کارگر

کارگر

İran Devrim Muhafızları Komutanı Tümgeneral Caferi, “ABD, Devrim Muhafızları’na karşı yaptırım uygularsa İran’ın etrafındaki üslerini 1000 km’e kadar kapatması gerekecek” dedi.

İran Devrim Muhafızları Komutanı Tümgeneral Muhammed Ali Caferi, Meşhed kentinde yaptığı konuşmada, ABD’yi çok sert bir şekilde uyardı.

İran’ın füze gücünün müzakere edilecek bir konu olmadığını belirten Tümgeneral Caferi, füze teknolojisi konusunda günbegün daha büyük başarılara ulaşıldığını ifade etti.

Devrim Muhafızları Komutanı, İran füze programının savunma amaçlı olduğunu kaydederek, “Teröristlere (DEAŞ’ın Deyr ez Zor’daki mevzileri) karşı gerçekleştirilen operasyonda fırlatılan füzeler ülkeden kilometrelerce uzaktaki hedefi tam istabetle vurdu. Bu füzeler daha da geliştiriliyor” ifadelerini kullandı.

Tümgeneral Caferi, “ABD, Devrim Muhafızları’na karşı yaptırım uygularsa İran’ın etrafındaki üslerini 1000 km’e kadar kapatması gerekecek. Bu gibi yanlış bir eylem ABD için çok pahalıya mal olacaktır” diye uyarıda bulundu.

Cumartesi, 22 Temmuz 2017 01:03

Din Ve Doğruluk

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve alihi vesellem): “Doğruluktan ayrılmayın. Şüphesiz ki doğruluk cennet kapılarından bir kapıdır.” (Tarih-i Bağdad, 11/82)
 
   İmam Ali (aleyhisselam): “Doğruluk her ne kadar kendisinden korksan da seni kurtarır ve yalan her ne kadar kendisinden güvende de olsan seni yok eder.” (Gurer’ul Hikem, 1118,1119)

   Doğruluk ve dürüstlük her şeyin esasıdır. Din, ahlak ve ibadetinde esası doğruluktur. Toplum yargılarında bile sevilmenin, önemsenmenin, kaliteli bilinmenin esası yine doğruluktur.  Allah’u Teâla da ibadetleri, yapılanları, yazılanları, konuşulanları kişilerin doğruluk esasına göre değerlendirir. Kişinin kendisi doğru değilse yaptıkları (zahirde) güzel ise veya kişinin kendisi doğru ise yaptıkları çirkin ise; her ikisi de İlahi nazarda reddedilmiştir. Zira İslam’da hem hüsnü faili ve hem de hüsnü fiili önemsenmiştir. Faili güzel kılan güzel niyettir. Niyet güzel oldu mu fiilde güzel olmalıdır. Fail ve fiil güzel oldu mu fail doğrudur ve fiilde dürüsttür demektir. Fail ve fiil güzel olmadı mı yani kişi doğru ameli dürüst olmadı mı İlahi nazarda reddedilir. Böyleleri Enbiya, Ehlibeyt, Evliya, Salihler ve müminler tarafından da reddedilmiştir. Ancak kendilerini mümin, salih, erdemli görenler reddetme kavramının içinde olmazlar ise kendilerini mümin, salih v e erdemli görmeleri bir avuntudan öteye geçmez. Yani olduğun gibi görünmek veya göründüğün gibi olmak çok önemlidir.

   Bu menfi karakterleri tarihte ve günümüzde çok görmek mümkündür. Hz. Ali’nin (aleyhisselam) katili yakalandığında, ona; senin dilini keseceğiz dediklerinde, çok şaşırtıcı şöyle bir cevap vermiştir; dilimi kesmeyin de, hiç olmazsa ölünceye kadar Allah’a zikredebileyim. Evet, burada görünürde Allah’a zikreden ve Allah zikrini dilinden düşürmeyen bir karakter var ama kötü bir karakter! Yani kötü fail ve kötü failden çok mu çok kötü fiil. Bundan dolayı her insan faillere ve fiillere çok dikkat etmelidir.

   Bütün ilahi metinler, semavi kitaplar, Peygamberler,  Ehlibeyt imamları, veliler doğruluk ve dürüstlüğün dolayısıyla güzel ahlakın din de olmazsa olmaz olduğunu söylemişlerdir.  Yani Müslüman ahlaksız olmaz. Uydurulan ve egoların şekillendirdiği din bunun aksini iddia ediyor. Uydurulan ve egoların şekillendirdiği dine göre, Müslümanlık namazsız olmaz, oruçsuz olmaz, hacsız olmaz ama ahlaksız olur. Zira bugün İslami dindar görünümlü toplumlarda (zahirde) namaz, oruç, cami ve diğer ibadetlerin ehli olup eliyle, diliyle, davranışlarıyla, yaklaşımlarıyla ahlaksızlık yapanları görmek mümkündür.

   İnsan zaaflar neticesinde ahlaksız olmaz. Zira zaaflar insanı hatalı yapar, kabahatli yapmaz ve hata neticesinde insan günahlara bulaşır. Hatalar özür ve af dilemekle tamir edilir, günahlar ise tevbe neticesinde Allah tarafından bağışlanır.  İnsanın hata yapması bir zaafın ürünüdür ve bu ürün neticesinde insan sürçmelere kapılır. Ancak kötü ahlak, çirkin karakter içsel kokuşmuşluktur, kötü niyettir ve içsel bir çürümedir. Bu içsel çürüme neticesinde insan doğru gibi görüntü vermeye çalışsa da doğru şeyler yapamaz ve bir kabahatli işten bir diğerine sıçrar. Bu kavram devletler için de geçerlidir.

   Bugün genelde Müslüman toplumlar akıl almaz bir şekilde ahlaki erozyon yaşamaktadırlar. Allah bizleri doğru ve güzel işlere emretmesine, doğruyu ve güzeli yapanlara mükâfatların verileceğini vadetmesine rağmen bazıları adeta emredilenin yalancılık, dolandırıcılık, gıybet, iftira, şer, bühtan, riyakârlık, gösteriş, düzenbazlık olduğunu ve bunlarda mükâfatların olduğunu varsayarcasına bu şeytani fiillerle yatar/kalkar olmuşlardır. Bireysel bazda bu yapılanları yer yer bazı devletler bile bugün yapmaktadırlar.

   Bugün İslam coğrafyasında dünyanın gözleri önünde yapılan savaşlar, katliamlar, göçler, canlı canlı insan yakmalar, insan başı kesmeler, tarihi mirasları yok etmeler, saygın ve seçkin insanların mezarlarını tahrip etmeler, yalanlar, talanlar, iftiralar, hırsızlıklar, çapulculuklar, cinayetler, kadına şiddetler, kadın ticaretleri, çocuk sömürüleri, çocuk kıyımları, yağmalar, patlatılan bombalar, esrar, uyuşturucu, eroin yaygınlığı, vahşilik ve barbarlıkların bir bölümünün arkasında uydurulan dine göre hayatlarını şekillendiren sahte dindarlar ve böylelerine hizmet edenler ve bunları yönlendiren emperyalizm vardır.

   Müslümanların çok mu çok dikkat etmeleri gerekir. Zira bu suçlar ve cürümler basit ve sıradan denilecek ve Allah ile insan arasında olan günahlar, sürçmeler türünden değillerdir. Bunlar çok büyük olan insanlık suçlarıdır. Failleri Allah ile savaş halindedirler. Susanlar da Allah ile savaş halinde olanların saflarında olmuş olurlar. Onun için her Müslüman sorunluluk bilinci ile marufa emri, münkerden nehyi yapmalı ve safını doğrulardan yana belirlemelidir. Aksi takdirde Müslümanlar olarak herkes ve hatta dünyamız zarar görür. Bugün tüm insanlığın en önemli sorunu ve sıkıntısı budur. Özelde Müslümanlar ve genelde İnsanlık bu sorunu ortadan kaldırıp etkisiz kılmadıkça, huzur yüzü göremez.

Selam ve Dua ile…

Mehdi AKSU

Müslümanların, Orta Çağ’ın bitimi ve Reformasyon dönemi ile birlikte batıda başlayan “Madde-İnsan” eksenli yeni hayatıyla yaşadığı sorunlar aslında bugünün temellerini atmıştı.

Yani İslam anlayışında dünya düzeni iki temel üzerine kuruludur “dünya ile birlikte ahiret inancı”. Bu ikisi arasında sağlam ve devamlılığı gerektiren dengeler ne yazık ki Müslüman devletlerin siyasi çekişmeleri ve ahreti kullanarak otoriteyi sağlama düşüncesi bilim, sosyal hayat, teknoloji, gelişim ve insana bu dünyada istediği refah anlayışını arka plana attı.

(Tabi üstteki kullandığımız “dünya ile birlikte ahiret inancı” bireysel olarak mümkün ve kolay gibi görünse de topluma yansıyan yönünde devletin ve hakimiyetin rolü etkileyici ve belirleyicidir.)

Batı “Mavera”yı bir kenara atarak seçimini yaptı ve tamamen maddeye yönelik ama dinin de piyon olarak kullanıldığı sistemle zaten kiliseden bıkan toplumlara yeni bir hayat nefesi aşıladı. Bunu kendinde sınırlı tutmayan batı, tüm dünyaya özellikle doğuda hakim olan ve batıyı da sürekli tehdit eder görünen İslam topraklarında bu düşünceyi empoze etmeye çalıştı.

İşin bu tarafından bakarsak İslam toprakları da buna ne yazık ki müsait bir hale gelmişti. Zira din olgusunu sadece devletin devamını sağlayacak güç olarak gören ve kendi kendini seçen “Allah’ın yeryüzündeki halifesi” unvanıyla insanın maddi-manevi ihtiyaçlarını karşılama cesaretini gösteren liderler, bir anlamda kendi içinde de bir çekişmeye girmiş durumdaydılar.

İşte burada esas ve asalet, dinin yalın haliyle insanlara sunulması, egemenliği dinin gerektirdiği şekilde yorumlanması ve toplumun her anlamda gelişmesini sağlama anlayışının dışına çıkıldı.

Özellikle son yüzyılda Afrika’nın en batısından tutun da doğuda Hindistan topraklarına kadar uzanan coğrafyada yaşanan olaylar düşünen insanların şu sonuçlara ulaşmasını rahatlıkla sağlayabilir:

·         Dini kendine göre yorumlama ve bunun siyasete yansıtılması

·         Güç ve hakimiyet uğruna kısa vadeli siyasetler ve düşünceyi sınırlandırma

·         Teknoloji ve tecrübi bilimleri İslam dışı görme ve cephe alma

·         Kendisi dışındakini gayri Müslim ilan ederek mücadeleye girme

·         Bu mücadelelerde batıdan medet umma ve kendini kurtarma adına sinsi materyalist düzenlere boyun eğme

İşte bu sonuçlar bugün başta Filistin olmak üzere Bahreyn, Yemen, Suriye, Irak, Afganistan, Keşmir, Myanmar, Eritre, Somali, Nijerya ve daha nice illerde batının Müslümanları maşa olarak birbirlerine karşı kullanması için hazır bir sofra ve ortam oluşturmasını sağladı.

İslam dünyası bugünkü haliyle istese de buna karşı bir tepki ve karşılık verecek durumda değil. Zira ne tam anlamıyla “madde-insan” eksenli bir tutum sergiliyor ne de “dünya ile birlikte ahiret inancı” anlayışını tam olarak benimsemiş durumda.

Bu ikisinin arasında sürekli git-geller yaşıyor.

Bu nedenle de akan Müslüman kanının, sönen hayatların, kaybolan nesillerin bir önemi kalmıyor artık.

Ne diyelim…

Basiret ve kararlılığın zihinlerimizde doğru anlaşılması ve uygulanması ümidiyle!!!

Nükleer Anlaşma Ortak Komsiyonu’nun 8. oturumu, İran ve 5+1 ülkelerinden gelen heyetler ve AB temsilcisinin katılımıyla Avusturya’nın başkenti Viyana’da başladı.

Nükleer Anlaşma Ortak Komsiyonu’nun 8. oturumu, İran ve 5+1 ülkelerinden gelen heyetler ve AB temsilcisinin katılımıyla AB Dış Politikalar Sorumlusu Mogherini’nin Yardımcısı Helga Schmid’in başkanlığında bugün Avusturya’nın başkenti Viyana’da başladı.

İran heyetine öncülük eden İran Dışişleri Bakan Yardımcıları Seyyid Abbas Irakçi ve Mecit Taht Revançi, bu toplantıda 5+1 ülkeleriyle nükleer anlaşmanın uygulanma tarzını görüştü. ABD’nin bu yönde defalarca gerçekleştirdiği yükümsüzlükleri, konuşulan başlıca konular arasındaydı.

Irakçı bu konuyla ilgili, “Maalesef ABD’nin vaatlarını yerine getirmesinin ardından yeni yaptırımları gündeme getirmeye çalışması birer alışkanlık haline geldi, fakat bu girişimler anlaşma sonrası oluşan olumlu ortama zarar veriyor. Bunlara karşı anlaşma çerçevesinde kendimizi savunmaya hazırız” ifadelerinde bulundu.

İsrail’in 50 yaşından küçüklerin cuma namazı için Doğu Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya girmesini yasaklamasının ardından güvenlik güçleri ile göstericiler arasında çatışmalar yaşandı. İsrail polisi Aksa dışında kurulan kontrol noktası önünde namaz kılan göstericilere gözyaşartıcı gazla müdahale etti.


Haaretz’in aktardığına göre Mescid-i Aksa çevresinde kurulan kontrol noktasında göstericilerle İsrail polisi arasında cuma namazı bitmek üzereyken çatışma çıktı. 

İsrail polisi Mescid-i Aksa’nın da içinde bulunduğu etrafı surlarla çevrili Doğu Kudüs’ün Eski Şehir bölgesine açılan kapıları barikatlarla kapatmıştı.

4 EYLEMCİ YARALANDI

Haaretz’in geçtiği bilgilere göre, Aksa dışında kılınan cuma namazının bitmesine kısa bir süre kala genç Filistinliler Zeytin Dağı ile Aslanlı Kapı arasındaki köprüde bulunan polise taş attı.

İsrail polisi de eylemcilere göz yaşartıcı gaz ve sersemletici bomba ile müdahale etti.

 
Polisin Wadi Joz mahallesine girerek bazı göstericileri gözaltına aldığı da açıklandı.

Haaretz çatışmalarda 4 Filistinli eylemcinin de yaralandığını açıkladı.

Doğu Kudüs’te bulunan Ras el-Amud mahallesinde çıkan çatışmalarda, İsrailli bir yerleşimci, Filistini bir genci silahla öldürdü.

 
Müslümanlar, Aksa’ya girişlerinin kısıtlanması sonrası barikatların önünde namaz kıldı


NE OLMUŞTU?

İsrail güvenlik kabinesi sabah saatlerinde Mescid-i Aksa’nın da içinde bulunduğu Harem-i Şerif’in kapılarına yerleştirdiği elektronik metal arama detektörlerinden vazgeçmeyeceğini duyurmuştu.

İsrail polisi, 14 Temmuz Cuma günü sabah saatlerinde Mescid-i Aksa’da silahlı saldırıda bulunan 3 Filistinliyi öldürmüş, olayda yaralanan 2 İsrail polisinin ise kaldırıldıkları hastanede öldüğünü açıklamıştı.

Olayın ardından Mescid-i Aksa’yı ibadete kapatan İsrail güçleri, Harem-i Şerif’in iki kapısını pazar günü açmış, ancak kapılara metal arama dedektörleri yerleştirmişti.

İran Kara Kuvvetleri Komutanlığı Hamza Seyyid-i Şüheda (a.s) Karargâhı tarafından bildiri yayımlanarak ülkenin kuzeybatısında bir terörist grubun karargah tarafından etkisiz hale getirildiği açıklandı.


İran Kara Kuvvetleri Komutanlığı Hamza Seyyid-i Şüheda (a.s) Karargâhı halkla ilişkiler bölümü tarafından yayımlanan bildiride şu ifadelere yer verildi: Geçtiğimiz akşam (20 Temmuz) ülkenin kuzeybatısında sınırın sıfır noktasında eylem yapmayı planlayan dünya emperyalizminden yabancı casusluk bürolarına bağlı bir grup terörist Kara Kuvvetleri Komutanlığı Hamza Seyyid-i Şüheda (a.s) Karargâhı birliklerinin dikkati ve ciddiyeti neticesinde, teröristler ile askerler arasında yaşanan şiddetli çatışma sonucu, etkisiz hale getirildi. 

Bildiride ayrıca şu bilgilere yer verildi: Çatışmalarda 3 terörist öldürüldü, 4 terörist yaralandı ve bir terörist de canlı ele geçirildi, geriye kalan diğer teröristler ise sınır yoluyla kaçtı.

Bildiriye göre, çatışmada İran Devrim Muhafızları Komutanlığı Hamza Seyyid-i Şüheda (a.s) birliklerinin cesur komutanlarından olan Binbaşı Yasin Kanberi şehadet şerbetini içti ve İslam Mücahitlerinden biri de yaralandı. 

Bildiride ayrıca şu vurguda bulunuldu: İran halkının Kara Kuvvetlerinde ve ordunun diğer askeri, istihbarat ve güvenlik birimlerinde görev yapan evlatları sömürgeci güçlerin ve bölge güçlerinin ülkeye girmesine izin vermeyecektir ve İslam İnkılabının güvenliğini ve huzurunu tehdit edecek her türlü adıma katı bir şekilde cevap verecektir.

İran Dışişleri Bakanı Zarif, CNN'e verdiği röportajda ABD'nin nükleer anlaşmanın metni ve ruhuna uygun davranmadığını ifade etti.

BM Üst Düzey Forumu için ABD’nin New York kentinde bulunan İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, CNN’e konuştu.

İran’ın nükleer müzakereler sürecinde ve ondan önce bile defalarca nükleer silah peşinde olmadığını belirttiğini hatırlatan Zarif, Trump’ın G20 zirvesinde diğer ülkelerin liderlerinden İran’la işbirliği yapmamalarını istemesinin de nükleer anlaşmanın menti ve ruhuna uygun olmadığını söyledi.

İran Dışişleri Bakanı, “Tarih apaçık ortadadır. İran kimyasal silahların mağduru olmasına rağmen hiçbir zaman bu tür silahları kullanmadı. Çünkü kimyasal silahlar ideolojimize aykırı olmakla birlikte güvenliğimizi koruyacabilecek bir unsur olarak da görünmemektedir” ifadelerini kullandı.

 “Her zaman net bir dış politika yürüten İran, terörizm ve aşırıcılığa karşı büyük bir mücadele sürdürmüş, hatta bu konuda Afganistan, Irak ve Suriye gibi ülkelere de yardım etmiştir” diyen Zarif, Trump’ın Suudi Arabistan’dan yana bir tavır sergilemesine de değinerek, sözlerini şöyle sürdürdü: Bu çok yanlış bir politika. Terörizmin kaynağını hepimiz biliyoruz. İkiz Kuleler’e düzenlenen saldırının arkasında hangi ülkeye mensup vatandaşların da yer aldığını biliyoruzdur. Onlardan hiçbirisi İranlı değildi. 2001 yılından itibaren gerçekleşen terör saldırıları arasında bir İranlının bile parmağı olmadı. Maalesef aşırıcılığa kaynaklık eden Suudi Arabistan, İslam’la hiçbir ilgisi olmayanları bölge ve dünyaya yaydı. DEAŞ, Nusra Cephesi ve El Kaide’ye bir bakınız. Bu örgütlerin İslam’la ilgisi olmadıkları gibi İran’la da hiçbir şekilde bağlantıları yoktur.

 Matematik ödülü Fields Madalyası'nı kazanan tek kadın olan İranlı matematikçi Mirzakhani, uzun süredir mücadele ettiği kansere yenik düştü.


Matematik dünyasının Nobel'i olarak bilinen "Fields" ödülüne layık görülen tek kadın matematikçi olan Maryam Mirzakhani, 40 yaşında hayatını kaybetti.

Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Stanford Üniversitesi'nde çalışan İranlı matematikçi için bir mesaj yayımlayan İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, durumu 'yürek parçalayıcı' olarak yorumladı.

İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif de "İranlı genç deha ve matematik profesörü olan Maryam Mirzakhani'nin ölümü benim ve İranlılar için büyük bir acı kaynağı" açıklamasında bulundu.

Üniversite eğitimini İran'da tamamlayan Tahran doğumlu Mirzakhani, doktora eğitimi için gittiği ABD'de kuramsal matematik alanında uzmanlaştı. 3 yıl önce matematik alanında verilen en prestijli ödül olan Fields'a layık görüldü. Fields ödülü, matematik araştırmalarına katkı sağlayan 40 yaşın altındaki isimlere 1936 yılından bu yana veriliyor. 37 yaşında ödüle layık görülen Mirzakhani, bu ödülü alan ilk kadın matematikçi olmuştu.

Mirzakhani, eğri yüzeylerin simetrisi üzerine yaptığı çalışma ile ödülü almıştı. İranlı matematikçinin çalışmaları, fizik ve kuantum mekaniği alanındaki araştırmalara katkı sağlamıştı.

Salı, 18 Temmuz 2017 01:18

Musul’dan Sonra IŞİD

 Musul şehri IŞİD’in işgalinden kurtarıldı ve Irak’lıların deyimiyle “Hurafe Devleti” yıkıldı.

Aslında yıkılan IŞİD değil, IŞİD adı altında uygulanmak istenen bir projeydi; Irak’ı üçe bölme, Irak ile Suriye topraklarının bir kısmı üzerinde bir Sünnistan kurma komplo planıydı.

IŞİD başından beri başını ABD’nin çektiği müstekbir güçlerle bölgedeki stratejik ortaklarının bir projesidir. Üçe bölünmesi öngörülen Irak’ta Sünnistan kurmaktı. Irak’ın 2003 yılında işgalinden sonra planlanan, tedvin edilen yeni Irak anayasasında dolaylı olarak öngörülen ve BOP projesinde açıkca dile getirilen bir proje.

Baasçı Saddam rejiminin 2003 yılında yıkılmasıyla ordu dağıtıldı ve başa geçen hükümetler ülkenin toprak bütünlüğünü koruyacak güvenlik güçlerinden yoksun bırakıldı.

İşgalci Amerikalılar bu eksikliği kısmen giderecek milis güçlerinin de silahsızlandırılmasında ısrar ediyor ve hükümetleri baskı altında tutuyordu. Nitekim kuzeydeki Kürt gruplar hariç Baasçı Rejime karşı yıllardır mücadele veren milis güçleri ağır silahlarını teslim etmeye zorlandılar.

Her devrimden sonra yapılması gereken ilk iş olarak halk seferber güçleri oluşturulmasına dair teklif ve girişimler işgalci ABD tarafından engelleniyordu. İç güvenliği sağlayacak polis gücü ve yeniden oluşturulacak ordunun eğitimi de ABD ve İngiltere tarafından sürdürülüyordu. Ayrı bir ifadeyle Irak’ın geleceği de böylece tasarlanıyordu.

ABD ve İngiltere şiilerin kontrolündeki merkezi hükümetleri böylece oyalarken sünni bölgelerinde aşiretler ve Baasçılarla gizli işbirliğine başlamışlardı. Kuzey Irak’ta Kürtler ise yeni anayasanın tanımış olduğu özerklik hakkını sonuna kadar kullanarak ve işgalcilerin de açık desteği ile yeni bir devletin temellerini atmaya başlamışlardı.

İşgalciler Sünni bir devlet kurmak amacıyla Sünni aşiretler, Afganistan’dan aktarılan Arap asıllı El-Kaide militanları ve Baasçılardan oluşturulan çeteleri silahlandırarak işe başladılar. Hedef, sünnilerin yaşadıkları bölgeleri tedrici olarak merkezi hükümetin kontrolünden çıkarmaktı. “Irak İslam Devleti” adı altında yeni bir örgüt kuruldu ve Irak’ta kurulacak Sünnistan’dan çıkar gütmeyi planlayan tüm bölge ülkeleri tarafından desteklendi. Hatta Suriye iç savaşı başlamadan önce bu ülkeye kaçmış Baasçı, Pan Arabist ve bazı din tandanslı grupların bu projeye katkı sunmalarına bile göz yumuldu.

Nuri Maliki, başbakanlığı döneminde komplonun farkında olarak Irak’ın toprak bütünlüğünü koruma yönünde girişimlerde bulununca ABD ve bölgedeki müttefiklerinin saldırısına uğradı. Malik’yi şiicilik yapmakla suçladılar. Irak seçimlerine müdahalede bulunarak yeni kurulacak hükümete kendi uğursuz hedeflerine hizmet edecek birini getirmek için bölge başkentlerinde toplantı üzerine toplantı yapmaya başladılar.

Aynı çevreler bu çabalarına paralel olarak 2011 yılında Suriye’de iç savaş başlatınca Sünnistan kurma düşüncesi gün geçtikçe güçlenmeye başladı. Suriye’de üstlenen Iraklı muhalifler ve Suriyeli el-Kaidecilerin de yardımıyla “IİD(Irak İslam Devleti ) Suriye topraklarının da bir bölümünü işgal edince ad değiştirerek IŞİD(Irak ve Şam İslam Devleti) adını aldı.

Suriye topraklarına girip ülkenin üçte birine yakınını işgal edene kadar Irak içinde silahlanmış ve etkili olmasına rağmen üzerindeki işgali ilan edilmiş değildi. Ne zaman ki 2014 yılı ortalarından itibaren ABD ve bölge ülkelerinin yardımıyla ve yıldırım hızıyla Telafer , Sincar ve Musul’u işgal etti, komplonun boyutları ve IŞİD işbirlikçisi ülkelerin açık ve gizli ilişkileri yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı.

IŞİD’in Musul’u işgal edip başkent olarak ilan etmesi sırasında bölge ülkelerinin ve AKP hükümeti yetkili ağızlarının açıklamaları yeniden gözden geçirilirse IŞİD’in sözde şii mezhepçisi Irak hükümetine karşı direnen “öfkeli çocuklar” olmayıp uluslararası bir komplo planının icracısı oldukları daha iyi anlaşılır.

Peki ABD ve müttefikleri kendi hazırladıkları bu IŞİD belasına niçin karşı çıkmaya başladılar veya gerçekte karşı çıktılar mı?

Bölge ülkelerinden bazıları IŞİD’e sözde Şia yayılmacılığına karşı ve Irak’ta bir sünni devlet kurmak için umut bağlasalar da ABD bu işin uzun sürede IŞİD savaş makinasıyla sürdürülemiyeceğini başından beri biliyordu. Ama IŞİD’den başka bir örgütün bu planı başaramayacağını da biliyordu. Bölge üzerinde dehşet, cinayet ve katlaim yaparak bu planı uygulayacak IŞİD eninde sonunda ortadan kaldırılacak ve yerine ABD ile uyumlu, uzlaşmacı ve ılımlı olarak tanınan gruplar, aşiretler ve kişiler getirilecekti. Veya IŞİD kontrol altına alınarak uysallaştırılacaktı. Plan buydu.

Tam bu sırada Irak’ta ABD ve bölgedeki müttefiklerinin hesabını yapamadıkları bir güç Irak halkını ülkelerini savunmaya, direnişe davet etti. Dini mercii Ayetullah Sistani nihayet cihad fetvası yayımlamış ve eli silah tutan herkesi direnişe çağırmıştı. Başta şiiler olmak üzere tüm müslümanlar ve hatta hristiyanlar da bu çağrıya lebbeyk diyerek halk seferberlik güçleri oluşturmaya başlamışlardı.

Haşd-i Şabi güçlerinin öncülüğünde Irak ordusu, polis gücü ve terörle mücadele birlikleri Bağdat’ın kuzeyinden başlayarak Er-Ramadi, Felluce, Tikrit, Beyci şehirleri ve eyaletleri teröristlerden temizliyerek Musul’a dayandı ve iki gün önce “Hurafe Devletinin” başkenti olarak ilan edilmiş bu şehiri de uzun bir savaştan sonra IŞİD işgalinden kurtardı.

Haberlerde kasıtlı olarak Musul’un kurtarılmasında ABD’nin komutasındaki koalisyon güçlerinin de rolüne vurgu yapılmaktadır. Bu kasıtlı propagandalar ordusu, polisi ve Haşdi Şabisiyle Irak’ın yerli direniş güçlerinin fedakarlıkları ve kahramanlıklarını gizlemek veya küçük göstermek amaçlıdır. Koalisyon güçleri hava operasyonlarına katılmış olsalar bile Musul zaferi karada göğüs göğüse savaşılarak kazanılmıştır, Irak halkına ve Direniş Cephesine aittir.

ABD ve müttefikleri hala bile IŞİD projesinden vazgeçmiş değiller. Amerikan güçlerinin Irak içinde ve Suriye’de IŞİD ile gizli işbirliği hala sürmektedir. Daha birkaç gün öncesinde Amerikan helikopterlerinin IŞİD işgalindeki Havice şehrindeki teröristlere silah ikmali yaptıkları görüntülenmişti. Ve yine Suriye’de direniş cephesi güçlerinin bu ülkenin IŞİD işgalinde bulunan doğu bölgelerine doğru ilerlemeleri sırasında son bir ay içinde defalarca Amerikan uçaklarınca bombardıman edildikleri ve yüzlerce şehid verdikleri alenen açıklanmış bulunuyor.

IŞİD’in başkenti Musul kurtarılmış olmasına rağmen bu terör makinası Irak ve Suriye’de hala geniş bir bölgeyi kontrolü altında tutmaktadır. Ayrı bir ifadeyle Amerikalılar açısından hala kullanılabilir, ılımlı bir örgüte devşirilebilir veya yerine aynı görevi yapacak başka bir örgüt oluşturulana kadar Direniş Cephesine karşı desteklenebilir. IŞİD bağımsız bir yapı değil, ABD ve müttefiklerinin çıkarlarına hizmet eden bir projedir.

IŞİD ne ABD’nin ne de Direniş Cephesinin asıl düşmanıdır. Direniş Cephesinin asıl düşmanı ABD, İsrail ile Avrupa ve bölgedeki müttefikleridir. Müstekbir cephesi de asıl düşman olarak İran eksenli Direniş Cephesini gördüğünü gizlemiyor. IŞİD ve öteki terör çeteleri yenilgiye uğratıldığında gerçekte müstekbir cephesinin uğursuz projelerinden sadece birisi etkisiz hale getirilmiş olacaktır. Bu iki cephe arasındaki mücadele kısa sürede biteceğe benzemiyor.

Ziya Türkyılmaz

Salı, 18 Temmuz 2017 01:14

Hatt-ı İmam ve Hatt-ı Velayet-i Fakih

İslam inkılabıyla tanışmış, İran’daki siyasi yapıyla ilgilenen, İmam Humeyni’yi tanıyan “Hatt-ı İmam”, yani İmam’ın çizgisi, İmam’ın izlediği yol kavramını mutlaka duymuştur.
 

   Bismillahirrahmanirrahim

   İmam Humeyni (ra ) asırlar sonra bir hat ortaya koyarak İslam ümmetinin uyanmasına vesile oldu. İmam (ra) bu hattı, İran’da gerçekleştirdiği İslam İnkılabı ile dünyaya tanıttı; bu hat ne İran’a aitti, ne de İran ile sınırlıdır. Çıkış kaynağı İran idi, ama hedef ve ilkeleri evrensel değerler içeriyordu, tüm insanlığı muhatap alıyordu.

   Hatt-ı İmam ortaya çıktığı günden itibaren İran içinde hemen hemen tüm kesimler bunu benimsedi; solcular, liberaller, demokratlar, gelenekçiler, muhafazakarlar, radikaller. Çünkü bu hattın temel ilkelerinden biri kerkesin ittifak ettiği istikbara/emperyalizme karşı mücadele idi. Hatt-ı İmam’ı kabul edenlerin bazıları henüz İmam’ın hattını tanımıyorlardı, ama doğru olduğunu düşünüyor ve o dönemde başka alternatifleri olmadığını biliyorlardı. Özellikle siyasal ilkeleri ve istikbarla mücadele boyutu herkesi cezbediyordu. Bu hattı kabul etmeyenler ise kendilerini bu hattın şemsiyesi altında saklayarak fırsatını bulunca ortaya çıkmayı bekliyorlardı.

   İmam’ın, İnkılab’ın zaferi sonrası hayatta olduğu 10 yıl süresince bu hat hakkında herhangi bir şüphe dillendirilmedi veya alternatif görüş ortaya koyulamadı; elbette bunun birçok sebepleri vardı. (ayriyeten incelenmesi gerekir). Muhalefetin olmaması herkesin anlayarak kabul ettiği, tanıyarak benimsediği anlamına gelmiyordu. Çünkü bazıları muhalefet etmeye cesaret edemiyordu, bazılarının alternatifi yoktu, bazıları muhalefet için ortamın oluşmasını bekliyordu. İmam ve yanındakiler bunun farkındaydılar elbet. İmam Humeyni (ra) 1989’da vefat etmesiyle ne gibi sorunların ortaya çıkacağı tahmin edilse de derin ayrışmaların olması beklenmiyordu. Hatt-ı İmam hakkında farklı görüşlerin ortaya çıkma zamanı gelmişti.
İlk ayrışma hatt-ı İmam’ın yorumunda oldu. İmam Humeyni (ra) sonrasında “hatt-ı imam” yorumunun sorun olacağı beklenen birşeydi. Kendisi hayattayken öne çıkan anlaşmazlıklar ve çıkmazlarda kendisine sorulur ve cevaplar alınırdı. Yanlış anlaşılmalarda ise “ben şöyle dedim, şu anlamda söyledim“ diyerek uyarır, ilkelerden sapma durumlarında ise gerektiğinde sert tepki gösterirdi. Hatt-i imam İnkılaba ve ilkelerine bakış açısına göre yorumlanacağı için bu konuda farklı yorumların ortaya çıkması kaçınılmazdı. Hatt-ı İmam’ı kabul ediş motivasyonu veya sebebi kendi içinde yorumunu da barındırıyordu.

Çeşitli kesimlerin yorumları aşağıdaki gibi özetlenebilir:

1-Demokrat ve Liberaller: Hatt-ı İmam batı sosyo- politik ilkelerle okunmalı ve yorumlanmalıdır, aksi takdirde kalkınamayız. Biz de diğer inkılablar gibi bir inkılabız. Bu kural dışına çıkamayız.

2-Gelenekciler: Hatt-ı İmamı tartışmaya açmadan, eleştiri ve tenkitlere kapalı taabbudi, soruşturmaya tabi tutmadan kabul edilmesi gerektiğini savunuyorlar. Hatt-ı İmam daha çok siyaset ağırlıklı bir çizgidir. Hatt-ı İmam olmasa da mektep var olur, merceiyyet zaten asırlardır mektebi koruyor, fazla irdelemeye gerek yoktur. Çünkü fazla irdelenirse havza, ilim merkezleri ve merceiyetin konumu da tehlikeye düşebilir. Bu görüş havzanın gelenekçi kesiminin görüşüdür, hatt-ı imamı kişisel ve siyasal çizgi endeksli gördüklerinden imamın vefatından sonra miadını doldurduğunu düşünüyorlar.

3-Reformcular: Hatt-i İmam sabit değildir, değişkendir. Dünya ile uyum sağlayacak, karşılıklı teamüllerde bulunabilecek şekilde reforme edilip yorumlanmalıdır. Dünyada inzivaya, yalnızlığa sürüklenmek istemiyorsak, sorunların görüşmelerle çözülmesini istiyorsak hatt-ı imamı ona göre yorumlamalıyız.

4-Muhafazakarlar: Kör tuttuğunu bırakmaz misali; mustakil bir görüşleri olmayan bu kesim hatt-ı imamı musadere etmek, tekellerine geçirmek isterler. Varlıkları, hatt-ı imamı kabul etmeye bağlı olduğu için kendi varlıklarını koruyacak şekilde yorumluyorlar. Kendi görüşlerini hatt-ı imamın görüşüymüş gibi tanıtmaya çalışıyorlar.

5-Velayetciler: Hatt-ı imam’ın hedefi ve ilkeleri olduğunu, bu hattın şahıslara bağlı olmadığını, hakiki/özel kişiliklerden ziyade hukuki/tüzel kişiliğin bu hattı yorumlaması gerektiğini savunurlar. Velayet-i fakih, hatt-ı imamı en doğru okuyan, bu hattın müfessiri, koruyucusu ve varisidir. Velayet-i fakih bir proje veya bir tez değildir. Velayet-i fakih bir süreçtir; fıkhın kemal süreci, olgunlaşma süreci, fıkhın sosyal ve siyasal hükümlerinin pratize edilme sürecidir, evrensel adaletin hakimiyetinden önceki son süreç ve aşamadır. Dolayısıyla Velayet-i fakih, hatt-ı imamın ete kemiğe bürünmüş kemale doğru istikrarlı adımlarla ilerleme halidir.

   Resulullah (saa) asırlar sonra “Nübuvvet hattı‘nı“ tekrar ihya ederek risaletiyle bu hattı kemale ulaştırmış, beşeriyet alemine hayat manifestosu olacak “din medeniyetini“ bırakmıştı. Resulullah‘ın (saa) 23 yıllık risaletinin son 10 yılı, İslam devletinin liderliği ve önderliği ile geçmişti. Yani Resulullah’ın (saa) ömrünün son 10 yılı devlet adamlığı dönemidir. Bu on yıl zarfında her kesim Resulullah’ı (saa) benimsemiş ve kabul etmişti. Medine’de yaşayan müslümanlar, yahudiler, hıristiyanlar, munafıklar ve Medine dışındaki müşrikler, hatta etraftaki impratorluklar da kabul etmek zorunda kalmışlardı. Ama bu kabullenmeler sadece zahiri korumak içindi. Gerçek iman ve Resulullah‘a (saa) bağlılık peygamber sonrası ortaya çıkacaktı. Resulullah’ın (saa) ihya edip kemale ulaştırdığı bu “Nübuvvet hattı“, peygamber sonrası farklı yorumlanacaktı? Korkulan oldu, farklı okuma ve yorumlar o hazretin irtihalinden sonraki ilk günden başlayıp asırlardır devam ediyor.

Bu yorumları da şöylece özetliyebiliriz:

1-Sakife yorumu; nübuvvet hattının nasıl devam ettirileceği işi insanlara bırakıldı, insanlar karar vereceklerdir(bir tür demokrasi) dediler.

2-Emevi yorumu; tekrar cahiliye dönemine dönülmelidir. Herşey Arapların maslahatı doğrultusunda olmalıdır. Nübuvvet hattı Arap gelenekleriyle yoğrulmalıdır. Bu hattın kontrolü ve yorumu biz Ümeyyeoğullarının/Arapların elinde olmalıdır.

3-Yahudi ve hıristiyan yorumu; nübuvvet hattı müslümanlara ait bir gelenektir, bütün insanları kapsamaz; herkes kendi dinini yaşasın, herkes kendi inancında özgür olsun, isteyen inanır isteyen inanmaz.

4-Gadir-i Hum yorumu; Nübuvvet hattının tefsiri, yorumu ve dünyada nasıl pratize edileceği, risaletin mirasçısı Gadir Hum’da belirlenmiştir.

   İşte Nübuvvet hattı hakkında ortaya çıkan yorumlar müslümanların kaderini belirlediği gibi Hatt-ı İmam hakkındaki yorumlar da bütün müslümanların olmasa da en azından hatt-ı imam’da olduklarını düşünenlerin kaderini belirleyecektir. Hatt-i imam‘ı Velayet-i fakih yorumundan başka şekilde yorumlayanlar, Nübuvvet hattı hakkında peygamber sonrası Gadir-i Hum’dan başka yorum yapanlar gibidirler. Asırlardır Gadir-i Hum yorumundan başka yorum kabul etmeyenlerin günümüzde Velayet-i fakih‘ten başka bir yorumu benimsemeleri ve kendi görüşlerini ön plana çıkarmaları tam bir çelişkidir. Velayet-i fakih, Hatt-ı İmam‘ın sistemleşmesi demektir. Hatt-ı İmam denildiğinde bir şahsın görüşleri değil, İmam Humeyni’nin hukuki kişiliğinden kaynaklanan “fakihin velayeti“ sözkonusudur ve bu hukuki unvan İmam Hamenei’de de devam etmektedir.

   Asıl incelenmesi gereken konu Hatt-ı İmam nedir ve nasıl yorumlanmalıdır? Velayet-i fakihin dışındaki yorumlar kabul edilebilir mi? Hatt-ı İmam’ın tefsirinin, Velayeti fakih olarak tecelli ettiğini beyan etmeye ve Velayet-i fakihi her yönüyle incelemeye neden müsade edilmiyor? Herkes görüşünü ve tezini ortaya koyabilir, yorum ve tefsirini söyleyebilir ama “fasl-ul hitab“, son sözü söyleyecek kim olacak? Son sözü kim söyleyecek, kimin sözü hüccet olarak kabul edilecektir?

Sabahattin Türkyılmaz  / Rasthaber