کارگر
ABD’nin Ambargosundan Türkiye de İran Kadar Etkilenecek
Ulusal Kanal İran Temsilcisi Yakup Aslan, “Petrol fiyatlarının artışı, bölgedeki siyasi hatta askeri gelişmeler de Türk ekonomisini direkt hedef alacak” dedi.
ABD’nin İran'a yaptırımlardan muaf tutulan 8 ülkenin muafiyet hakkının uzatılmayacağını açıklamasının ardından tartışmalar sürüyor. ABD’nin söz konusu hamlesi Çin, Hindistan, Japonya, Güney Kore, Tayvan, İtalya ve Yunanistan’ın yanı sıra Türkiye’yi de kapsıyor. Peki, karar hayata geçirildiği takdirde, doğalgaz ihtiyacının yüzde 17'sini İran’dan sağlayan ve İran’ın da bulunduğu Astana ülkeleriyle birlikte Suriye’de barış ve istikrarı tesis etme yönünde önemli adımlar atan Türkiye, bu karardan nasıl etkilenir? Dışişleri Bakanı Sayın Çavuşoğlu’nun kısa bir süre önce bahsettiği üzere Türkiye ve İran arasında, ABD’nin yaptırımlardan kaçınmak amacıyla, INSTEX benzeri bir ticaret mekanizması kurulabilir mi? Konuyu, Ulusal Kanal İran Temsilcisi Yakup Aslan Sputnik'e değerlendirdi.
ABD’nin hamlesinin Türkiye’yi olumsuz şekilde etkileyeceğine işaret eden Aslan, Türkiye’nin İran’dan önemli ölçüde petrol ithal ettiğini hatırlatarak “Petrol ihracatı dendiği zaman ilk akla gelen bir ülkenin yakıt ihtiyacını karşılaması. Enerji bağımlılığımızı da bu şekilde açıklıyoruz ama petrol sadece bununla açıklanmıyor. Elimizde tuttuğumuz plastikten, cep telefonunun bileşenlerine, tekstil malzemelerine, hayatın her yönünde kimya endüstrisi var. Petrokimya endüstrisinin de elinde bulundurduğu ihtiyaç kaynağı olarak hammaddenin kalite oranına baktığımız zaman İran, neredeyse dünyadaki en kaliteli petrokimya yönündeki petrole sahip. Dolayısıyla Türkiye hem enerji alanında, yani petrol fiyatları anlamında, hem doğalgaz anlamında ciddi sekteye uğrayacak. Dünyada bitümü en kaliteli üreten ülke, İran. Dolayısıyla yürüdüğümüz yoldan, soframızdaki alet edevata, gündelik hayatta kullandığımız kılık kıyafete kadar, bunu üreten ara üreticiler, bunların tamamı İran’a uygulanan ambargodan etkilenecek” dedi.
Petrol fiyatlarının yükselmesinin Türkiye’ye olumsuz etki edeceğine işaret eden Aslan “Petrol fiyatlarının yükselmesiyle karşı karşıyız. Biz Suudi Arabistan’dan da, Birleşik Arap Emirlikleri’nden de, Rusya’dan da ya da diğer petrol üretici ülkelerden de ihtiyacımızı karşılasak da, ulaşımlarıyla birlikte enerji maliyetimiz artacak. Neticede İran, yanıbaşımızdaki bir ülke. Üstelik bu ambargo, sadece enerji piyasasını değil, Türk siyasetini de etkiliyor. Çünkü bir kamplaşma durumu da bekleniyor. Bir yanda Venezüella ve Libya’nın durumunu öte yanda Türkiye’ye yönelik S-400 baskıların düşündüğümüzde, Türkiye’nin bu ambargolardan siyasi anlamda da etkileceğini söylemek mümkün” diye konuştu.
Türk yetkililerin 6 ay önce ABD’ye giderek İran’a dönük yaptırımlarla ilgili çeşitli görüşmeler yaptığını, aynı konunun Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın son ABD temaslarında da gündeme geldiğini söyleyen Aslan “Türkiye’nin önümüzdeki dönemde İran’la ticarete devam edip etmeyeceği konusu önem kazanıyor. Neticede Ankara-Tahran ilişkileri sadece enerji meselesine indirgenemeyecek kadar köklü. Ankara’nın bu konuda üçüncü bir ülkenin tayin yetkisini kabul edip etmeyeceği önemli bir soru işareti. Ancak malum, Türkiye-ABD’nin özellikle 1.5 yıllık süreçte, ilişkileri son derece iniş çıkışlı. Bu süreci de değerlendirmede bir etken olarak alırsak, ben Türkiye’nin İran’la ticarette devam etme yolunda bir direnç göstereceğini düşünüyorum. Tabii, ABD Türkiye’ye dönük yeni ekonomik ambargolar uygularsa, Türkiye’nin bu olası yeni tehditleri nasıl göğüsleyeceğini hep birlikte göreceğiz. Bu süreçte, Türk ekonomisi buna ne kadar dayanabilecek? Bu merak konusu. Türkiye’de iyiye gitmeyen ya da iyi gitmeyen bir ekonomi yönetimi var. Petrol fiyatlarının artışı bölgedeki siyasi hatta askeri gelişmeler de bizim ekonomimizi direkt hedef alacak. Bence ambargolardan bölgede en fazla etkilenecek ülkenin, İran kadar, Türkiye olduğunun altını çizmekte fayda var. Böyle bir durumda Türkiye’nin Moskova, Pekin ve diğer bölge ülkelerinin desteğine ihtiyacı olacak” değerlendirmesinde bulundu.
Sürecin İran’ın istediği gibi ilerlediğini söyleyen Aslan “Süreç şu an süreç İran’ın istediği şekilde seyrediyor. İran ne istiyordu? Petrol fiyatlarının artmasını istiyordu. Böyle bir ambargo olursa uluslararası anlamda petrol fiyatları artacak ve uluslararası bir kamuoyu baskısı Washington yönetiminin üstünde oluşacak. Daha önce ABD, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın oluşan boşluğu dolduracağına dair bir açıklama yapmıştı. Üretim kapasitesi ve teknik altyapıya baktığımız zaman bunun da mümkün olmadığı şeklinde güçlü yorumlar var” diye ekledi.
İstediğimiz Kadar Petrol İhraç Edeceğiz
İmam Hamanei, işçi ve emekçi haftası dolayısıyla ülkenin dört bir köşesinden gelen işçilerle görüştü.
Ülkenin dört bir köşesinden gelen işçiler bugün Tahran'daki İmam Humeyni Hüseyniyesi’nde İmam Hamanei ile görüştüler.
ABD'nin İran petrol yaptırımlarından muaf tutulan 8 ülkeye yeni muafiyet hakkı verilmemesi kararına ilişkin Devrim Lideri, “Birincisi, onların çabaları hiçbir sonuca varmayacak . İhtiyaç duyduğumuz zaman istediğimiz kadar petrol ihraç edeceğiz. Onlar (petrol ihracatı konusunda) tüm yolları kapattıklarını sanıyorlar. Ancak aktif olan İran halkı ve tedbirli yetkililer tüm engelleri açacaktır." dedi.
Devrim Lideri, sözlerine şöyle devam etti:
"İkincisi bu düşmanlık tepkisiz kalmayacak ve düşmana gereken yanıt verilecektir. İran halkı düşmanlığın karşısında sessiz kalan bir millet değildir. Üçüncüsü, petrol satışına ne kadar az bağlı olursak, o kadar da kıymetini bileceğiz. Bu bizim için daha iyi olur."
Düşmanın dünya çapında adaleti haykıran İran’a karşı farklı komplolar düzenlediğini ve defaatle başarısız kaldığını hatırlatan Devirm Lideri, "Onlar şimdi de çeşitli ekonomik meselelerle uğraşıyor ve İran halkını dize çökertmek istediğini öne sürüyorlar." ifadesini kullandı.
ABD'li yetkililere seslenen İslam Devrimi Lideri, İran halkının onların önünde diz çökmeyeceğinin altını çizdi.
Amerikan ile Siyonistlerin iddiarına değinen Devrim Lideri, "Onlar sadece İslam Cumhuriyeti ile düşman olduklarını ve İran halkına karşı olmadıklarını öne sürüyorlar. Fakat gerçek şu ki, İslam Cumhuriyeti’ne düşmanlık İran halkına düşmanlık demektir, çünkü bu düzen halk tarafından desteklendiği için ayakta duruyor ve İran halkının desteği olmadan İslam Cumhuriyeti de olmayacaktır." açıklamasını yaptı.
Bunlara ilave olarak Devrim Lideri, ulusal saygınlığın önemine vurgu yaparak, "Hiçbir millet düşmanlarının belirlediği kararların etkisi altında kalmayı kabul etmez." diye konuştu.
ABD Diğer Ülkelerinde Hırsız Olmalarını İstiyor
İran Dışişleri Bakanı Cevat Zarif "ABD diğer ülkelerinde hırsız olmalarını istiyor” dedi.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda düzenlenecek toplantıya katılmak için New York’ta giden İran Dışişleri Bakanı Zarif gazetecilere yaptığı açıklamada ABD’nin kararının değersiz olduğunu söyledi.
İran Dışişleri Bakanı Zarif ABD’nin dünyanın polisi olmadığını belirterek;” Biz muafiyetlere önem vermiyoruz” dedi.
ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarda diğer ülkelere yaptığı baskının eşkiyalık olduğunu kaydeden İran Dışişleri Bakanı Zarif;” ABD’nin yaptıkları dağ başındaki eşkiyalardan daha kötü. Kendisi hırsızlık yaparken diğer ülkelerden de hırsızlık yapmalarını ve aksi durumda cezalandıracağını söylemekte” ifadelerini kullandı.
İran’ın müzakere masasından ayrılan ülke olmadığını ve ABD’nin artık müzakere edilebilecek konumda olmadığını belirten İran Dışişleri Bakanı, İran’a uygulanan yaptırımların hukuka aykırı olduğunu söyledi.
Hürmüz Boğaz’ının İran tarafından kapatılmasına ilişkin değerlendirmede bulunan Zarif, Hürmüz Boğaz’ının kapatılmasına ilişkin kararın silahlı kuvvetlere ait olduğunu belirtti.
İran'da CIA'nın Casus Çetesi Çökertildi
İran İstihbarat Bakanı Seyyid Mahmut Alevi, "Geçtiğimiz yılda tekfiri terör örgütlerine ait 114 çete ve İslam Devrimi karşıtı 116 terör çetesine karşı operasyon düzenlendi." dedi.
İran İstihbarat Bakanı Seyyid Mahmut Alevi, 19 Nisan Cuma hutbesi öncesi bir konuşma yaptı.
Son yılda İran İstihbarat Bakanlığı’nın üyüttüğü operasyonlarla iligli açıklama yapan Alevi, “Geçtiğimiz yılda tekfiri terör örgütlerine ait 114 çete ve İslam Devrimi karşıtı 116 terör çetesine karşı operasyon düzenlendi.” dedi.
Alevi, ülke genelinde uluslararası istihbarat servislerine çalışan onlarca casusun tespit edildiğini belirterek, “İran İstihbarat Bakanlığı tarafından icra edilen bu operasyonlar uluslararası istihbarat servislerini büyük ölçüde şaşırmıştır.” ifadesini kullandı.
Alevi, İran'da yapılan istihbarat çalışmaları sonucu ABD İstihbarat Teşkilatı'nın (CIA) casus çetesinin de bulunduğunu açıklayarak, İran’ın istihbarat çalışmalarıyla Siyonist Rejim’in (İsrail) ta derinliklerine nüfuz ettiğine dikkati çekti.
İran Silahlı Kuvvetleri Bölgede Düşmanların Fitnelerine Karşı Çıkıyor
İslam İnkılabı Lideri İmam Hamanei, "18 Nisan Ordu Günü" münasebetiyle İran silahlı kuvvetlerinin üst düzey komutanlarını kabul etti.
İslam İnkılabı Lideri bu görüşmede, Ordu’nun günümüzde her zamankinden daha dindar ve daha aktif olduğuna vurgu yaparak, silahlı kuvvetlerin İran’daki sel felaketinde halka yardım etmek için gösterdiği çabaların övgüye layık olduğunu ifade etti.
İmam Hamanei, ABD’nin skandal kararından (Devrim Muhafızları’nın terör listesine alınması) sonra silahlı kuvvetler ve özellikle de Ordu ve Devrim Muhafızları arasındaki kardeşlik bağlarının daha da güçlenmesi gerektiğine vurgu yaparak, “Düşmanı öfkelendiren her bir adım iyi ve doğrudur. Ayrıca düşmana moral veren eylemlerden uzak durmalı” dedi.
Ordu günü münasebetiyle İran Ordusu komutanları, personlleri ve onların ailelerini tebrik eden İslam İnkılabı Lideri, “Bazı ülkelerde hatta özgürlük ve insan haklarından yana olduklarını iddia eden ülkelerde silahlı kuvvetler milleti bastırmak için diktatörlerin yanında duruyor. Nitekim ki Paris’teki olaylarda bunu görebiliriz” ifadelerinde bulundu.
İran Silahlı Kuvvetleri'ni İslam ve İslam Cumhuriyeti mantığı olarak nitelendiren İmam Hamanei, “Silahlı kuvvetler savaş çıktığı zaman düşmanlar karşısında göğüs gererek, bilim, tecrübe ve fedakarlıkla onları geri çekilmek mecburiyetinde bırakıyorlar. Barış döneminde de akif ve hazırlıklı olarak halkımıza güven ve huzur veriyorlar. Dolayısıyla düşmanlar silahlı kuvvetleri huzursuz göstermekle milletin huzurunu bozmaya çalışıyorlar” değerlendirmesini yaptı.
İslam İnkılabı Lideri, “Bugün ordumuzu dindar ve inkılapçı insanlar yönetiyor. Fakat milleti küçümsemek ve düşmanları övmeye alışan bazıları sürekli “Rıza Han’ın modern ordusu”undan bahsediyorlar. Oysaki sözde modern bu ordu bir gün bile dış güçlerin saldırısı karşısında direnemedi. Ama İran İslam Cumhuriyeti Ordusu 8 yıl boyunca direniş gösterdi ve zafere ulaştı” dedi.
İran Silahlı Kuvvetleri’nin bölgede düşmanların fitnelerine karşı çıktığını belirten İmam Hamanei, “Eğer Ordu ve Devrim Muhafızları IŞİD’e karşı çıkmasaydı bugün bölge ve komşu ülkelerin durumu neydi? Bu ülkeleri kimler yönetiyordu?” diye konuştu
Trump'ın Golan kararı: Küresel savaşa yeşil ışık
Başkan Donald Trump'ın, Beyaz Saray'da apar topar tamamlanan bir törenle, ABD'nin İsrail'in Suriye'de bulunan Golan Tepeleri'ni yasadışı ilhak etmesini resmen onaylamasına ilişkin bir kararnameyi imzalaması, görünüşte, Ortadoğu'da karadaki birkaç olguyu değiştirecek gibi görünen bir eylemdir. Ancak hiç kimse, bu adımın geniş kapsamlı küresel sonuçlarını küçümsememelidir.
Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun tanıklığında yaptığı kısa bir açıklamayla, “Amerika Birleşik Devletleri, Golan Tepeleri'nin İsrail Devleti'nin parçası olduğunu tanımaktadır,” diye ilan etti.
ABD başkanı, İsrail'in 1967'de Golan Tepeleri'ne yasadışı el koymasının, o toprakları 14 yıl sonra tek taraflı ilhak etmesinin, saldırganca Musevi yerleşimleri inşa ederek aralıksız kontrolünü ileri sürmesinin ve toprakları İsrail kapitalizmi çıkarına kullanmasının, “İsrail'in kendisini Suriye'ye ve [İran'ı da kapsayan] diğer bölgesel tehditlere karşı koruma gerekliliği” nedeniyle haklı olduğunu ileri sürdü.
Ne safsata. Trump, gerçekliği baş aşağı çevirmektedir. İsrail, Golan Tepeleri'ni, Suriye'ye yönelik pervasız saldırıları için bir atış rampası olarak kullanmıştır. Buna, İsrail'in, Beşar Esad hükümetine karşı rejim değişikliği savaşında, aralarında IŞİD'in de bulunduğu İslamcı milisleri silahlandırıp desteklemesi dahildir. Bu yılın başında, İsrail'in kendi genelkurmay başkanı, binlerce hava saldırısı yapıldığını bizzat itiraf etmiştir.
Washington'ın “İsrail'in Golan Tepeleri üzerindeki egemenliği”ni tanıması, ABD ordusunun, Suriye'nin başlıca petrol ve doğalgaz üretim alanlarını kapsayan doğusundaki kalıcı işgalini pekiştirdiğine ilişkin haberlerin ortasında gelmektedir. Bu, Trump'ın, geçtiğimiz yılın sonunda, Suriye'deki “askerleri eve getireceği”ne ilişkin sonuçsuz açıklamasına rağmen oluyor. Son haftalarda, ABD ordusu, işgali altındaki bölgedeki çeşitli noktalara büyük miktarda silah ve malzeme sevkiyatı yaparken, Suriye topraklarında 1.000 dolayında askerin kalacağına ilişkin haberler geliyor. Bu askerler, Irak tarafında bulunan daha çok sayıdaki asker tarafından desteklenecekler.
Başka bir ifadeyle, Trump, tam da Washington'ın Fırat Nehri'nin doğusunda kalan Suriye topraklarını etkin biçimde işgal ve ilhak ettiği sırada, İsrail'in Golan Tepeleri'ni ilhakını tanıyor.
Trump'ın bu ilhakı tanıması, kısa vadede, kuşkusuz, sağcı müttefiki Netanyahu'yu desteklemeyi amaçlıyordu. İsrail başbakanı, çok sayıda yolsuzluk suçlamasıyla ve 9 Nisan'daki seçimlerde, eski genelkurmay başkanı Benny Gantz'ın önderlik ettiği Mavi ve Beyaz adlı koalisyonun bir araya getirdiği generallerden oluşan bir aday listesi karşısında olası bir yenilgiyle karşı karşıya bulunuyor.
İsrail'in hem başbakanı hem savunma bakanı olan Netanyahu, tek bir füze için Gazze'ye karşı intikam saldırısına önderlik ediyor görünmek amacıyla İsrail'e geri dönmek için, Washington ziyaretini kısa kesti. Söz konusu füze, hiç kimseyi öldürmemiş ve hem işgal altındaki Gazze'yi yöneten Hamas hem de bir diğer büyük silahlı grup olan İslami Cihat, saldırının sorumluluğunu reddetmişti.
İsrail savaş uçakları, yoğun nüfuslu Gazze kentini de kapsayan Gazze Şeridi'ne bombardıman akınları düzenlediler. İsrail işgal güçleri, başka bir toplu cezalandırma eylemi olarak, 2 milyon Filistinli için bir açık hava hapishanesi olan yoksul bölgeye doğru var olan iki geçiş noktasını da kapattılar ve kıyı açıklarında balık tutmaya çalışan Filistinli balıkçıları zorla geri döndürdüler.
Pazartesi akşamı, Hamas yetkilileri, Mısır'ın arabuluculuğunda bir ateşkes anlaşmasına vardıklarını açıkladılar ancak Tel Aviv konu hakkındaki sessizliğini korudu. Netanyahu'nun seçimdeki rakiplerinin tamamı, Gazze'deki direnişi bastırmak için yeterince kanlı önlemler almadığı gerekçesiyle suçlayarak, ona sağdan saldırıyor. İsrail'deki burjuva “sol” olarak kabul edilen İşçi Partisi'nin önderi, Netanyahu'yu, “eylemden değil, laftan ibaret” biri olmakla suçladı. Bu arada, üst düzey subaylar, “tüm seçenekler masada” uyarısında bulunurken, İsrail silahlı kuvvetleri, Gazze'deki tümenlerini, 1.000 askerden oluşan ek bir piyade ve zırhlı tugayı ile güçlendirdiler.
Trump'ın, İsrail'in Golan Tepeleri'ni ilhak etmesini tanıması, ilk olarak, İsrail'in işgal altındaki topraklardaki ve bölge genelindeki askeri saldırganlığını körüklemeye hizmet edecektir. Bu, aynı zamanda, İsrail'deki siyaset kurumunun zaten sağa kayan yörüngesini, apaçık faşizme doğru itecektir.
Bu seçimlerde, Netanyahu, Meir Kahane'nin, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın terör örgütü olarak tanımladığı Kach Partisi'nin bir uzantısı olan faşist Otzma Yehudit (Musevi Gücü) ile ittifak kuruyor. Netanyahu'nun koalisyonu, dinci Siyonistlerin Musevi Evi partisi ile birlikte, Filistin nüfusunun, İsrail'den ve işgal altındaki topraklardan etnik olarak temizlenmesini savunuyor. Bu, Ortadoğu'nun ABD'nin emperyalist çıkarlarına tabi kılınması ve İran'la savaş hazırlıkları ile bağlantılı emperyalist ve sömürgeci bir proje olan “Büyük İsrail” hedefinin parçasıdır.
İsrail'de, dünya çapında olduğu gibi, militarizmin yükselişi ile bağlantılı olarak açıkça faşizan politikaya yönelinmesi, mevcut seçimlerde belirgin biçimde ortadadır. Kampanya propagandaları, ülkenin aşırı sağcı Adalet Bakanı Ayelet Şaked'in oynadığı bir televizyon reklamını içeriyor. Reklamda, Şaked, “Faşizm” adlı bir parfümü kendine sıkıyor ve kameraya dönüp, “Bence, demokrasi gibi kokuyor,” diyor. Bir Clint Eastwood filminin taklit edildiği bir başka seçim videosunda, meclisin (Knesset) sağcı üyesi Oren Hazan, Filistinli bir İsrail yurttaşı ve meclisteki Balad partisinin önderlerinden Cemal Zahalka'yı vurup öldürüyor.
Trump'ın Golan Tepeleri'ne ilişkin kararnamesi, kuşkusuz, İsrail'in, bölgenin asıl nüfusundan geriye kalanların kökünü kurutma yönelimini cesaretlendirecektir. İsrail ordusu 1967'de Golan'ı istila ettiğinde, 130.000 kadar Suriyeli canlarını kurtarmak için kaçmıştı. Geriye kalan 25.000 Dürzi Arap'ın ezici çoğunluğu, Tel Aviv'in onları İsrail yurttaşlığını kabul etmeye zorlama girişimlerini reddedip, Suriyeli oldukları konusunda ısrar etti.
Cumartesi günü, Golan Tepeleri'nde bulunan Mecdel Şems'te, yüzlerce kişi, Trump'ın yaklaşan kararnamesini protesto etmek için yürüyüş yaptı. Protestoculardan biri, medyaya, “Buradan tekrarlıyoruz: Golan [Tepeleri] Arap'tır ve Suriyelidir; onun yazgısına ne Trump ne de bir başkası karar verebilir,” dedi. Bir başkası ise, “[Trump] İsrail'e toprak vermek istiyorsa, Amerika'dan bir, iki eyaletini verebilir,” diye konuştu.
Geçtiğimiz hafta hem İsrail'i hem Lübnan'ı ziyaret ettiği Ortadoğu turu sırasında,ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'ya, bir gazeteci, ABD'nin, Rusya'yı Kırım'ı ilhak etmekle suçlarken, İsrail'in Suriye'den ele geçirilmiş topraklardaki egemenliğini tanıyarak bir “çifte standart politikası” izleyip izlemediğini sordu. (Golan Tepeleri halkının İsrail işgalini 50 yılı aşkın süredir reddettiğini; Kırım'ın ise Rusya yurttaşlığını ezici bir çoğunlukla kabul ettiğini bir kenara koyalım).
Pompeo, soruya, aptalca, şu yanıtı verdi: “Hayır, hiç de bile. Başkanın Golan Tepeleri konusunda yaptığı şey, karadaki gerçekliği ve İsrail devletini korumak için gerekli güvenlik durumunu tanımaktır. Bu, bu kadar basit.”
“Karadaki gerçekliğin” tanınması ve devletlerin “güvenlik durumu” için gerekli olanlar, tam da, 20. yüzyılın ilk yarısında yüz milyonlarca insanın ölümüne yol açan ilhaklar için gösterilen bahaneydi.
Avusturya-Macaristan'ın 1909'da Bosna ve Hersek'i ilhakı, tarihçiler tarafından, Birinci Dünya Savaşı'nın başlangıcı olarak görülüyor; Almanya'daki Nazi rejiminin gerçekleştirdiği bir dizi ilhak da, İkinci Dünya Savaşı'na zemin hazırlamıştı.
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, büyük güçlerin, bu tür ilhakları yasadışı hale getirmek ve var olan devletlerin toprak bütünlüklerine yönelik tehditleri reddetmek amacıyla, Cenevre Sözleşmeşleri'nde değişiklik yapması ve Birleşmiş Milletler'in kuruluş sözleşmesini kabul etmesi, bu tarihsel “gerçeklikler”in itirafıydı.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra resmen kabul edilmiş bu ilkeler, bir üçüncü dünya savaşına hazırlık olarak, bir kenara atılıyor. Trump yönetiminin İsrail'in Golan'daki toprak gaspını kutsaması, yeni ve çok daha kanlı istilalara, ilhaklara ve apaçık bir 21. yüzyıl sömürgeciliğinin canlanmasına zemin hazırlıyor.
ABD emperyalizmi, Ortadoğu'da daha büyük savaşların önünü açmak için, bu yarım yüzyıllık suçu meşrulaştırmaya çalışıyor. ...
Bill Van Auken
WSWS
İslam ve Arap Ülkeleri Halkının Gözü ve Kulağı İran'da
İmam Hamenei, İslam dünyasında, İslam'ın ihyası ve gerçek anlamda İslami yaşama eğiliminin çok fazla olduğunu belirterek, bugün İslam'ın bakışının İslam Cumhuriyetinin geneline olduğu söyledi.
İslam inkılabı rehberi, 4 Mart'ta İslami Fıkıh ve İslam Bilimleri Enstitüsü'nün üyelerini kabulünde yaptığı açıklamada, tüm İslam ve Arap ülkeleri halkının gözü ve kulağının İran İslam Cumhuriyeti üzerinde olduğunu söyledi.
Günümüz İslam dünyasının İran halkının inkılabçı hareketine ihtiyaç duyduğunu vurgulayan İmam Hamenei, Batı ve Doğu'nun maddi medeniyetleri ile hayal kırıklığına uğramış milletlerin İslami yaşamaya eğilimli olduklarına dikkat çekti.
İslam'da aile konusunun önemine de dikkat çeken İslam inkılabı rehberi, eşlerin ve ailelerin, erkeklerin başarılarındaki rolünün çok yüksek olduğunu belirtti.
İmam Hamenei, eğer insanın eşi, eşlik eder ve onunla beraber adım atar ve hedefe giderse ilerlemenin çok hızlı olacağını söyledi.
Cumhurbaşkanı Ruhani'nin Irak ziyareti ve stratejik hedefleri
İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Irak Cumhurbaşkanı ve Başbakanı'nın resmi daveti üzerine üst düzey bir heyet başkanlığında Bağdat'a gitti.
Ruhani'nin 3 günlük Irak ziyareti siyasi çevrelerce stratejik bir görüşme ve Tahran ile Bağdat arasında yeni anlaşmaların yapılması yönünde uygun bir fırsat sayılıyor.
İran ile Irak'ın siyasi, kültürel ve ekonomik alanlarda ikili ekonomik, siyasi ve kültürel münasebetleri ve iki ülkenin bölgesel işbirliğini güçlendirme yolları ağırlıklı olarak bu ziyaret kapsamında ele alınıyor. Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'nin Bağdat ziyareti kapsamında iki ülke arasında birkaç işbirliği anlaşmasının imzalanması bekleniyor.
Bu anlaşmalar, Hürremşehr-Basra demiryolu, sanayi bölgelerinin kurulması ve genişlemesi, iki ülkede vize kolaylığının sağlanması, gümrük ve sağlık alanlarında işbirliğini içeriyor.
İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif dün İran-Irak heyetleri arasında Bağdat'ta Iraklı mevkidaşı Muhammed Ali el Hekim'in katılımıyla düzenlenen oturumda yaptığı konuşmada, iki ülkenin ilişkilerini stratejik niteleyerek, hiç kimsenin bu ilişkilere zarar vermeyeceğini kaydetti.
İran'ın Irak ve Suriye'de terör örgütleri ve IŞİD ile mücadeledeki etkin ve belirleyici varlığı;bölgede güvenliğin korunmasında İran'ın stratejik rolünü kanıtlamıştır.
Kuşkusuz, iki ülkenin münasebetlerindeki türlü ve çeşitli imkanların istenen şekilde kullanılması için Irak'ta güvenlik ve istikrarın sağlanmasına bağlıdır.
Şimdiki durumda bu kritik konudaki işbirliği stratejik seviyededir ve savunma ve güvenlik alanlarında işbirliği zeminini sağlanmıştır.
İran'ın eski Irak Büyükelçisi Hasan Kazımi Kumi yazdığı bir makalede şunları kaydetti: Bugün İran İslam Cumhuriyeti ve Irak Cumhuriyeti arasındaki ilişkiler stratejik işbirliği seviyesine ulaşmıştır ki doğal olarak bu stratejik işbirliği iki ülkeyi stratejik bir münasebete götürebilir.
Bu nedenle bazı müdahaleci taraflar, art niyetli çabalarıyla bu stratejik münasebetleri, İran'ın Irak'ta yapıcı olmayan müdahale ve nüfuzu için bir hareket olarak göstermeye çalışıyorlar.
Ancak bu tür art niyetli çaba ve propagandaya rağmen, İran ve Irak yetkililerinin en üst seviyedeki karşılıklı ziyaretleri, bu tür girişimlere Tahran ve Bağdat'ın aldırış etmediklerini gösteriyor.
Gelinen noktada Irak hükümetinin faaliyetinde yeni dönemin başlamasıyla ekonomik alanlarda işbirliğinin geliştirilmesi öncelik arz ediyor.
Bu alanda İran, Irak'a ürün ihracatı ve transit için en uygun yer sayılıyor. İran, ayrıca Irak'ın elektrik ve yakıt ihtiyacının önemli bir kısmını tedarik edebilir. Buna ilaveten İran'ın Irak'a teknik ve mühendislik hizmetlerini ihraç etmeye hazırdır.
Ayrıca, İran ile Irak arasında ortak sınır kapıları, iki ülkedeki kutsal mekanlar ve Irak'ın yeniden inşa sürecine katılma fırsatları, iki ülkenin işbirliğinde önemli rol ve yere sahip diğer alanlardan sayılıyor.
İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Seyyid Ali Hamanei, Irak Cumhurbaşkanı Berhem Salih ve beraberindeki heyetin son sıralarda Tahran'da kendisiyle yaptığı görüşmede, "Onurlu, güçlü, bağımsız ve gelişmiş Irak, İran için yararlıdır ve biz Iraklı kardeşlerimizin yanında durmaya devam edeceğiz." ifadelerini kullandı.
Böylesi bir desteğe göre, İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'nin Bağdat ziyareti Tahran'ın Irak halkı ve hükümetinin yanında durmaya devam etmek için hazırlık ve iradesine yapılmış bir vurgudan ibarettir.
HAMAS İsrail'i Köşeye Sıkıştırdı
HAMAS Gazze'deki çatışmaları zekice yönetiyor ve İsrail ise en sonunda Hamas’a ayrıcalık tanımak zorunda kalacaktır. Hatta askerî bir operasyon başlasa dahi İsrail bunu durdurmak mecburiyetindedir. Tüm bunlar Hamas'ın İsrail'i ringde köşeye sıkıştırdığını göstermektedir.
Qodsna'nın Arabi 21 haber kanalından aktardığı bilgiye göre, Siyonist gazeteler son günlerde, kapsamlı olarak Gazze civarındaki değişiklikleri, özellikle de bu değişikliklerin 9 Nisan'da yapılacak Knesset seçimlerine etkisini inceliyor.
Arap dünyası analisti Avi Yesharof konu ile ilgili yazısında şu hususlara değindi: Gazze, Knesset seçimleri için gün sayıyor. HAMAS liderleri İsrail'in bu siyasî gelişmeden sonra Hamas’a Gazze'deki ablukanın da bir nebze kırılmasına vesile olacak önemli ayrıcalıklar tanımak zorunda kalacağına inanıyor.
Filistin meselesi analisti Tesvi Yehzekili ise konu ile ilgili şunları yazdı: HAMAS, İsrail'i bir meydan muharebesine çekmiştir ve İsrail'le istediği gibi oynamaktadır. Oysa İsrail Gazze'de huzuru istemektedir. Ancak HAMAS ise tüm gözleri üzerine çekmenin derdinde. Bundan dolayı İsrail kendini, temel konusunu Hamas'ın belirlediği bir kısır döngünün içerisinde bulacaktır.
HAMAS mevcut şartlarda İsrail ile bir karşılaşmanın peşinde ve bu günlerde İsrail'in sadece Knesset seçimlerine yoğunlaştığını, Gazze'nin işleriyle ilgilenmediğini de çok iyi biliyor.
İsrail Gazze'de kapsamlı bir askerî operasyon yapılmasını istemiyor. HAMAS ise içinde bulunulan hassas durumun farkında ve İsrail'i kapana kıstırmanın, yeni ayrıcalıklar edinmenin peşinde. Şunu açıkça söylemek gerekir ki HAMAS, İsrail karşısında caydırıcı gücü kazanmıştır. İsrail Hamas'a karşı cevap vermek zorunda kalmıştır ve bizim yapabileceğimiz bir şey de yok. Üstelik bu durum yıllardır böyle devam ediyor.
Siyonist analist son olarak şunları da aktardı: HAMAS, Gazze'deki çatışmaları yönetme işini oldukça zekice idare etmektedir. İsrail ise en sonunda Hamas’a ayrıcalık tanımak zorunda kalacaktır. Hatta askerî bir operasyon başlasa dahi bunu durdurmak mecburiyetindedir. Tüm bunlar Hamas'ın İsrail'i ringde köşeye sıkıştırdığını göstermektedir. Uzun zamandır Gazze sınır hattında durmuş sonunda neler olacağını beklemekteyiz. En ufak bir olayda dahi İsrail yeniden caydırıcı gücünü yitirmektedir.
Kral ve prensin çalımları: Asıl tecrit olan kim?
Bir süredir farklı platformlarda Orta Doğu’da sorunların ana kaynağı olarak iki ülke resmediliyor: İran ve Türkiye. Bu tesadüf değil. Cemal Kaşıkçı cinayetiyle zirve yapan Türk-Suud gerilimi bu eğilimde katalizör etkisi yapıyor. Güya Türkiye, Suudi Arabistan’ı rezil rüsva edecekti. Kaşıkçı sonrası G-20 zirvesini ‘belasız’ atlatan Veliaht Prens Muhammed bin Selman geçen hafta Asya’nın kritik üç ülkesi Pakistan, Hindistan ve Çin’de milyar dolarlık ilişkilerle dökülen imajına cila attı.
Arap sokağında ‘yalan rüzgârı’ estiren ‘One Minute’ çıkışından sonra Lübnan’da gezdiğim Filistin kamplarında Arafat’ın afişleri solmaya yüz tutmuşken onların üzerine Recep Tayyip Erdoğan’ın fotoğrafları yapıştırılıyordu. Buna benzer görüntüler birçoğunu baştan çıkartıyordu. Ortalık “Orta Doğu’da Türkiye’nin zamanı” kıvamında ahkâm kesenlerden geçilmiyordu. O fotoğraflara eşlik eden bir afiş daha parlıyordu: ‘Kurtlar Vadisi’. Bu imgenin övünülecek bir tarafı yoktu. Ne yazık ki kısa sürede ‘Polat Alemdar’ ve ‘Memati’ karakterleri, yeni Türk dış politikasının Arap sokağındaki temsilleri haline geliverdi. Dil, üslup ve tarzıyla bu temsil meğer siyasetin özünde de varmış.
Filistin davasına yalandan sözcülükle başlayıp Araplarla ilişkilerin eksenine İhvan’ı oturttuklarında söylem “Türkiye’nin önü açılıyor” diye başlıyordu. İtiraz etmek nâmümkündü. Bu tarz-ı siyasetin Irak, Suriye, Libya, Mısır, Lübnan ve Yemen gibi yerlerde Türkiye’ye nasıl kaybettirdiğini uzun metrajlı bir film gibi izledik. Şimdi daha geniş coğrafyalarda Türkiye tecrit girişimleriyle yüzleşiyor. Elbette Türkiye’nin batırması bizi Arap devletlerinin pirüpak olduğu sonucuna götürmüyor. O cenahta da rezalet gırla.
***
Bir süredir farklı platformlarda Orta Doğu’da sorunların ana kaynağı olarak iki ülke resmediliyor: İran ve Türkiye. Bu tesadüf değil. Cemal Kaşıkçı cinayetiyle zirve yapan Türk-Suud gerilimi bu eğilimde katalizör etkisi yapıyor. Güya Türkiye, Suudi Arabistan’ı rezil rüsva edecekti. Kaşıkçı sonrası G-20 zirvesini ‘belasız’ atlatan Veliaht Prens Muhammed bin Selman geçen hafta Asya’nın kritik üç ülkesi Pakistan, Hindistan ve Çin’de milyar dolarlık ilişkilerle dökülen imajına cila attı.
Veliaht Prens’in Asya turuna geçmeden önce, babası Kral Selman’ın Suudi Arabistan’ı yeniden Arap denkleminin merkezine yerleştiren bir iki adımına değinmek istiyorum. Sağlık sorunları yüzünden nadiren ayağını dışarıya atan Kral, 24 Şubat’ta Şarm el Şeyh’te düzenlenen Birinci Arap Birliği-AB Zirvesi’ne bizzat katılmayı tercih etti. Öncesinde Kahire’de Mısır Parlamentosu’nda alkış tufanıyla karşılandı. Bu teveccühün nedenini çok da ‘İki Kutsal Şehrin Hizmetçisi’ unvanında aramayın! İhvan iktidarına karşı 2013’teki darbeden beri Abdülfettah el Sisi rejimini finanse eden Suud’un himmeti çok şeye kadir. Ki Kral, zirvedeki konuşmasında açılan krediler hariç hibenin miktarını 80 ülkede 35 milyar dolar diye verdi. ‘Himmet’ Suudi diplomasisinin en mühim enstrümanı. O himmet nice cihadi selefi örgütleri de doğurdu ya, orası ayrı mesele.
Zirvede Arap dışı aktörler olarak İran ‘olağan düşman’ olarak temada yerini alırken Türkiye de aynı kefeye itildi. Halbuki birkaç yıl öncesine kadar Arap diplomasisi Türkiye konusunda dikkatliydi. Zirvenin açılış konuşmasını yapan Sisi, Türkiye ve Katar’ı işaret ederek “Maalesef terör bazı ülkeler tarafından komşularda nüfuz elde etmek amacıyla kaos yaratma aracına dönüştürüldü” ifadelerini kullandı. Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu’l Ghayt da Suriye, Yemen ve Libya’daki krizlerden söz ederken “Türkiye ve İran’ın eylemleri, bölgedeki krizleri körükleyen bir müdahale niteliğinde” dedi. Allah-u âlem kulislerde daha neler konuşuldu. 2005 sonrası Türkiye’nin AB yolculuğunu gıpta ile izlemiş olan Araplar, şimdi AB ile ortak platformda bu ülkeyi baş belası ilan ediyor. Nereden nereye!
Bir çalım da Filistin’deki bayrak kapmacada geliyor. Araplar, Filistin’de İranlılar ve Türklerin devreye girmesini büyük mesele yapmaya başladı. ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner aylardır ‘yüzyılın barış anlaşması’ diye Filistin davasını tarihe gömecek bir planı Suudi-Emirlikler-İsrail üçgeninde pişiriyor. Taslağın açıklamasını İsrail’deki seçimlerden sonraya bırakan Kushner, Muhammed bin Selman’ı kafaya almıştı. Bu Arap meselelerinde Suudi otoritesinin sonu demekti. Bu kritik zamanda Kral Selman zirvede “Filistin’in hamiliğini kimseye kaptırmam” dercesine bir çıkış yaptı; dedi ki “1967 sınırlarında başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin Devleti’nin kurulması dahil Filistin’in bütün haklarının geri alınması konusundaki tutumumuz sabittir.”
Arap aleminde Türkiye’nin yeni yeri işte böyle.
***
Şimdi Türkiye’nin ‘Tecrit eder, hatta uluslararası mahkemeye çıkartırım’ diyerek peşi sıra ok attığı Muhammed bin Selman’ın krallar gibi karşılandığı başka bir coğrafyaya gidelim.
2015’te Yemen savaşına katılmayı reddettiği için Suudi Arabistan’ın gücendiği, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) “Bedelini ödeyeceksin” diye tehdit ettiği Pakistan, Muhammed bin Selman’ı öyle itinayla karşıladı ki sanırsınız cennetten bir melek düştü. ‘Hoş geldin’ seremonisi, prensin uçağı hava sahasına girer girmez JF-17 ve F-16’lar eşliğinde ta göklerde başladı. En büyük sivil madalya Nişan-e-Pakistan verildi. Devlet daireleri tatil edildi. Bütün bunlar soğukluğu gidermek, himmet köprüsünü tamir etmek ve prensin çantasındaki 20 milyar dolarlık yatırım projeleri içindi.
Pakistan özellikle Ziya’ül Hak’tan itibaren, bölgesel hevesler, cihatçı örgütler üzerinden komşulara müdahale ve istihbarat cinlikleriyle hem dışarıda hem içeride kaybeden bir ülke. Nevzuhur ittihatçıların Türkiye’yi soktuğu yolda, Pakistan yıllar önce debelenmiş bir ülke. Onların ‘Afgan cihadı’ ve ‘Keşmir cihadı’, bizimkilerin ‘Suriye cihadı’.
Pakistan onlarca yıl boyunca kendi toprakları ve Afganistan’da Suud’un parası ve vahhabi öğretisiyle yarattığı radikal cihatçı hücrelerin ceremesini çekiyor. Üç komşusu Hindistan, Afganistan ve İran terör belasından Pakistan’ı sorumlu tutuyor. Bir tarafta nükleer bombanın gururu, diğer tarafta ekonomik, sosyal ve yönetsel sefalet. Amerikalılar da 11 Eylül’den beri tepeleyip duruyor.
Şimdi İmran Han’ın Pakistan’ı, Muhammed bin Selman’ın Suudi Arabistan’ı geçmişten kurtarıp ‘ılımlı’, ‘barışçıl’, ‘hoşgörülü’, ‘istikrarlı’, ‘terör karşıtı’ bir yola sokacağına dair iki tarafta da hayırhah yorumlardan geçilmiyor. (Bu arada eski İstihbarat Şefi ve Washington Büyükelçisi Bender bin Sultan’ın kızı Prenses Rima bint Bender’in ilk Suudi kadın büyükelçisi olarak ABD’ye gönderilmesi de ılımlılığın karinesi olarak karşımızda. Kaşıkçı cinayetinin yol açtığı tahribatı gidermek, Kongre’de Suudi aleyhtarı gidişatın önünü kesmek ve Prens’in hala reformcu istikamette olduğunu göstermek için zekice bir hamle. 23 yıl Washington’da kalmış bir istihbarat ve diplomasi cini olan babasının vereceği akılla fark yaratacağı kesin.)
Pakistan’ı yeniden Suud eksenine oturtmak isteyenler İslamabad’ın İran ve Türkiye ile ilişkilerini de hedef alıyor. Pakistan 2016’da Katar’a karşı ablukaya eşlik etmediği için “Türkiye-İran eksenine kaydı” diye adeta kırbaçlandı. Expo 2020 oylamasında Türkiye’yi desteklediği için de topa tutuldu.
Düne kadar Pakistan’ın aynı zamanda Türkiye ve Suudi Arabistan’la kardeşliğinde bir sorun yoktu. Buradaki asıl rekabet İranlılar ile Suudiler arasında dönüyordu. Fakat kamplaşmalar öyle bir noktaya geldi ki İslamabad ikisinden birini tutmaya zorlanıyor. Aynı cendere İran-Pakistan ilişkileri için de geçerli. Suudiler İran’dan gelecek doğalgaz boru hattının inşasını geciktirmek dahil Tahran’ın önünü kesmek için bütün ağırlığını kullanıyor.
Fakat Başbakan İmran Han göreve geldiğinden beri bir taraftan Türkiye ve İran’la dostluğu korurken diğer tarafta Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin desteğini kazanmak için ‘ekonomik diplomasi’ adıyla yeni bir strateji yürütüyor. Bu denge siyasetini Genelkurmay Başkanı Cavit Bajva’ya bağlayanlar da var. Bajva Orta Doğu’daki vekâlet savaşlarında yer almayacaklarını ama Körfez’in savunmasına katkı sunacaklarını söylüyor. Riyad ve Ebu Dabi’yi yakın planda tutan Bajva geçen sene Pakistan’dan İran’a resmi ziyarette bulunan ilk genelkurmay başkanı oldu. Bu dengeleme stratejisi ‘Bajva Doktrini’ olarak anılmaya başladı.
Pakistan, Suudiler için herhangi bir resmi anlaşmaya gerek olmadan iyi ilişkilerin sürdürülebildiği bir yerdi. Askerler de siyasiler de Suud’un kesesine bakardı. Bu sefer ilişkiler 6 anlaşmayla gelen devlet yatırımlarıyla boyut değiştiriyor. İki ülke arasındaki anlaşmaları yorumlayanlar, Suudi Arabistan’ın ilk kez Pakistan’a ‘kukla’ değil ‘eşit ortak’ muamelesi yaptığını savunuyor. Bunu da Bajva Doktrini’ne bağlıyorlar. İslamabad’ın Suudi yatırımlarının altında ezilip ezilmeyeceğini Ankara ve Tahran’la ilişkilerin seyrine bakarak göreceğiz.
***
Muhammed bir Selman, Pakistan’ın en büyük hasmı Hindistan’a ise 5 katı fazla yatırım sözü verdi. Bir nevi birbiriyle düşman iki ülkeyle aynı anda iyi ilişkiler geliştirebilme gösterisiydi. İslamabad’dan Yeni Delhi’ye doğrudan uçmak yerine Suudi Arabistan’a dönüp oradan Hindistan’a geçerek ilginç bir hassasiyet sergiledi.
Çin’e gittiğinde de 28 milyar dolarlık 35 ayrı anlaşmaya imza atarken Pekin’in Uygurları tornaya alan siyasetine hak verdi. Burada da bir Suud-Türk karşıtlığı şekilleniyor sanki. Pekin-Ankara hattında şalteri attıran şey, Türkiye’nin Doğu Türkistan’a ilgisi ve özellikle son yıllarda Uygurların Suriye’deki savaşa katılmasında bir kanal olması. Malum Türkistan İslami Partisi’ne bağlı İslamcı militanlar, Cisr el Şuğur kasabasını kontrol edecek kadar Suriye’deki savaşa dahil oldu. Veliaht Prens bu konuda da “Türkiye’den farklıyız” demiş oldu.
Türkiye-Çin ilişkileri bulanık sularda debelenirken Suudilerin ‘2030 Vizyonu’ ile Çinlilerin ‘Kemer ve Yol Projesi’ birbirini görmüş oldu. Suudi yorumcular, Batı ile ilişkileri bozmadan doğuya açılmanın faziletlerini yazıyor. Avrupa treni raydan çıkınca Erdoğan’ın “AB yoksa Şanghay beşlisi var” resti basitçe rest olarak kalırken Suudiler, Çin’de petrokimya dahil bir dizi sektöre el atıyor. Veliaht Prens ziyaret sırasında bir de Çince dersinin okul müfredatına eklenmesine karar vermiş.
***
“Orta Doğu bizden sorulur”, “Stratejinin alasını biz yaparız”, “Doğu da bizimdir Batı da” diye böbürlenenler için belki bir kez daha aynaya bakma zamanı. Lakin prens, adının Testere Babası’na çıkmasına aldırmadan fena çalım atıyor.
gazeteduvar
Fehim Taştekin




















