کارگر

کارگر

Amerikan-İsrail medyası Axios, kısa bir süre önce bazı arabulucuların mevcut çatışmada 45 günlük geçici bir ateşkes sağlamaya çalıştığını ve bu süre zarfında savaşın sona erdirilmesi için müzakerelerin yürütülmesini hedeflediklerini bildirdi. Yani gerçekte, bu 45 günlük dönemde de savaş gölgesi varlığını koruyacak!

Şu ana kadar bu konuya ilişkin resmi bir açıklama yapılmamış olsa da, Axios genellikle ABD’de ve özellikle İran bağlamında Mossad’ın psikolojik operasyonlarının bir aracı olarak tanınmaktadır.

Tasnim Haber Ajansı’nda yer alan analizde şu ifadeler yer aldı:

Trump, muhtemelen İran’ın elektrik santralleri ve diğer kritik altyapılarına yönelik her türlü çılgınlığa kesinlikle karşılık vereceği kararlılığını bilerek, bu tehditten üçüncü kez geri çekilmeyi deniyor olabilir ve bu tür haberler belki de bu stratejinin bir parçası olarak yayılıyor. Ancak bu yalnızca bir ihtimaldir.

İran, savaş gölgesini sürdüren geçici ateşkeslere defalarca karşı çıktığını belirtmiştir; örneğin yakın zamanda 48 saatlik bir ateşkes teklifini reddetmiştir. Bu karşı çıkışın nedeni açıktır: Savaş baskısı altında kalan ve stratejik bir çıkmaza sürüklenen Amerikan-Siyonist düşmanlar, çerçevesiz ve sıradan ateşkes fırsatlarını kullanarak mühimmat krizinden ve stratejik açmazdan kurtulmayı amaçlamaktadır.

Geçici ateşkes ve savaş gölgesi altında, İran’ın savaşın sona ermesi için gerekli şartları sağlanmadan yapılacak herhangi bir düzenleme, düşmana yalnızca yeniden toparlanma imkanı sunar. Üstelik bu aktörler, ateşkes döneminde dahi savaş tehdidini İran üzerinde sürdürmeye devam edecek ve bu yolla askeri, ekonomik, siyasi ve diğer alanlarda İran karşıtı kazançlar elde edecektir.

İranlı yetkililer tarafından defalarca vurgulanan çerçeveleri dikkate alırsak, “savaş gölgesini koruyarak geçici ateşkes”in mevcut çatışmayı sona erdirmek için İran’ın doktrininde bir yeri bulunmamaktadır.

İran, savaşın ancak belirli şartlarla sona erebileceğini ve bu şartlardan yalnızca birinin, Amerikan ve Siyonist düşmanın yeniden saldırmayacağına dair somut güvence olduğunu açıklamıştır. Bu bağlamda, uzlaşmaz nitelikte olan başka şartlar da ilan edilmiştir.

Ayrıca, Hürmüz Boğazı’na ilişkin yeni düzenleme konusu da açık bir meseledir ve bu boğaz bir daha asla savaş öncesi koşullara dönmeyecektir.

İran Ordusu Sözcüsü Tuğgeneral Muhammed Ekreminiya, ABD-İsrail’in İran’a karşı saldırılarında hedeflerine ulaşamadığını belirtti.

Yarı resmi Fars Haber Ajansı’nın aktardığına göre Ekreminiya şu ifadeleri kullandı:

“Karşı tarafın savaşta hedeflerine ulaşamadığını ve aslında yenilgiye uğradığını kesin olarak söyleyebiliriz. Savaşın devam etmesinin amacı, düşmanı gerçek bir pişmanlık duyacağı bir noktaya getirmektir. Bu, bazıları tarafından duygusal bir yaklaşım olarak algılanabilir ancak aslında tamamen stratejik rasyonelliğe dayanmaktadır.”

Ordu Sözcüsü, “Düşmanı bu noktaya getirmek, gelecekte savaşın tekrarını önlemek için bir zorunluluktur çünkü bu hedefe ulaşılırsa, caydırıcılık düzeyi düşmanın bir daha ülkeye karşı harekete geçmeye cesaret edemeyeceği şekilde artacaktır” dedi.

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü her türlü ateşkesi reddederek, “Ateşkes, yeniden cinayet işlemek için güçleri toparlama molası demektir” dedi.

İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, medya mensuplarıyla düzenlediği haftalık basın toplantısında gazetecilerin sorularını yanıtladı.
Bekayi, öncelikle İran’a dayatılan savaş hakkında şunları söyledi: “Diplomatik sürecin ortasında haksız yere başlattıkları ve tarihin en büyük suçlularını bile gölgede bırakacak cinayetler işledikleri bir savaş.”
“Hitler döneminde bile eşi benzeri görülmemiştir; bizim için çalışkanlığın ve bilime olan sevginin sembolü olan Şerif Üniversitesi’ne sığınak delici bombalarla saldırdılar. Bu, saldırıya uğrayan beşinci üniversitedir ve bu başlı başına anlamlıdır. Bu durum, ABD ve rejimin İran’ın ilerlemesine ve kalkınmasına yönelik muhalefeti ve kininden başka bir anlama gelmemektedir. Bu bir hafta içinde gelişmeler çok hızlı yaşandı.”

ABD’nin İddiaları Eylemleriyle Kesinlikle Uyuşmuyor

ABD’li yetkililerin İran’a yönelik saldırıları artırma ve aynı zamanda müzakereden bahsetme yönündeki açıklamaları hakkında şunları söyledi: “Tek kelimeyle cevap vermem gerekirse; hayır. ABD, son bir yılda attığı adımlarla diplomasi için hiçbir itibar bırakmamıştır. ABD’nin ahde vefasızlıkları, uluslararası kuralları hiçe sayması… Sadece son birkaç ay içinde 70 civarında uluslararası belgeden çekilmiştir.”
“Bizimle ilgili olarak, müzakereler sırasında iki kez İran’a karşı savaş suçu işleme kararı aldı. ABD’nin iddiaları eylemleriyle kesinlikle uyuşmuyor. Yeri gelmişken Dr. Harrazi’nin eşinin şehadeti nedeniyle taziyelerimi sunmak isterim; bu bile ABD’nin diplomasiyi hiçe saydığının bir göstergesidir.”
“Savaş ve barış konusunda durum nettir. Ülkeyi savunmamız gerektiği ölçüde, kararlar ve mekanizmalar temelinde hareket edeceğiz; barış konusunda da aynısı geçerlidir. Hiçbir kırmızı çizginin gözetilmediği mevcut koşullarda, tüm düşüncemiz ülkenin savunmasına odaklanmalıdır. Biz şu an bu aşamadayız. Görevimiz bu destanı desteklemektir.”

Ültimatom ve Savaş Suçu Tehdidiyle Müzakere Bağdaşmaz

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, ateşkes ve savaşın sona ermesine yönelik bir plan hakkındaki iddialara yanıt olarak şunları söyledi: “Bu planı daha önce çok şeffaf bir şekilde ortaya koyduk. Birkaç gün önce arabulucular aracılığıyla 15 maddelik bir plan sundular ve bu yansıdı; biz de o zaman bunun aşırı talepkâr ve mantıksız olduğunu açıkladık. Biz o tekliften bağımsız olarak, kendi çıkarlarımız ve hassasiyetlerimiz doğrultusunda kendi taleplerimizi derledik.”
“Meşru taleplerimizi haykırmaktan çekinmiyoruz. Görüşlerimizi dile getirmemiz, geri adım atma olarak algılanmamalıdır. Savunucular cesurca hareket ederken, diplomasi aygıtının da kendi görevi vardır. Kriterimiz ulusal çıkarlar, güvenlik ve İranlıların kararıdır. Tutumumuz açıktır. Yanıtlarımızı derledik ve gerektiğinde kamuoyunu bilgilendireceğiz.”
“Aracıların görüş alışverişinde bulunması garip değildir. Bu tutumlar en başından beri aracılar vasıtasıyla dile getirildi ve mesajların iletilmesi halen doğaldır. Ültimatom ve savaş suçu tehdidiyle müzakere bağdaşmaz. Düşmanımızın cinayetlerinin boyutunu artırdığı bir ortamda, tüm dikkatler ve duyular ülkenin savunmasına odaklanmalıdır.”
“Yapılan tehditlere gelince; şüphesiz bu tür tehditlerin bizzat dile getirilmesi bir savaş suçudur. Belirli aralıklarla bir ülkeyi sürekli olarak altyapısını yok etmekle tehdit etmeniz ve aynı zamanda rejime sivil hedefleri vurması için yeşil ışık yakmanız savaş suçunun ta kendisidir. Cinayet işlenmesine yardım eden her ülke hesap vermelidir. Tüm ülkeler bilmelidir ki, ABD ile her türlü işbirliği savaş suçu kapsamına girer ve sorgulanmalıdır.”

ABD’nin İsfahan’daki Feci Yenilgisi

İsfahan’da bir ABD’li pilotun bulunmasına ilişkin olarak şunları söyledi: “Bunu askeri yetkililere sormak gerekir. Feci bir yenilgiye yol açan asıl konu hakkında ciddi sorular var.”

ABD’nin Operasyonunun Sonucu 2. Tebes’ten Başka Bir Şey Değildi

Bekayi, nükleer rezervleri çalmaya yönelik ABD’nin askeri varlığı hakkında şunları söyledi: “Bu operasyon hakkında pek çok soru ve belirsizlik var. ABD’li pilotun bulunduğu iddia edilen bölge ile asker indirmek istedikleri bölge arasında çok mesafe var. Zenginleştirilmiş uranyumu çalmaya yönelik bir yanıltma operasyonu olması muhtemeldir, ancak net olan şey; sonucun 2. Tebes’ten başka bir şey olmadığıdır. Bu, İran halkına bu yardımla destek olan ve direnişin kendi sonucunu verdiğini gösteren Allah’ın lütuflarından biriydi. Umarız ABD, tüm İranlıların bir rolü olduğu dersini almıştır. İran’ın her koşulda ulusal egemenliğini savunma konusundaki ciddiyeti açısından bu durum hayra yorulmalıdır.”

ABD’nin Ocak Ayında Dökülen Tüm Kanlarda Parmağı Olduğunu İtiraf Etmesi

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, Trump’ın Kürt İranlılara silah gönderildiği yönündeki iddiasına yanıt olarak şunları söyledi: “Bu, Ocak ayında yetkililerimiz tarafından dile getirilen durumun açık bir itirafıdır. Bu itirafın kendisi, ABD’nin Ocak ayında dökülen tüm kanlarda parmağı olduğunun itirafıdır.”
“Biliyoruz ki Ocak ayındaki isyanlar sırasında yaklaşık 3 bin kişi hayatını kaybetti ve 2.400 kişi şehit oldu. Protestoların şiddete dönüşmesinin temelinde ABD ve Siyonist rejimin eylem ve müdahalelerinin yattığı en başından belliydi. Şimdi gerçeklerin bir kısmı bizzat failler tarafından aydınlatılıyor. Bunlar kaydedilecek belgelerdir ve ABD’nin niyetinin ister 12 günlük savaşta, ister Ocak ayında, isterse de son savaşta olsun İran’ı yok etmek olduğunu göstermektedir.”

Ajansın Yaklaşımı Feciydi

Nükleer tesislere yönelik saldırı ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) yaklaşımı hakkında şunları söyledi: “Ajansın yaklaşımı feciydi. Ülkelerin barışçıl nükleer tesislerine yönelik saldırıları normalleştirmeye yönelik fiili adımlar attı ve bizzat Grossi’nin röportajları sınırı aştı. Bu bir bakıma İran’a karşı işlenen cinayetlere ortak olmak ve onları meşrulaştırmaktır. BM Genel Sekreterliği iddiasında bulunan Genel Direktörün şahsı, adının cinayetin bir parçası olarak kaydedildiğine dikkat etmelidir.”

ABD Polisi Tarafından Gözaltına Alınan Kişinin Şehit Süleymani ile Hiçbir Bağlantısı Yoktur

Bekayi, Şehit Süleymani’nin ailesinden birinin ABD’de tutuklandığı iddiası hakkında şunları söyledi: “Şehit Süleymani ne kadar büyük bir şahsiyet ki, sadece isim benzerliği olan kişilere bile eziyet ediyorlar. Kızının da belirttiği gibi ABD’de hiçbir akrabaları bulunmuyor. ABD polisi tarafından gözaltına alındığı iddia edilen kişinin Şehit Süleymani ile hiçbir bağlantısı yoktur. Bir İranlı olarak onun haklarının takipçisiyiz.”

Bu Savaşa Karşı Devlet Kademeleri Arasında Kesinlikle Hiçbir Anlaşmazlık Yoktur

Devlet düzeyinde savaşa bakış açısı konusunda şunları söyledi: “Bu savaşa karşı devlet kademeleri arasında kesinlikle hiçbir anlaşmazlık veya ayrılık yoktur. Halkımız düşmanın emellerini boşa çıkarmak için tek yumruk gibi dimdik durdu; bundan başkası da beklenemezdi. Yönetimin tüm kademeleri, İran’ın varlığını savunmak için tek ses olarak mutabık olduklarını göstermiştir. Söylenen o meseleler psikolojik savaşın bir parçasıdır, eylemlerimiz gösterdi ki söz konusu İran olduğunda herkes İran adıyla düşmana karşı tek vücut halinde durmaktadır.”

Bu Savaşın Tek Kazananı Bölge İçin Hiçbir Barış ve Huzur İstemeyen Siyonist Rejimdir

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, savaşla ilgili raporlar hakkında şunları söyledi: “Yakın bir tehdit olduğu için yapıldığı söylenen savaşı meşrulaştırma iddialarına bakarsanız, bu savaşın cani bir stratejiye dayanmaktan ziyade kişisel ve zümrevi hırslara dayandığını gösterir. Bu savaşın tek kazananı, bölge için hiçbir barış ve huzur istemeyen rejimdir.”

Sahte Bayrak Meselesi Bir İddia veya Komplo Teorisi Değildir

Tesnim’in Avrupa’da sahte bayrak (false flag) ihtimaline ilişkin sorusuna yanıt olarak şunları söyledi: “Sahte bayrak meselesi bir iddia veya komplo teorisi değildir. Bu, ABD ve Siyonist rejim tarafından defalarca yapılmıştır ve bu savaşta da defalarca bu tür operasyonlara tanık olduk. İran hangi hedefi vurduysa çok açık bir şekilde duyurmuştur. Eylemlerimizin İran’ı savunmak amaçlı olduğunu ve uluslararası hukuka göre meşruiyeti bulunan saldırıların kaynağına yönelik olduğunu açıkladık. Bölge ülkelerinden topraklarını düşmana kullandırtmamalarını defalarca istedik. Defalarca bizim tarafımızdan olmayan füzeler fırlatıldı. Bu tür komploların başka yerlerde de tekrarlanması beklenmedik bir durum değildir. Herkesi ABD ve Siyonist rejimin eylemlerinin farkında olmaya davet ediyoruz.”

Hürmüz Boğazı’nın Durumu Hakkında Umman ile Görüşme

Bekayi, Hürmüz Boğazı’nın durumu hakkında Umman ile yapılan toplantı hakkında şunları söyledi: “Toplantı iki ülkenin dışişleri bakan yardımcıları düzeyinde gerçekleştirildi. İran ve Umman, güvenli geçişin her ikisinin de endişesi olduğu iki kıyıdaş ülkedir. Bu birkaç gün içinde İran, uluslararası hukuka dayanarak bu su yolunda güvenliği korumak için bir dizi güvenlik önlemi aldı ve düşman gemilerinin geçişine izin vermeyeceğimizi açıkça belirttik.”
“Aynı zamanda düşman olmayan gemilerin geçişi için tedbirler alınmıştır ve bu belirli yöntemler gerektirmektedir. Deniz araçlarının Hürmüz Boğazı’ndan geçişine yönelik bir protokole ulaşmak için, oldukça sorumlu bir şekilde, diğer bir kıyıdaş ülke olan Umman ile görüşmelere başlama kararı aldık. Bu toplantılar bir sonuca ulaşıncaya kadar devam edecektir.”

Ateşkes, Yeniden Cinayet İşlemek İçin Güçleri Toparlama Molası Demektir

ABD’nin ateşkes planı iddiası ve İran’ın yanıtı hakkında şunları söyledi: “Ültimatom, savunmada tereddüt etmemize neden olmamalıdır. Neden ateşkese hayır dediğimizin sebebi tecrübedir; ateşkes, yeniden cinayet işlemek için güçlerini pekiştirmek amacıyla mola vermeleri demektir. Hiçbir akıllı insan bunu yapmaz. Taleplerimiz ile birlikte ateşkes ve savaş döngüsünün yaşanmaması ilkesine riayet edilmelidir. Birleşmiş Milletler çoğu zaman güçlerin bir aracı haline geldiğini kanıtlamıştır. Ulusal güvenlikle ilgili bir konuda, cinayet işlenmeyeceğinin garantisi olacak şekilde hareket etmeliyiz.”

İran’ı Savunan ve Destekleyen Tüm Milletlere Teşekkür Edilmelidir

Bekayi, İran’ın caydırıcılık adımları ve İran’a yönelik uluslararası destekler hakkında şunları söyledi: “Doğal olarak düşmanı hüsrana uğratmak için tüm imkânları kullanmalıyız. Bu bir nevi iş bölümüdür. Vatan savunucusu bir şekilde, biz diplomasi aygıtında başka bir şekilde. Hepimizin dayanağı İran halkıdır. İran’ı savunan ve destekleyen tüm milletlere teşekkür edilmelidir. Sokaklardaki destekler, kamuoyunun anlayışına yardımcı olacaktır.”

Sahte Bayrak Konusunda Azerbaycan Cumhuriyeti ve Türkiye ile Görüşme

Sahte bayrak konusunda Azerbaycan Cumhuriyeti ve Türkiye ile yapılan görüşmeler hakkında şunları söyledi: “İran ile Azerbaycan Cumhuriyeti arasında yapılan görüşmeler yanlış anlaşılmaları giderdi. Türkiye konusunda da, bu ülkeye herhangi bir füze fırlatmadığımızı belirttik ve mesele diyalogla çözüme kavuşturuldu.”

Ülkeyi Savunma ve Yanıt Verme Konusunda En Ufak Bir Tereddüdümüz Yoktur

Bekayi, ABD ve Trump’ın İranlılara yönelik hakaretlerine ve cüretkâr sözlerine yanıt olarak şunları söyledi: “Uygar bir milletin temsilcisi olarak benden o sözleri dile getirmemi beklerseniz, kusura bakmayın edemem. İranlılar Taş Devri’nde bile edeple konuşurlardı. Bu üslup büyüklük ve gücün işareti değildir. Psikologlar bunun nedeni hakkında konuşmalıdır.”
“Ültimatomlara gelince; 48 yıldır bu tür bir üslupla İranlıları yıldırmaya çalışıyorlar. Bu tür ültimatomlar onların niyetlerini göstermektedir. Bizim yanıt verme ve ülkeyi savunma konusunda en ufak bir tereddütümüz yoktur. Bu gidişata ve cinayetlerin normalleştirilmesine karşı durmak uluslararası toplumun görevidir. İran sadece İran’ın varlığını savunmuyor; İran uluslararası hukuka dayalı düzeni savunuyor. Herkes uyanık olmalıdır, cinayetin normalleştirilmesi İran’ın sınırlarıyla sınırlı kalmayacaktır.”

Grossi’nin İran’a Yönelik Yeni İddiaları

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, Grossi’nin İran’a yönelik yeni iddiaları hakkında şunları söyledi: “Çok konuşmak unutkanlığa yol açar. Ajansın kendi raporlarında bile İran tarafından en ufak bir sapma olmamıştır. Belli bir sorumluluğu olan bir kişinin sürekli savaş ateşini körüklemesi, yetkinliğinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini gösteriyor. Saldırıları meşrulaştıran tutumlar sergileyen böyle bir kişinin daha önemli sorumluluklar almayı hak edip etmediğine uluslararası toplum karar vermelidir.”

Dışişleri Bakanlığı Sistem Kademelerinin Prosedürlerine Göre Karar Veriyor

Zarif’in makalesi hakkında şunları söyledi: “Ülkenin dayatılan savaşla ilgili konulardaki resmi tutumları resmi kanallardan duyurulur; aynı zamanda İran’ın ulusal çıkarlarını gerçekleştirmek için başkalarının deneyimlerinden de yararlanmalıyız. Görüşlerin dile getirilmesine izin verilmelidir; her görüşün destekçileri ve karşıtları olması doğaldır. Dışişleri Bakanlığı sistem kademelerinin prosedürlerine göre karar veriyor. Bizim için uygulanabilir olan, Milli Güvenlik Yüksek Konseyi tarafından verilen talimatlardır. Lütfen ayrılıklardan kaçının.”

Bölgenin Güvenliği Ancak Bölge Ülkelerinin İşbirliğiyle Sağlanabilir

İran’ın bölge ülkelerine tavsiyesi ve gelecekteki ilişkiler hakkında şunları söyledi: “Bölge ülkeleriyle komşu olduk ve olmaya devam edeceğiz. ABD’nin bu bölgeyle bir ilgisi yoktur. Onlar bölgenin güvenliğine hiçbir değer vermiyorlar. Bölge ülkelerini, imkanlarının düşmanlar tarafından kullanılmasından kaçınmaları konusunda defalarca uyardık. Maalesef bu gerçekleşmedi. İran asaletle hiçbir zaman bölge ülkelerinin bizim düşmanımız olduğunu söylememiştir. Biz dostane ilişkileri sürdürmeye kararlıyız. Umarız bu ülkeler de ders çıkararak, bölge güvenliğinin ancak bölge ülkelerinin işbirliğiyle sağlanabileceği sonucuna varırlar.”

Söz Konusu Suçlulara Karşı Ülkeyi Savunmak Olduğunda İtidalin Bir Anlamı Yoktur

Bekayi, İran’ın itidalli davrandığı yönündeki iddia hakkında şunları söyledi: “Söz konusu suçlulara karşı ülkeyi savunmak olduğunda itidalin bir anlamı yoktur. İran’ın savunulmasında suçluları pişman etmek için tüm kapasitemizi kullanacağız.”

Hindistan’ın İran’dan Petrol Alımı

Hindistan’ın İran’dan petrol alımı hakkında şunları söyledi: “Önemli olan ne olduğudur. İran, kendi çıkarlarını sağlamak için eskiden beri ilişki içinde olduğu ülkelerle adımlar atacaktır.”

Bazı Bölge Ülkeleri Tarafından İran’a Karşı Çin Savaş Uçağı Kullanılması

Bekayi, bazı bölge ülkeleri tarafından İran’a karşı Çin savaş uçağı kullanılması hakkında şunları söyledi: “Bu önemli bir konudur. Bu, bazı bölge ülkelerinin doğrudan ya da ABD’ye kiralayarak İran’a karşı işlenen cinayetlere ortak olduğunun bir göstergesidir. Her hâlükârda onlara uluslararası sorumluluklarını hatırlatıyoruz. Üretici ülke olarak Çin ile diyalog konusunda da istişarelerde bulunulacaktır.”

İran’ın Zaferiyle Savaşın Ertesi Günü, Tüm Dünya İçin Aydınlık Bir Yarın Olacak

Savaşın ertesi günü hakkında şunları söyledi: “İran’ın zaferiyle savaşın ertesi günü, tüm dünya için aydınlık bir yarın olacak. İran’ın zaferi, hukukun üstünlüğünü ve insan onurunu savunmanın zaferi anlamına gelecektir. Sahadaki gerçekler, ABD’nin askeri varlığının bölgeye güvensizlikten başka bir şey getirmediğini gösteriyor. Eğer bölge ülkelerinin toprakları kullanılmasaydı, onlara doğru bir İHA bile fırlatmaya asla kendimize izin vermezdik. ABD, saldırı için bölgedeki üsleri kullanıyor. İran’ın bu savaştaki zaferi, bölge için iç dinamiklere dayalı barış ve güvenlik dolu bir gelecek yaratacaktır; işbirliğine dayalı içsel bir güvenlik.”

Pakistan ile İyi İlişkilerimiz Var

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, Pakistan gemilerinin Hürmüz Boğazı’ndan geçişi hakkında şunları söyledi: “Hürmüz Boğazı’nda denetim tedbirleri uygulamamızın nedeninin, düşmanın ve müttefiklerinin cani eylemlerini engellemek olduğunu çok net belirttik.

Bizimle iletişim halinde olan düşman olmayan birçok ülke için deniz araçlarının güvenli geçiş imkânı sağlanmaktadır. Pakistan bu ülkelerden biridir ve bizim Pakistan ile iyi ilişkilerimiz var.”

Dışişleri Bakanlığı İran Vatandaşlarının Haklarını Korumak İçin Adımlar Atacak

Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki İranlıların durumu hakkında şunları söyledi: “BAE ile ilişkimiz sürüyor. İranlılardan gelen tüm durumları ve şikayetleri dikkatle inceliyoruz. Dışişleri Bakanlığı, bizzat BAE’lilerin bile itiraz ettiği ve İranlıların haklarının korunması gerektiğini söylediği İran vatandaşlarının haklarını yerine getirmek için adımlar atacaktır.”

tesnim

Eski Hedge Fon yöneticisi Alex Krainer, Batı'nın karşılıksız para basarak kurduğu 220 Trilyon dolarlık 'Gölge Bankacılık' sisteminin Ortadoğu petrolünü 'teminat' olarak kullandığını belirtti.


ABD'nin İran'a yönelik saldırganlığının arkasındaki itici güç siyasetçiler veya generaller değil de Wall Street devleri mi? Ekonomi ve jeopolitik uzmanı Alex Krainer, JP Morgan CEO'su Jamie Dimon'ın savaşı kışkırtan açıklamalarını öne sürerek küresel bankacılık ve finans sisteminin savaştaki rolüne vurgu yaptı:

"Neden Jamie Dimon televizyona çıkıp jeopolitik konularda konuşuyor ve İranlıların kötü insanlar olduğunu söylüyor? Bunun açıklaması şudur: JP Morgan gibi bankalar, Batı Asya bölgesindeki enerji varlıklarının gelişimini finanse etmiştir. BP, Shell, ExxonMobil ve Chevron gibi müşterileri bu kredileri geri ödediğinde, bu onlar için doğrudan gelirdir."

Batı finans sisteminin büyük ölçüde Ortadoğu'nun sömürülmesine dayandığını belirten Krainer, sistemin çöküş riskini şu sözlerle açıkladı:

"Bu krediler, bölgenin doğal kaynak zenginliği ile teminat (collateral) altına alınmıştır. Eğer İran veya Yemen (Ensarullah) bu bölgedeki enerji akışını kontrol eder ve Batı'nın sömürüsüne son verirse, bankaların tüm kredileri çöp (bad loans) olur. Bu teminatın kaybı, o gelir akışının kaybı, Batı bankacılık sistemini fiilen çökertebilir çünkü tüm sistem son derece hilelidir."

Krainer, Batı'nın karşılıksız paralarla kurduğu devasa gölge bankacılık sisteminin kırılganlığını şu benzetmeyle anlattı:

"Bu sistem, nispeten küçük bir sağlam teminatın üzerinde dengede duran ters dönmüş bir piramit gibidir. Gölge bankacılık sistemindeki paranın toplam miktarı yaklaşık 220 trilyon dolardır. Bu ters piramidin çökmesini engellemenin tek yolu, havadan para basmak ve tüm bu batık kredileri desteklemektir."

Bu karşılıksız para basımının faturasını ABD halkının ve Küresel Güney'in ödediğini vurgulayan uzman isim, şu gerçeğin altını çizdi:

"Havadan para bastığınızda, tüm ekonominizin satın alma gücünü çalmış olursunuz. JP Morgan'ın batmaması için zamanla enflasyon oluşur ve herkes fakirleşir."

Batı'nın "iyi" ve "kötü" ülke tanımının tamamen kendi sömürü çıkarlarına göre şekillendiğini ifade eden Krainer, emperyalizmin ikiyüzlülüğünü şöyle ifşa etti:

"Eğer onları sindirip, 'Tamam, biz sizin köleleriniz olacağız, zenginliğimizin çoğunu alabilirsiniz' diyerek boyun eğmeye zorlarsanız, o zaman 'Oh, onlar harika insanlar, demokratlar, insan haklarına saygılılar' derler. Ancak 'Hayır, bu bizim zenginliğimiz, nasıl kullanılacağına biz karar vereceğiz' derlerse, o zaman açıkça çok kötüdürler ve hepsinin bombalanıp Taş Devri'ne geri gönderilmesi gerekir."

Son olarak, Ortadoğu'yu kan gölüne çeviren sonsuz savaşların asıl planlayıcılarının siyasetçiler değil finansal elitler olduğunu belirten Krainer, sözlerini şu çarpıcı tespitle noktaladı:

"Bankerler bu sonsuz savaş gerçekliğinin sadece bir parçası değildir; onlar başlatıcıdır, kışkırtıcıdır. Ülkeleri savaşa iten tüm teşvik sistemi bankacılık kurumlarından akmaktadır... Oraya savaşmaya giden askerlerin elde edebileceği en iyi şey sadece hayatta kalmaktır. Onlar için hiçbir getiri yoktur. Bu savaşta Jamie Dimon için çok şey var, ama savaşmaya ve ölmeye gönderilen askerler için hiçbir şey yok."(Ajanslar)

İsrail ordusu saha gerçeklerine göre konuştu, siyasi ve askeri başlıca hedef çöktü. Hizbullah’ı silahsızlandırmanın 'gerçekçi olmadığı' itiraf edilirken, Tel Aviv geri adımı 'uzun vade' söylemiyle perdelemeye çalışıyor.

İsrail ordusu Hizbullah'ı silahsızlandırmanın "gerçekçi olmadığını" itiraf etti. Her ne kadar siyasi kademe aksi yönde mesajlar verse de direniş güçleriyle sahada çarpışan askeri kesimden gelen bu çıkış kritik bir geri adıma işaret ediyor.


Times of Israel gazetesinde cuma günü yer alan haberde, üst düzey bir askeri yetkilinin "Örgütü silahsızlandırmak bu harekatın sonunda ulaşılması gereken zorunlu bir hedef değildir." dediği aktarıldı.

'KISA DEĞİL UZUN VADE'
Bu bilginin basına yansımasının ardından İsrail Ordusundan yapılan resmi açıklamada, silahsızlandırma hedefinin korunduğu ancak bunun “uzun vadeye yayılacağı” belirtildi.

Savunma Bakanı Yisrael Katz ise Tel Aviv'in Hizbullah’ı "askeri ve siyasi yollarla" silahsızlandırma politikasının net olduğunu yineledi. Ancak bunun kara harekatıyla gerçekleştirilememesi üzerine Hizbullah’ın “tanksavar füzesi” fırlatabildiği hatta kadar olan alanda kara harekatının tamamlanmak üzere olduğunu belirtti.

 
2 Mart'ta Lübnan'ın güneyinde başlatılan kara harekatından hemen önce Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir "Hizbullah’ı silahsızlandırmaktan vazgeçmeyeceğiz" derken Savunma Bakanı Katz, bunu operasyonun hedefleri arasında saymıştı.

EN BÜYÜK AMAÇTI
İsrail 2024 sonbaharında ilan edilen sözde ateşkesle birlikte Hizbullah'ı silahsızlandırmayı temel hedef olarak belirlemişti.

Washington ile Tel Aviv'in baskılarına boyun eğen Beyrut yönetimi direnişi silahsızlandırmayı gündemin bir numaralı maddesi haline getirse de bu görevi resmen Lübnan Ordusuna, fiilen ise İsrail ordusuna bırakmıştı. Lübnan Dışişleri Bakanı Raci, İran'a karşı yürütülen savaş başlamadan önce İsrail saldırılarını haklı bulduğunu açıkça söyleyerek krize neden olmuştu.

Ateşkesten 28 Şubat 2026'ya kadar geçen süre zarfında ateşkesi binlerce kez ihlal ederek Lübnan'ı bombalayan ve ülkenin güneyinde işgal noktaları oluşturan İsrail, 2 Mart tarihinde bölgeye yeniden kara operasyonu başlatmıştı.

KATZ'IN TEHDİTLERİ
Savunma Bakanı Katz cuma günü yaptığı açıklamada ayrıca Lübnan'ın güneyinde almayı hedefledikleri sert önlemleri de duyurdu:

"Sınır köylerindeki Hizbullah karakolu işlevi gören evler, Gazze'deki Refah ve Han Yunus modeline uygun olarak yerle bir edilecek."

“İsrail, Litani Nehri'ne kadar olan bölgede güvenlik kontrolünü elinde tutacak. Kuzeye tahliye edilen 600 bin Lübnanlının, İsrail’in kuzeyindeki güvenlik tamamen sağlanana kadar geri dönmesine izin verilmeyecek.”

“Lübnan genelinde Hizbullah liderleri ve unsurlarını hedef alınmaya devam edilecek ve füze atışlarına şiddetle karşılık verilecek.”

AĞIRLAŞAN BİLANÇO
İsrail ordusu şu ana kadar kara harekatında aralarında subayların da bulunduğu 11 askerin öldürüldüğünü, yüze yakın askerin ise yaralandığını açıkladı. Hizbullah'ın İsrail'e düzenlediği füze ve İHA saldırılarında ise iki kişi hayatını kaybetti. Bir kişi de Hizbullah savaşçılarını hedeflemeye çalışan İsrail ordusunun topçu ateşiyle yanlışlıkla öldürüldü.

Bu rakamların çok daha yüksek olduğunu söyleyen Hizbullah ise çatışmada bugüne değin 100'den fazla Merkava tankıyla buldozeri imha ettiğini ya da hasar verdiğini duyurdu.

Fars Haber Ajansı'nın haberine göre ABD İran'a 48 saatlik bir ateşkes teklif etti. Haberde İran'ın bu teklife yanıtını sahadaki operasyonlarla verdiği belirtildi

İran'ın önder gelen haber kaynaklarından Fars Haber Ajansı, ABD'nin İran'a yönelik ateşkes teklifini yazdı.


Habere göre ABD, 2 Nisan Perşembe günü İran'a dost bir ülke aracılığıyla 48 saatlik bir ateşkes teklifi sundu. Teklifin ABD'nin bölgede zor durumda olmasından dolayı kaynaklandığının altı çizildi.

YANIT SAHADA VERİLDİ
İran'ın ABD'nin teklifine yazılı şekilde değil ve sahada operasyonlara devam ederek yanıt verdiği ifade edildi.

ABD'nin ateşkes çabalarının Kuveyt'teki ABD üslerinin hedef alınmasından sonra arttığı vurgulandı. Konuya ilişkin ABD makamlarından henüz bir açıklama yapılmadı.

ABD MEDYASI YAZDI: GÖRÜŞMELER ÇIKMAZDA
 
Wall Street Journal (WSJ) gazetesi, Pakistan öncülüğünde ABD ve İran arasında bir ateşkese ulaşılması için yapılan girişimlerin çıkmaza girdiğini yazdı.

WSJ'nin arabuluculara dayandırdığı haberine göre, İran arabuluculara ABD'nin taleplerinin kabul edilemez olduğunu ve Tahran yönetiminin yakın zamanda İslamabad'da ABD'li yetkililerle görüşmek istemediğini söyledi.

Arabulucular, Türkiye ve Mısır'ın hala bir orta yol bulmak için çabaladığını ve Katar'ın başkenti Doha ya da İstanbul'da yeni önerilerle iki tarafı bir araya getirmeye çalıştığını aktardı.

Şu anda dünyada küresel etkileri olan bir savaş devam ediyor. ABD liderliğinde küfür ve nifak güçlerinin İslami İran’a karşı başlatılan bu savaş konusunda sorulması gereken önemli soru şudur; Neden ABD kınanmadan sadece Siyonist Rejim kınanıyor? Ayrıca ABD ve müttefiklerine yaranmak için İran’ın suçlanması ne anlama geliyor?

Halbuki İsrail ABD’nin sadece bir ileri karakoludur, garnizonudur, asıl saldırgan ve emperyal güç ABD’dir. Bu gerçek bilinmesine rağmen niçin böyle bir kurnazlığa başvuruluyor?

Çünkü;

– Siyonist rejimi haksız gösterip baş efendi ABD temize çıkarılmaya, kurtarılmaya çalışılıyor.

Çünkü;

– Amerika’dan korkuyorlar

– Amerika’nın emrindeler; efendilerine karşı çıkmaya cesaretleri yok, bir şekilde kendilerini ABD’ye mahkum görüyorlar.

– ABD’nin kazanacağına kesin gözüyle bakıyor ve bu ümitle ganimetten pay almayı planlıyorlar.  Bundan dolayı bir an önce İran’ın yenilmesini arzuluyor veya teslim olmasını, bir ateşkes ve uzlaşmayla işini bitirmek istiyorlar.

Dikkat ederseniz; hep şunu vurguluyorlar İran haklıdır, siyonist rejim haksız. Bununla halklarına karşı mahcubiyetlerini kamufle edip kitleleri susturmayı amaçlıyorlar.

Bu savaşın bir ekonomik, çıkar ve menfaat savaşı olduğunu lanse etmeye çalışıyorlar.

Bu savaşın bir uygarlık savaşı olduğunu özellikle gizlemeye özen gösteriyorlar.

İran “HAKK”, siyonist rejim “BATIL” diyemiyorlar.  “Hak-Batıl savaşı” deseler saflarını belirlemek zorunda kalacakları için münafıkça tabirler kullanıyorlar.

Diğer bir soru ise şudur; Peki İran bu kadar geniş çaplı saldırılar karşısında verdiği insan ve maddi kayıplara rağmen neden yenilmiyor, neden teslim olmuyor?

Sorunun cevabını anlamakta zorlanıyor, bu direnişi, bu dik duruşu idrak edemiyorlar.

Her ne kadar İran’ın bu direnişini maddi gücüne bağlamaya çalışsalar da yine bir sonuca varamıyorlar. Çünkü bu sonuç Batının savaş ve savunma doktrini ile bağdaşmıyor.

Bunlar Sünnetullah dairesinde ulaşan İlahi gaybi yardımları anlamıyorlar. Müminler bile bunu beyan etmekten çekiniyorlar.

Allah’ın yardım etmesi niçin idrak ve beyan edilmiyor?

Sünnetullah gereği, Allah’ın yardım etmesi iftihar vesilesi ve haklı olunduğunun işareti değil mi?

İran haklıdır, ABD haksız demek klasik vicdanın sesidir. Bunu kimse reddedemez.

Ama asıl önemli olan İran’ın sadece haklı olması değil “HAKK” çizgide olmasıdır.

Amerika’nın sadece haksız olması değil, “BATIL” olmasıdır.

Siz “HAKK” olursanız sizin dışınızdakilerin hepsi batıl olur, çünkü HAK birdir, aynı zamanda iki hakk var olamaz.

Allah size yardım ediyorsa hakksınız demektir. Karşınızdakiler ister aktif olarak savaşa katılsınlar ister tarafsız kalsınlar batıldır.

Allah’ın gaybi yardımları konuşulmaz, Allah’a tevekkül etmek dillendirilmez, yardım ve zaferin Allah’tan olduğu söylenmezse, bu kadar başarı maddi ve silah gücü ile açıklanmaya çalışılırsa

O zaman da diyecekler ki…

“İran savunma sistemini Rusya’dan, yeni silah ve füze teknolojisini Çin ve K. Kore’den alıyor. Rusya hala askeri istihbarat sağlıyor.” Yani İran’ın Rusya ve Çin’e dayandığını söyleyecekler.

Rusya yardım edince ayıp olmuyor, Allah gaybi yardımları gönderince mi utanılıyor?

İran’ın en büyük silahı; Allah’a iman, Allah’a tevekkül, zafer ve başarının Allah’ın elinde olduğuna inanması ve İlahi hüccetin inayet ve lütuflarının daima yanlarında olduğuna inanmalarıdır.

İmam Hamenei’yi şehid ettiler sistemi değiştiremediler

Komutanları teker teker şehid ettiler yine olmadı.

Nükleer tesisleri vurdular geri adım attıramadılar.

Elektrik santrallerini vurdular, teslim olmasını sağlayamadılar

Şehirleri, halkı, köprüleri vuruyorlar, dik duruş devam ediyor

Tebriz’den Abadan’a kadar her yer bombalanıyor İran’dan göç yok, kimse kaçmıyor

Başkent her saat bombalanıyor devlet işliyor

Sokaklar geceleri “Ya Hüseyin Ya Hüseyin” “Zillet Bizden Uzaktır” nidalarıyla inliyor; hamasi marşlar, mersiyeler ve…

Bu savaş bize çok şey öğretiyor:

Dini korumak ve ihya etmek için fedakarlığın gerekli olduğunu;

Her nefis ölümü tadacaksa Allah yolunda şehadeti istemenin mücadelede ne kadar tesirli olduğunu;

Bu inanç ölümü insana sevdiriyor; insan evinde, hastanede, işinde, yolda ölmekten korkuyor.

Düşman ne kadar güçlü olursa olsun yenilmez olmadığını öğretiyor.

Allah’ın gaybi yardımlarıyla yenilemeyecek güç yoktur

Sözün özü şudur;

“Amerika ve yandaşları dünya üzerindeki sultaları çıkarları, can ve mallarını korumak için ülkeler işgal ediyor, saldırıyor ve bombalıyor…”

Mümin Allah erleri ise can ve mallarını Allah yolunda feda etmek için yarış ediyorlar.

Savaştan korkanlar, barış adına zilleti kabul etmek zorunda kalırlar.

Savaştan korkanlar, esareti kabul etmiş olurlar.

Zulüm karşısında durmayanlar, halklarına gerçek özgürlüğü öğretemezler.

Sabahattin Türkyılmaz

Arap Birliği, İsrail’de kabul edilen ve Filistinli esirlere idam cezası getiren tartışmalı yasaya karşı uluslararası topluma çağrıda bulundu. Ancak yapılan açıklamalar, bölgede artan gerilim karşısında “fiili adım eksikliği” tartışmalarını da yeniden gündeme taşıdı.


Arap Birliği Konseyi’nin olağanüstü toplantısının ardından yapılan yazılı açıklamada, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) acil soruşturma çağrısı yapıldı. Açıklamada, söz konusu yasanın “savaş suçu” teşkil edebileceği ve Filistinlilere yönelik baskı politikalarını derinleştirdiği savunuldu.

Ayrıca uluslararası insan hakları kuruluşlarına, yasayı onaylayan İsrailli yetkililerin evrensel yargı kapsamında yargılanması çağrısı yapıldı. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi bünyesindeki soruşturma mekanizmalarının da devreye girmesi istendi.

Öte yandan Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nden, İsrail’deki cezaevlerine erişim sağlanması için girişimlerini artırması talep edildi.

Arap Birliği, Parlamentolar Arası Birlik bünyesinde İsrail Meclisi’nin üyeliğinin askıya alınmasını da gündeme getirdi. Açıklamada, İsrail’in yasama faaliyetlerinin “işgal ve ayrımcı politikaları pekiştirdiği” ileri sürüldü.

Tartışmalı idam yasası
İsrail Meclisi tarafından kabul edilen yasa, “İsrail’in varlığını hedef alan saldırılar” kapsamında hüküm giyen kişiler için idam cezasının önünü açıyor. Yasa, kararların oy birliği yerine salt çoğunlukla alınabilmesini öngörmesi nedeniyle de eleştiriliyor.

Ayrıca işgal altındaki Batı Şeria’da askeri mahkemelere idam yetkisi verilmesi ve temyiz yolunun kapalı olması, uluslararası hukuk açısından en çok tartışılan maddeler arasında yer alıyor.

Çağrı var, eylem yok
Tüm bu gelişmelere rağmen Arap Birliği’nin tutumu, kamuoyunda sert şekilde eleştiriliyor. Özellikle sosyal medyada ve siyasi yorumlarda, “sadece açıklama ve çağrı yapmakla yetinildiği” ve somut yaptırım ya da caydırıcı adımların atılmadığı görüşü öne çıkıyor.

Bölgedeki gerilim tırmanırken, birçok yorumcu Arap Birliği’nin etkili diplomatik veya ekonomik adımlar atmamasını “boş gürültü” olarak nitelendiriyor. Eleştirilerin odağında ise şu soru yer alıyor:

Uluslararası çağrılar yeterli mi, yoksa artık sahada gerçek adımlar mı gerekiyor?

 

İran’dan Kısasa Kısas:İdam Ederseniz İdam Ederiz!


İran yönetimi, Filistinli mahkumların idam edilmesi durumunda, Lübnan ve Irak’ta tutulan İsrailli ve Amerikalı mahkumların da aynı şekilde idam edileceğini açıkladı.

İran Dışişleri Bakanlığı kaynaklarından yapılan açıklamada, bu uyarının “karşılıklı misilleme” amacıyla yapıldığı belirtildi. Yetkililer, uluslararası toplumun konuya müdahil olmasının ve Filistinli mahkumların yaşam hakkının korunmasının önemine dikkat çekti.

İran, Hürmüz Boğazı çevresindeki adaları askeri üslere dönüştürerek gemi geçişlerini denetleyen bir kontrol ağı kurdu, tanker rotalarını kendi koridorlarına yönlendirdi ve fiilen “kapı bekçisi” rolü üstlenerek küresel enerji trafiği üzerinde stratejik üstünlük...


ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı saldırılarla tırmanan savaşta Hürmüz Boğazı, en kritik cephelerden biri haline geldi. İran’ın boğaz çevresindeki adalarda kurduğu askeri yapı, küresel enerji trafiği üzerinde belirleyici rol oynuyor.

The Wall Street Journal’ın analizine göre İran, Hürmüz Boğazı çevresindeki küçük adaları yıllar içinde askeri üslerle donatarak stratejik bir kontrol ağı oluşturdu. Bu durum, dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği boğazın yeniden açılmasını da zorlaştırıyor.

Boğazda kriz derinleşti

Savaş öncesinde küresel ekonominin en önemli geçiş noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı’nda, İran’ın kontrolünü artırmasıyla tanker geçişleri büyük ölçüde durma noktasına geldi. Tahran yönetimi, bölgedeki hakimiyetini güçlendirerek deniz trafiğini yönlendirmeye başladı.

Adalar “sabit uçak gemileri”ne dönüştü

WSJ’ye göre; İran, Hark, Keşm ve Ebu Musa başta olmak üzere yaklaşık 19 adayı askeri üs haline getirdi. Bu adalarda radar sistemleri, hava pistleri, füze bataryaları ve deniz unsurları konuşlandırıldı. Bu yapı sayesinde İran, boğazdaki dar geçiş hatlarını kontrol eden kritik noktalarda etkinlik sağladı.

ABD ve İsrail hedef aldı

Savaşın ilk aşamalarında ABD ve İsrail, İran’ın askeri kapasitesini zayıflatmak için hava saldırıları düzenledi. Bu saldırıların hedeflerinden biri de İran petrol ihracatının büyük bölümünün yapıldığı Hark Adası oldu. Ancak saldırılara rağmen enerji tesislerinin büyük ölçüde ayakta kaldığı ve tanker yüklemelerinin sürdüğü belirtildi. İlerleyen süreçte ise Larak Adası ve Keşm hattı gibi doğrudan boğaz kontrolünü sağlayan noktalar ön plana çıktı.

İran “kapı bekçisi” konumunda

Analistlere göre İran, boğazdan geçen gemileri denetleyen bir sistem kurarak bazı tankerlerden geçiş ücreti talep etmeye başladı. Denizcilik verileri de gemi rotalarının değiştiğini ve İran kontrolündeki dar koridorların kullanılmaya başlandığını gösteriyor. Bu gelişmeler, İran’ın fiilen Hürmüz Boğazı’nda “kapı bekçisi” rolü üstlendiği yorumlarına yol açtı. İran’ın bölgedeki hakimiyetinin temellerinin ise 1971 yılında Ebu Musa ve Tunb adalarına asker çıkarmasıyla atıldığı ve bu tarihten itibaren kontrolünü kademeli olarak güçlendirdiği ifade ediliyor.

Hürmüz’ün geleceği belirsiz

WSJ analizine göre Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması savaşın en kritik aşamalarından biri olacak. Ancak bunun ya diplomatik bir anlaşmayla ya da askeri bir operasyonla mümkün olabileceği değerlendiriliyor. ABD’nin bölgeye amfibi çıkarma kapasitesine sahip birlikler sevk etmesi ise bazı adaların kontrol altına alınmasının gündeme gelebileceğine işaret ediyor.(Ajanslar)

İran’ın ABD ve İsrail saldırılarına misilleme kapsamında 28 Şubat’tan bu yana çoğunluğu Körfez bölgesinde 7 Arap ülkesindeki ABD üsleri ile kritik noktalara en az 5 bin 735 füze ve İHA saldırısı gerçekleştirdiği bildirildi.

ABD ile İsrail'in İran'a saldırıları ve İran'ın misillemeleri devam ederken Körfez ülkelerinde birçok kritik nokta hedef alındı.

Anadolu Ajansı muhabirinin saldırıya uğrayan ülkelerin savunma bakanlıkları ve enformasyon merkezlerini esas alarak derlediği bilgilere göre saldırılardan en fazla etkilenen ülke Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) oldu.

Bu istatistik, İran saldırılarının yaklaşık yüzde 15’inin İsrail’e yöneltildiğini ortaya koydu.

BAE Savunma Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada, saldırıların başından bu yana, BAE savunma sistemlerinin 438 balistik füze, 19 seyir füzesi ve 2 bin 12 İHA'ya müdahale ettiği kaydedildi.

Kuveyt

Kuveyt Hükümeti Enformasyon Merkezi ve Kuveyt ordusunun yaptığı açıklamalara göre, İran'ın misilleme saldırılarının başlangıcından bu yana 312 balistik füze, 5 seyir füzesi ve 651 İHA engellendi.

Bahreyn

Bahreyn Savunma Kuvvetleri Genel Komutanlığından yapılan yazılı açıklamada, söz konusu tarihten bu yana ülkeye yönelen 186 füze ve 419 İHA'nın savunma sistemleri tarafından etkisiz hale getirildiği bildirildi.

Katar

Katar Savunma Bakanlığı, ülkeye 209 balistik füze ve 96 insansız hava aracı saldırısı düzenlendiğini açıkladı.

Ürdün

Ürdün ordusuna göre, ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşta ülkeye 275 füze ve İHA saldırısı gerçekleştirildi.

Suudi Arabistan

Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı, ülke topraklarına yönelik en az 65 füze ve 1029 insansız hava aracı saldırısı kaydedildiğini bildirdi.

Umman

Umman Sultanlığı ise 19 İHA ile hedef alındığını açıkladı.

⁠ABD-İsrail'in İran'a saldırıları

İsrail ve ABD, Tahran ile Washington yönetimleri arasında müzakereler sürerken 28 Şubat'ta İran'a askeri saldırı başlattı.

İran da İsrail'in yanı sıra ABD üslerinin bulunduğu Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn başta olmak üzere bazı bölge ülkelerinde belirlediği hedeflere saldırılarla karşılık verdi. (CGTN Türk)

"Hürmüz’deki fiilî kriz, petrol fiyatlarını yalnızca arz-talep dengesi üzerinden değil, jeopolitik risk primi üzerinden de yukarı taşımaktadır. Piyasalar çoğu zaman gerçek kıtlığa değil, kıtlık beklentisine tepki verir. "


Bugün İran–ABD–İsrail savaşı 33. gününe girerken, artık kimse bu çatışmayı klasik bir savaş olarak tanımlayamıyor. Bu, Clausewitz’in dediği gibi sadece “siyasetin başka araçlarla devamı” değildir; bugün savaş, enerjinin, ticaretin ve korkunun siyaseti şekillendirdiği bir düzleme taşınmıştır. İran-ABD-İsrail savaşı, yalnızca askerî cephelerde yürüyen bir çatışma olmaktan çıkmış; enerji yolları, deniz ticareti, küresel tedarik zincirleri ve jeopolitik denge üzerinde şekillenen çok katmanlı bir güç mücadelesine evrilmiştir. Savaşın 33. gününe girilmiş olmasına rağmen çatışmaların hâlâ sürüyor olması, bu savaşın kısa süreli bir operasyon ya da sınırlı bir hava harekâtı olmaktan çıktığını göstermektedir.

Başlangıçta ABD ve İsrail’in temel hedefi İran’da rejim değişikliği yaratmak, ülkenin askerî ve ekonomik altyapısını felce uğratmak, maksimum baskı politikasıyla Tahran’ı koşulsuz teslimiyete zorlamak ve bölgesel nüfuzunu kırmaktı. Ancak savaş ilerledikçe bu hedeflerin önemli bir kısmının sahada karşılık bulmadığı, hatta çatışmanın beklenenden daha maliyetli ve daha karmaşık bir hale geldiği görülmüştür. Hiçbir plan, düşmanla ilk temasından sonra ayakta kalamaz. – Helmuthvon Moltkethe Elder’in bu kadim uyarısı, ne yazık ki Washington ve Tel Aviv’in strateji odalarında unutulmuşa benzemektedir.

Bu savaş, klasik anlamda iki ordunun karşı karşıya geldiği bir mücadele değildir. Burada savaşın ağırlık merkezi, yalnızca füzeler, hava saldırıları ya da suikastlar değildir; asıl belirleyici unsur, enerji jeopolitiği ve stratejik boğazların kontrolüdür. Özellikle Hürmüz Boğazı, savaşın askerî boyutunu aşarak küresel ekonominin kalbine yerleşmiş, çatışmayı bölgesel bir gerilim olmaktan çıkarıp dünya çapında sonuçlar doğuran bir kriz haline getirmiştir. Bu nedenle İran-ABD-İsrail savaşı, sadece cephede değil; limanlarda, sigorta piyasalarında, enerji fiyatlarında ve diplomatik ittifaklarda da sürmektedir.

Bu savaşın başlangıç noktası, ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü rejim değişikliği eksenli stratejik hesaplamaydı. Washington cephesinde, özellikle Trump döneminde dile getirilen yaklaşım; İran rejimini devirmek, askerî ve nükleer altyapıyı hedef almak, maksimum baskı politikasını son aşamaya taşımak ve Tahran’ı koşulsuz teslimiyete zorlamak üzerine kuruluydu. Ancak savaş sahası, çoğu zaman siyasi söylemlerin vaat ettiği sonuçları üretmez. Nitekim süreç ilerledikçe, hedeflenen rejim değişikliğinin gerçekleşmediği, bu söylemin giderek sembolik ve içi boş bir anlatıya dönüştüğü görüldü.

ABD ve İsrail bazı taktik başarılar elde etmiş olabilir. Üst düzey komutanların etkisiz hale getirilmesi, kritik hedeflere yönelik saldırılar ve İran’ın askerî kapasitesine verilen kısmı hasar, bu çerçevede öne çıkan gelişmeler olarak görülebilir. Fakat taktik başarı ile stratejik zafer aynı şey değildir. Bir savaşın sonucu, sadece vurulan hedef sayısıyla değil; karşı tarafın iradesinin kırılıp kırılmadığı, bölgesel denklemin değişip değişmediği ve uzun vadeli politik hedeflerin gerçekleşip gerçekleşmediği ile ölçülür. Bu açıdan bakıldığında, ABD ve İsrail’in savaşın 33. gününde hâlâ net bir stratejik üstünlük kuramamış olması dikkat çekicidir.

Tam tersine, İran bu savaşta klasik askerî eşitlik arayışına girmeden, asimetrik kapasitesini öne çıkaran bir strateji izlemiştir. İran’ın asıl gücü, ABD ile aynı düzlemde savaşmak değil; savaşı kendi belirlediği zemine çekmek olmuştur. Bu zemin ise Hürmüz Boğazı’dır. CSIS bu durumu açıkça ifade eder: Bu savaş, klasik askerî üstünlük değil; asimetrik maliyet üretme savaşıdır. Ve İran, düşük maliyetle yüksek kriz üretmiştir.

Hürmüz Boğazı, Fars Körfezi’ni Umman Denizi ve Hint Okyanusu’na bağlayan sıradan bir su yolu değildir; günde yaklaşık 20 milyon varil petrolün (küresel deniz ticaretinin yaklaşık %25’i) ve dünya LNG ticaretinin yaklaşık %20’sinin geçtiği en kritik enerji boğazıdır. Bu nedenle Hürmüz’de yaşanacak en küçük askerî gerilim bile, yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu değil; petrol fiyatlarından enflasyona kadar uzanan etkileriyle küresel ekonomi için sistemik bir şok anlamına gelir.

Bugün gelinen noktada mesele, artık “Hürmüz kapanabilir mi?” sorusu değildir. Asıl mesele, Hürmüz çevresinde fiilî savaş koşullarının oluşmuş olmasıdır. Boğazda patlamaların yaşanması, deniz güvenliğinin zedelenmesi, tanker geçişlerinin riskli hale gelmesi ve sigorta maliyetlerinin hızla yükselmesi, bu hattın zaten normal işleyişten çıktığını göstermektedir. Bu nedenle mesele artık teorik bir kapanma ihtimali değil; fiilen bozulan bir enerji geçiş rejimidir.

İran’ın bu tablo içinde en önemli stratejik hamlesi, Hürmüz’ü küresel sistemin zayıf noktası haline getirmesidir. Bu, doğrudan büyük deniz savaşlarıyla değil; tehdit, belirsizlik, mayın riski, füze menzili, insansız sistemler ve psikolojik baskı yoluyla sağlanmaktadır. Başka bir ifadeyle İran, çok daha düşük maliyetli araçlarla çok daha yüksek maliyetli sonuçlar üretmektedir. İşte bu yüzden Hürmüz, İran için sadece coğrafi bir avantaj değil; aynı zamanda stratejik bir kaldıraçtır.

Hürmüz’deki fiilî kriz, petrol fiyatlarını yalnızca arz-talep dengesi üzerinden değil, jeopolitik risk primi üzerinden de yukarı taşımaktadır. Piyasalar çoğu zaman gerçek kıtlığa değil, kıtlık beklentisine tepki verir. Tankerlerin gecikmesi, sigorta şirketlerinin temkinli davranması, denizcilik rotalarının uzaması ve enerji şirketlerinin belirsizlik nedeniyle bekle-gör politikasına geçmesi, küresel enflasyonu yeniden tetikleyen bir zincirleme etki üretmektedir. Oxford Economics’in tanımladığı “40 dolarlık jeopolitik prim” artık bir analiz kavramı değil; insanların mutfağına giren bir enflasyon gerçeğidir.

Bu durum yalnızca petrol piyasalarını ilgilendirmez. Doğalgaz, petrokimya, gübre, lojistik, deniz taşımacılığı ve gıda fiyatları da aynı sistemin parçalarıdır. Hürmüz’de yaşanan her aksama, enerji maliyetleri üzerinden üretim maliyetlerine; üretim maliyetleri üzerinden de tüketici fiyatlarına yansımaktadır. Böylece savaş, cephe hattından çıkıp doğrudan küresel hayat pahalılığına dönüşmektedir.

Özellikle Avrupa açısından tablo son derece kırılgandır. Ukrayna savaşı sonrasında enerji güvenliği zaten zayıflayan Avrupa, Katar başta olmak üzere Fars Körfez kaynaklı LNG’ye daha bağımlı hale gelmiştir. Hürmüz’deki istikrarsızlık, Avrupa için yalnızca enerji arzı sorunu değil; sanayi üretimi, rekabet gücü ve toplumsal maliyetler açısından da ciddi bir baskıdır. Asya için de durum benzerdir. Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore gibi ülkeler, enerji güvenliği sarsıldığında ideolojik bloklaşmadan çok ekonomik zorunluluklarla hareket ederler. Bu da ABD’nin kurmak istediği geniş cepheli siyasî dayanışmayı zayıflatır.

ABD açısından en büyük sorun, askerî kapasite fazlalığının stratejik kesinlik üretmemesidir. Washington isterse bölgede yoğun askerî baskı kurabilir; ancak Hürmüz gibi dar ve hassas bir geçitte sürdürülebilir güvenlik sağlamak çok daha zordur. Çünkü burada mesele, bir düşman donanmasını yok etmek değil; sürekli, yaygın ve düşük maliyetli tehditleri etkisiz kılmaktır. İran’ın sürat tekneleri, kıyı konuşlu füze sistemleri, mayınlama kapasitesi ve insansız araçları, son derece pahalı askerî platformları yıpratma potansiyeline sahiptir.

Bu da ABD’yi zor bir tercihle karşı karşıya bırakmaktadır: Ya çatışmayı daha da büyütüp ekonomik maliyeti katlanarak artıracak, ya da başlangıçtaki sert hayalı söylemlerden geri adım atarak diplomatik bir çıkış yolu arayacaktır. Nitekim süreç içinde “koşulsuz teslimiyet” dilinden “ateşkes” ve “müzakere” söylemine doğru yaşanan kayma, sahadaki gerçekliğin Washington’ın ilk hedefleriyle örtüşmediğini ve yapamadığını göstermektedir.

Burada dikkat çekici olan nokta şudur: ABD ve İsrail belli askerî hasarlar verdirmiş olsa da, İran’ın bölgesel rolünü tamamen tasfiye edememiş; aksine İran, Hürmüz kartı üzerinden çatışmayı küresel düzeye taşıma kapasitesini sergilemiştir. Ayrıca Fars Körfezi ülkelerine ABD güvenlik şemsiyesinin sadece bir illüzyondan ibaret olduğunu ispatlamış oldu. Bu nedenle savaş, sadece kimin daha çok hedef vurduğu üzerinden değil; kimin karşı tarafın stratejik planını bozduğu üzerinden okunmalıdır. Bu açıdan İran’ın başarılı direnç göstermesi, savaşın en önemli sonuçlarından biri haline gelmiştir.

İsrail’in geçmişteki savaş tecrübeleri, özellikle Arap ordularına karşı kısa sürede sonuç alma alışkanlığı, bu savaşta benzer bir hız beklentisini doğurmuş olabilir. Ancak İran örneği, bunun mümkün olmadığını göstermiştir. İran ne coğrafya, ne nüfus, ne devlet kapasitesi, ne de bölgesel ağları bakımından klasik Arap-İsrail savaşlarının muhataplarıyla aynı kategoride yer almamaktadır. Bu nedenle savaşın 33 gün sürmesine rağmen İran’ın hâlâ direniyor ve hatta saldırı pozisyonunda olması, tek başına sembolik bir anlam taşımamaktadır; aynı zamanda stratejik bir gösterge niteliği taşımaktadır.

Savaşın bir diğer önemli sonucu, müttefiklerin pozisyonlarında yaşanan sessiz değişimdir. Bu savaş sadece cepheleri değil, ittifakları da parçalamıştır. Avrupa artık ideolojik değil, enerji temelli düşünmektedir. Asya ise taraf değil, hayatta kalma refleksiyle hareket etmektedir. Çünkü Fars Körfezi’nden geçen enerji kesildiğinde, siyaset değil, ekonomi çöker. Ve çöken ekonomi, ittifak tanımaz.

Avrupa Birliği, söylem düzeyinde İran’a karşı sert bir çizgi izlese de, enerji ve ticaret güvenliği riske girdiğinde daha temkinli davranmak zorunda kalmaktadır. Körfez ülkeleri ise ilk bakışta İran’a karşı daha sert bir pozisyona yakın görünseler bile, savaşın kendi limanlarını, altyapılarını ve ekonomik düzenlerini tehdit etmesi nedeniyle doğrudan tırmanmadan kaçınmaktadır.

Suudi Arabistan ve BAE gibi aktörlerin alternatif boru hatları veya farklı ihracat güzergâhları olsa da, Hürmüz’ün uzun süreli bir kriz alanına dönüşmesi bu ülkelerin de ekonomik hesaplarını bozmaktadır. Yani savaş, ilk aşamada İran’ı sıkıştırmak için başlatılmış olsa da, etkileri bakımından bölgedeki tüm aktörleri daha kırılgan hale getirmiştir.

Özet olarak, İran-ABD-İsrail savaşı, başlangıçta rejim değişikliği, altyapının çökertilmesi, maksimum baskı ve koşulsuz teslimiyet hedefleriyle başlatılmış bir stratejik müdahale olarak kurgulandı. Ancak savaşın 33. gününde ortaya çıkan tablo, bu hedeflerin sahada beklenen sonucu vermediğini göstermektedir. ABD ve İsrail bazı taktik kazanımlar elde etmiş olsa da, İran’ın direnci kırılmamış; aksine Tahran, Hürmüz Boğazı üzerinden küresel ekonomiyi etkileyebilecek bir kapasite sergileyerek savaşın ağırlık merkezini değiştirmiştir.

Bugün asıl soru, kimin daha çok hedef vurduğundan ziyade; kimin savaşı kendi lehine tanımladığıdır. İran sadece başarılı direnmiyor başarılı saldırı da yapmaktadır. Hem de tek başına. Bu açıdan bakıldığında İran, çatışmayı hava saldırılarının ötesine taşıyarak enerji, ticaret ve psikolojik üstünlük alanına yaymıştır. Hürmüz’de meydana gelen patlamalar ve deniz güvenliğinin bozulması, boğazın artık sadece bir geçiş noktası değil, savaşın merkezî cephesi olduğunu göstermektedir.

Son tahlilde ABD ve İsrail, stratejik bir zafer elde etmeden; İran ise askerî anlamda yıkılmadan ama ekonomik baskıyı küreselleştirerek savaşın içinde kalmıştır. Başka bir ifadeyle, savaşın kazananı henüz yoktur; fakat kaybedeni ve batağa saplananlar ABD ve İsrail değil sadece küresel enerji piyasaları, tedarik zincirleri ve jeopolitik istikrar da bu savaşın doğrudan bedelini ödemektedir.

Hürmüz artık sadece bir boğaz değildir. O, bu savaşın kalbidir. Bu kalp attıkça dünya piyasaları sarsılmakta; geçiş durdukça yalnızca tankerler değil, küresel düzenin dengesi de durmaktadır.

Ve işte tam bu noktada, sadece bir coğrafyanın değil, bir iradenin kalbi olduğunu anlar insan. İran bu savaşta ne savaşmayı ne de barışmayı reddetmiştir; o, yalnızca varlığını hatırlatmıştır. Küresel sistem imparatorluklar kurar, ama tarihi direnenler yazar. Hürmüz’de bir gemi batabilir, ancak bir milletin onuru asla karaya oturmaz. İran’ın stratejik sabrı, füzelerinden daha derindir; onun coğrafyası, düşmanlarına hesaplamayı öğretirken, dostlarına dayanışmanın kadim dilini fısıldar. İşte bu yüzden bu dar boğazda sıkışan yalnızca petrol tankerleri değildir; sıkışan, tek kutuplu dünyanın son nefesidir. Ve tüm bu tabloyu, İran Türk şairi Şehriyar’ın dizelerinden daha iyi anlatacak hiçbir söz yoktur (şiir Farsçadan çevrilmiştir):

“Oku ki, söz mülkünün şehriyarı konuşsun,
Hazar ile Fars Körfezi’nin vatan bağını anlatsın.
Asi Elburz’dan, güneyin sıcak kıyılarına dek,
Herkes tek can, tek yürek; o birliği anlatsın.”

Tarih, boğazlardan geçen gemileri değil, boğazlara meydan okuyan ruhları hatırlar. Ve o ruh, bugün Hürmüz’de, Elburz’danFars Körfezine uzanan bu kadim toprakta, hâlâ atmaktadır.

(Doç. Dr. Murteza Ocaklı/Aydınlık)