın dış dünyayla, özellikle de Batı ile ilişkiler siyasetinde herhangi bir değişiklik meydana gelmemiştir.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun da İran’ın yeni hükümeti yetkilileriyle yaptıkları doğrudan görüşmeler ve daha önce verdikleri demeçlerde ABD makamlarının açıklamalarına benzer ifadeler kullanmaları aynı yönteme başvurduklarını gösteriyor. İran’ın Türkiye ile ilişkilerinde herhangi bir değişiklik gözlenmediği bir yana iki ülke arasındaki ilişkiler Ahmedinejad hükümetleri döneminde her açıdan zirvesine ulaşmıştı. Suriye meselesinde Batılıların oyununa gelerek İran’la işbirliğinden kaçınan AK Parti hükümeti yetkili makamları anlaşılan Batı’ya fazla güvenip yaptığı hatayı itiraf etmek yerine kamuoyunu bu ülkenin bölgesel anlaşmazlıklarda yer almasına hazırlamak için İran’da yeni hükümetin tavrını bahane olarak göstermek yöntemini seçmektedir.
İran açısından son gelişmelere bakacak olursak;
1- İran eşit şartlarda görüşmelere açık olduğunu yıllardan beri tekrarlayıp durmaktadır. Uluslararası sözleşmeler çerçevesinde haklarından vazgeçmeyeceğini ve hakkından fazlasını istemediğini her defasında dile getirmektedir. Nükleer teknoloji programında da NPT’ye(Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Sözleşmesi) bağlı kalacağını, bu sözleşme çerçevesinde UAEK ile her türlü işbirliği ve şeffaflığa hazır olduğunu bildirmiştir. Hasan Ruhani ekibi de aynı siyaseti takip etmektedir..
2- İran yukarıda saydığımız sebeplerle gelinen noktada zaman ve oluşan uluslararası şartları da dikkate alarak –ilkelerinden vazgeçerek değil- daha güçlü bir konumda olduğuna inanıyor ve bu yüzden görüşmelerde daha esnek davranabileceğini ortaya koyuyor. İran’ın kaydettiği ilerlemeler karşısında on yıl öncesine göre daha zayıf konumda bulunan ABD’nin önceki şartlarından geri adım attığını da dikkate alarak daha büyük kazanımlar için önceki kazanımlarından bazılarından vazgeçebileceği mesajını vermektedir. Örnek olarak Ahmedinejad hükümeti döneminde uranayumu %20 oranında zenginleştirmeye dair elde edilen kazanıma göz yumarak nükleer dosyasının BM Güvenlik Konseyinden UAEK’ye aktarılmasını ve ekonomik-teknolojik yaptırımların hafifletilmesini sağlıyabilir. Yani önceki hükümetin siyasetleri doğrultusunda, hatta önceki hükümetin mirasından harcayarak, ama yeni bir yöntemle İran’ın kazanımlarına yenilerini ekleyebilir.
3- İran’ın yeni hükümetinin izlediği yöntem hakkında koparılan yaygaralar ve Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ekibinin bu fırsatı kullanarak İran içinde bunu kendi lehine kullanma çabaları, İran’ın İslam İnkılabı ile edindiği ilkelerinden taviz verdiği olarak algılanmamalıdır. İran’daki anayasal yapı ve kurumların yetkileri ve görevleri konusunda bilgisi olanlar izlenen yöntemin önceki hükümetin hazırladığı şartlara uygun ve bütün bir sistemin isteği doğrultusunda geliştiğini onaylarlar. Ahmedinejad’ın radikal çizgisine karşı Ruhani’nin ılımlı siyaseti vb sözler tarafların üzerlerinde hissettikleri iç baskıları hafifletmeye yöneliktir. Hasan Ruhani ve Dışişleri Bakanı M. Cevad Zarif’in önceki İran’lı yetkililerden farklı konuştuklarına dair Amerikan makamlarınca yapılan açıklamalar gerçeklerden öte kendi arzularını yansıtıyor. Çünkü Ruhani ile Ahmedinejad’ın BM Genel Kurulunda yaptıkları konuşmaların metinleri incelendiğinde İran’ın nükleer programı, Suriye de dahil bölgesel meseleler, Filistn davası ve İsrail’in cinayetleri konusunda aynı çizginin takip edildiği görülmektedir ve bunlar İslam cumhuriyeti’nin değişmez siyasi çizgisini göstermektedir.
Yukarıdaki açıklamalar ışığında ABD’nin daha çok ve İran’ın daha az ihtiyaç duyduğu ABD- İran ilişkilerinde iyileştirme yakın ve hatta orta zamanda mümkün gözükmüyor. Çünkü;
1- İran tarafında eşit şartlarda ilişkilerin iyileştirilmesi için bir kararlılık ve irade olmasına rağmen Amerikan tarafının aynı kararlılık ve irade göstermesi mümkün değildir. Çünkü ABD’nin İran’ı uluslararası ilişkilerde eşit şartlarda bir partner olarak görmesi Batı blokunun ağır bir yenilgiyi kabul etmesi demektir.
2- Buna ilaveten İsrail’in varlığını kabul etmeyen bir İran’ın Amerikan Kongresi de dahil ABD içindeki siyonist odakların kontrolündeki karar mekanizmalarının hazmedeceği bir durum değildir. Çünkü ABD’ye hakim açık ve gizli güç odaklarının hemen hepsi İsrail’in çıkarlarını Amerikan çıkarlarına tercih ederler ve İsrail’in varlığını kabul etmeyen bir İran’la ilişkilerin normalleşmesine izin vermezler.
3- Durum İran açısından da farklı değil. İsrail’in varlığını kabul eden bir İran, Filistin davasına sırt çevirmiş, mustazafların sesine kulak tıkamış, adil dünya düzeni ülküsü ve genel olarak İslam inkılabının ilkelerinden vazgeçmiş bir İran’a dönüşür. Bu ise İran içindeki ve dünyanın her yanındaki inkılapçı müslümanların hazmedemiyeceği bir durumdur.
Ne ABD’nin ne de İran’ın buna hazırlıklı ve niyetli olduğunu sanmıyoruz. Ama her iki taraf da ihtiyaç duydukları oranda ve sınırlı da olsa kendi problemlerini gidermeye ve en azından karşı tarafın elinden kozlarını almaya çalışacaktır.
Y. ZİYA T.YILMAZ
"Dış Politikada temel çizgimiz Rehber’in çizgisidir.."
İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin New York seyahatine gösterilen tepkilere işaret eden İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı, dış politikada temel çizgimiz İslam İnkılabı Rehberi’nin belirlediği çizgi olduğunu ifade etti.
MHA'nın bildirdiğine göre, Netanyahu’nun BM 68. Genel Kurul Toplantısı’da yapacağı konuşmasının öncesinde İRİB Haber Merkezi’ne New York’ta konuşan İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, Siyonist rejimin başbakanı Netanyahu’dan yalan ve korku yaratmaya yönelik konuşmasından bir şey beklenmemesinin yanısıra dünyanın da onun yalanlarına kulak asmaması gerektiğini ifade etti.
Son altmış yılda Filistin halkını katliam eden ve zulüm yaşatan bölge için tehdit oluşturduğunu söyleyen Zarif, buna rağmen kendini insan hakları yanlısı olarak göstermek isteyen Siyonist rejimi dünyadan haraç almak istediğini konuşmasına ekledi.
Cumhurbaşkanı Ruhani’nin New York seyahatine gösterilen tepkilere işaret eden İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı, dış politikada temel çizgi İslam İnkılabı Rehberi’nin belirlediği çizgi olduğunu ifade etti.
Zarif, dış politikada sabırlı olmak gerektiğini, duygusallaşmanın ise bu alanda zararlı olduğunu konuşmasına ekledi.
Muta Nikahı'nın “Cihat Nikahı” ve “Zina” ile Arasındaki Farkları
Kur’an’ın müfessirleri ve özü olan Ehlibeyt İmamlarından uzak kalanlar Allah’ın insanların maslahatı için öngörmüş olduğu hükümlerin hikmet ve felsefesini anlamadıklarından, Allah’ın Kur’anda hükmünü açıkladığı bazı hükümleri bile eleştirme cüretini göstermekte ve akıllarınca Allah ve Peygamberin caiz saydığı hükümleri yasaklamaya kalkmaktadırlar! Ve maalesef ellerindeki devlet gücüyle yerine göre bunda başarılı da olmuşlardır. İslam’ın özünden habersiz olan bu zatlar Kur’an-ı natık olan Ehlibeyt imamlarına müracaat edecekleri yerde sözlerini kanıtlamak için her türlü tahrif ve çarpıtmaya gitmişlerdir. Kur’anda hükmü açıklanan konulardan biri de MUTA nikahıdır. Bazıları utanmadan Muta nikahını zina ve cihat nikahına benzetecek kadar küstahlaşmaktadır. Bu yazıda Kur’anda hükmü açıklanan “muta nikahı”nın yeni bidat “cihat nikahı” ve “zina” ile arasındaki farkları ele alacağız.
Muta Nikahı ile “Cihat Nikahı” ve “Zina” Arasındaki Farklar
Kur’an’ın müfessirleri ve özü olan Ehlibeyt İmamlarından uzak kalanlar Allah’ın insanların maslahatı için öngörmüş olduğu hükümlerin hikmet ve felsefesini anlamadıklarından, Allah’ın Kur’anda hükmünü açıkladığı bazı hükümleri bile eleştirme cüretini göstermekte ve akıllarınca Allah ve Peygamberin caiz saydığı hükümleri yasaklamaya kalkmaktadırlar! Ve maalesef ellerindeki devlet gücüyle yerine göre bunda başarılı da olmuşlardır. İslam’ın özünden habersiz olan bu zatlar Kur’an-ı natık olan Ehlibeyt imamlarına müracaat edecekleri yerde sözlerini kanıtlamak için her türlü tahrif ve çarpıtmaya gitmişlerdir. Kur’anda hükmü açıklanan konulardan biri de MUTA nikahıdır. Bazıları utanmadan Muta nikahını zina ve cihat nikahına benzetecek kadar küstahlaşmaktadır. Bu yazıda Kur’anda hükmü açıklanan “muta nikahı” ile yeni bidat “cihat nikahı” ve “zina” arasındaki farkları ele alacağız.
Kısaca Muta ile Zina Arasındaki Farklar
— Kadının rızası olmadan muta nikahı gerçekleşmez, batıldır. Ancak zina ve cihat nikahında böyle bir şart söz konusu değildir.
— Muta nikahında kadın, kararlaştırılan süre zarfında erkeği ile birlikte olabilir. O süreden sonra bir birlerine namahrem ve haramdırlar ve artık aralarında önceki gibi bir ilişki söz konusu değildir. (ancak yeniden nikah kıymak şartıyla bu mümkün olabilir) Ancak zina ve cihat nikahında böyle bir mahremlik söz konusu değildir.
— Evli bir kadınla, ölmüş bir kadınla, dinsiz bir kadınla, mahremle (anne, kız kardeş, kız…) muta nikahı yapılamaz. Evli, ölmüş ve dinsiz kadınlarla zina ve cihat nikahı yapılabilmektedir.
— Muta nikahından sonra kadın, hemen başka bir erkekle muta nikahı yapamaz. Bunun için iki adet dönemini (60 gün kadar) beklemeli veya 45 gün süre ile iddet beklemelidir. Ancak zina ve cihat nikahında böyle bir süre söz konusu değildir. Bir günde yüzlerce insanla zina yapılabilmektedir.
— Muta nikahı kıyan erkek, bazen muta nikahını daimi evliliğe çevirmekte ve onunla daimi nikah kıymaktadır, ancak zina eden kadınla hiç kimse güvenmediğinden daimi nikah kıymaya yanaşmamaktadır.
— Zina ve cihat nikahında kadın, bir günde 10 veya daha çok erkekle bile cinsel ilişkiye girebilir, ancak muta nikahında kadın yalnızca bir kişi ile nikah kıyabilir. Ondan sonra da iddetini beklemek zorundadır.
— Zinadan dünyaya gelen çocuk, (İslam mezheplerinin görüşüne göre) veledi zinadır, ne anneye ve ne de babaya aittir. Ancak muta nikahından olan çocuk şeri olarak anne ve babasına aittir.
— Zina ve cihat nikahında kadın, erkeklerin şehvetlerini tatmin etme aracıdır, ancak muta nikahı kadına şahsiyet vermekte ve onurunu koruyarak, onun maddi ve cinsel ihtiyaçlarını helal yoldan karşılamaktadır.
— Zina ve cihat nikahı cinsel yolla bulaşan hastalıkların yayılmasına neden olmaktadır, ancak muta nikahında normal evlilikte olduğu gibi gerekli tedbirlerle hiçbir hastalık söz konusu değildir.
— Muta nikahında daimi nikahta olduğu gibi karı koca arasında nikah akdi okunmaktadır. Nikah akti gerçekleşmeden birbirlerine namahremdirler. Ancak zina ve cihat nikahı denilen şeyde nikah akdi söz konusu değildir.
EVLİLİKLE ZİNA’NIN FARKLARI
1. Had: Zinanın haddi vardır, ancak nikahın haddi yoktur.
2. Mihriye: Zinanın mihriyesi yoktur, ancak nikahın mihriyesi vardır.
3. İddet: Zinanın iddeti bulunmamaktadır,[1] ancak nikahın iddeti vardır.
4. Nesep (soy): Zina ile nesep ve soy oluşmaz, ancak nikah nesep ve soy oluşturur.
GEÇİCİ EVLİLİKLE ZİNA ARASINDAKİ FARKLAR
Zina ve geçici nikah (muta) arasındaki farklara geçmeden önce her ikisinin de tanımını yapalım. Zinanın tanımı için şöyle söylenmiştir: “Şer’i nikah olmadan kadına (cinsel olarak) yakınlaşmak zinadır.” Geçici nikahın tanımı hakkında şöyle diyebiliriz: “Süre ve mihriyesi belli olan şer’i nikahla kadına (cinsel yolla) yakınlaşmaya muta nikahı denir.” Bu iki tanımı dikkate alırsak aralarında bir çok fark ortaya çıkmış olacaktır. Onların bazılarına değiniyoruz:
1. Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle “zina” eylemi إِنَّهُ کَانَ فَاحِشَةً وَسَاءَ سَبِیلاً “Şüphe yok ki zina çirkin bir hayâsızlık ve çok kötü bir yoldur.”[2] Ancak geçici nikah (muta) Allah’ın hikmeti ve ilmi üzere insanların maslahatı icabıdır: إِنَّ اللَّهَ کَانَ عَلِیماً حَکِیماً “Elbette Allah her şeyi bilmekte ve yerli yerince yapmaktadır.”[3] Allah Teâla Kur’an-ı Kerim’de muta ve geçici nikah hakkında şöyle buyurmaktadır:
وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَاءِ اِلَّا مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ كِتَابَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَاُحِلَّ لَكُمْ مَا وَرَاءَ ذٰلِكُمْ اَنْ تَبْتَغُوا بِاَمْوَالِكُمْ مُحْصِنينَ غَيْرَ مُسَافِحينَ فَمَا اسْتَمْتَعْتُمْ بِه مِنْهُنَّ فَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ فَريضَةً وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ فيمَا تَرَاضَيْتُمْ بِه مِنْ بَعْدِ الْفَریضَةِ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَليمًا حَكيمًا
“Sahip olduğunuz cariyeler müstesna evli kadınlar (ile evlenmeniz) da haram kılınmıştır. Allah'ın farz kıldığı hükümlere bağlı kalın. Bunun dışında kalanı iffetli olmak, zina etmemek üzere mallarınızla aramanız size helâl kılındı. O hâlde, ne zaman onlarla muta nikâhı yaptınızsa, (ona karşılık kesilen) ücretlerini bir farz olarak (kararlaştırılmış şekilde) verin. Mehir kesiminden sonra, (ücret veya süre hususunda) karşılıklı anlaşmanızda size bir günah yoktur. Allah, hiç şüphesiz bilendir, hikmet sahibidir. (Nisa Suresi, Ayet: 24)
Bu ayette zina ile muta arasındaki fark açıklanmıştır:
Yabancı (namahrem) bir erkekle, yabancı (namahrem) bir kadın arasında hiçbir nikah olmadan veya kadın iddet halinde olursa yahut kadının kocası olursa bu halde aralarında yaşanan cinsel ilişkiye zina denir. Ancak muta nikahı: Kur’an’da bizzat geçen bir nikahtır ve onu açıkça beyan etmiştir:
فَمَا اسْتَمْتَعْتُمْ بِه مِنْهُنَّ فَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ فَريضَةً
“Muta yaptığınız kadınlara, ücretlerini bir farz olarak veriniz. (Nisa, 24)[4]
1. Muta nikahı (geçici nikah da söylenmektedir) daimi evlilik gibi icap ve kabul dediğimiz nikah akdine sahiptir. Dolayısıyla iki tarafın kalben razı olması, yazması, çizmesi işaret etmesinin hiçbir faydası yoktur. Zina ve cihat nikahı denilen bidat nikahta böyle bir şey söz konusu değildir.
2. Kadın, geçici nikah dönemi süresince daimi evlilikte olduğu gibi erkeğin ihtiyarında olmak zorundadır. Namahrem oldukları için normal evlilikte olduğu gibi başka erkeklerle görüşme ve ilişkisi zina hükmündedir. Ancak zinada bu tür şeyler söz konusu değildir. Bir bununla bir onunla yatar. Bir günde onlarca kişiyle cinsel ilişkiye girebilir.
3. Muta nikahında kadın, geçici nikah süresi dolduktan sonra iddetini beklemek zorundadır. Eğer kadın aybaşı adeti görüyorsa ve ilişkiye girilmişse iki aybaşı dönemi iddet beklemelidir. (Bu da yaklaşık olarak 2 AY etmektedir) Eğer aybaşı adeti görmüyorsa 45 gün iddet beklemelidir. Bu süre zarfında daimi nikahta olduğu gibi başka bir erkekle evlenemez. İster bu süre zarfında çocuğun olmasını engelleyecek (kondom, hap, aylık iğneler, deri altı kapsülleri, tüplerin bağlanması… vb.) şeyler kullanılsın isterse kullanılmasın hüküm aynıdır. Ancak zina veya cihat nikahında böyle bir durum söz konusu değildir. Zina ve cihat nikâhında erkek sayısı ve zaman sınırsızdır. Bir günde yüzlerce erkekle bile ilişkiye girilebilmektedir.
4. Eğer erkek, geçici evlilik yaptığı eşinden çocuk sahibi olursa daimi evlilikteki çocukları gibi onu korumak ve nafakasını vermek zorundadır. Ancak zina ve cihat nikahı şer’i ve yasal olmadığı için çocuk erkeğin himayesinden yoksundur.
5. Eğer erkek, geçici nikah sonrası ölürse, muta nikahıyla dünyaya gelen çocuk daimi nikahta olduğu gibi ondan miras alır ve onun mirasçısı olur, ancak zina ve cihat nikahında bu söz konusu değildir. Çünkü zina yoluyla dünyaya gelen çocuk veledi zina hükmündedir ve çocuğun babası bile genellikle belli değildir.
6. Geçici nikahta, vakit ve mihriye belirlenmelidir. Bunlar olmadan okunan nikah batıldır. Nikah okunur okunmaz erkek kadının mihriyesini vermekle mükelleftir. Ancak zina ve cihat nikahında vakit ve mihriye söz konusu değildir. (zina da kadına verilen para mehriye değildir. Ve ayrıca zinadan sonra kadına para bile verilmeyebilir.)
7. Eğer bu çirkin zina ve cihat nikahı yoluyla gayri meşru çocuklar dünyaya gelirse, aralarında hiçbir irtibat olmayacak ve kendilerini birbirlerine yabancı olarak bileceklerdir. Çünkü bağ ve ilişkiye neden olan aile asaletinden, şefkat ve muhabbetten nasipsizdirler. Ancak geçici nikah yoluyla eğer çocuk sahibi olunursa, yasal ve şer’i olduğu için daimi evlilikle dünyaya gelen çocuklarla aralarında hiçbir fark yoktur.
8. Zina genellikle kaygı ve korkuyla iç içedir, özellikle eğer bu işi yapan iman sahibi bir müminse bu daha da şiddetlenir. Hatta eğer bu ilişkiden bir çocuk sahibi olursa doğal olarak kaygı ve korkuyla iç içe olan bir ilişkiden oluştuğundan bu durum fiziksel, ruhi ve manevi olarak çocuğa yansıyacaktır. Ama Kur’an-ı Kerim’in mubah bildiği, şer’i ve yasal olan geçici nikahla bu (cinsel) yakınlaşma olursa bahsi geçen sıkıntıların hiç birisi yaşanmayacaktır.
9. Gayri meşru yolla dünyaya gelen çocuklar kendilerini kimseye mensup bilmemekte ve birilerinin şehvet ve cinsi isteklerinin eseri olarak dünyaya geldiklerini bilmektedirler. Sonuç olarak topluma depresyonlu ve sorunlu kişiler kazandırılmış olmakta ve bu da toplumdaki emniyet ve asayişi ortadan kaldırmaktadır. Ancak helal yolla olan çocukların hiç birinde bu tür sıkıntılar söz konusu değildir. Gayri meşru yolla dünyaya gelen çocuk geleceğini belirsiz bilmekte, ancak şer’i ve yasal olarak dünyaya gelen çocuk böyle düşünmemektedir. Zira aile asaletine sahip ve soyu başkaları tarafından bellidir.
10. Kadın ve erkek ilişkileri daimi nikahta olduğu gibi geçici nikah kalıbında yol aldığından evlilik ilişkilerini kendiliğinden yönetecektir. Böylelikle çok sayıda insanla ilişkiler azalacaktır. Ve bu ilişkiler belirli yasalar çerçevesinde olduğundan doğal olarak cinsel birleşme yoluyla bulaşan bir çok hastalıklarda kendiliğinden azalacak ve ruhsal ve fiziksel olarak sağlıklı kadın ve erkekler topluma kazandırılmış olacaktır. Burada açıklanan birkaç farkla Kur’an-ı Kerim’in neden zinayı yasakladığı, ancak geçici nikahı (muta) caiz ve mubah saydığının hikmeti de ortaya çıkmış olmaktadır.
Dolayısıyla, muta nikahı ile zina ve cihat nikahı arasında temel farklar bulunmaktadır. Çünkü zina da kadın için iddet yoktur. Şeri olarak bir birleri üzerinde hiçbir hak ve sorumlulukları yoktur. Eğer zina yoluyla çocuk dünyaya gelirse çocuk haramzadedir ve miras almaz. Ama muta nikahı, bir çeşit kısıtlanmış evliliktir. Ve kendisine göre yasa ve kanunları vardır. Aynı şekilde muta nikahı kıyıldıktan sonra veya nikah süresi bittikten ve iddet beklenmeye başlandığından itibaren kadın, hiçbir namahrem ile gayri meşru ilişki kuramaz ve evlenemez. Dolayısıyla muta nikahı daimi evlilik gibi nikah, mihriye ve iddet bekleme açısından aynı özelliğe sahiptir…
Muta Nikahını Zorunlu Kılan Bazı Deliller
Burada muta nikahını zorunlu kılan bazı sebeplere değiniyoruz:
1. Evlenme çağı geçmiş bakire kızlar. Kimse tarafından beğenilip evlenilmedikleri veya okul ve başka sebeplerden dolayı zamanında evlenmeyerek yaşı geçen evde kalmış kızların cinsel ve maddi sıkıntılarının karşılanması. (Bakire bir kız isterse 50 yaşında olsun farz ihtiyat gereği evlenmek için babasından izin almak zorundadır.)
2. Ölüm ya da boşanma sebebiyle dul kalan kadınların sayısındaki önemli ölçüde artışın meydana gelmesi. Aslında muta nikahının odak noktası da burasıdır. Genel olarak dul kadınlar için önerilen muta nikahı böyle duruma düşen kadınlar için aslında bulunmaz bir nimettir. Dul kadınların toplum içinde yaşadıkları ruhsal sıkıntılar, cinsel istekler ve maddi sorunları ancak yeniden evlenmeleri (daimi nikah) veya muta nikahı ile (geçici nikah) söz konusu olabilir. Ancak genç kızların bile oldukça geç evlenebildikleri Türkiye’de dul bir kadının daimi nikahla evlenmesi oldukça zordur. Böyle bir duruma düşen dul bir kadının, cinsel ve maddi ihtiyaçlarını karşılamak için zinaya yönelmesi kaçınılmazdır.
Yıllara Göre Türkiye’deki Boşanma İstatistikleri
Türkiye’deki boşanma sayılarında yıllara göre yaşanan artış ve boşanma yoluyla dul kalan kadın sayısı:
2006: 93 bin 489
2007: 94 bin 219
2008: 99 bin 663
2009: 114 bin 162
2010: 118 bin 568
2011: 120 bin 117
2012: 123 bin 325
3. Bazı evli erkeklerin cinsel problemler, kısırlık, hastalık gibi eşiyle yaşadığı sorunlarından dolayı kendisinden ayrılmaksızın başka bir eş edinme arzusu da bu nikâhı zorunlu kılmaktadır.
4. Bazı kadınların anne-babasına bakması sebebiyle onlarla birlikte kalma zorunluluğu.
5. Kocanın, eşinin yaşlılığı ya da çocuklarıyla ilgilenme vb. sebeplerle ondan istediği şekilde yararlanamaması ve boşamaya gitmeden bir başka eşle arzularını yerine getirmek istemesi.
6. Maddi imkânsızlıkları ailenin yükünü taşıyabilecek oranda iyi olmayan erkeklerin kocası ölmüş ya da boşanmış veyahut evlenme yaşı geçmiş bakire kızların (babasının izni ile) bu tür bir evliliğe razı olması.
7. Resmî veya ticârî işleri sebebiyle bulunduğu yerden bir başka beldeye sık gelip gidenlerin orada bu tür bir evliliğe ihtiyaç duymaları. (Ya helal yoldan geçici nikah kıyacaklar, ya da haram yoldan zina edeceklerdir. Başka bir alternatif ise mastürbasyondur. O da haram ve dinde caiz değildir.)
8. Evlilik yükü ve mehir miktarında artış sebebiyle erkeklerin emsalleriyle evliliklerinin zorlaşması.
9. Toplumun şehvete düşkünlük vb. yaftalarla çok evliliğe olumsuz ya da alaycı yaklaşımı sebebiyle ikinci bir evliliğe ihtiyaç duyanların uzak bir yerde bu evliliğe yönelmeleri.
ABNA.İR
--------------------------------------------------------------------------------
[1] — Tavzihu’l Mesail meraci, c. 2, s. 449 – 460; Tehriru’l Vesile, c. 2, s. 701 – 77 ve s. 734 – 736.
[2] — İsra, 32.
[3] — Ahzab, 1, İnsan, 30, Nisa, 11…
[4] — Ehli Sünnetin büyük müfessirlerinden Kurtubi şöyle yazmaktadır: Cumhurun görüşüne göre bu ayetten maksat, sadrı İslam’da uygulanan MUTA NİKAHI’dır. و قال الجمهور: المراد نكاح المتعة الذي كان في صدر الاسلام Kurtubi Tefsiri, c. 5, s. 130, Tethu’l Kadir li- Şevkani, c. 1, s. 449; Tefsiri Tabari, c,5 s. 18, Suyuti Tefsiri, c.4, s. 140, Tefsiri İbn Kesir, c. 1, s. 486.
En stratejik İHA üretime başladı...
İran İslam inkılâbı muhafızlar ordusu komutanı Tümgeneral Muhammed Ali Caferi, İHA bombardıman uçağı olan Şahit-129'un tasarımdan üretime kadar tamamen muhafızlar ordusu uzmanlarınca gerçekleştiğini, bu topraklarda muhafızlar ordusu ve gönüllü seferberlik ordusu bilge uzmanlarının en stratejik İHA'yı İran İslam Cumhuriyeti için ürettiklerini duyurdu.
Tümgeneral Caferi Şahit-129 İHA'sının üretilmesi ile şer güçleri ve güvensizliklere karşı İslami vatanın toprakları ve sınırlarını korumak için yüksek kabiliyete sahip olduğuna işaretle, bu dakik ve ucuz teknolojinin ülke sınırlarındaki güvenliğin artmasına sebep olacağını söyledi.
İslami inkılâbı ordusu komutanı RQ 170 tipi Amerika İHA'sının ters mühendislik ve bilim çalışmalarının sona erdiğini, İranlı bilim adamlarının söz konusu amerikan İHA'sının bazı bölümlerini tasarlayarak ürettiklerine işaretle, yakın bir gelecekte İran yapımı RQ 170 tipi İHA ile ilgili olumlu haberler duyuracaklarını ifade etti.
İran Kara Kuvvetleri’nin en yeni İHA’sı “Yesir”, Kara Kuvvetleri Komutanı General Ahmet Rıza Purdestan’ın katıldığı törenle görücüye çıktı.
Yesir adlı İHA’nın beş km yüksekliğe çıkabildiği ve aralıksız 8 saat boyunca uçuş yapabildiği ve 200 km kadar uçuş menzili olduğu ve yer istasyonundan verilen komutları yerine getirebildiği belirtildi.
Yesir, İranlı uzmanların tasarım ve yapımı ile imal edilen İran silahlı kuvvetlerinin en yeni İHA’larından biri sayılır.
Yesir’in havalanmak ve inmek için havaalanına ihtiyacı bulunmuyor ve günün en modern kameraları ve teknolojileri ile donatılmış bulunuyor.
İran ordusundan RQ-170 açıklaması...
İran, CIA’in Kaşmer kentinde kaybettiği ve halen İran’ın elinde bulunan RQ-170 insansız hava aracının izleme kodlarının ve programlarının şifrelerini 2 yıla yakın bir süredir devam ettirdiği çalışmayla çözüme kavuşturduğunu açıkladı.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nda görev yapan General Hüseyin Selami, Fars Haber Ajansı’na yaptığı açıklamada Kasım 2011’de ele geçirdikleri, gözetleme görevi yapan RQ-170 numaralı insansız hava aracının kodlarını çözmeyi nihayet bitirdiklerini açıkladı.
İran, uçağı kendi hava sahasına izinsiz girdiği için düşürdüğünü açıklamış, CIA ise aracın kaybolduğu esnada Afganistan’da olduğunu söylemişti. Kaşmer kentinin Afganistan sınırına 225 km uzaklıkta olduğu biliniyor.
ABD, İran’dan uçağın geri verilmesini talep ettiğinde General Selami bir açıklama yapmış, “casusluk yapan bir aracı hiçbir ülke içindeki bilgilerle birlikte geri vermez, hiç kimse ülkesindeki casusluk faaliyetlerini hoş görmez” demişti.
Yaklaşık iki yıl sonra tekrar açıklama yapan Selami, “Uçağın bilgisayar sisteminin içindeki tüm bilgiler çözülmüş durumdadır ve yakın bir zamanda sadece RQ-170 hakkında değil, farklı konularda daha fazla iyi haberi de duyuracağız. İran Devrim Muhafızları Ordusu elektronik birimlerince bu model yeniden gözden geçirilmiş ve yeni bir versiyonunu geliştirmeyi başarmıştır” dedi.
İran tarafından daha önce yapılan açıklamalarda söz konusu uçağın teknolojisinin kopyalandığı belirtilmiş fakat uçağın topladığı istihbarat bilgilerinin şifrelerinin çözülüp çözülemediği hakkında herhangi bir ifade kullanılmamıştı.
Ruhani: İran’ın yapıcı sesine kulak verilmeli/ KONUŞMANIN TAM METNİ
İRAN İSLAM CUMHURİYETİ CUMHURBAŞKANI SAYIN DR. RUHANI’NİN 68. BM GENEL KURULU TOPLANTISINDA YAPTIKLARI KONUŞMA
Bismillahirrahmanirrahim
Hamd Alemlerin Rabbi Allah’adır. Efendimiz ve Peygamberimiz Muhammed’e, onun pak Ehl-i Beytine ve seçkin Sahabilerine Salat ve Selam olsun.
Sayın Başkan, Sayın Genel Sekreter, Değerli Konuklar, Hanımefendiler, Beyefendiler,
Öncelikle, Genel Kurul Başkanlığına seçilmenizden dolayı Zat-ı Alinizi içtenlikle kutluyor, Sayın Ban Ki-Mun’a çabalarından dolayı takdirlerimi sunuyorum.
Sayın Başkan,
Dünyamız korku ve umut dolu bir dünyadır; bölgesel ve küresel çaptaki düşmAnca ilişkiler ve savaş korkusu, ölümcül mezhep, etnik ve milli kimliklerin karşı karşıya gelmesi korkusu, şiddet ve aşırıcılığın kök salması korkusu, yoksulluk ve ezici ayrımcılık korkusu, yaşam kaynaklarının çürümesi ve yok olması korkusu, İnsani haklara ve insan saygınlığına kayıtsız kalınması korkusu ve ahlaktan gaflet edilmesi korkusu.
Bütün bu korkular karşısında yeni umutlar da vardır: Tüm dünyadaki insanların ve seçkinlerin umudu “Barışa evet, savaşa hayır” “Çekişme yerine diyalog” ve “aşırılık yerine sağduyu” umududur.
Umut, tedbir ve orta yolun, son seçimlerde yüce İran halkı tarafından makulce seçilmesi bunun canlı bir örneğidir. Dine dayalı demokrasinin kendini göstermesi ve yürütme gücünün yavaşça intikali, İran’ın istikrarsızlıklarla dolu bir bölgede güvenli bir liman olduğunu gösterdi. Devletimizin ve halkımızın kalıcı barışa, istikrar ve huzura ve çekişmelerin barışçıl yollardan çözümlenebileceğine olan tam inancı ve gücün, kabul edilişin ve meşruiyetin destekçisi olan halkoyuna dayanması, böylesine güvenli bir ortamın sağlanmasında büyük rol oynamıştır.
Sayın Başkan, Hanımefendiler, Beyefendiler,
Hassas bir dönemden geçen günümüz dünyasında tehlikelerle dolu uluslar arası ilişkilerde müstesna fırsatlar da mevcuttur. Kendimizin ve başkalarının durumunu değerlendirirken yapacağımız her türlü haksız yaklaşım beraberinde tarihi yaralar da getirecektir. Öyle ki bir aktörün yanlışı herkese olumsuz yansıyacaktır. Zarar görebilirlik bugün kuşatıcı küresel bir olgu halini almıştır.
Bu hassas dönemde uluslar arası ilişkilerde sıfır toplamlı oyun artık sona ermiştir. Ancak bir kısım aktörler kendi üstünlüklerini ve önceki hâkimiyetlerini korumak adına hala işlevini çoktan yitirmiş eski yöntem ve araçlara başvuruyorlar. Başkalarına boyun eğdirmek için militarizme yönelmek, askeri araçlardan yararlanmak ve şiddete başvurmak dünyamızda oluşan yeni şartlarda kullanılmaya çalışılan işlevselliğini yitirmiş eski yöntemlere örnektir.
Hegemonyacı zihniyet kendi hâkimiyetini sürdürüp korumak adına giriştiği ekonomik ve askeri girişimlerde bir takım basmakalıp kavramlardan yararlanmaktadır ki bütün bu kavramlar barış, güvenlik, insani onur ve insanlık karşıtıdır. Toplumları eşit hale getirmek ve batı değerlerini dünya değerleri olarak yaymak, soğuk savaş kültürünü korumak, kendini üstün görmek ve başkalarını ötekileştirmek adına dünyayı “Üstünler” ve “Üstün olmayanlar” olarak ikiye ayırmak ve ayrıca uluslar arası toplumda yeni aktörlerin ortaya çıkmaması için korku ve tehdit yaratmak bu kavramlara örnektir.
Böyle bir ortamda kamu ve kamu dışı, mezhebi ve hatta etnik şiddetler o kadar artış gösterir ki, büyük güçler arasındaki sakin dönemlerin bile şiddet içeren söylem ve eylemlerin tuzağına düşmemesi için hiçbir güvence bulunmamaktadır. Hiçkimse şiddet ve aşırıcılığın felaket dolu etkilerini basite almamalıdır.
Bu arada bölgesel aktörleri kendi doğal ortamlarından silmek için girişilen çabalarda izlenen şiddet yaklaşımları, dizginleme adı altındaki siyasetler, siyasi rejimlerin sınır dışından değiştirilmesi ve siyasi sınır ve hudutların bozulması yönünde beliren çabalar oldukça tehlikeli ve gerilim yaratacak türden çabalardır.
Uluslar arası siyasi teamüllerde uygar olan bir merkezin marjinalinde kalan uygar olmayan yüzü gösterilmektedir. Bu tasvirde küresel güçlerin odağı ile marjındakilerin orantısı emredici bir sistem uzerine kuruludur. Kuzey merkezcilik ve güney marjinalcilik söylemi uluslar arası ilişkilerde bir tür tek söylem ve monolog sisteminin yerleşmesine neden olmuştur. Yanlış kimlik sınırları yaratılması ve yabancı düşmanlığı bu söylemin yaygın bir sonucudur. Din karşıtı asılsız söylem ve propagandalar, İslamofobi, Şiafobi ve İranfobi gerçekte küresel istikrar ve beşer güvenliğine karşı ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.
Propaganda amaçlı bu söylemler, hayali tehditlerin dile getirilip telkin edilmesiyle tehlikeli bir boyuta ulaşmıştır. Bu hayali tehditlerden biri de hayali “İran tehdidi” dir. Bu hayali tehdit bahanesiyle değil midir ki son otuz yıl içinde ne denli hunharca ve vahşice cinayetler işlenmiştir. Saddam Hüseyin’in kimyasal silahlarla silahlandırılması ve Taliban’a verilen destek sadece bu cinayetlerden bazılarıdır. Ben buradan sağlam delillerle, kesin bir şekilde açıkça ilan ediyorum ki İran’ın tehdit olduğunu söyleyenlerin ya kendileri bizzat uluslar arası barış ve güvenlik aleyhinde tehdit oluşturuyorlar veya tehdidi körüklüyorlar. İran bir tehdit olmadığı gibi idealde ve pratikte sürekli olarak adil barışa ve çok yönlü güvenliğe çağrı yapmaktadır.
Sayın Başkan, Hanımefendiler, Beyefendiler,
Dünyanın çok az yerinde, şiddet Batı Asya ve Kuzey Afrika’daki gibi yıkıcı olmamıştır. Afganistan’a askeri müdahele, Saddam Hüseyin’in İran’a dayattığı savaş, Kuveyt’in işgali, Irak aleyhinde girişilen askeri müdahale, Filistin halkını sindirmeye yönelik şiddet girişimleri, İran’da devlet adamlarının ve halkın suikasta kurban gitmesi ve Irak, Afganistan ve Lübnan gibi bölge ülkelerinde bombalı saldırılar, son otuz yılda bölgede yaşanan şiddete birer örnektir.
Mazlum Filistin halkının başına gelenler sistematik bir şiddetten başka bir şey değildir. Filistin toprakları işgal altındadır. Filistinlilerin temel hakları felaket denebilecek bir şekilde ihlal edilmektir. Evlerine, doğdukları yere ve ana vatanlarına dönmelerine izin verilmemektedir. Masum Filistin halkına karşı işlenen cinayetler, köklü bir şiddettir ki “apartheid” kavramı dahi bunu tanımlamada çok hafif kalır .
Suriye’de yaşanan insanlık dramı, bölgedeki şiddet ve aşırıcılığın meydana getirdiği felaketin hangi boyutlara ulaştığını göstermektedir. Biz başından beri bazı bölgesel ve uluslararası aktörlerin silah ve istihbarat kaynaklarını yönlendirmek ve aşırı grupları güçlendirmek suretiyle Suriye krizini militarizme etme çabaları karşısında Suriye krizinin çözümünün askeri yöntem olmadığını belirttik. Bölgesel dengeleri bozmaya dönük stratejik ve yayılmacı hedefler, insan sever kavramların arkasına gizlenmeye çalışılarak hayata geçirilemez. Uluslar arası toplumun ortak hedefi masum insanların öldürülmesine derhal son vermek olmalıdır. Biz her türlü kimyasal silah kullanımını kınıyoruz. Suriye’nin, Kimyasal Silahların Yasaklanması Sözleşmesi’ni kabul etmesini olumlu karşılamakla birlikte, aşırı grupların ve teröristlerin bu silahları ele geçirmesi halinde bölgenin büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalacağına ve bunun göz önünde bulundurulması gerektiğine inanıyoruz. Aynı zamanda günümüzde işlevselliğini yitiren tehdit yönteminin veya kaba kuvvetin yasa dışı bir şekilde kullanılması bölgedeki şiddeti ve krizi artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Terörizm ve masum insanları öldürmek şiddetin ve aşırıcılığın zirve noktasıdır. Terörizm tüm dünyayı kuşatan şiddet içerikli, sınır aşan bir felakettir. Ancak terörizmle mücadele adı altında geçekleştirlen şiddetler ve aşırılıklar, örneğin masum insanların insansız hava araçları kullanılarak öldürülmesi de kınanmayı hak etmektedir. Burada İranlı nükleer bilimcilerin katiller tarafından öldürülmesi konusuna da değinmek gerek. Bu insanların suçu neydi, niçin öldürüldü? Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyi’nden sorulması gereken soru şudur: Bu insanları öldürenler kınandı mı?
Şiddetin bir diğer versiyonu ve temelde barışa aykırı, insanlık dışı bir uygulama olan haksız yaptırımlar, yaptırım uygulayanların lanse ettiklerinin aksine, devletleri ve önde gelen siyasi şahsiyetleri değil, belki her şeyden çok sivil halkı hedef almakta ve kendi siyasi çekişmelerine malzeme etmektedir. Uluslar arası kuruluşlarda yaldızlı hukuki delillerle karmaşık hale gelen yaptırımlar sonucunda mağdur olan ve hayatlarını kaybeden ve hala büyük bir bölümü bugün bile hayatlarını acı içinde geçirmek zorunda kalan milyonlarca Iraklıyı unutmayalım. Bu yaptırımlar şiddet içermektedir ve makul olanı olmayanı, tek yönlüsü ve çok yönlüsü yoktur. Bu yaptırımlar; barış hakkı, kalkınma hakkı, sağlığa erişim hakkı, öğrenim hakkı ve hepsinden daha önemlisi yaşam hakkı gibi insanın doğal haklarının ihlalidir. Yaptırımların sonucu bütün demogajilere ve kelime oyunlarına rağmen, insanlar arasında ayrılık çıkarmak, savaş çığırtkanlığı yapmak ve insanları yok etmektir. Bu ateş sadece yaptırım uygulananların eteğini tutuşturmakla kalmayacak, yaptırım uygulayan toplumların ekonomisini de saracaktır.
Sayın Başkan, Hanımefendiler, Beyefendiler,
Şiddet ve aşırıcılık bugün sadece maddi boyutlarıyla değil, insan hayatının ve günümüz toplumunun manevi boyutlarını da tehdit etmektedir. Şiddet ve aşırıcılık, insan hayatının ve modern toplumun gereği olan iyi geçim ve diyaloga yer bırakmamaktadır. Sabırsızlık ve tahammülsüzlük günümüz dünyasının sorunudur. Sabır ve tahammül, dini düşünceler, kültürel yönelişler ve siyasi metotlarla güçlendirilmelidir. Beşer toplumunu tahammülsüzlük çizgisinden alıp ortak yardımlaşma çizgisine yükseltmeliyiz. Başkalarına sadece tahammül etmekle kalmamalı, onlarla çalışmalıyız da.
Dünya halkı, artık savaştan, şiddetten ve aşırıcılıktan yoruldu ve bu şimdiye dek görülmemiş bir fırsattır. Onlar şuanki durumun değişmesini umut ediyorlar. İran İslam Cumhuriyeti, umut ve sağduyudan oluşan akilane bir yolla bütün sorunların yönetebileceğine inanmaktadır. Savaş çıkaranlar umutları kırmak istemektedir. Oysa ki olumlu değişime umutla bakmak, fıtri, dini ve evrensel bir kavramdır.
Dünya kamuoyunun şiddet ve aşırıcılıkla mücadelede kararlı olduğuna inanmak, değişime açık olmak, dayatılan sistemlere karşı koymak, insani sorumluluk anlayışına önem vermek umudun alt yapılarıdır. Umut, şüphesiz, merhamet sahibi Allah’ın tüm insanlara olan en büyük nimetlerindendir. Orta yol ve sağduyu da, yüce idealleri birleştirmede yerinde ve zamanında akıllıca ve zekice hareket etmek, etkili stratejiler seçmek ve geçekleri dikkate almak demektir.
İran halkı son seçimlerde umut, tedbir ve orta yol söyleminden oluşan akilâne bir harekete oy verdi. Umut, tedbir ve orta yol bileşimi dış siyasette, bir bölgesel güç olarak İran İslam Cumhuriyeti’nin bölgenin ve dünyanın güvenliğine sorumluluk anlayışıyla yaklaştığı, bu arenalarda sorumluluğu bulunan diğer aktörlerle çok taraflı ve çok yönlü işbirliğine hazır olduğu anlamına gelmektedir. Biz demokrasiye dayalı barışı, oy sandığını Suriye, Bahreyn ve diğer bölge ülkeri de dâhil dünyanın her yerinde savunuyor, şiddete dayalı yöntemlerin küresel krizlerde yerinin olmadığına ve sadece insani aklın yardımı, yapıcı etkileşim ve sağduyu sayesinde insan toplumunun acı gerçeklerinin üstesinden gelinebileceğine inanıyoruz. Keza, barış ve demokrasinin tazmini ve Ortadoğu bölgesi de dâhil tüm dünya ülkelerinin meşru çıkarlarının sağlanması, militarizmle gerçekleştirilemez.
İran sorun üretme peşinde değil, çözüm yolu peşindedir. Hiçbir dosya ve hiçbir mesele yoktur ki, umut ve sağduyu ve karşılıklı saygı ile şiddet ve aşırılıktan uzakta çözümlenemesin. Müsaade ederseniz burada İran’ın nükleer programına değinmek istiyorum. İran’ın doğal ve yasal hakkının kabul edilmesi İslam İnkılâbı Ulu Önderi’nin deyimiyle, bu konunun en sade şekilde çözüm yoludur. Bu, siyasi bir şiar değildir; belki İran’daki teknolojik durumun derinlemesine tanınması esasına göre uluslararası sistemde sıfır toplamlı oyunların sona ermesi ve ortak güvenlik ve diyaloga ulaşmak için ortak çıkarlar ve hedefler bulmanın zaruretidir. Diğer bir deyişle İran ve diğer aktörler, İran’ın nükleer dosyasının siyasi çözüm yolunun ayrılmaz iki parçası olarak ortak şu iki hedef peşinde olmalıdırlar:
İran’ın ve tüm diğer ülkelerin nükleer programı sadece barışçıl hedefler yönünde olmalıdır. Ben buradan açıkça ilan ediyorum ki, bu hedef aktörlerin diğer konumlarına bakmaksızın İran İslam Cumhuriyeti’nin hedefidir ve hedefi olacaktır. Nükleer silahlar ve kitle imha silahları İran’ın savunma doktrininde yer almamaktadır ve dini ve ahlaki köklü inaçlarımıza aykırıdır. Ulusal çıkarlarımız İran’ın nükleer programıyla ilgili her türlü kaygıyı gidermeyi gerektirmektedir.
İkinci hedef, yani İran topraklarında uranyum zenginleştirme ve diğer nükleer hakların kabul edilmesidir ki bu birinci hedefin sağlanmasının tek yoludur. Nükleer bilgi İran’da yerelleşmiş, nükleer teknolojide zenginleştirme de dâhil toplu üretim aşamasına gelinmiştir. Dolayısıyla İran’ın nükleer programına yasa dışı baskılarla engel olmakla böyle bir programın barışçılığının tazmin edileceğini var saymak hayal ve son derce gerçek dışı bir görüştür.
Nitekim İran İslam Cumhuriyeti, kendi haklarının yerine getirilmesinde ve bu hakların uygulanmasındaki saygı ve uluslar arası işbirliğinin zaruretinde ısrar ederek, karşılıklı güvenin tesisi ve iki başlı kapalılıkların tam bir şeffaflıkla giderilmesi için zaman kısıtlı ve sonuç odaklı diyaloga hazırdır.
İran diğer ülkelerle karşılıklı saygıya ve ortak menfaatlere dayalı yapıcı angajman istemektedir. Bu bağlamda Amerika Birleşik Devletleri ile de gerilimi artırma peşinde değildir. ABD Başkanı Obama’nın Genel Kurul’da yaptığı konuşmayı dikkatle dinledim. Amerikan liderlerinin siyasi kararlılıkları sayesinde ve baskı gruplarının çıkarlarını izlemekten kaçınmaları durumunda ihtilafların yönetilebileceği bir çerçeveye ulaşmak mümkündür. Bu çerçevede eşit konum, karşılıklı saygı ve uluslararası alanda kabul edilmiş ilkeler temel alınmalıdır. Tabii bizim bu konuda Washington’dan beklentimiz tek bir ses duymaktır.
Sayın Başkan, Hanımefendiler, Beyefendiler,
Bu yıllarda, sürekli olarak “Savaş seçeneği masada” sesleri duyulmuştur. Ancak bugün izin veriniz işlevselliğini yitirmiş ve kanun dışı bu söyleme karşılık şöyle diyeyim: “Barış elimizin altındadır”. O halde İran İslam Cumhuriyeti adına, ilk adım olarak Birleşmiş Milletlerin “Şiddetin ve aşırıcılığın karşısında olan bir dünya” projesini gündemine almasını ve tüm devletlerin, uluslar arası ve sivil toplum kuruluşlarının dünyayı buna yönlendirmeleri için yeni çabalarda bulunmasını öneriyorum. Dünyanın çeşitli bölgelerinde “Savaş için koalisyon” gibi işlevselliğini yitirmiş seçenekler yerine bütün dünyada “Kalıcı barış için koalisyon” düşüncesinde olunmalıdır. Bugün İran İslam Cumhuriyeti sizleri ve tüm dünya toplumlarını “Şiddetin ve aşırıcılığın karşısında olan bir dünya” için öncü bir adım atmaya çağırmaktadır. Bizler bu daveti kabul etmeliyiz. Burada bizler savaş yerine barışın, şiddet yerine güzel geçimin, kan dökmek yerine refahın, ayrımcılık yerine adaletin, yoksulluk yerine varlıklılığın ve zorbalık yerine özgürlüğün tüm dünyada daha iyi görülmesi için yeni bir ufuk açabiliriz. Ünlü İranlı şair Firdevsi’nin tabiriyle;
İyilik yapmaya çalışınız; soğuğu gördüğünüzde baharı getiriniz
Bütün sorunlara rağmen ben şahsen gelecek konusunda ümitliyim. Şiddet ve aşırıcılık karşısında küresel dayanışma sayesinde geleceğin aydınlık olacağından kuşkum yok. Sağduyu dünyanın geleceğini aydınlatacaktır. Taşıdığım bu umut, kişisel ve milli deneyimlerime ek olarak, kaynağını tüm semavi dinlerin dünyayı iyi bir sonla ve aydınlık gören ortak inancından almaktadır. “Andolsun ki Tevratt’tan sonra Zebur’da da yeryüzüne ancak iyi kullarımın mirasçı olacağını yazmıştık”
Sayın Başkan Teşekkür ederim.
İran-ABD ilişkiler haberine Zarif’ten tepki
İran-ABD ilişkileri konusunda ortam yaratılması çabasına tepki gösteren İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Zarif, başarılı çözüm yollarına ulaşmak için her iki tarafın yapıcı temüllere hazır olmaları gerektiğini söyledi.
Mehr haber ajansının bildirdiğine göre, BM Genel Kurul Toplantısı dolaysıyla New York’ta bulunan İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, Facebook sayfasında İran-ABD ilişkilerinin yanısıra Ruhani ve Obama’nın görüşmesi için çıkan haberleri değerlendirdi.
İran halkının tedbir ve ümit devlete ümit bağladığı için çok memnun olduğunu ifade eden Bakan Zarif, dış politika zaten sabır, dirayet, uygun ve hesaplanmış eyemler ve amaçlı olan bir saha olduğu dolaysıyla biriken sorunların bir iki görüşme ile çözüleceğini beklenmemesi gerektiğini söyledi.
Dışişleri Bakanı Zarif, eşit tutum, saygı ve ortak menfaatler kapsamında başarılı çözüm yollarına ulaşmak için her iki tarafın yapıcı temüllere hazır olmaları gerektiğini söyledi.
Zarif, Allahü Teala ve evliyalarının teveccühü, İslam İnkılabı Rehberi’nin akıllıca desteği ve İran halkının yarattığı hamaset dolaysıyla uluslararası oyuncular İran halkına uygun şekilde davranmaya mecbur kalacaklarına karşın dikkatli, ciddi ve sabırlı olmakla birlikte geleceği iyi anlayarak şerif İran halkının yasal hakkı, gelişmesi ve ilerlemesinin yanısıra refahı temin edilmesi gerektiğinin altını çizdi.
Zarif, cumhurbaşkanı Ruhani ile başlanan bu iniş çıkışlı yolun İran halkının duasıyla başarıya ulaşacağına emin olduğunu kaydetti.
İran Dışişleri Bakanı Zarif Davutoğlu ile bir araya geldi
BM Genel Kurulu'na katılmak üzere New York'ta bulunan İran ve Türkiye Dışişleri Bakanları bir görüşme gerçekleştirdi.
MHA - İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif ve Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu görüşmede ikili ilişkiler ve bölgesel konuları özellikle Suriye meselesi üzerinde fikir alışveriş verişinde bulundular.
Zarif, iki ülke ilişkilerine işaretle İran'ın ilişkilerin daha da geliştirilmesi yönünde hazır olduğunu ifade ederek, iki ülke arasındaki ticaret hacminin 25 milyar dolara arttırılmasını istedi.
Zarif ve Davutoğlu iki ülke heyetlerinin BM genel merkezinde yapılan toplantısının ardından binadan ayrılarak baş başa East River kıyısında uzun süre hem yürüyüş yaptı hem de iki ülke arasındaki ilişkiler ve bölgesel konuları ele aldı.
İki bakan arasındaki görüşmede ağırlıklı olarak Suriye'deki durum ele alınırken, İran'ın nükleer programına ilişkin P5+1 görüşmeleri ve Irak'taki durum da görüşüldü.
İki bakanın Türkiye-İran ilişkilerinin önemine değinerek, bölgenin içinde bulunduğu kritik dönemde Türkiye ile İran arasındaki işbirliği ve eşgüdümün gelişmesinin barış ve istikrar çabalarına büyük yarar sağlayacağını vurguladığı bildirildi.
Bakan Davutoğlu, İranlı mevkidaşını daha kapsamlı görüşmelerde bulunmak ve başta Suriye olmak üzere bölgesel konularda daha etkin işbirliği imkânlarını değerlendirmek üzere Türkiye'ye davet etti.
İki bakanın görüşmesinde Suriye'de devam eden iç savaş, Irak'taki son durum, bölgesel konular, 26 Eylül Perşembe günü toplanması beklenen P5+1 ile İran arasındaki konuların gündeme geldiği bildirildi.
Davutoğlu, İran dışişleri bakanını daha kapsamlı görüşmelerde bulunmak ve başta Suriye olmak üzere bölgesel konularda daha etkin işbirliği imkânlarını değerlendirmek üzere Türkiye'ye davet etti.
Nasrullah, Suriye'yi işgal iddialarına cevap verdi
Lübnan Hizbullah Lideri Seyid Hasan Nasralllah :" Suriye Muhaliflerin, kimyasal silahlar Hizbullah'a gönderilecek" iddiası komik çok gülünç bir iddiadır. Çünkü kimyasal silahın yerini değiştirmek, buğday unun yerini değiştirmeye benzemez.
Biz Suriyeli kardeşlerimizden bize kimyasal silah göndermelerini istemedik, gelecekte de istemeyeceğiz. Çünkü bizim dinimizde kırmızı çizgiler var ve bizim için sorun hallolmuştur. Bu tür savaş (kimyasal silahın kullanıldığı) hatta psikolojik olarak dahi helal değildir.
Başta Arabistan olmak üzere Arap ülkeler, İran ve Hizbullah'ın Suriye'yi işgal ettiklerini iddia ediyorlar. Suriye'deki Hizbullah askerlerinin sayısı çok azdır. Acaba bu kadar sayıdaki askerle bir yer işgal edilir mi? Onların iddialarının temellerin çürük olduğu apaçık ortadadır.
Suriye'deki Hizbullah askerleri, yabancı işgalci güçlere karşı direnmeye yardım ediyorlar. Arabistan da bu direnişe destek vermelidir.
Hizbullah'a işgalci diyen Muhalifler Koalisyonu, dış güçleri Suriye'yi işgal etmeye davet etmiyorlar mı?
Onlar yenilgilerini bu iddiayla örtbas etmeye çabalıyor."
Hasan Nasrallah Türkiye ve Arabistan'ı Suriye konusundaki yaklaşımını değiştirmeye şu sözlerle davet etti:
"Bölgede meydana gelen son gelişmelerin ardından, Türkiye ve Arabistan'dan Suriye konusundaki yaklaşımlarını gözden geçirmelerini istiyorum. Çünkü Suriye'ye askeri müdahale planı yerle bir oldu."
Nasrallah, Suriye'nin kuzeyinde bulunan aşırı gurupların Türkiye'ye yaratacağı tehlike hakkında Abdullah Gül'ü uyararak şöyle dedi:
" Suriye'ye karşı yapılan müdahalelerden dolayı, Pakistan'ın başına gelenin Türkiye'nin de başına geleceği konusunda Abdullah Gül uyarıldı."
Hasan Nasrallah konuşmasının devamında Bahreyn'deki katliamlara değinerek, ülkede yapılan bu katliamlar karşısında bir çok ülkenin sessiz kalmasını kınadı.




















