کارگر
İran'ın Bölgesel Güvenlik Denklemi ve Savaşın Araplara Verdiği Dersler
Araplar son savaştan sonra, İran'a karşı herhangi bir Siyonist plana katılmanın onlar için yıkıcı bir kumar olduğunu bilmektedir.
Tesnim Haber Ajansı'nın uluslararası servisinin haberine göre, bölgedeki son gelişmeler ve Siyonist rejimin Arap ülkelerinden bir koalisyon kurma ve onları İran'la doğrudan savaşa sürükleme çabaları gölgesinde, El-Meyadin ağı, işgalci rejimin Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun BAE'ye yaptığı ziyaretin boyutlarını ve hedeflerini analiz eden bir makalede şunları yazdı: "Birleşik Arap Emirlikleri, Netanyahu'nun ofisinin İran'la askeri gerilimin tırmandığı bir dönemde bu ülkeye yaptığı gizli ziyarete ilişkin açıklamasını yalanladı, ancak Netanyahu görüşmenin ikili ilişkilerde 'tarihi bir ilerleme' olduğunu söyledi."
Netanyahu'nun bu iddiası ve BAE'nin inkarı (ki bunun koordineli olması muhtemeldir), Fars Körfezi bölgesindeki tartışmayı ana konusuna geri getirmektedir: özellikle İsrail ve ABD'nin İran'a karşı savaşından sonra Fars Körfezi'nde bölgesel güvenliğin geleceği.
Fars Körfezi ve Güvenlik İkilemi
ABD'nin 2003 yılında Irak'a müdahalesinden bu yana, Fars Körfezi bölgesi 'güvenlik ikilemi' olarak adlandırılabilecek bir durumla boğuşmaktadır. O zaman, İran İslam Cumhuriyeti önceki izolasyonundan ve çevrelenmesinden kurtularak bölgesel nüfuzunu genişletmiştir.
'Güvenlik ikilemi', uluslararası ilişkilerde, özellikle birkaç aktif bölgesel gücün varlığıyla karakterize edilen bölgelerde en belirgin açıklayıcı kavramlardan biridir. Bu kavram, açık düşmanca niyetlerin yokluğunda bile bir bölgede istikrarsızlığın nasıl yaratılabileceğini açıklamak için gerçekçi teorisyenler tarafından geliştirilmiştir.
Bu teori, herhangi bir devletin kendi güvenliğini artırma çabalarının, amacı savunma olsa bile, diğer aktörler tarafından bir tehdit olarak yorumlanabileceği fikrine dayanmaktadır. Bu durum, ülkeleri şüphe ve güç mücadelesinin kısır döngüsüne sürükler; öyle ki her savunma eylemi bir karşı tepkiyi tetikler ve ulusal güvenliği kolektif bir güvensizlik kaynağına dönüştürür.
Bu teori özellikle Fars Körfezi'nin bölgesel dokusu için geçerlidir; öyle ki herhangi bir anlaşma, ittifak veya güç artışı, güç dengesinde bir bozulma olarak algılanır. Bu arada, tehdit algıları maddi gerçekliklerden daha az önemli değildir, çünkü ülkeler diğer ülkelerin gerçek yeteneklerinden bağımsız olarak niyetlerine dair kendi algılarını yansıtırlar.
Bu tam olarak, Ürdün kralının 2005 yılında bölgedeki yeni dengeleri ve İran'ın eylemlerini 'Şii Hilali' (direniş ekseni) olarak adlandırdığı şeyin kurulması olarak tanımlamasına neden olan şeydir.
'Ortadoğu NATO'su'; ABD ve Siyonist Rejimin Bölgede İran'a Karşı Projesinin Başarısızlığı
Bu çerçevede, ABD ve İsrail'in 'Ortadoğu NATO'su' adını verdikleri şeyi (İran'a karşı denge kurmayı ve İsrail'i bazı Arap ülkeleriyle birleştirmeyi amaçlayan bir askeri güvenlik çerçevesi) kurma çabaları yer almaktadır. Bu fikir, özellikle ABD Başkanı Donald Trump'ın ilk başkanlık döneminde, normalleşme anlaşmalarının imzalanmasından önce bile teşvik edilmişti.
Sözde 'Ortadoğu NATO'su' planı, eski ABD Başkanı Joe Biden döneminde, Ürdün Kralı II. Abdullah'ın Haziran 2022'de bölgesel bir NATO versiyonunun kurulmasını destekleyen ilk kişilerden biri olacağını belirterek bunun benzer düşünceye sahip ülkelerle mümkün olduğunu söylemesiyle yeniden gündeme geldi.
Ancak bu girişimler, Siyonist rejimin katılımıyla resmi bir Arap askeri ittifakına dönüşmedi, çünkü birçok Arap ülkesi bu önerilere ihtiyatla yaklaşarak hassas bölgesel durumu ve dayattığı karmaşık güvenlik dengelerini kavradı.
Fars Körfezi ülkeleri, doğrudan bir bölgesel gücü (İran'ı) hedef alan bir ittifaka girmenin, İran'a karşı gerilimin tırmanması olarak yorumlanacağını bilmektedir. Bu gerilim tırmanışı, İran'ın tepkilerini tetikleyerek güvenlik ikilemini yeniden canlandıracak ve potansiyel olarak çatışmayı bir vekalet savaşından doğrudan bir savaşa dönüştürebilecektir.
İsrail'in Arapları İran'la Savaşa Sürükleme Israrı
Son ABD ve Siyonist rejimin İran'a karşı savaşı (bölgesel bir savaşa dönüşen) göz önüne alındığında, İsrail kapsamını genişletmenin peşinde olup amacı, bu savaşı Fars Körfezi'nin iki yakası arasında doğrudan bir savaşa dönüştürmek ve böylece Arap ülkelerini İran'la doğrudan bir savaşa sürüklemektir.
Bu arada, ABD'yi İran'la doğrudan karşı karşıya gelmeye ikna etmede başarılı olan Netanyahu'nun, bölge ülkelerinin daha geniş katılımını sağlama veya en azından Araplara savaşın denkleminde onların da bir parça olduğunu gösterme yeteneğine bahis oynadığı anlaşılmaktadır.
Bölgesel Savaşın Araplara Verdiği Ders
Buna karşılık, Fars Körfezi ülkeleri, İran'la açık bir savaşa girmenin veya doğrudan bu ülkeye karşı yöneltilen askeri ittifaklara katılmanın, kalkınma ve istikrarı ilerletme planlarıyla bağdaşmadığına inanmaktadır. Bu nedenle, İsrail'in Fars Körfezi'nde İran'la çatışma bağlamında (özellikle İran'ın Fars Körfezi'ndeki ABD üslerine yönelik saldırılarından sonra) doğrudan bir güvenlik aktörü olarak girmesi, istikrarı güçlendirmeye yardımcı olmadığı gibi, bölgesel 'güvenlik ikilemini' yeniden üretmektedir.
Sonuç olarak, Fars Körfezi'nin bölgesel güvenliğine yönelik (İran'ın savaşı sona erdirme yaklaşımının bir parçası olarak önerdiği) gelecek yaklaşımı, Fars Körfezi'nin iki yakası arasında fikir birliğine dayanan, gerilimleri azaltan ve bölgesel anlayış için çerçeveler oluşturan daha kapsamlı bir yaklaşıma ihtiyaç duymaktadır.
İran'a karşı son savaştan sonra, Fars Körfezi'nin geleceği sadece bu çatışmadan kaynaklanan askeri güç dengesiyle belirlenmeyecek, aynı zamanda ülkelerinin dış çatışmaların kendi iç alanlarına sızmasını engelleyen ve bunun yerine onları açık askeri çatışmalar mantığından mümkün olduğunca ayırmaya yardımcı olan bir güvenlik denklemi oluşturma yeteneğiyle de belirlenecektir.
Trump Çin Seddi’ne Çarptı: Pekin Ziyaretinin Analizi
Trump’ın ikinci başkanlık döneminin diplomatik zirvesi olarak planlanan Pekin ziyareti, vaat edilenin aksine somut kazanımlardan uzak bir şekilde sona erdi.
13 Mayıs 2026’da başlayan iki günlük temaslar, Çin’in küresel sahnedeki yükselen imajını pekiştirirken, Amerika’nın müzakere masasındaki zayıflığını gözler önüne serdi.
Tayvan Konusunda Xi’den Net Uyarı
Zirvedeki güç dengesinin en somut göstergesi, Şi Cinping’in Tayvan konusundaki eşi benzeri görülmemiş sert tonuydu. Xi, Tayvan meselesindeki yanlış bir adımın iki ülkeyi rekabete değil, doğrudan bir askeri çatışmaya sürükleyeceği konusunda Trump’ı açıkça uyardı.
Silah Paketi Sessizliği: Washington’un Tayvan için hazırladığı 14 milyar dolarlık silah paketinin onaylanmaması dikkat çekti.
Altı Güvence Riski: Analistler, Trump’ın Çin ile silah satışlarını görüşmesinin, 1982’deki "Altı Güvence" ilkesinin ihlali anlamına gelebileceği konusunda uyarıyor.
İran Petrolü ve Ambargonun Delinmesi
Washington’un en önemli hedeflerinden biri olan Pekin’i İran petrolü alımını durdurmaya ikna etme çabası başarısızlıkla sonuçlandı.
Çin’in Kararlılığı: Trump, Xi’nin kendisine Çin’in İran’dan petrol almaya devam edeceğini açıkça söylediğini itiraf etti.
Geri Adım: Trump, İran petrolü alan Çinli şirketlere yönelik yaptırımların kaldırılmasını değerlendireceğini belirterek, "Maksimum Baskı" politikasından büyük bir geri adım sinyali verdi.
İran’ın "Stargate" Projesine Darbesi
ABD’nin yapay zeka alanında Çin’e karşı üstünlük kurmak için başlattığı 500 milyar dolarlık
Stargate Projesi, İran’ın bölgedeki hamleleriyle sarsılmış durumda.
Veri Merkezlerine Saldırı: İran füzelerinin Bahreyn ve Dubai’deki AWS ve Oracle veri merkezlerini vurması, bölgedeki teknolojik altyapının kırılganlığını kanıtladı.
Stratejik Boşluk:Analistler, İran’ın bu saldırılarının ABD ve Çin arasındaki yapay zeka yarışındaki farkı kapattığını ve Çin’e stratejik bir fırsat sunduğunu belirtiyor.
Ekonomik Hayal Kırıklığı: Boeing ve Ticaret
Ziyaretin ekonomik ayağı da beklentilerin çok altında kaldı.
Sipariş Kaybı: 500 adet uçak siparişi beklenirken, Çin’in sadece 200 Boeing uçağı alacağını açıklaması şirketin hisselerinde %4’lük bir düşüşe yol açtı.
2017 Karşılaştırması: Trump’ın 2017’deki ilk ziyaretinde
imzalanan 250 milyar dolarlık anlaşmalarla kıyaslandığında, bu ziyaretin ekonomik bilançosu ABD’nin zayıflayan pazarlık gücünü simgeliyor.
Güvenlik Krizleri ve Fiziksel Arbede
Diplomatik protokollerin ötesinde, saha operasyonlarında da gerilim zirve yaptı.
Tapınak Arbedesi:Pekin’deki Cennet Tapınağı (Temple of Heaven) girişinde, Amerikan Gizli Servis (Secret Service) ajanları ile Çin güvenlik güçleri arasında fiziksel bir çatışma yaşandı.
Silah Krizi: Çinli yetkililerin, silahlı Amerikan korumalarının içeri girmesine izin vermemesi, iki süper güç arasındaki derin güvensizliğin fiziksel bir yansıması olarak yorumlandı.
Sonuç: Doğu’nun Doğuşu, Batı’nın Günbatımı
Şi Cinping’in "Doğu yükseliyor, Batı geriliyor" tezi, bu ziyaretle birlikte daha görünür hale geldi.
Uzman Görüşü: Cornell Üniversitesi’nden Allen Carlson’un belirttiği gibi, bu müzakerelerden gerçekçi bir sonuç çıkma ihtimali "sıfıra yakın"dı.
Trump’ın "olağanüstü anlaşmalar" söylemine rağmen, Pekin’den elinde somut bir belge olmadan dönmesi, Çin Seddi’nin artık sadece fiziksel bir yapı değil, Amerikan hegemonyasına karşı aşılması zor bir stratejik bariyer haline geldiğini gösteriyor.
Gazze Canisinin BAE’ye Gizli Ziyareti Körfez’deki ‘Kirli İttifak’ın Boyutlarını Gözler Önüne Serdi
ABD’nin İran ile barış yapmaya çalıştığı süreçte Gazze canisi Netanyahu’nun BAE’yi ziyaret ettiği ortaya çıktı. İsrail tarafı Şeyh Nahyan ile iki hafta önce yapılan ‘gizli’ görüşmeyi ‘İsrail-BAE ilişkilerinde tarihi bir ilerleme’ olarak niteledi. Bölgede ve İslam dünyasının genelinde oluşan tepkiler üzerine ise Abu Dabi ziyareti yalanlama yoluna gitti.
Gazze’de 73 bine yakın Filistinliyi katleden, ardından İran ve Lübnan’a savaş açan İsrail Başbakanı Netanyahu’nun askeri bir heyetle mart ayı sonunda gizlice Abu Dabi’ye giderek BAE Devlet Başkanı Nahyan’la bir araya geldiği belirtildi. İslam dünyasında tepki çeken görüşmeyi Netanyahu’nun ofisi ‘İsrail-BAE ilişkilerinde tarihi bir ilerleme’ olarak niteledi. BAE Dışişleri Bakanlığı ise ziyareti yalanladı. Yapılan açıklamada BAE-İsrail ilişkilerinin şeffaf olduğu ve İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde yürütüldüğü ifade edildi.
BÖLÜNME TOHUMLARI EKEN HESAP VERECEK
Netanyahu’nun gizli ziyaretinin zamanlaması ayrıca dikkat çekti. Görüşmenin Gazze ve Batı Şeria’da Filistinlilerin katledildiği, Lübnan’ın işgal edildiği dönemde olması eleştiri oklarının hedefine oturdu. Siyasi gözlemciler ve insan hakları savunucuları gelişmeyi ‘Filistin ve Lübnan halkının yaşadığı trajediye karşı duyarsızlık’ olarak nitelerken, İran cephesinden bölgedeki tansiyonu artıracak açıklama geldi. Dışişleri Bakanı Arakçi BAE’yi işaret edip ‘İsrail ile iş birliği yaparak bölünme tohumları ekenler hesap verecek’ dedi.
İSRAİL NETANYAHU-NAHYAN GÖRÜŞMESİNİ DOĞRULADI, İRAN SERT ÇIKTI
BAE İSRAİL’İN ‘AKTİF ORTAĞI’
Gazze’de katliamların sürdüğü, Lübnan’ın hedef alındığı ve İran savaşının bölgeyi ateşe verdiği bir dönemde Netanyahu’nun BAE lideri Nahyan’la gizlice görüştüğü İsrail tarafından doğrulandı; Abu Dabi iddiayı yalanladı. İran Dışişleri Bakanı, BAE’yi İsrail’in “aktif ortağı” olmakla suçlayarak, “Hesap verecekler” dedi.
Gazze’de on binlerce Filistinlinin ölümünden sorumlu tutulan İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, İran ve Lübnan savaşlarının gölgesinde BAE’ye gizli bir ziyaret gerçekleştirdiği iddiası Körfez’de yeni bir krize dönüştü. Netanyahu’nun ofisi, mart sonunda BAE Devlet Başkanı Şeyh Muhammed bin Zayed Al Nahyan ile El-Ain’de birkaç saat süren gizli bir görüşme yapıldığını doğruladı ve teması “İsrail-BAE ilişkilerinde tarihi bir ilerleme” olarak nitelendirdi. BAE Dışişleri Bakanlığı ise iddiayı “tamamen asılsız” diyerek reddetti. Abu Dabi, İsrail’le ilişkilerin 2020’de imzalanan Abraham Anlaşmaları çerçevesinde “şeffaf” yürütüldüğünü savundu; gizli ziyaret ya da İsrail askeri heyetinin kabul edildiği iddialarını yalanladı. Ancak ziyaret iddiasının zamanlaması tepkiyi büyüttü. Görüşmenin, Gazze’de katliamların sürdüğü, Lübnan’ın hedef alındığı ve İran savaşının bölgeyi ateşe verdiği bir döneme denk gelmesi, BAE-İsrail yakınlaşmasını yeniden tartışmaya açtı. Tahran cephesinden en sert açıklama Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’den geldi. BRICS toplantısında konuşan Arakçi, BAE’yi İsrail saldırılarının “aktif ortağı” olmakla suçladı. İranlı bakan, Abu Dabi’nin topraklarını İran’a yönelik saldırılarda kullandırdığını öne sürerek, “İsrail’le işbirliği affedilemez. Düşmanlıkla İran’a karşı işbirliği yapanlar hesap verecek” dedi.
BAE suçlamaları reddetse de, İsrail’le ticaret, teknoloji ve güvenlik alanlarında hızla derinleşen ortaklık, savaş ortamında daha görünür hale geldi. 2020’de ABD’nin arabuluculuğunda imzalanan Abraham Anlaşmaları ile BAE, İsrail’le resmen ilişkileri normalleştiren ilk Körfez ülkesi oldu. O tarihten beri iki ülke arasında ticaret, teknoloji ve özellikle güvenlik alanında işbirliği hızla arttı. İran savaşı sırasında bu işbirliği daha da belirginleşti. BAE’nin İran füzelerine karşı İsrail’den hava savunma sistemi aldığı ve İsrail askerlerinin BAE’de konuşlandığı yönünde iddialar da ortaya atılmıştı/karar
Ramazan Savaşı; Gelecek İçin Medeniyetler Arası Bir Mücadele
Bu mücadelenin önemli boyutlarından biri, medeniyet boyutu olarak değerlendirilmektedir ve ümmetin şehit imamının sözlerinde de kendini göstermiş; Şehitler Efendisi’nin (a.s) kanlı ve medeniyet kurucu kıyamına işaret edilerek İmam Hüseyin’in (a.s) şu tarihî sözü yankılanmıştır: “Benim gibi biri, Yezid gibi biriyle biat etmez…”
2026 yılının Şubat-Mart ayında İran’a dayatılan ve “Ramazan Savaşı” ya da “Üçüncü Dayatılmış Savaş” olarak adlandırılan mücadelenin askerî, siyasi, ekonomik, medya ve benzeri çeşitli boyutlara sahip olduğu konusunda hiçbir şüphe yoktur. İran topraklarının özel konumu ve Hürmüz Boğazı üzerindeki hâkimiyeti nedeniyle bu savaş dünya ekonomisi ve deniz taşımacılığı üzerinde de etkili olmuş ve sonuçları hâlen devam etmektedir. Ancak bu mücadelenin önemli boyutlarından biri, medeniyet boyutu olarak değerlendirilmektedir ve ümmetin şehit imamının sözlerinde de kendini göstermiş; Şehitler Efendisi’nin (a.s) kanlı ve medeniyet kurucu kıyamına işaret edilerek İmam Hüseyin’in şu tarihî sözü yankılanmıştır: “Benim gibi biri, Yezid gibi biriyle biat etmez ve onun karşısında boyun eğmez.” Şehit devrim imamının Beyaz Saray yöneticilerine hitaben söylediği sözler de aynı mantık ve kültürel-imanî söylemden kaynaklanmaktadır ki bu söylem, hak cephesinin batıla karşı mücadelesini zihinlerde canlandırmakta ve her şeyden önce dine bağlılık, sahih inançlar, kültür ve özetle medeniyet ile medeniyet söylemi meselesi üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Bu medeniyet savaşının boyutlarını ve mahiyetini daha iyi kavrayabilmek için öncelikle “medeniyet” kelimesi ve kavramının daha iyi açıklanması, ardından mevcut savaş ve onun medeniyet boyutları hakkında daha fazla bilgi sahibi olunması gerekmektedir.
“Medeniyet” kelimesi, şehirleşme ve insanın şehir hayatı anlamındaki “medenilik” kavramından türemiştir; insanın toplumsal yaşamına yön verir ve bir toplumun dini ile dinî inançlarıyla derin bir bağa sahiptir. Büyük Amerikalı tarihçi ve medeniyet araştırmacısı Will Durant’ın ifadesiyle medeniyet, kültürel yaratıcılığı mümkün kılan toplumsal düzendir. (Medeniyet Tarihi, cilt 1, s.4)
Ayrıca Ali Şeriati’ye göre tarih, geleceğe doğru akan bir harekettir ve insan, mahiyeti tarih içerisinde şekillenen bir varlık olarak değerlendirilebilir; bu mahiyet ise kültür ve medeniyetin kendisidir. Bu nedenle tarih, insanın nasıl oluştuğunu, insan toplumunun dönüşüm ve gelişim sebeplerini, etkenlerini ve yasalarını tanıma bilgisidir. (Medeniyet Tarihi, s.27)
İnsanlık medeniyetleri arasında, İslam’ın yüce öğretileri üzerine kurulu olan İslam medeniyeti özel bir parlaklığa sahiptir. Özellikle inanç alanında tevhid, insanlar arasında eşitlik ve toplumsal-ekonomik alanda adalet gibi öğretileri sayesinde bütün halk kitleleri için büyük bir çekicilik oluşturmuş ve insan fıtratına uygun bu medeniyete katılma yönünde milletlerde güçlü bir eğilim meydana getirmiştir. Bu nedenle İslam medeniyetinin temelini oluşturan İslam dini, günümüzde Avrupa ve Amerika dâhil olmak üzere dünyada giderek yayılmaktadır. İran topraklarında doğan İslam Devrimi de bu semavî dine yönelik büyük bir ilgi ve yöneliş ortaya çıkarmıştır. Bugün İran İslam Cumhuriyeti; ilim öğrenme, çalışma ve çaba, toplumsal adalet, sömürgecilik ve Batı hayranlığıyla mücadele, özellikle Amerika Birleşik Devletleri gibi dünya sömürücüsü güçlerin tahakkümünü kabul etmeme temelinde İslam medeniyetinin yeniden ihtişam dönemine dönmesini beslemekte ve bu söylem artık güçlü ve köklü bir ağaca dönüşmüş bulunmaktadır.
İslam medeniyeti parlak tarihi boyunca çeşitli alanlarda büyük bilim insanları, yazarlar, aydınlar ve düşünürler yetiştirerek dünya ilim ve medeniyetine sunmuştur. Bu süreçte İranlıların ve Arapçadan sonra İslam dünyasının ikinci dili olarak Farsçanın rolü eşsiz ve geniş kapsamlı olarak değerlendirilmektedir. Bu topraklarda çok sayıda Müslüman düşünür yetişmiştir. Bu nedenle İran, günümüz dünyasında asli İslamî öğretilere dönüşün ve yeni İslam medeniyetinin kurulmasının bayraktarı olarak tanıtılmış; fazilet severler ve özgürlük taraftarlarının kalplerinde giderek artan bir heyecan meydana getirmiştir. Sömürgecilik, kapitalizm, liberalizm ve siyonizmden bıkan dünya halkları bu söyleme yönelmiştir. Bunun sonucunda Batı medeniyetinin, özellikle de Amerika ve siyonizmin hassasiyeti artmış; İslam dünyasını yutmak, milletleri sömürmek ve kendi egemenliğini tüm dünyaya yaymak isteyen bu güçler, ekonomik yaptırımlar uygulamak, İran’ı bölgesel ve küresel düzeyde yalnızlaştırmaya çalışmak, Nusra Cephesi ve IŞİD benzeri silahlı gruplar oluşturmak gibi tüm girişimlerinin ardından büyük bir risk alarak bütün imkânlarıyla İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı eşitsiz ve topyekûn bir savaşa girmişlerdir. Amaçları, İslam’ın hakiki temsilcisi ve İslam medeniyetinin öncüsü olan bu ülkeyi felç etmek, siyasi ve askerî liderleri hedef alarak kısa vadede ilerleyişini durdurmak ve ülkeyi parçalamaktı. Böylece bunun, bütün Müslüman ülkeler ve İslam medeniyeti iddiasında bulunanlar için ibret olması; uzun yıllar boyunca kimsenin İslam medeniyetine dönüşten, siyasi İslam’dan ve İslamî düşünce ile hükümlere dayalı bir yönetim kurulmasından söz edememesi ve bu düşüncenin tamamen unutulması hedefleniyordu.
İslam medeniyetinin manifestosu olan Kur’an-ı Kerim, cahiliye dönemi Araplarının kabileci anlayışına karşı daha üstün bir bakış açısı ortaya koymuş ve “ümmet” kavramını o dönemin literatürüne sokmuştur ki bu kavram medeniyetin açıklanması ve inşasında oldukça yol gösterici olmuştur. Enbiyâ Suresi’nin 92. ayeti de bu meseleye değinmekte ve düşünce ile tevhid esasına dayalı bir düzen ortaya koymaktadır.
İran İslam Devrimi ile yeniden ihtişam ve büyüklük umudu artan İslam medeniyeti, özellikle Amerika ve İsrail olmak üzere İslam düşmanlarının gözünde büyük bir tehdit olarak görülmektedir ve Batı Asya başta olmak üzere dünyadaki kötü hedeflerinin gerçekleşmesi önünde büyük bir engel sayılmaktadır. Bu nedenle son dayatılmış savaş, her şeyden önce bir medeniyet savaşı olarak değerlendirilmektedir ve İslam Cumhuriyeti’nin ilerleyişini durdurmayı amaçlamaktadır ki diğer İslam ülkeleri için bir modele dönüşmesin. Son savaş, iki medeniyetin karşı karşıya gelişidir: Bir tarafta Amerika Birleşik Devletleri ve siyonist rejim merkezli Batı medeniyeti, diğer tarafta ise İran merkezli İslam medeniyeti ve direniş grupları yer almaktadır.
Muhammed Cevad Gudini/Tabnak
Kaynaklar:
Kur’an-ı Kerim
Will Durant, Medeniyet Tarihi, İlmi-Kültürel Yayınları, 1378
Ali Shariati, Medeniyet Tarihi, Kalem Yayınları, 1384
İran: Hürmüz’de Haklarımız Belirlendi Ve Mesele Kapandı
İran Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı Muhammed Rıza Arif, ülkesinin Hürmüz Boğazı üzerindeki “haklarının belirlendiğini ve meselenin kapandığını” söyledi.
İran hükümetinin internet sitesine göre Arif, başkent Tahran’da katıldığı toplantıda yaptığı konuşmada, Hürmüz Boğazı’na ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Hürmüz Boğazı’nın İran’ın ulusal güvenliği ve kalkınmasının sağlanmasındaki stratejik rolüne değinen Arif, “İran İslam Cumhuriyeti ramazan savaşından sonra yönetimde yeni bir aşamaya girdi ve kendini bu şartlar için hazırlamalıdır.” ifadelerini kullandı.
Arif, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki haklarının (kendileri açısından) “belirlendiğini ve meselenin kapandığını” kaydetti.
Savaştan sonra İran’ın, “bölgenin etkin gücü ve küresel bir süper güç” olarak kabul edildiğini savunan Arif, “Biz de bu yeni konuma göre planlama yapmalıyız. Şimdiye kadar ülkenin planları, düşmanların yaptırımları ve baskılarına göreydi ancak şimdi ülkemizin ve hatta bölgenin güvenliği, refahı ve kalkınması için planlama yapmalıyız.” diye konuştu.
İran’dan Hürmüz Boğazı Resti; Petrol Geliri İkiye Katlanacak
Dünya ekonomisinin can damarı ve petrol ticaretinin en kilit noktası olan Hürmüz Boğazı’nda sular bir türlü durulmuyor. Bölgedeki savaş ortamı her geçen gün tırmanırken, ipleri elinde tutan Tahran yönetiminden küresel piyasaları adeta altüst edecek o kritik açıklama geldi. Sadece bölge ülkelerini değil, pompaya yansıyacak fiyatlarla tüm dünyayı yakından ilgilendiren bu hamle, Körfez’deki tansiyonu daha da tehlikeli ve geri dönülmez bir boyuta taşıdı.
KARARGAHTAN DÜNYAYA NET MESAJ
İran cephesinde alınan kararların yankıları sürerken, askeri kanadın en yetkili isimlerinden biri sessizliğini bozdu. İran Silahlı Kuvvetleri’nin ortak operasyon komutanlığı Hatem el-Enbiya Merkez Karargahı Sözcüsü İbrahim Zülfikari, ülkesinin ISNA haber ajansına verdiği demeçte çok sert mesajlar iletti.
Boğazdaki hakimiyetin İran’a sağlayacağı devasa avantaja dikkat çeken Zülfikari, kararlılıklarını “Hürmüz Boğazı’nı kontrol etmek bize petrol gelirlerinin iki katı ekonomik gelir sağlayacak ve dış politika gücümüzü artıracak. Bu savaştan sonra geri çekilme olmayacak” ifadeleriyle kaydetti.
TANKER BAŞINA 2 MİLYON DOLAR TARİFESİ
Askeri yetkililerin bu çıkışının perde arkasında ise siyasi kanadın aylar önce attığı o tarihi adım yatıyor. İran Parlamentosu’nun geçtiğimiz mart ayında onayladığı yasa tasarısı, bölgeden geçen uluslararası gemiler için ağır bir fatura çıkardı. Yasaya göre Hürmüz Boğazı’nı kullanan tüm gemilere geçiş ücreti uygulanması resmen karara bağlandı.
Bu yeni tarifenin bedeli ise dudak uçuklatan cinsten. Özellikle dev petrol tankerleri için telaffuz edilen geçiş ücretlerinin gemi başına 2 milyon dolara kadar ulaşabileceği belirtildi.
TAHSİLAT SÜRECİ BAŞLADI MI?
Tüm dünya bu fahiş geçiş ücretlerinin küresel tedarik zincirine ve petrol fiyatlarına vuracağı darbeyi konuşurken, en çok merak edilen detay henüz netlik kazanmadı. Tahran yönetiminin, meclisten geçen bu yasa tasarısını sahada ne zaman fiilen uygulayacağı ve geçiş yapan gemilerden ücret tahsilatına başlayıp başlamadığına ilişkin resmi makamlardan herhangi bir net bilgi paylaşılmadı/milligazete
İran Dışişleri Bakanı Erakçi'den ABD'nin tehditlerine yanıt: 40 gün savaştınız ve sonucu gördünüz
İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, BRICS zirvesinde ABD’nin saldırgan tehditlerine meydan okudu. Washington’un askeri yöntemlerle sonuç alamayacağını vurgulayan Erakçi, bölge ülkelerini emperyalizmin oyuncağı olmamaya çağırdı.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, Yeni Delhi'de düzenlenen BRICS Dışişleri Bakanları Toplantısı'nın ardından yaptığı açıklamalarda, emperyalist odakların bölgeye yönelik saldırgan politikalarının iflas ettiğini bir kez daha ilan etti. ABD ve İsrail'in bölgedeki varlığını "tehdit ve savaş" üzerine kurguladığını belirten Erakçi, Tahran’ın bu zorbalığa boyun eğmeyeceğini kararlı bir dille ifade etti.
'40 GÜN SAVAŞTINIZ VE SONUCU GÖRDÜNÜZ'
İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, ABD'nin saldırı tehditlerine ilişkin, "40 gün boyunca bizimle savaştılar ve sonucu gördüler. İran'a saygılı bir şekilde konuşanlar aynı dilde karşılık alacaklardır." dedi.
Erakçi, Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS Dışişleri Bakanları Toplantısı sonrasında İran basınına açıklamalarda bulundu.
ABD Başkanı Donald Trump'ın savaşı yeniden başlatma yönündeki tehditlerinin sorulması üzerine Erakçi, "Bu tehditlere alışkınız. Uzun zamandır çeşitli şekillerde ve yöntemlerle tehditlerini tekrarlıyorlar, ancak kendileri de bu tehditlerden veya başlattıkları savaştan hiçbir sonuç alamayacaklarını biliyorlar." ifadelerini kullandı.
Meselenin askeri yöntemlerle çözülmesinin mümkün olmadığını söyleyen Erakçi, "40 gün boyunca bizimle savaştılar ve sonucu gördüler. İran'a saygılı bir şekilde konuşanlar aynı dilde karşılık alacaklardır. Umarım bu retoriği bir kenara bırakıp mantığa yönelirler. Her ne kadar mantığa yönelecekleri umulmasa da sorunlara askeri alan dışında çözüm aramaları gerektiğini bilmeliler çünkü bu yoldan hiçbir sonuç elde edemeyecekler." dedi.
Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE), ABD-İsrail'in İran'a saldırılarıyla başlayan savaş sırasında saldırgan taraflara topraklarını ve hava sahasını kullandırdığını ve bu konuda kesin delillere sahip olduklarını kaydeden Erakçi, "Birleşik Arap Emirlikleri, bu savaşta ABD'nin yanındaydı ve mağdur rolü oynayıp topraklarına saldırıldığını söyleyemez. İran yalnızca Emirlikler topraklarındaki Amerikan hedeflerine saldırdı. Bu konuyu da BRICS toplantısında dile getirdim." diye konuştu.
İranlı Bakan, "Biz ve Birleşik Arap Emirlikleri komşuyuz, geçmişte birlikte yaşadık ve gelecekte de birlikte yaşamalıyız. Bu nedenle bakış açımızı değiştirmeli ve güvenliği yabancı ülkelerle değil, birbirimizle işbirliğinde görmeliyiz." değerlendirmesinde bulundu.
Arap Yarımadası’ndaki Siyon düşü
"Soykırımcı-Epstein koalisyonunun İran’a karşı yürüttüğü savaş, utangaç ortaklıklar üzerindeki örtüyü eritti. Emirliklerin; Suudilerin 2002’de İsrail’le 1967 sınırları üzerinden Filistin devletinin kurulmasına karşılık normalleşmeyi öngören Arap barış planına ihanet ederek 2020’de Abraham Anlaşmalarına katılması basit bir tanıma adımı değildi."
Kökeni İngiliz himayesine dayanan bir emirlikler ittifakının (Emirât el-Muttahide et-Tis’iyye), Zayid’in oğullarının elinde Arap Yarımadası’nda bir ‘Siyon’ düşüne dönüşmesi, dün uçuk komplo teorilerine konu olabilirdi. Fakat son altı yılda cisimleşen bir hakikate dönüştü. Belki yedi emirlikten oluşan bugünkü Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) iktidarını perçinleyen Zayid’in oğullarının, İsrailoğullarıyla parlayan ittifakını şaşırtıcı olmaktan çıkarmanın yolu, kurucuların tarihinden uzaklaşmamaktır.
Soykırımcı-Epstein koalisyonunun İran’a karşı yürüttüğü savaş, utangaç ortaklıklar üzerindeki örtüyü eritti. Emirliklerin; Suudilerin 2002’de İsrail’le 1967 sınırları üzerinden Filistin devletinin kurulmasına karşılık normalleşmeyi öngören Arap barış planına ihanet ederek 2020’de Abraham Anlaşmalarına katılması basit bir tanıma adımı değildi.
Bu anlaşma Emirlikleri, İran’a karşı kapsamlı bir yığınağa ve özel operasyonlar merkezine dönüştürdü. İsrail çok yönlü müdahale planları için askeri, istihbarat, teknik ve mali unsurlarıyla birlikte karşı kıyıya yerleşmiş oldu.
Birkaç yıl içinde Mossad; İran’ın ekonomik ağlarının izlenmesi, İranlıların casus olarak devşirilmesi, İran içinde casusluk ağları ve operasyonel hücrelerin kurulmasında Dubai ve Abu Dabi’yi etkili bir şekilde kullandı.
Savunma, istihbarat ve teknik iş birliğinin ötesinde İsrail, savaş sırasında Emirliklere demir kubbe bataryası ve asker konuşlandırdı. Bu gelişmeler, Abu Dabi’nin İran’la komşuluğu tamamen yakmayı göze aldığını ve kendi geleceğini Amerikan-İsrail ekseniyle kurmaya kararlı olduğunu gösterdi.
Abu Dabi’nin finansal işlemlere izin vermek gibi İran’ı gözeten bazı esneklikleri, Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin Amerikalılarla Afganistan, Irak ve Suriye’de kurduğu denklemle ilişkiliydi. İran siyasetini tamamen İsrail’e endeksleyen Başkan Donald Trump’ın 2020’de Süleymani’yi öldürtmesinin ardından bu denklem çözüldü. Abraham Anlaşmaları da bundan 9 ay sonra geldi. Huzistan Araplarından olan İran Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Ali Şemhani, Abu Dabi ve Dubai hatlarıyla daha fazla bozulmayı önleyen ilişkilere sahipti. Son savaşta onu da ortadan kaldırdılar. İsrail her zaman İran’ın Araplarla ilişkisini hedef aldı; suikastlarla ya da politik diskurla.
Bu savaş sırasında Arap liderler arasında İran’ın işinin bitirilmesi yönündeki temenniler, BAE örneğinde olduğu gibi soykırımcı saldırganlıkla açık bir ortaklığa dönüştü.
Bu yüzden de savaşı yürüten güçlere askeri üslerini, limanlarını, hava sahalarını, tesislerini ve lojistik hatlarını kullandıran ülkeler arasında misillemelere en fazla maruz kalan BAE oldu. Öteki Körfez ülkeleri saldırgan tarafa ev sahipliğinden, yani pasif ortaklıktan aktif ortaklığa geçmeyi göze alamadı. Mesela Suudi Arabistan ve Kuveyt sonunda geçen hafta Trump’a “Bizi yakacak tek taraflı ve koordinasyonsuz hareketlere kalkışma” demek durumunda kaldı. Bu iki ülke, Hürmüz’ü açmaya dönük umutsuz ‘özgürlük yolu projesi’nde askeri üslerini ve havaalanlarını kullandırmak istemedi. Her ne kadar MbS (Suud Veliahtı Muhammed bin Selman) ilk başta İran’a karşı savaşın yarıda bırakılmamasını salık vermiş olsa da!
ABD’nin temel ve tek önceliğinin İsrail’in güvenliğini sağlamak olduğunu, şer eksenine Körfez’in ekonomik damarlarının misillemelerle vurulabilir olarak görüldüğünü ve tehlikeye atılan ortakları korumak için fazla bir şey yapılmadığını anladılar. Amerikalılar trilyonluk yatırım taahhütleri ve silah anlaşmalarıyla daha fazla ilgileniyorlardı.
Müdahaleler İsrail’in bölgede hegemonik güç olma planlarına göre gelişirken Emirliklerin finansal ve lojistik gücüyle buna katılması Körfez’in genelindeki tercihleri yansıtan bir şey değil. Çünkü bu, göğüsleyebilecekleri risklerin çok ötesinde sonuçlar getirdi. İran’ın çökeceği ya da bir yere gideceği de yoktu. Tam tersi, saldırgana ev sahipliği yaparak çöküşüne katkı sundukları komşuda daha kararlı ve adanmış kadrolar öne çıkıyordu. Aslında BAE içinde bile bazı emirlikler, Zayid’in oğullarının siyonizme bu kadar teşne olmasına ‘yeter artık’ deme noktasına geliyor.
İran savaşı aynı zamanda Suudilerin 1950’lerde Bureymi (Umman) ve El Ayn (BAE) petrol sahalarını sınırlarına katma hamlesiyle (Bureymi Savaşı) temelleri atılmış husumetleri kırılma çizgisine taşımada bir katalizör oldu. Bu husumetlerin üzeri Kral Faysal’dan itibaren küllenmişti. Yakınlaşmalar olmuş ve ortaklıklar kurulmuştu. Fakat son zamanlarda Emirliklerin Yemen, Somali ve Sudan’da yediği haltlarla husumetler yeniden dirildi.
Bir önceki sayfada şu vardı: Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın (MbS) babasının hastalığında sarayda ipleri eline almak, Batı’dan icazet koparmak ve Amerikan korumasını sağlamlaştırmak için BAE’deki muadili Muhammed bin Zayid’in (MbZ) mihmandarlığına ihtiyacı vardı. Yemen’de de ‘ortak düşman’ Husilere karşı bir ara birlikteydiler. Ortaklık bir süre sonra ters döndü. MbZ devlet başkanı olurken aralarında bölgesel liderliğin yanı sıra ileri teknoloji ve yatırım üssü olma konusunda rekabet kızıştı. Bu durum, Emirliklerin Suudi çıkarlarına aykırı bir şekilde Kızıldeniz ve Aden Havzalarında İsrail’le iş birliği halinde jeopolitik çelmelerle açık bir husumete dönüştü. İran savaşı başlarken Suudilerin Abu Dabi’ye öfkesi zaten zirve yapmıştı. BAE’ye “Yemen’den derhal çekil” ültimatomu bile verdiler.
Ve nihayetinde Emirlikler, İran savaşını fırsat bilerek OPEC’ten ayrıldı. Suudiler darbe aldı. Üretim kotalarıyla fiyatları belirleyen petrol kartelindeki zayıflama Trump’ı da memnun etti. Emirliklerin Körfez İşbirliği Konseyinden (KİK) çıkması da ihtimal dahilinde.
İran savaşına ya da İsrail’le ortaklığa karşı tutum farklılıkları, Körfez’deki ayrışmaları kaçınılmaz olarak büyütüyor. Bir dönem “İran ve direngen ‘Şii Hilali’, İsrail ve Araplar için ortak tehdittir” söylemi, Arapları siyonist gündemle hizalamaya çok yaradı. Öyle bir noktaya geldiler ki Filistin davası artık Arap Birliğinin sırtında bir yüke dönüştü. Aslında Filistin davasındaki yerleri bir hiçti!
İsrail’in müttefiki değil ancak siyonist ve Mesihçi hegemonyanın hizmetkarları ve kullanışlı aparatları olabileceklerini anlamak istemediler. Kendi tahtlarını borçlu oldukları güç denklemi, güncellenmiş sömürge ilişkileri, mali ve güvenlikle ilgili bağımlılıklar yüzünden işlerine gelmedi. Direniş Ekseni onların rahatlıkla gizleyebildikleri utanç ve ihanetlerine ayna tutuyordu. Suudi Arabistan, kendi tarihsel, coğrafi, demografik ve ekonomik gerçekliğiyle liderliğini temellendirmeye en yakın Körfez ülkesi olarak birkaç kırılma noktasından sonra stratejik ittifak ilişkilerini çeşitlendirmenin kaçınılmaz olduğunu gördü. Pakistan’la ortak savunma anlaşması imzalayıp bir bakıma nükleer şemsiye altına girmesi, esasen İran değil İsrail’in yayılmacı tehdidinin tahrik ettiği bir adımdı. Çin ve Rusya ile ilişkiler bir yana Suudilerin Pakistan, Türkiye ve Mısır’la mesaisini artırması; İsrail’i, Şii ekseninden sonra baş edilmesi gereken yeni radikal Sünni eksen olarak gardını almaya itti. Tehdit tanımlamaları bugünün verilerini değil, geleceğin potansiyel ittifak ilişkilerini hedef alıyor. Tel Aviv ve Washington’da karar mekanizmalarını esir alan siyonist-Mesihçi eksenin Riyad’ın yeni yönelimiyle alarm verip bölge ülkelerine Abu Dabi modelini önermesi boşuna değil. Bunu tembih ve tehditle yapıyorlar. Fakat ne yaparlarsa yapsınlar son savaş, İran ile komşularını karşı karşıya getirse de suyun yatağını öyle ya da böyle değiştiriyor. (evrensel)
Fehim Taştekin
Soykırımcı İsrail Meclisi Filistinli Esirler İçin İdam Yasasını Kabul Etti
İsrail Meclisi, Filistinli tutuklulara yönelik idam uygulamasının önünü açacak tartışmalı yasa tasarısını kabul etti. Karar, uluslararası insan hakları kuruluşlarının sert tepkisine neden oldu.
Meclis Genel Kurulu’nda yapılan oylamada yasa tasarısı 93 oyla kabul edilirken, ret oyu çıkmadı. Düzenleme kapsamında, “İsrail’in varlığını hedef alan saldırılar” suçlamasıyla hüküm giyen kişilere idam cezası uygulanabilecek.
Yasa ayrıca yargılamaların kamuya açık yapılabilmesine de imkan tanıyor. İnsan hakları örgütleri ise düzenlemenin doğrudan Filistinlileri hedef aldığını ve uluslararası hukuka aykırı olduğunu savunuyor.
Kararın ardından bölgede tansiyonun daha da yükselmesinden endişe edilirken, Filistin yönetiminden ve çok sayıda uluslararası kuruluştan sert açıklamalar geldi.
Gazze Bir Sınav Kağıdı
"Zulmün yoğun yaşandığı dönemlerde hakka dair bir ses, bir söz, bir hareket en ağır silahlardan daha büyük tesir gösterir ki, tarihte bu hep böyle olmuştur."
Merhum Cahit Zarifoğlu’nun 1980’li yıllarda ifade ettiği “Filistin bir sınav kağıdı, her müminin önünde” sözü Filistin meselesinin İslam toplumlarının yöneticisinden eğitimcisine, politikacısından, mütefekkirine ve toplumun bütün fertlerine uzanacak kadar geniş ve önemli bir dava olduğuna işaret etmektedir. Bugün aynı şekilde Gazze de her mümin için başlı başına bir sınav kağıdı…Merhum’un yıllar önce sarf ettiği bu ifadenin bugün de geçerliliğini koruyor olması ise sınavdan kaldığımızı göstermektedir. Ne acıdır ki bölgede hak, hukuk, adalet ve özgürlük gibi değerler ayaklar altına alınırken toplumun öncü ve liderleri çıkarlarını, makam ve mevkilerini kaybetme endişesi ile sessizliğe gömülmüş bekliyorlar. Zulmün giderek artması lanetli kavmin güçlü olduğundan değil İslam ülkelerinin rejimlerinin bu zümrelerin tahakkümü altına girmeleri ve köleliğe razı olmalarından kaynaklanıyor.
Tarihin en ağır katliamlarının yaşandığı Gazze vicdanlarımızı kanatan bir sınav kağıdı ve bu sınavdan hala geçerli bir not almış değiliz. Bunun en büyük nedeni kuşkusuz küresel sisteme zihinsel, siyasi ve ekonomik olarak bağımlılığın devam etmesidir. Bu duruma bağlı olarak coğrafyamızda yüzyıllardan beri sömürgecilik, işgal faaliyetleri ve savaşlar devam ediyor ve rejimler kirli bir işbirliğinin içine çekilerek küresel sistemin hesaplara uygun hareket etmek durumunda kalıyor ve çözümün değil sorunun bir parçası haline geliyorlar. Müslümanların pasifliği bölgeye kene gibi yapışan lanetli kavmin cesaretini arttırıyor ve tarih bebek katliamlarına, mahkemede yargılanan çocukların, öldürülen kadınların hazin hikayelerine, işkenceden bitap düşmüş gençlerin görüntülerine tanık oluyor. Düşman güçlü değil, ümmet bilincinden uzaklaşan Müslümanların hareket kabiliyetleri ve cesaretleri zayıf.
Kulaklarımıza çocukların çığlıkları yankılanırken doğal olarak zihnimizde hep aynı soru beliriyor: Filistin ve Gazze bir sınav kağıdı olarak dururken Müslüman yöneticiler, aydınlar, alimler ve bu toprakların atmosferini soluyan halklar bu sınavın neresinde yer alıyorlar? Elbette zaman zaman ortaya çıkıp açıklamalar yapıyor ve taraflarını ifade ediyorlar ancak artık bunun ötesinde bir adıma, bir çıkışa, bir duruşa ihtiyaç var. Peki Gazze’de yer gök ağlarken sözde hak ihlallerinin önlenmesine yönelik çalıştığı iddia edilen kurum ve kuruluşlar nerede?
- BM insan Hakları sözleşmesi, BM Çocuk hakları sözleşmesi, Cenevre Sözleşmesi neye hizmet eder?
- Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği gibi kuruluşlar hani nerede?
Siyonist sistemin yan kuruluşları olarak işlev gören bu kurumlar zulme sessiz kalarak el altından desteklerini sürdürüyorlar. Biz cehaleti kurutan ve adaleti tesis eden bir peygambere tabiyiz ve lanetli kavmin değirmenine su taşıyan bu kuruluşlardan merhamet beklemeyiz, beklemeyeceğiz de... Ancak Gazze’ye bir nefes kadar yakın olan Müslüman ülkelerin yöneticilerinden, politikacılarından ve yürekli alimlerinden bir araya gelip çözüm üretmelerini bekliyoruz ve buna hakkımız var. Umudumuz tanık olduklarımızı gölgede bırakacak kadar büyük ama zihnimizde uçuşan sorulara makul bir cevap bulamıyoruz. Neden?
- Arkadaş bizi temsil edecek uluslararası etkin bir kuruluşumuz yok mu?
- Medyada boy boy fotoğraf vererek kınama faaliyetlerinde bulunan İslam İşbirliği Teşkilatı nerede?
- Kınama eyleminin dışında ne yapar bu heybetli kuruluşumuz?
Kınadık, bolca kınadık ve artık bunun ötesine geçmeye ihtiyacımız var.
Hak ihlallerini korumak amacı taşıyan kuruluşlarımızın sesi cılız çıkınca yöneticilerimizden harekete geçip ABD üstlerini kapatıp İsrail ile ticari ve askeri ilişkileri sonlandıracak bir hamle beklemiştik ama bu onurlu çıkış yakınımızdan değil, ötelerden İspanya’dan geldi. İspanya başbakanı Pedro Sanchez ABD’nin İran operasyonunda üstlerini kullanılmasına izin vermeyerek ve İsrail’de görev yapan büyükelçisini geri çağırarak Siyonist küresel sistemin kirli icratlarına dahil olmadı. Sanchez kendilerini dünyanın hükümranı olarak lanse eden kirli ittifaka hayır diyebilmenin bu kadar kolay ve onurlu olduğunu gösterdi.
Zulmün yoğun yaşandığı dönemlerde hakka dair bir ses, bir söz, bir hareket en ağır silahlardan daha büyük tesir gösterir ki, tarihte bu hep böyle olmuştur. Nitekim Gazze’de yaşanan soykırıma karşı harekete geçen halklar merhamette birleştiler ve bütün dünyada bir uyanışa vesile oldular. Dilleri, inançları, kültürel yapıları farklıydı ama vicdanların dili ve göz yaşının rengi aynıydı. İşkenceye uğramış bir çocuğun feryadının tercümeye ihtiyacı yoktu. Vicdan insanın benliğinde taşıdığı bir pusula, kötülüğe karşı sinyal veren bir güç, denge, terazi, doğal bir hakim. Hak ihlalleri ve acı tüm vicdanların bildiği bir dildi ve Gazze’de sınavı bu dili anlayabilen ve harekete geçerek bedel ödeyenler kazandı. Raccel Corrie, Greta , Ebu Kisk , Thiago Avila ve daha binlerce gizli kahraman bu kulvarda yer aldılar.
Halkların Gazze’de yaşanan katliamlara karşı yaptıkları protesto eylemleri küresel Siyonist sistemin bütün dünya için risk taşıdığına dair bir farkındalık oluşturdu ve uyanışa vesile oldu. Halk desteği aynı zamanda bu insanların onurlu mücadelesinin ve Filistin davasının daha geniş ölçekte tanınmasını sağladı. Bu bağlamda 2025-2026’da yapılan kamuoyu araştırmalarına göre İsrail’e yönelik olumsuz bakışın yanında ambargo talebinin de arttığı görüldü. Buna göre Avrupa’da halkın %70’i İsrail’e karşı olumsuz bakıyor. Belçika halkının %62’sinin Fransa halkının %51’nin silah ambargosunun uygulanmasını, Alman halkının %83’nün İsrail’e daha yoğun baskı yapılmasını ve silah ihracatının durdurulmasını istiyor. Fransız halkının % 68’i Filistin’in devlet olarak tanınmasına destek veriyor. İrlanda halkının %80’i İsrail’in Gazze’de soykırım suçu işlediğini kabul ediyor. Bunun yanında İspanya, İrlanda ve Norveç Filistin devletini tanıdığını açıklayarak bu sürece dahil oluyor. İspanya başbakanı Pedro Sanchez ise Gazze’de yaşanan saldırıların soykırım olduğunu açıkladı ve İsrail’e silah ambargosu için çağrı yaptı.
Gazze’de yaşanan zulmün sona ermesi için bölgeyi kasıp kavuran ateşe herkesin gücü nispetinde su dökmesi gerekir. Halklar meydandalar çıktılar, siyasiler, politikacılar ve kitleleri peşinde sürükleyen şahsiyetlerin de bu kokuşmuş sistemden bağımsızlaşarak sahip oldukları mirasın farkına varmaları ve adaleti bütün dünyaya tesis etmeleri gerekir. Bu bir sorumluluktur. (islamianaliz)
Fatma Tuncer
Cesur Trump Kuş Sesi İle İrkildi!
“Yakarız, yok ederiz” tehditleriyle mangalda kül bırakmayan Trump, Beyaz Saray’da duyduğu kuş sesiyle paniğe kapıldı. Gökyüzündeki hareketliliği dron sanan Trump’ın tedirgin anları kameralara yansıdı.
“Yakarız, yok ederiz” tehditleriyle mangalda kül bırakmayan Trump, Beyaz Saray’da duyduğu kuş sesiyle paniğe kapıldı.
ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da basın mensuplarının sorularını yanıtladığı sırada dikkat çeken bir an yaşadı.
Konuşma esnasında havada gördüğü bir kuşu dron zanneden Trump kısa süreli panik yaşadı. Trump, yaşadığı anı “Onun bir dron olduğunu düşündüm. Bugünlerde her boyutta yapıyorlar onları. Çok yıkıcı olabilirler” sözleriyle anlattı.




















