کارگر

کارگر

 Bismillah...

Adına duygu sömürüsü değin, dezenformasyon deyin, mezhepçilik deyin, Muaviye taktiği deyin ve ne derseniz deyin bugün Suriye konusunda Türkiye ve bölgede medyada sürdürülen propaganda konusunda siyonistinden laikine, liberalinden iktidarcısına( mezhepçi ve sözde İslamcılar) kadar kalem erbabının ekseriyeti Suriye hükümetinin devrilmesi konusunda uyum içinde hareket ediyor. Yani sadece Obama, Camerun, Netanyahu ile bölgedeki müttefikleri AKP hükümeti, Suudi krallığı ve Katar şeyhliği değil koordinasyon içinde olanlar, onların öncü güçleri siyonist, laik ve yandaş medyadaki kalemler de söz birliği etmişcesine habire saldırı da saldırı teraneleri tutturmuş bulunuyorlar.

Sanki dünyadaki sömürü, katliam, işgal, irtica ve cinayetlerin hepsinin sorumlusu Beşşar Esad rejimiymiş ve onun yıklımasıyla her yer güllük gülistanlık olacakmış gibi tek kurtuluş yolu muhalifleri desteklemek ve Suriye rejimini devirmek olarak gösterilmektedir. Bu rejim yıkıldıktan sonra ne olacağı şimdilik öncelikli bir konu değildir. Hatta Suriye halkının huzuru, ülkenin bütünlüğü, bağımsızlığı, sözde demokratik hak ve özgürlükler gibi söylemler bu hedefe varmak için birer bahane ve araçtır. Çünkü sözlerinde samimi olsalar kendi teklif ettikleri Kofi Annan planı gibi çözüm yollarını uygular ve değişikliği Suriye halkının iradesine bırakırlardı. Kofi Annan’ın dün kendi verdikleri görevden istifaya zorlanmasıyla birlikte şom niyetlerini zaten ortaya koydular.

Suriye üzerinden oynanan bölgesel ve küresel oyunun farkında olarak uyarılarda bulunan –cılız da olsa- çevreler ise zulmün ortakları, katliamın destekleyicileri, bu da olmazsa Nusayri, Alevi , İrancı, Şii ve hatta Yezid cephesindekiler olarak tanıtılmakta ve susturulmak istenmektedir.

Beşşar Esad rejimini yıkmak doğrultusunda adını saydığımız kesimlerin her birinin farklı söylem, amaç ve planları olsa da sonuçta hepsi aynı kapıya çıkmaktadır; ABD ile Siyonist rejime ve Batı’nın bölgeye yönelik planlarına hizmet. Batı cephesi ve içimizdeki kiralık ve gönüllü kalemlere bir diyeceğimiz olmaz, onlar inandıkları sisteme hizmet etmekteler ve onlardan başka bir tavır takınmalarını beklemek de safdillik olur. Onlar kendilerine verilen görevi dünyevi makam ve yemler karşılığı veya bazen gönüllü olarak yerine getirmekteler. Amaçları direniş cephesinin önemli bir halkasının devre dışı bırakılmasına katkıda bulunmak ve efendilerine hizmet etmektir.

Asıl teessüf edilecek olanlar İslamcılık, adalet, zulüm karşıtlığı gibi söylemler arkasına gizlenerek siyonizm ve emperyalizmin başarısına katkıda bulunanlardır. Bunları da birkaç kategoride değerlendirmek mümkündür. Bir kısmı iktidar nimetlerinden mahrum kalmamak için kalemini kiraya verenlerdir. Çünkü bunlar AKP hükümetinin siyasetlerini destekledikleri oranda nemalanır ve rant sağlarlar. Bir kısmı Amerikancı İslam'ın gönüllü askerleridir. Kalben ve aklen ABD'nin hakkaniyetine inanan ve liderlerinin söylem ve davranışlarıyla bunu gizlemediği dindar-milliyetçi kesimlerdir. Bir kısmı gözünü mezhep taasubu ve hasedin körelttiği çevrelerdir. Komşunun var da benim niçin olmasın veya komşunun bir gözünü kaybetmesi pahasına iki gözünden olmaya varacak kadar haset ve kıskançlık içinde kıvrananlardır. Bir grup daha vardır ki bu son gruptakilerle kısmen de olsa ortak yanları bulunan devrimci İslam söylem içinde bulundukları ve emperyalizmin komplolarının farkında oldukları halde ilkesizlik girdabında boğulanlardır. Bunlar düşmanın oyunlarını inkar etmemekle birlikte zor ve hassas anlarda yönlerini şaşıranlardır. Ayrı bir ifadeyle pusulası olmadığı halde ucsuz bucaksız bir çölde sefere çıkanlardır.

Ne yazık ki Suriye konusunda en fazla kendini yırtanlar ve çevreye zehir saçanlar da bu son grupta bulunanlardır. Çünkü öncekileri halkımız az çok tanımaktadır. Amerikan hayat stili için yanıp tutuşandan, Amerika’yı ehven-i şerr kabul edenden, İslamcılık gömleğini çıkardık diyenden, rızık ve makam kaygısıyla kalem oynatandan kimse onurlu bir duruş beklemez zaten. Ancak geçmişte hakkı destekledikleri için haklı olana minnet koyacak kadar küstahlaşan veya bu davranışından dolayı pişmanlık duyan ve mazlumu destekleme edebiyatı arkasına sığınan pusulasızların kalemlerinden mürekkep yerine son zamanlarda zehir akmaktadır.

Bu son gruptaki kategoriye konulabilecek kıdemli kalemlerden biri son bir iki aydır açıkca müslümanlar arasında kin ve düşmanlık tohumları ekmektedir. AKP hükümetinin Batı ile koordinasyon içinde bulunduğu, ABD ve NATO’nun bölgesel planlarının uygulayıcısı olduğu veya Yeni Osmanlıcılık hayalleri sanki bilinmeyen bir şeymişcesine İran’daki bazı sitelerde yayınlanan yorumları kaynak göstermesi kendi adına üzülecek bir durumdur. Sanki İran hükümeti ve halkı Türkiye hükümetinin Batı blokunun bir müttefiki olduğunu bilmiyormuş da falanca internet sitesi böyle şeyler yazmakla güya İran ve Arap halklarını Türkiye’ye karşı tahrik ediyormuş! Veya “1911 ila 1923 yılları arasında kaybettiğimiz toprakları 2011 ila 2023 yılları arasında yeniden kazanacağız (veya kardeşlerimizle yeniden kucaklaşacağız)” sözünü Ahmed Davutoğlu dememiş de İran’lı falanca sitedeki haber editörü icat etmiş gibi muhatapları aptal yerine koyup demagojiler yapmak kendisi adına üzücüdür.

Nasıl olsa uzun süre İran’da yaşamış olarak bu ülkeyi tanıyor düşüncesindeki muhataplarının bu zaafından yararlanan kıdemli yazarımız, sanki İran’da Muhsin Rızai’den ve yakın olduğu internet sitesinden başka kaynak ve görüş sahibi yokmuş gibi hemen her yazısında aynı kişi ve siteden aktarmalar yapmakta ve dünyada herkesçe bilinen gerçekleri İranlılar tarafından uydurulmuş gibi göstermeye çalışmaktadır.

Bu son grupta bulunanların başvurduğu hilelerden biri de İmam Ali’nin(as) buyurduğu üzere hak sözle batılı murat etmeleridir. Hakkı tanımadan haklıyı tespit eden kalemşörlerimiz, İmam Hüseyn’den, Hz. Zeynep’ten dem vurup mazlumdan yana olduklarını söylerken bu iki eşsiz şahsiyetin mücadele ilke ve yöntemlerinden bir zerre nasiplenmemişlerdir. Bilmiyorlar ki, İmam Hüseyin’in, Hz. Zeyneb’in mücadele çizgisinde terör yoktur, masum insanları öldürmek yoktur, hedefe varmak için Allah’ın düşmanlarıyla işbirliğine girmek yoktur, iktidarı ele geçirmek için hile ve yalana sarılmak , riyakarlık yoktur.

Kerbela’da İmam Hüseyin ve yaranlarının şehid edilmesi cinayetinden daha büyük cinayetin bu faciaya yıllar öncesinden ortam hazırlayanlar tarafından işlendiği hakikatini idrak edemeyenlerin yüzeyselliği maalesef hala devam etmektedir. Suriye’deki kardeş kavgasına ortam hazırlayanları göremeyen basiretsizler asırlar öncesi nakaratı tekrarlamakta ve iddialarını kanıtlamak için de ne acıdır ki Kerbela’da işlenen cinayetin güya Suriye’de tekrarlandığı gibi sığ görüşlerle kafaları karıştırmaktalar. Suriye Kerbela’sında zulme uğrayanlar bunlara göre herhalde CIA denetiminde Hatay ve Adana’da eğitim alan, Suudi ve Katar petrodolarlarıyla beslenen, İsrail silahlarıyle donatılıp Suriye içine gönderilen ve önemli bir bölümünü El-Kaide’li kan içici teröristlerin oluşturduğu sözde mücahitler(!) oluşturmaktadır. Çünkü Şam sarayında Yezid’in yerinde Beşşar Esad oturduğuna göre muhalifleri de –neuzübillah- İmam Hüseyn’in izleyicileri olsa gerek. Bu çarpık mantıkla kalem oynatanlardan İslam İnkılabı’nın mesajını idrak etmelerini, İnkılap liderlik kadrosunun emperyalistlerin komploları karşısındaki basiretli duruşu anlamasını beklemek safdillik olur herhalde.

Birileri basiretsizlikleri ve ilkesizlikleri dolayısıyla olayları doğru tahlil edemedikleri için kahroluyorsa, bu onların kendi tercihleridir, buna bir diyeceğimiz olmaz. Ama zor anlarda İmam’ının, önderinin görüşünü kendi görüşüne tercih edenleri bastırılmış, susturulmuş kitleler olarak tanımlamak İranlılar gibi siyasal hayatın içinde bulunan bir millete yapılmış büyük bir hakarettir ve uhrevi sorumluluğu vardır kuşkusuz.

Gayri meşru ilişkilerde bulunanı değil de bu ilişkiyi görüp kınayanı suçlayan bu zihniyet, ABD,NATO, İsrail ve gerici Arap krallıkları ve şeyhlikleriyle kırıştıran hükümete toz kondurmadığı gibi Suriye hükümetinin direniş cephesinin önemli bir bölümünü oluşturduğu gerçeğini inkar edecek kadar hayasızlaşmaktadır. Daha birkaç gün önce Hizbullah’ın sadık lideri Seyyid Hasan Nasrullah 2006 savaşında İsrail’i Suriye’nin vermiş olduğu füze ve silahlarla durdurduklarını bütün aleme ilan etmişken Suriye hükümetinin direniş cephesinde olmadığına dair süslü püslü kelimelerle demagoji yapanlara ne denilebilir ki artık? Suriye muhalefetinin önderleri ABD ve müttefiklerinden silah ve para yardımı alabilmek için açık seçik bir şekilde İsrail konusunda görüşlerini resmen ilan etmişken bizim kalemşörlerin kraldan daha kral kesilmelerine pes vallahi demekten başka söz bulamıyoruz.

Daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz üzere amacımız Beşşar Esad'a ve Baasçı rejime yasallık ve hakkaniyet kazandırmaktan öte bu rejimi devirmek bahanesiyle planlanan komplo ve entrikalara; akıl tutulmuşluğuna, basiretsizlik ve ilkesizliklere dikkat çekmektir. Hükümetler ve hükümdarların hepsi geçici olduğu için Baasçı rejim de ayakta durabilir veya muhaliflerince yıkılabilir. Önemli olan bu süreçte hangi cephede olursa olsun her bir ferdin kendi kuruntularına değil ilahi ilkelere bağlı kalarak insaftan ayrılmamasıdır. Bu çizgiyi tutturmak ve korumak ise kolay olmayıp ancak ve ancak sadıklarla birlikte olmakla mümkündür, şeytanın dostlarıyla değil...

İlahi! bizi sadıkların yolunda sabit kadem et, onların dostlarından ve yardımcılarından karar kıl!

 

Y. ZİYA T.YILMAZ

 

Cumartesi, 04 Ağustos 2012 04:57

''Davutoğlu en çapsız Dışişleri Bakanı!''

 Kılıçdaroğlu NTV’de gündeme ilişkin soruları yanıtladı. Kılıçdaroğlu, Suriye’de yaşanan son gelişmeler karşısında “Meclis olağanüstü toplanmalı mı?” şeklindeki soru üzerine, “Eğer parlamento hükümeti sorgulayabilecekse, hükümete soru sorabilecekse yani kendi bağımsız iradesini ortaya koyabilecekse toplanması lazım. Eğer o parlamentonun böyle bir işlevi yoksa ve ya o işlevi kaybolmuşsa o parlamento sorunlu bir parlamento demektir” dedi.

Kılıçdaroğlu, “Siz kaybolduğuna mı inanıyorsunuz?” şeklindeki soruya ise kendilerinin daha önce parlamento açıkken Suriye konusunda TBMM’nin ortak bir deklarasyon yayınlamasını istediklerini, ancak AKP’nin oylarıyla reddedildiğini hatırlatarak, “Parlamentonun Anayasa’da yerini bulan güçler ayrılığı ilkesi çerçevesinde görev yapması lazım. Kuvvetler ayrı mı bu ülkede? Anayasa’da, görünüşte öyle ama fiili durumda var mı? Yok. Eğer parlamento toplanıp hükümete soru sorup hükümet samimi olarak bu soruları yanıtlayacaksa ve bir çözüm üretecekse o çözümün arkasında parlamento duracaksa elbette toplanmalı. Ama bunun için gurupların yeşil ışık yakması, ‘evet, bu parlamento toplanmalı’ diye bütün parlamenterlerin bir araya gelip karar vermesi lazım. Biz çözüm üretecekse toplanmasından yanayız. Hükümetin Suriye politikasını daha bağımsız, daha özgür değerlendirebilecekse, yanlışları ortaya koyabilecekse, bir Dışişleri Bakanının arkasından giden bir hükümetin nasıl açmazlara sürüklendiğini ortaya koyabilecekse o zaman bu parlamento toplanıp hesabını vermeli, hükümet de sormalı. Biz bunu isteriz. Ama yolsuzluk yapan bakanları koruyan bir parlamento daha doğrusu bir AKP grubu, hükümetin yanlışlarını dile getirmekten çok savunan bir AKP grubu olursa parlamento bizim anlamda işlevi yapan bir parlamento olmaz” diye konuştu.

-“DAVUTOĞLU EN ÇAPSIZ DIŞİŞLERİ BAKANIDIR”

Kılıçdaroğlu, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Kuzey Irak’ta Barzani ile yaptığı görüşmeye ilişkin “Türkiye bu görüşmeden nasıl bir kazanç elde edecek? Türkiye Barzani’ye güvenmeli mi?” şeklindeki soruya, “Türkiye’nin değişik kişilerle gruplarla diyalog kurmasını isteriz. Diyaloga kapalı değiliz. Ama sormamız gereken soru şu, Sayın Barzani bugüne kadar hangi sorunun çözümüne katkı verdi ve nasıl bir başarı gösterdi? Eğer bu soruya hükümetten herhangi bir yetkili, Sayın Davutoğlu da olabilir, ‘şu sorunun çözümüne katkı verdi, terör konusunda şu önemli adımları attı, Türkiye Cumhuriyetine destek verdi, dolayısıyla bu konuda da çözümün anahtarı olabilir’ diye bize bir yanıt vermesi lazım. Bizim gördüğümüz böyle bir tablo yok. Böyle bir tablo yoksa o zaman biz çözümü orada arıyorsak, bana göre başarısızlıktır, çözüm bulamayız” yanıtını verdi.

CHP Lideri, “Dışişleri Bakanına sizden gelen bir eleştiri vardı ve bu küfür olarak nitelendirildi. Dışişleri Bakanı da size ‘küfürbaz’ dedi. Siz küfrettiğinizi düşünüyor musunuz? Sonradan herhangi bir rahatsızlık yaşadınız mı?” şeklindeki soru üzerinde ise, “Ben o zaman bir şey daha söyleyeyim, Sayın Davutoğlu biliyorum kızacak ama Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin bugüne kadar bünyesinde barındırdığı en çapsız Dışişleri Bakanıdır. Çıktığı nokta sıfır sorundu, geldiği nokta herkesle kavgalı olan bir tablo. Bu tabloya baktığımız zaman eğer kendisine biz eleştiri yöneltmeyeceksek görevimizi yapmadığımız anlamına gelir bu. Millet bize anamuhalefet görevini vermiş, yanlış varsa söyleyeceğiz. Hangi konuda Sayın Davutoğlu bir başarının altına imza attı. Suriye konusunda mı, Irak, İran, Malatya Kürecik konusunda mı? Güney Kıbrıs Rum kesiminin Doğu Akdeniz’deki petrol-doğalgaz aramaları konusunda mı? Tümüyle baştan sona başarısızlıktır. Başarısızlıkların altında Davutoğlu’nun imzası vardır.

En son büyük laflar edeyim diye yine çapsızlığını göstermiştir. Geldiğimiz nokta gerçekten son derece dramatiktir. En son Irak’taki yetkililer Kerkük’e Sayın Davutoğlu’nun izin almadan gitmesini bir anlamda eleştirmiştir. Bu noktalar baktığınız zaman, Sayın Davutoğlu’nun yapacağı her hareket, söyleyeceği her söz, ileride Türkiye açısından bir başka ülkenin bize yönelik sözleri, tavırları konusunda gerekçe oluşturmamalıdır. Bu kadar dikkatli davranmalıdır Sayın Davutoğlu ama bu dikkat göstermiyor” diye konuştu. Kılıçdaroğlu, Davutoğlu’nun kendisine yönelik eleştirisini de kabul etmediğini söyledi.

CHP Lideri, Türkiye’nin devlet olarak bu güne kadar dış politikasının milli bir kimlik taşıdığını ancak bu yapının Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturduktan sonra değiştiğini belirtti. Ortadoğu’da bugün devletlerin içişlerine müdahale eden bir dış politika güdüldüğünü ifade eden Kılıçdaroğlu “Sonuçta geldiğimiz noktada Irak’ta da, Suriye’de de, İran’da da pek çok yerde sorun yaratmaya başladı. Bizim dış politikamızı kendi bağımsız irademizle oluşturmak yerine, dışarıdan telkinlere açık bir dış politika oluşturmaya başladık ve kraldan çok kralcı bir düşünceyle yola çıktık. Geldiğimiz noktada ciddi açmazlarımız var. Suriye konusunda da ciddi açmazlarımız var. Uçağımız düşürüldü, niçin düşürüldüğünü biliyoruz da nasıl düşürüldüğünü bilmiyoruz” diye konuştu. Kılıçdaroğlu’nun Türkiye’nin şu anda Ortadoğu’da ciddi güven kaybına uğrayan ve itibar kaybeden bir ülke konumunda olduğunu ifade ederek, “Bir grup konuşmasında söylemiştim, sıçan geçer yol olur, maalesef o oldu” dedi.

 

BAŞBAKAN O FOTOĞRAFI YORUMLASIN

ABD Başkanı Obama’nın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı telefon görüşmesi sırasında elinde tuttuğu beyzbol sopasının dikkat çektiği fotoğrafı da değerlendiren Kılıçdaroğlu, “Bu resim boşuna verilmez, verilmişse bir anlamı vardır. Ondan önce yapılan bir açıklama vardı; ‘Türkiye daha fazla ileri gitme’ diye. Barzani’nin havucuyla, Obama’nın sopası arasına sıkışan bir dış politika güderseniz açmaza sürüklenirsiniz. Geldiğimiz nokta odur. O sopa dostluk belirtisi değildir. Obama yanında çuval da bulundurabilirdi. Biz hiç zaman şunu unutmayız. Bizim askerlerimizin başına çuval geçirildi. Bu bizim milli onurumuzu büyük ölçüde zedelemiştir. Şimdi aynı tablo başka bir versiyonla önümüze koyuluyor.

Görüşme sırasında bir beyzbol sopasının bütün dünyaya gösterilmesi. Bu tablo doğru bir tablo değil. Biz bu tabloyu içimize sindiremiyoruz. Bu sorunun muhatabı Sayın Başbakan’dır. Sayın Başbakan’ın çıkıp bu tabloyu, bu fotoğrafı yorumlamasını bekliyorum. Nasıl yorumlayacak merak ediyorum. Hem dış politikanızı batının egemen güçlerinin çıkarları üzerine inşa edeceksiniz, size ‘ileri gitme’ diyecekler, yeri geldiğinde sopa gösterecekler. Biz bunu içimize sindiremiyoruz” diye konuştu.

-“AKP AYRIŞMAYI KÖRÜKLÜYOR”-

Malatya’da yaşanan Ramazan davulu kavgasının tekrar gündeme getirdiği Alevi-Sünni ayrışması tartışmalarına da değinen Kılıçdaroğlu, yaşanan gerilimleri Başbakan Erdoğan’ın sert söylemlerine bağladı. Başbakan’ın konuşmalarıyla çatışma kültürünü beslediğini savunan Kılıçdaroğlu, “Sayın Başbakan ayrışmayı besleyen cümleler kullanıyor. Bu coğrafya Yunus’un, Hacı Bektaşların, Mevlanaların yetiştiği coğrafyadır. Bu coğrafya barış coğrafyasıdır. Biz imparatorluktan bir miras devraldık. Her etnik kimlikten ve inançtan insanların yaşadığı bir coğrafyadır. Devlet bugüne kadar bunlara hep saygılı oldu ve bunu temel ilke kabul etti. Türk-Kürt, Alevi-Sünni çatışmalarını körüklerseniz ve olayları sürece bırakırsanız bu çatışma kültürünü besler. AKP bu ülkede barışı değil çatışmayı öne çıkaran bir kültürü bir anlamda topluma dayatıyor” ifadelerini kullandı.

 

CUMHURBAŞKANLIĞI KİMSENİN KİŞİSEL MÜLKÜ DEĞİL

Anayasada değişiklik yapıldı. 5+5 esası geldi cumhurbaşkanının görevi ile ilgili. ‘5. yılın sonunda görevi bırakınız, isterseniz ikinci kez aday olunuz’ dedim

Anayasa Mahkemesi karar verdi. Cumhurbaşkanı’nın görev süresinin 7 yıl olduğunu belirledi. Bu kamuoyunda gereksiz tartışmalara yol açar.

Cumhurbaşkanı da görevini yapsın Türkiye cumhuriyeti bir krallık değildir. Başbakan da kendine başka roller üstlenmesin. Cumhurbaşkanlığı makamı kimsenin kişisel mülkü değil. Birbirine ikram edilmez. Jestleşme, halka ve milli iradeye saygısızlık. İkram açısından pazarlık konusu olacak alan değildir.

RASTHABER

 

Cumartesi, 04 Ağustos 2012 04:48

Irak’tan Davutoğlu’na sert tepki!

 Davutoğlu'nun merkezi hükümetten habersiz Kerkük ziyareti Bağdat'ı kızdırdı...

ALİHAN HASANOĞLU | KERKÜK - Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun dünkü Kerkük ziyaretinin sadece Türk gazeteciler için değil Irak hükümeti için de sürpriz olduğu ortaya çıktı. Irak Dışişleri Bakanlığı, Davutoğlu'nun kendilerine haber vermeden yaptığı ziyarete sert tepki gösterdi.

Bakanlığın internet sitesinden yapılan açıklamada, Bağdat'ın bu ziyaretle ilgili bilgilendirilmediği ve bu ziyaret onay vermediği ifade edildi. Açıklamada, "Uluslararası ilişkiler kurallarını ve bir ülkenin milli egemenliğini ihlal etmek Türkiye ya da başka bir ülkeye fayda sağlamaz." ifadelerine yer verildi.

BİLHASSA KERKÜK HALKI İÇİN OLUMSUZ SONUÇLARI OLUR

Türkiye'yi Irak'ın içişlerine karışmakla suçlayan Bağdat yönetimi, 'bu hareketin bazı sonuçları ve iki ülke ilişkilerine olumsuz etkileri olabileceği' uyarısını yaptı. Açıklamada ayrıca bu durumun Irak halkı ve bilhassa Kerkük sakinleri için olumsuz sonuçları olabileceği belirtildi.

Açıklamada ayrıca Bağdat'a haber vermeden Davutoğlu'nun Kerkük ziyaretine imkan tanıyan Bölgesel Kürt Yönetimi'nin tavrının da şaşkınlıkla karşılandığı ifade edildi. Bölgesel yönetimin anayasal yetkilerini aştığı vurgulandı. 

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Federal Kürdistan Bölgesi Başkanı Mesud Barzani’yle yaptığı görüşmede Suriye’nin kuzeyinde Kürtlerin yaşadıkları bölgelerde yönetime el koymasından duyduğu kaygıyı dile getirdi.

Davutoğlu, “Çok kapsamlı görüşmeler yaptık. Suriye başta olmak üzere terörle mücadele konusunda karşılıklı görüş alışverişinde bulunduk” dedi.

Erbil’deki yetkililerle bölgeyle ilgili hem vizyonlarını hem de kaygılarını paylaştıklarını söyleyen Davutoğlu, “Türkiye’nin beklentileri çok açık. Tutumumuz gayet net. Birlikte bazı adımların atılması konusunda belli anlayış birliğimiz var” dedi. Davutoğlu, “Türkiye’nin, Suriye’de Kandilvari bir yapılanma istemiyoruz” mesajının alınıp alınmadığını sorulması üzerine “Tabii, mesajı aldılar” ifadesini kullandı.

‘TUTUKALAYABİLİRİZ’

Rudaw haber ajansının bildirdiğine göre ise Başbakanı Nuri el Maliki'nin partisinin milletvekillerinden el Hasan, Kerkük ziyaretinin önemli bir uluslararası ihlal olduğunu belirterek, “Davutoğlu yasadışı bir yolla Kerkük'e geçmiştir. Kendisini tutuklama hakkına sahibiz. Davutoğlu Irak hükümetinden habersiz ve uluslararası diplomasi yöntemlerinin tümünü ayaklar altına almış durumda” diye konuştu.

El Hasan, “Davutoğlu Irak Hükümetinden habersiz Kerkük’ü ziyaret etti. Bu yüzden Irak hükümetinin Türkiye Dışişleri Bakanı'nı tutuklama hakkı vardır. Irak hükümeti, büyükelçisini Türkiye'den çekmeli. Türkiye'nin Bağdat Büyükelçisi'ne çağrı yapılmalı ve büyükelçi 24 saat içinde Irak'tan çıkmalı” dedi. El Hasan ayrıca “Irak hükümet yetkililerinin Türk yetkililerden habersiz Türkiye’de herhangi bir ile ziyaret hakkı var mı?” diye sordu.

Ziyaret neyin karşılığı?

Davutoğlu’nun Kuzey Irak ziyaretinin esas amacının Suriye’nin Kürt bölgesindeki gelişmeleri görüşmek olduğu kamuoyunda biliniyor. Dün Dışişleri Bakanı’nın Barzani’yle yaptığı görüşmenin ardından ayrıntılı bir açıklama yapılmadı. Ancak Davutoğlu’nun bugün Kerkük’e geçmesi ve bu ziyaretin daha önce basına ve kamuoyuna açıklanmamış olması dikkat çekti.

Irak Kürtleri, Kerkük’ün Kürt kenti olduğunu ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi toprakları içerisinde kaldığını savunuyor. Bağdat ise bu teze şiddetle karşı çıkıyor. Kürtler ve Irak’taki diğer kesimler arasındaki Kerkük ihtilafı yıllardır sürüyor.

Davutoğlu’nun Kerkük ziyaretiyle yaptığı diplomatik jest, Türk tarafının Barzani’yle dün yapılan görüşmeden istediğini aldığını, karşılığında ise Irak’taki ihtilaflar konusunda Kürtlerden yana daha fazla ağırlık koyabileceğini düşündürüyor. Irak yönetiminin tepkisi de bu çerçeve içerisinde anlam kazanıyor.

RAST HABER

 

Yeni Akit’in saldırgan yazarı Mustafa Özcan, Suriye’de mezhebe dayalı temizlik yapıldığını, İran’ın da buna bilerek isteyerek destek olduğunu iddia etti.

 Şii ve İran düşmanı Yeni Akit’in saldırgan yazarı Mustafa Özcan, köşesinde İran’a iftiralar atarak Suriye’deki savaşı bir mezhep savaşıymış gibi göstermeye çalıştı.

Suriye üzerinden İslam Cumhuriyeti nizamını ve devrim liderliğini karalama çabasına giren Yeni Akit ve tayfasının son iftirası Mustafa Özcan’dan geldi.

Yazısında “İran, tarihi boyunca kendisinden olmayana hep kara çalmıştır”, gibi çirkin ifadeler kullanan Özcan, Suriye'de mezhebe dayalı bir temizlik yapıldığını ve İran’ın da buna bilerek isteyerek destek olduğunu iddia etti.

İmam Humeyni’yi de dolaylı yollardan karalamaya çalışan Özcan, “Bugüne kadar İran rejimi baştan beri söylediklerinin tam tersini yapmıştır. Humeyni kitaplarında veliahtlığa ve şahlığa yani kraliyet rejimine karşı çıkmıştır. Arap dünyasında cumhuriyetleri adı konmamış bir biçimde ilk defa kraliyete çeviren Hafız Esat değil midir? Bu siyasi bidatın ilk denemesi de Beşşar'dır. Mübarek, Ali Abdullah Salih ve Kaddafi ona özenmemiş midir? Öyleyse bu kuralı neden Suriye'de tatbik etmiyorlar?” gibi ifadeler kullandı.

Şimdi Şii düşmanı Yeni Akit ve tetikçisi Mustafa Özcan’a sormak gerekiyor

İslam Devrimi önderi Merhum İmam Humeyni’nin İslam Ümmeti’ne kazandırdığı en büyük değerin vahdet olduğunu unutuyorsunuz sanırım.

“Muhammedi İslam” deyimini kullanan İmam Humeyni’nin, bu tanımlama ile mezhebi bir ekseni değil, ümmet kavramına vurgu yaptığını anlayacak kadar akıllısınızdır galiba

İmam Humeyni'nin ‘İslam ülkelerinde kirli eller Şiiler ve Sünniler arasında ihtilaf çıkartıyorlar. Bunlar ne Şii ne de Sünni'dirler. Bunlar emperyalizmin elleridir” sözü ne anlatıyor acaba

“Ne doğu ne batı, sadece İslam'dadır kurtuluş” diyen tek İslam alimi kim olabilir

Şiilerin ve Sünnilerin birbirlerinin inançlarına saygı duymaları gerektiğini sürekli ifade eden Rehber Ali Hamaney’in, “Hz. Muhammed’e (saa) tabi olanların en basitinden yapması gereken eylem, İslam dünyasının düşmanlarına karşı Müslümanların birliğini sağlamaktır” ifadesiyle ne kastedilmek istenmiştir.

Sahi Filistin toplumu ve Hamas Şii miydi? Çünkü buraya en fazla yardımı İran’ın yaptığını bilmeyen yoktur herhalde.

tahahaber

Suriye dışişleri bakanlığı, silahlı gruplara para ve silah yapmakla suçladığı Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ı Birleşmiş Milletlere şikayet etti.

 SANA haber ajansının bildirdiğine göre Suriye dışişleri bakanlığı tarafından BM Güvenlik Konseyi’ne ve BM Genel Sekreterine gönderilen resmi yazıda silahlı grupların özellikle başkent Şam’da ve Halep’te sivillere, kamuya ve özel şahıslara ait binalara saldırdıkları belirtildi.

Silahlı militanların Türkiye’nin sağladığı kolaylıklarla Suriye’ye girdiklerine nüfuz yönünden kalabalık olan semtleri işgal ederek halkı canlı kalkan olarak kullandıklarına değinilen resmi yazıda bütün bu gelişmelerin BM Suriye Özel Temsilcisi Kofi Annan’ın Cenevre konferansında kabul edilen hususları ve sorunun çözümü için sunduğu 6 maddelik planı uygulamak üzere yeniden girişim başlatmasıyla eş zamanlı yaşandığına dikkat çekildi.

“Ankara, Doha, Riyad, Washington, Londra ve Berlin’den ikiyüzlü açıklamalar gelmektedir. Onlar, başta Şam ve Halep olmak üzere Suriye kentlerine saldıran teröristleri kınamak yerine Suriye yönetimini şiddeti tırmandırmakla suçlamaktadırlar” ifadelerinin yer aldığı yazıda, Suriye’de gerçekleştirilen terör eylemlerine aralarında Arap ülkelerinin de bulunduğu çok sayıda başka ülkeden gelen teröristin bulunduğu vurgulandı.

Suriye dışişleri bakanlığı, gönderdiği resmi yazıda BM Güvenlik Konseyi’nden BM şartı çerçevesinde terörist grupları ve onları destekleyen ülkeleri Suriye’deki terörist saldırılara son vermeye ve 6 maddelik Annan planını desteklemeye çağırmasını istedi.

 İranlı bilim adamlarının Amerika'nın iddia ettiği beton delen güdümlü bombalarına karşı, güdümlü beton ürettiği belirtildi.

İran'ın her türlü bombaya karşı direnebilen güdümlü beton tesisleri hakkında bir yazı yayınlayan Economist, Amerika İran'ın nükleer tesislerine düzenlediği saldırının ertesi sabahı toz duman yatıştığında dünya kamuoyu gözünde komik duruma düşmekten endişe ettiğini yazdı.

Economist, İran yeni bir güdümlü beton ürettiğini, yeni betonun İran'a muhtemel askeri saldırının başarı oranını büyük ölçüde etkilediğini belirtti.

Dergi İran'ın ürettiği bu betonu dünyada var olan hiç bir bomba tahrip edemediğini, İran yapımı yeni betonun dünyada şimdiye kadar üretilen betonlardan dört kat daha fazla dirençli olduğunu vurguladı.

 Türkiye, Irak’ta terör eylemlerine destek verdiği için hakkında Interpol tarafından kırmızı bülten ile yakalama kararı çıkarılan ve daha sonra Türkiye’ye gelen Irak cumhurbaşkanı yardımcısı Tarık el Haşimi'ye oturma izni verdi.

 Türkiye İçişleri bakanlığı, Haşimi'ye 90 günlük vize süresinin sona ermesiyle kaçak duruma düşücek olmasını önlemek amacıyla, İstanbul Başakşehir’de yaşadığı ortaya çıkan Haşimi’ye ikamet izni verdi. Irak cumhurbaşkanı yardımcısı Tarık el Haşimi, sağlık sorunları olduğunu iddia ederek 9 nisan 2012 tarihinde Türkiye’ye gelmişti. Irak’ın tüm girişimlerine rağmen Türkiye Irak yönetimine Haşimi’nin iadesi için “olumsuz” cevap verdi. Bunun üzerine Irak Interpol başvurarak 7 mayıs’ta tarık el haşimi için kırmızı bülten çıkarttı. Hakkında kırmızı bülten ile yakalanma kararı olan Haşimi’nin Türkiye’de olduğu hatta evinin adresine kadar bilinmesine rağmen Haşimi ne interpole ne de ırak'a teslim ediliyor.

 İran Genel Kurmay Başkanı Yardımcısı, ABD’nin İran’a karşı tehditlerine değinerek “Kesin olarak söylüyorum: Bunlar siyasi blof ve psikolojik savaştan öte bir şey değil” dedi.

 Silahlı Kuvvetler Genel Kurmay başkanı General Mesud Cezayiri, El Alem haber kanalına verdiği röportajında bölge glişmeleri, Suriye’nin durumu ve bu ülkenin geleceğini değerlendirirken “ABD’yle dünya Siyonizminin liderlikleri altında büyük bir cephe bir kez, bölgeyi karmaşaya sokmaya ve bu vesileyle kendi uzun vadeli hedeflerinin temelini yeniden atmaya çalıştılar” dedi.

General Cezayiri daha sonra, söz konusu istikbar cephesinin kendi istilacı ve yayılmacı politikaları doğrultusunda bölgede 33 Gün ve daha sonra 22 Gün savaşlarını başlattıkları ancak hedeflerini elde edemeyip yenik düştüklerini hatırlatarak “Bugün Suriye’yle ilgili aldığımız haberlere göre, halen bu ülkede vuku bulmakta olan hadiseler, işte o eski saldırıların bir devamı demektir. ABD böylece bölgede geniş ve daimi olarak bulunmaya çalışıyor” ifadesini kullandı.

General Cezayiri ayrıca “Suriye hakimiyetinde bugün, böyle bir düşmana karşı tam teşekküllü savaşmaya dair ciddi bir irade var. Bu doğrultuda da Suriye’yi teröristler ve diğer saldırganlardan temizlemekten başka çare yok” şeklinde konuştu.

Genel Kurmay Başkanı Yardımcısı General Cezayiri açıklamalarının başka bir bölümünde ABD’nin İran’la 5+1 Grubu görüşmelerinin başarısız kalması halinde İran’a askeri saldırı düzenleyebilecekleri şeklindeki tehditlerini değerlendirirken “Biz askerler, her şeyi ciddiye almaya alışığız. Buyüzden de gerekli hazırlıkları yapmışız ve hazırlık düzeyimizi de günden güne arttırmaktayız. Ama şunu da bugün kesin olarak söylüyorum: Bu tehditler siyasi blof ve psikolojik savaştan öte bir şey değil. Ne ABD bize saldırabilecek güçte, ne de Siyonist İsrail” dedi.

Amerikan New York Times gazetesi, CIA ajanlarının Türkiye sınırında gizli operasyonlar sürdürdüğünü yazdı.Gazeteye göre, CIA ajanları, Türkiye-Suriye sınırında, rejim karşıtı silahlı grupları silahlandırarak operasyonları yönetiyor.

CIA tarafından silahlandırılan grupların eylem yapmak üzere Suriye’ye gönderildiğini yazan gazete, gruplara otomatik silah, RPG, havan topu, mühimmat ve anti-tank roketleri verildiğini, bu silahların El kaide mensuplarının eline düşmemesine özen gösterdiğini yazıyor.

Gazete,, CIA’nın Suriye’deki silahlı gruplarla ilişkilerini artırdığını, Suriye askeri üsleri ve ordu birliklerinin bulunduğu bölgelerin tespit edilmesi için silahlı grupları özel radar sistemleri ile donattıklarını, ayrıca silahlı gruplar için bir istihbarat sistemi kurduklarını yazıyor.

Gazete ayrıca ABD Genelkurmay Başkanı General Martin E. Dempsey’in, Amerikan kongresinde yaptığı konuşmada, senatörlere, Amerika’nın uçuşa yasak bölge oluşturma ve Suriye ordusunun havadan gözetleme noktasında çalıştığını söylediğini aktarıyor.

Martin E. Dempsey, Amerika’nın Suriye’ye müdahale için hazırlıklarını tamamladığını ve Beyaz Saray yönetiminden emir beklediklerini açıklamıştı.

 

 “İmam Hamenei’nin Büyük Planı” başlığı altında yayınladığımız özel haberde görüleceği üzere, Eski İspanya Başbakanı Jose Maria Aznar’ın, Tel Aviv’deki bir Siyonist merkezde gazetecilere ve diplomatlara hitaben yaptığı konuşmada, İslam İnkılabı İmam Hamenei’nin, siyonist rejime bakışını yansıtması, kuşkusuz ki oradaki siyonistlerin yüreklerine büyük bir korku düşürmüştür.

Aznar konuşmasını kısaca şu cümlelerle bitiriyor:

“İran’ın vizyonu, İsrail’in tamamıyla yok edilmesi, bitirilmesi, ortadan kaldırılıp İsrail tarihinin kapanmasıdır.”

Kuşkusuz ki bu hakikat, İslam İnkılabı’nın temelde varlık gerekçesiydi; zira İslam İnkılabı Önderi Merhum İmam Humeyni, İslam İnkılabı’nın zaferi ulaşmasından yıllarca önce, sürekli "kanser mikrobu" olarak tanımladığı siyonist rejimin ortadan kaldırılması gerektiğini belirtiyor, bütün dünya Müslümanlarını, bu kanser uruna karşı mücadele sahnesinde sorumluluklarını üslenmeye çağırıyordu.

İslam İnkılabı’nın zafere ulaşmasının ardından, başlarına nelerin geleceğinin çok iyi farkında olan dönemin siyonist rejim başbakanı Menahem Begin “İsrail için kabus başladı” derken, Merhum İmam Humeyni de dünya Müslümanlarına, Kudüs’ün özgürleştirilmesi hedefini gösteriyordu; artık, “İsrail’siz bir Ortadoğu” kurulmasının dönemi başlamıştı.

İslam İnkılabı ile birlikte, siyonizme karşı mücadele, ulusal ve laik çizgiden İslami bir kimliğe dönüşüyor, bunun ilk örnekliği olarak da, 1982 yılından itibaren Lübnan topraklarında işgalci siyonist rejim güçlerine karşı, "Hizbullah" adı altında tarihi bir direniş başlıyordu. Kuşkusuz ki bu süreçte en büyük emeği olanlardan biri de Kaddafi rejimi tarafından ortadan kaldırılan Şehid İmam Musa Sadr idi. Zira İmam Musa Sadr, Lübnan toprakları üzerinden Siyonist rejime karşı İslam tokadını kaldıran ilk liderdi.

İslam İnkılabı’nın zaferinin siyonist rejimin varlığını tehlikeye attığını ve kendi bölgesel sulta ve çıkarlarını yok edecek bir iradenin ortaya çıktığını gören dünya emperyalizmi, başta Suudi Arabistan, Mısır ve Ürdün gibi bölgesel müttefiklerini de yanına alarak, henüz devrimin üzerinden 19 ay geçmişken Saddam rejimini İslam Cumhuriyeti’nin üzerine saldırdı.

22 Eylül 1980 tarihinde başlatılan bu savaşın ilk haftalarında İran’ın 11 şehri işgal edilmiş, emperyalist dünyanın Saddam’a verilen bombaları genç İslam Cumhuriyeti’nin üzerine yağdırılmaya başlanmıştı.

Saddam’ın başbakanı Taha Yasin Ramazan’ın savaşın ilk günlerinde Irak’ın El Cumhuriye gazetesine verdiği demeçte de görüleceği üzere, hedef İslam Cumhuriyeti’nin yıkılması ve İran’ın beş parçaya ayrılmasıydı. Saddam ise, bir hafta içinde “zafer” (!) ilan etmek üzere kutlama hazırlıklarını yapmaya başlamıştı bile.

Saddam İran’a saldırısının adını İran’ın Müslümanlar tarafından Kadisiyye savaşıyla fethine atıfla “El Kadisiyye” koymuş, kendisini de “Kadisiyye Komutanı” ilan etmişti. Başını Suudi Arabistan rejiminin çektiği Amerikancı İslam cephesi de, İslam Devrimi’nin “Mecusilerin geri dönüşü” olduğunu ileri sürerek, Saddam’ın İslam Cumhuriyeti’ne karşı savaşını, bölgede “Fars imparatorluğu” kurmak isteyen “Mecusi İran yönetimi”ne karşı “ümmetin cihadı” olarak sunmuştu.

İslam Cumhuriyeti’ni yıkma operasyonları sadece Irak Baas rejiminin dış saldırıları ile değil, içerdeki münafık ve işbirlikçilerin terör saldırıları ile de sürüyordu. İslam İnkılabı’nın önder kadrosundan Muhammed Hüseyin Behişti’nin, başbakan Muhammed Cevad Bahoner’in, Cumhurbaşkanı Ali Recai’nin bombalı saldırılarda şehid edilmesi ve bunun yanı sıra devrimin bir çok öncüsünün bu saldırılarda kurban olması, İslam Cumhuriyeti’ne yönelik küresel yıkım operasyonunun boyutlarını gözler önüne seriyordu.

İslam Cumhuriyeti yalnızdı, ama, on binlerce şehidin kanıyla zafere ulaşan bu devrimi, çok daha büyük zaferlere ulaştırmaya azmetmiş inkılabın muhlis ve sadık oğulları, düşmanların tüm bu saldırılarını göğüsleriyle durdurarak asıl hedefe doğru yönelmeye başladılar.

1982 yılının Mart ayı, siyonist rejim güçlerinin Lübnan’ı işgal ettiği tarihti; öyle ki Ariel Sharon liderliği altındaki siyonist işgal güçleri tüm azgınlığı ile Beyrut’un kapısına kadar gelmiş, burada sahipsiz ve korumasız kalan Filistin mülteci kamplarına saldırarak binlerce masum Filistinliyi katletmişti.

Irak Baas rejimi Batılı efendilerinden edindiği kimyasal silahları kullanarak ve İran’ın sivil yerleşim bölgelerini uzun menzilli füzelerle vurarak cephelerde aldığı yenilgiyi telafi etmeye çalışırken, diğer yanda da siyonist işgal güçleri Lübnan’da büyük katliamlar gerçekleştiriyordu.

İşte bu sırada İmam Humeyni, siyonist düşmanın işgal ve saldırganlığının önlenmesi için İslam devriminin çocuklarının Suriye üzerinden Lübnan’a gönderilmesi talimatını verdi. Zira asıl düşman, bir kanser uru olan ve Müslümanların kanlarına susamış İsrail idi. Bu dönem Lübnan İslami direnişinin başladığı dönemdi.

Lübnan’daki Hizbullah savaşçıları 18 yıl sürecek olan bir direnişle siyonist düşmana hiç ummadığı darbeleri indirmeye başladığında, artık bu siyonist varlığın tarihin çöplüğüne atılmasının da başlangıcı olacaktı…

Bu dönemde bir isim çok özel bir misyon üslenmişti. Seyyid Hasan Nasrullah’ın açıkladığı üzere, dönemin cumhurbaşkanı Seyyid Ali Hamenei, bir taraftan Irak bası saldırganlığı karşısında cephelerin azim ve moral kaynağı iken diğer taraftan da, siyonist düşmanla savaşta İmam Humeyni’nin vekili idi. İmam Hamenei o dönemde bütün gücünü, siyonist işgal rejimine karşı İslami direnişin zaferine adamıştı. Şehid Rağıb Harb’lerden, Seyyid Nasrallah’lara kadar süre gelen direniş önderliği İmam Hamenei’nin yol göstericiliği altında siyonist düşmanla bir ölüm kalım savaşı sürdürüyordu.

Seyyid Nasrullah’ın belirttiği üzere, rahmetli İmam zamanında İmam Hamenei’nin yol göstericiliğinde hareket eden Hizbullah direnişi, İmam Humeyni’nin rıhletinden sonra bu kez doğrudan kendisinin rehberliği altında direnişi sürdürdü.

Bu süreçte en önemli dönüm noktası kuşkusuz ki, Temmuz 2006’daki “33 Gün Savaşı”dır. Siyonist rejimi hüsrana uğratan bu bu savaşın asıl komutanının İmam Hamenei olduğunu Seyyid Nasrullah’ın kendisi bizzat beyan etmiştir.

İmam Hamanei’nin müdahil olduğu ikinci büyük savaş ise, Siyonist rejimin Gazze’ye yönelik başlattığı büyük saldırıda, 22 gün süren "Furkan savaşı"nda, bu savaşa müdahil olan İslam Cumhuriyetinin bütün sevk ve idaresi İmam Hamanei’nin liderliği ile olmuştur. Nitekim Gazze savaşının hemen ardından Tahran’a giden Hamas lideri Halid Meşal’in, İmam Hamanei’ye hitaben “zaferimizde en büyük pay size aittir” şeklindeki beyanı da bu gerçeği ortaya koymaktır.

Şimdi ise sıra final savaşına gelmiştir; hiç kimsenin zerre kuşkusu olmasın, siyonist rejimle bundan sonraki savaş, tamamıyla bir “final savaşı"dır; bu savaş siyonist rejimin sonunu getirecektir, Allah’ın izniyle bu fethe az bir zaman kalmıştır…!

Veliyy-i Emr-i Müslimin İmam Hamenei'nin yegane hesabı da, İslam Ümmeti'ne Özgür Kudüs'ü kazandırmaktır. Zira şehadet sevdalısı özgür Kudüs savaşçıları sabırsızlıkla onun emrini yerine getirmek üzere eller tetikte amade beklemektedir...!

Bunu yakında hep birlikte göreceğiz.

Rabbimizden niyazımız mübarek Ramazan ayını Feth-i mübinlerin müjdesi kılmasıdır.

Gelelim beri tarafa…

Acaba şimdi birilerinin bugünlerde doğrudan doğruya İmam Hamenei gibi bir şahsiyetin ihtiramına hücum etmeye kalkmaları nedendir?

Birileri orada burada, uzakta yakında, İslam Cumhuriyeti’nin ulusallaştığını ve İslam inkılabının da mecrasından saptığını ileri sürerek, kendilerince bu inkılaba olan eğilim ve teveccühü kırmaya çalışıyor, İslam inkılabı rehberliğinin ümmet arasındaki rolünün etkisizleştirilmesi için bütün güçlerini ortaya koyuyorlar.

Öylesine ilgisiz ve öylesine mesnetsiz iddia ve görüşler ile sürülmekte ki, eğer “cehalet”i “bilgi yetersizliği” noktasında alacak olursak, bu kişilerin “cahil” olduğunu söylemek doğru olmaz. Zira okumuş, kalın kalın kitap yazmış kişiler bunlar. Ama “cehalet” sadece “bilgi yetersizliği” anlamına gelmiyor. Hakk karşısında ısrarla ve inatla direnç gösterenler de “cahil” olarak kabul edilmişlerdir; velev ki çokça okuyan, kitap yazan, konferans veren üstatlar bile olsalar…

Halbuki bu kişiler, İran’daki Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında batı destekli fitne döneminde, İran’ı ulusallaştırmak için çırpınıp duranların yanında sıraya girmişlerdi. Bir taraftan kalkın “Ne Lübnan, Ne Gazze, Canım Feda İran’a” sloganları atanlara alkış tutun, diğer taraftan da İran’ı ulusal çıkarlarını tehlikeye atmakla itham edilen İmam Hamenei’ye “ulusalcılık” suçlamasında bulunun!

Eğer sizde zerre misali bir hakkaniyet olsaydı, içinizde biriktirip durduğunuz kin ve husumeti böylesine arsızca ortaya dökmez, asılsız itham ve iftiraların arkasına gizlenerek pervasızca ümmetin aziz şahsiyetlerini tahkir ve tezyiflere yönelmezdiniz...

Kullandığınız dilin, siyonistlerin dilinden ve üslubundan bir farkı var mı? Shimon Peres’lerin, Netenyahu’ların, Clinton’ların, Lieberman’ların dediklerinden farklı ne diyorsunuz? Suud ve Katar rejimlerinin kapıkulu saray uleması ne zamandan beri size rehberlik eder oldu?

Sıffın savaşı öncesinde, Şam minberlerinde bir taraftan kaldırılan kanlı gömlekler, diğer taraftan Hz. Ali’nin şahsiyeti hakkında ortaya atılan iddialar, Şam’ın dindar halkını kaldırıp Sıffin meydanına götürmüştü. Esir alınan bir Şamlı’nın ise, Hz. Ali’nin içki içip namazı terk ettiğini söylemesi, onların hangi söylem ve saikle harekete geçirildiğinin ibret verici örneğini teşkil ediyordu.

Yapılan propagandaya göre, bir tarafta Emevi diktatörlerinin dindarlık ve takvası, (!) diğer tarafta ise İmâmu’l muttakîn olan Hz. Ali’nin fısk-u fücuru..(!) Böylesi yoğun bir propaganda altında kalan Şam’ın Müslümanları başka ne yapsın...? Demek ki, bu ümmete Ali’ler yerine Şam’daki haramzadeler hükmedecekti? Demek ki bu ümmeti Resulüllah’ın lanetledikleri yönetecekti..?

Ve ardından Nehrevan…

Nehravan savaşında haricilerin ağır bir yenilgi almasının ardından, biri gelip Hz. Ali’ye der: “Elhamdülillah, kurtulduk bu haricilerden!” Hz. Ali ise ona şöyle cevap verir: “Hayır, bu bir zihniyettir ki, ümmete her zaman musallat olacak. Bunlar babalarının sülbündedirler…!”

Bir tarafta, Kur’an’a karşı Kur’an sayfalarını kaldıran Sıffin siyaseti, diğer tarafta ise, “hüküm ancak Allah’ındır” ayetini şiar edinerek “canlı Kur’an”ı tekfir eden Nehrevan zihniyeti. Bunlar sonuçta birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar. Bunlar sadece tarihte yaşayıp gitmediler, bugün de karşımızdadırlar…

Şimdi de karşımıza çıkıp yeni Sıffin ve Nehrevan taktiklerine başvuruyorlar…

Ta Kerbela’ya gelindiğinde ise, İmam Hüseyin’in kesik başı üzerinde “atalarımızın intikamını aldık” diyen Yezid zihniyeti….

İçlerinde biriktikleri kin, haset ve husumet ile gözledikleri intikamı, İmam Hamanei üzerinden almaya kalkan bu tayfa istediği kadar çırpınıp dursun, su üzerindeki köpükten başka bir anlam ifade edemezler. Onlar ancak konjonktür yağmacılığı ile, fırsat avcılığı yaparlar. Puslu havaları bekler, dumanlı havalarda saldırırlar. Ancak bu pus ve dumanların kaktığı günler uzak değil elbet. O zaman göreceğiz o utanç dolu yüzlerini…

Biz yolumuza devam edeceğiz; hedefimiz de değişmedi, menzilimiz de. Mihverimiz de değişmedi, mukavetemiz de...

Özgür Kudüs yolucularına selam olsun...

Nureddin ŞİRİN