کارگر

کارگر

Küfür cephesi, eninde sonunda İslami direniş cephesi karşısında geri adım atmak zorunda kalacaktır ve kimse bundan şek ve şüphe etmesin.


İmam Hamaney 33. Uluslararası Kuranı Kerim yarışmasına katılan kari ve hafızları huzura kabul etti, kabul sırasında bir konuşma yapan İnkılap Rehberi, Allah’a olan imanın ve tağuta olan inkarın, gerçek iktidar olduğunu ve Amerika’nın en büyük tağut ve en büyük şeytan olduğunu vurgulayarak şunları söyledi: günümüz itibariyle alimlerin, aydınların ve akillerin en önemli vazifesi, tağut rejimlerin aldatmaları karşısında, insanları aydınlatmak ve Cihat anlayışını beyan etmektir. İslam ümmeti küresel güçlerin yalan ve asılsız vaatlerine aldanmamalı ve onların tehditlerinden korkmamalıdır.

İnkılap rehberi, Kuranı Kerim yarışmasını İslam ümmetinin vahdeti doğrultusunda düzenleyen ve tertipleyenlere teşekkür ederek şunları söyledi: Emperyalizm ve küresel güçlerin asıl hedefi, İslam ümmeti içerisinde ihtilaf yaratarak, tefrika oluşturmaktır, İslam ümmeti Allah’ın bize bahşetmiş olduğu bu büyük nimete sarılarak, vahdet ve birliktelik doğrultusunda hareket etmelidir.

İnkılap Rehberi, Kuran celselerinin bereketlerinden biride, halkın muhtelif kesimlerinin özelliklede gençlerin, Kuran ile ünsiyet bulmalarıdır diyerek, şöyle devam etti: İslam ümmeti, günümüz itibariyle Kuran öğretilerini öğrenmede ve öğretmede her zamankinden daha fazla gereksinim duymaktadır zira Müslümanların gerçek yaşantıları Kuran’dan çok fazla uzaklaşmıştır.

İnkılâp Rehberi, tağuti güçlerin İslam dinine ve Müslümanlara darbe vurma peşinde olduklarına işaret ederek, şunları söyledi: Emperyalistler şunu çok iyi bilmekteler, eğer Müslümanlar güçlenirse, sesleri yükselirse, artık mazlum haklara zülüm edemeyecekler ve Filistin meselesi gasp edilmiş bir İslam ülkesi olarak unutulmayacak.

İnkılâp Rehberi, tüm bu tuzak ve fitnelerle mücadele etmenin sırrını, gerçek güç ve kudretin kaynağı olan Kurana sarılmak olduğunu belirterek, sözlerine şöyle devam etti: gerçek güç; tağut ve küfre karşı imanlı bir şekilde direnmektir.

İmam Hamaney, bazı İslam ülkelerinin Allah’a sığınmak yerine, tağuta sığındıklarını söyleyerek, şunlara değindi: Bölgede ki bazı ülkeler, ABD siyasetlerini uygulayarak, gerçekte İslam ümmetine ihanet ederek, Amerika’nın nüfuz etmesinin önünü açmaktalar.

İnkılap Rehberi, İran milletinin Amerika’nın haksız ve yersiz istekleri karşısında imanlı bir şekilde ki direnişini ve dük duruşunu, İran İslam Cumhuriyetinin asıl iktidar ve gücünü teşkil etiğini belirterek, şunları söyledi: küresel güçlerin İran’dan korkmalarının ve entrikalarının asıl sebebi, İran milletinin güç ve iktidarını İslam temelleri üzerine kurmuş olmasıdır, zira düşman güçlü ve cesur İslam’dan korkmaktadır.

İnkılap Rehberi, İran İslam Cumhuriyetinin sadıkane tutumunun, Müslümanlar arasında asıl tesir bırakan etken olduğunu, bununda İslam nizamını muktedir eden etkenlerinden biri olduğunu vurguladı ve şu hatırlatmalarda bulundu: şimdiye kadar tağuti rejimlerin vaatleri, İran milletini aldatamadığı gibi, onların tehditleri de İran milletini korkutamamıştır.

İmam Hamaney, dünya Müslümanlarının en büyük gereksinimlerinden birinin, küresel güçlerin vermiş olduğu vaatlere aldanmamak ve tehditleri karşısında korkmamak oluğunu belirtti ve şöyle devam etti: günümüz itibariyle alimlerin, aydınların ve akillerin en önemli vazifesi, tağut rejimlerin aldatmaları karşısında insanları aydınlatmak ve Cihat anlayışını beyan etmektir. İslam ümmeti küresel güçlerin yalan ve asılsız vaatlerine aldanmamalı ve onların tehditlerinden korkmamalıdır.

İnkılâp Rehberi, bölgede oluşan tekfirci terör gruplarının Müslümanlar arasında tefrika çıkararak düşman lehine vekâlet savaşı yürütmelerinin en büyük nedenini, aydınlatmadan yoksun olarak sapmaların olduğunu vurgulayarak şunları söyledi: Kuran celselerinden insanları aydınlatmak için istifade edilmelidir, çeşitli ülkelerden bu yarışmaya katılan kimseler, ülkelerine döndüklerinde kendi milletlerini irşat ederek aydınlatmalıdır.

İnkılâp Rehberi Allah’ın yardımının, İslam milletlerin hareketine bağlı olduğunu ve Cihat anlayışını beyan etmeden geçtiğini vurgulayarak şu hatırlatmalarda bulundu: Küfür cephesi, eninde sonunda İslami direniş cephesi karşısında geri adım atmak zorunda kalacaktır ve kimse bundan şek ve şüphe etmesin.

Cumhurbaşkanı Ruhani, Hırvatistan’ın İran’ın AB ile iletişimi için bir kapı olabileceğini söyledi.

Tahran’a resmi ziyarette bulunan Hırvatistan Cumhurbaşkanı Kolinda Grabar Kitaroviç, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile bir araya geldi. Ruhani bu görüşmede İran ve Hırvatistan’ın terörle mücadele konusunda işbirliği yapması gerektiğini belirterek, terörle mücadele için global çapta bütün ülkelerin bu sorunu çözmeye çalışması gerektiğini belirtti.

Hırvatistan’ı İran’ın Balkanlar’daki dostu olarak gördüklerini vildiren Ruhani, “İran, Hırvatistan’ın bağımsızlığının hemen ardından bu ülkenin bağımsızlığını resmiyete tanıdı ve o andan itibaren iki ülke arasında sıcak ilişkiler kurulmuştur” diye konuştu.

Hırvatistan’ın İran’la birçok tarihi ve kültürel yakınlığı ve önemli jeostratejik konumundan dolayı, İran’ın AB ile iletişiminde bir kapı olabileceğinin altını çizden Ruhani, Hırvatistan tarafından üst düzey ekonomik bir heyetin ziyarette bulunmasının, İran ve Hırvatistan’ın ekonomik ilişkilerini geliştirmeyi hedeflediklerini gösterdiğini vurguladı.

Balkanlarda barış ve istikrarın sağlanması gerektiğini kaydeden Ruhani, “Terörle mücadele konusuna bakarsak iki ülkenin işbirliği yapması gerekmektedir. Bu sorun bölgesel ve global bir sorun haline dönüşmüştür” diye ifade etti.

Hırvatistan Cumhurbaşkanı Kolinda Grabar Kitaroviç de bu görüşmede, Tahran ziyaretinin, iki ülkenin ekonomik ilişkiler başta olmak üzere bütün alanlardaki ilişkilerinde bir dönüm noktası olduğunu belirterek, “İran-Hırvatistan ekonomik işbirliği, gereken seviyede dedğil ve bugün bunu değiştirmek için elverişli ortam bulunmaktadır” dedi.

Hırvatşstan’ın İran’ın kendi sanayi ve ekonomik altyapısını yenileme amacı güttüğünden haberdar olduğunu açıklayan Kolinda Grabar Kitaroviç, “Hırvatistan firmaları, bütün sahalarda İranlı şirketlerle işbirliği yapabilir. Hırvatistan, İran enerjisinin AB’ye transferi hususunda önemli bir rota olabilir” açıklamasında bulundu.

İki ülkenin bölgesel ve uluslararası konularda işbirliğine değinen Kolinda Grabar Kitaroviç, İran’ın bölgede kilit bir rol oynadığını ve bir AB üyesi ülke olarak Hırvatistan’ın bölgede çatışma ve kargaşanın düşürülmesinden yana olduğunun altını çizdi.

İslam’ın Hırvatistan’da resmiyete tanınmasının 100. Yıldönümüne işaret eden Hırvatistan Cumhurbaşkanı Kolinda Grabar Kitaroviç, “Bizim müslümanlarla ilişkilerimiz en iyi düzeyde ve Hırvatistan, Avrupa’da bütün dinlerin bir arada barışçıl bir şekilde yaşayan ülkelerin başında gelir” diye kaydetti.

Nükleer anlaşma dolayısıyla İran’a tebriklerini sunan Kolinda Grabar Kitaroviç, nükleer anlaşmanın İran’la diğer ülkelerin ilişkilerinde ivme kazandıracağını ve Hırvatistan’ın İran-AB ilişkilerinin gelişmesinden yana olduğunu belirtti.

 


İmam Hamanei, “dini ve fikri hidayet”, “siyasi hidayet ve basiret arttırma” ve “rehberlik ve toplumsal hizmet alanlarında faaliyet gösterme”yi ruhanietin 3 büyük görevi olarak nitelendirdi.
 
 
İmam Hamanei Tahran dini medreselerde görevli hocalar, öğretmenler, yöneticiler ve talebeleri kabul ettiği görüşmede, talebelerin gereken bilinçlenme ve yetkilileri yakalayarak, farklı olan günümüz dünyasında kendilerini toplumda belirleyici görevlerde bulunmaya hazırlamaları gerektiğini belirtti.

Talebelik değerleri ve görevlerinin kadir kıymetini bilmeyi talebelere tavsiye eden İmam Hamanei, toplum için ihtiyaç bütün ihtisasların en iyi şekilde bulunup, ancak toplum, dini olmazsa, o milletin dünya ve ahirette hüsrana uğrayacağını ve toplumu, dini bir topluma dönüştürme gibi büyük görevin din adamları, ulema ve talebelere ait olduğunu vurguladı.

İmam Hamanei, “gerici, yobaz, manevi gerçekleri anlamayan ve mıstaklarda akıl tutukluğu yaşayan İslamı” sapık düşüncelerin gerçek tecellisi olarak niteleyip, bu makasın diğer tarafında, “çarpıtılmış İslam” ve “Amerikancı İslam”ın “Öz İslam” ile mücadele halinde olduğunu belirtti.

İmam Hamanei, Kitap ve Sünnet’e dayalı Öz İslam’ı İslami düşünce ve akıl aracıyla anlamayı, ulemanın önemli görevi olarak niteledi, enbiyanın yolunun bu asil düşünceyi yaymak olduğunu ve ulemanın da bu mutluluk getiren yol yani insanların dini hidayet yolunu sürdürdüğünü kaydetti.

İmam Hamanei, insanların pratikte hidayet edilmesini, onların düşünce hidayetinin tamamlayıcısı olarak niteleyerek ulema ve talebelere hitaben “en güzel yöntemlerle, insanları ibadete ve samimiyet, emanet, takva, kötülükten sakınma, iyiliği emretme ve doğru yaşam tarzı gibi dini mısdaklara hidayet ediniz” beyanatında bulundu.

İmam Hamanei, “siyasi hidayet”i ulema ve din adamlarının diğer önemli görevi olarak niteleyip, toplumun sahih ve devrimci hareketinin devam etmesinin ulemanın sürekli varlık göstermeden imkansız olduğu için İlmiye havzalarının devrimci olması zaruretine tekrar tekrar vurgu yaptığını ifade etti.

İmam Hamanei, talebelere iyi ders okuyup, nefis tehzibi tavsiyesinde bulunarak, hiçbir ihtisas ve uzmanlığın yerini alamayacağı ruhaniyet vazifelerini ifa etmek için gayrette bulunmalarını istedi, ancak bu işin mevki makam ve ünvan peşinde olma anlamına gelmediğini belirtti.


Şaban ayının bütün günlerinde yapılan ameller şunlardan ibarettir:

1- Her gün yetmiş defa şu zikri söylemek:

اَسْتَغْفِر اللهَ وَاَسْأَلُهُ التَّوْبَةَ .

“Allah’tan bağışlanma ve O’ndan, tövbe (etme tevfikini) dilerim.”

2- Yine yetmiş defa şu şekilde Allah’tan mağfiret dilemek:

اَسْتَغْفِر اللهَ الّذي لا اِلـهَ اِلاَّ هُوَ الرَّحْمنُ الرَّحيمُ الْحَيُّ الْقَيُّومُ وَاَتُوبُ اِلَيْهِ

“Kendisinden başka ilah olmayan; Rahman, Rahim, Diri, ve varlıkları ayakta tutan, Allah’tan mağfiret diliyorum ve O’na tövbe ediyorum.”

Bazı rivayetlerde “el-Hayyu’l-Kayyûm” kelimesi “er-Rahmâ-nu’r-Rahîm” kelimesinden önce zikredilmiştir. Her ikisine de amel etmek iyidir.

Rivayetlerden de anlaşıldığı gibi, bu ayın en faziletli dua ve zikri, istiğfar yani “Allah’tan mağfiret dilemek”tir. Evet, bu ayda her gün yetmiş defa istiğfar eden kimse, diğer aylarda yetmiş bin defa istiğfar etmiş gibidir.

3- Bu ayda yarım hurmayla da olsa (sadece bu miktara güç yetirenler için) sadaka vermek; bunu yapan kimsenin cesedini, Allah (cehennem) ateşine haram kılar.

İmam Cafer Sadık’tan (a.s) rivayet edilen bir hadiste, İmam’a (a.s) recep ayının orucu hakkında sorulduğunda, o Hazret: “Neden şabanın orucundan gafilsiniz?” buyurdu.

Ravi: “Ey Resulullah’ın (s.a.a) oğlu, şabandan bir gün oruç tutanın sevabı nedir?” diye sorunca, “Cennettir, vallahi!” buyurdu.

Ravi tekrar: “Şaban ayında yapılan en faziletli amel nedir?” diye sordu. İmam (a.s) şöyle buyurdu:

“Sadaka vermek ve mağfiret dilemektir. Kim, şaban ayında bir sa-daka verirse, Allah-u Teâlâ onu sizin deve yavrusunu büyüttüğünüz gibi büyütür ve bilâhare kıyamet gününde Uhut dağı kadar büyümüş bir halde sahibine ulaşır.”

4- Şaban ayında bin defa şu zikri söylemek:

لا اِلـهَ إلاَّ اللهُ وَلا نَعْبُدُ إِلاّ اِيّاهُ مُخلِصينَ لَهُ الدّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ

“Kendisinden başka ilâh olmayan; Rahman, Rahim, diri ve varlık-ları ayakta tutan Allah’tan mağfiret diliyorum ve O’na tövbe ediyorum.”

Bu değerli amelin büyük sevabı vardır. Kim bunu yerine getirirse, bin yılın ibadeti(nin sevabı) kendisi için yazılır.

5- Şabanın her perşembe günü iki rekât namaz kılarak, her rekâtında bir defa Fâtiha ve yüz defa İhlâs Suresi’ni okumak. Namazı bitirdikten sonra da yüz defa Resulullah’a (s.a.a) ve Ehlibeyt’ine (a.s) salâvat getirmek. Allah, bunu yapan kimsenin, dinî ve dünyevî hacetlerini yerine getirir. Şabanın perşembe günlerinin orucu da müstehaptır. Bir hadiste şöyle rivayet edilmiştir:

“Şabanın her perşembe günü gökler süslenir ve melekler şöyle dua ederler: Ey Mabudumuz, bu günü oruç tutanı bağışla ve duasını kabul et.”

Yine Nebevî bir hadiste şöyle geçer:

“Allah şabanın pazartesi ve perşembe günlerini oruç tutan kimsenin, yirmi dünyevi ve yirmi uhrevi hacetini yerine getirir.”

6- Bu ayda Muhammed (s.a.a) ve Âl-i Muhammed’e (a.s) çok salavât getirmek.

7- Şabanın her öğle vakti ve on beşinci gecesinde İmam Zeynülabidin’den (a.s) rivayet edilen şu salâvat-ı şerifeyi okumak:

اَللّـهُمَّ صَلِّ عَلى مُحَمَّد وَآلِ مُحَمَّد، شَجَرَةِ النُّبُوَّةِ، وَمَوْضِعِ الرِّسالَةِ، وَمُخْتَلَفِ الْمَلائِكَةِ، وَمَعْدِنِ الْعِلْمِ، وَاَهْلِ بَيْتِ الْوَحْىِ، اَللّـهُمَّ صَلِّ عَلى مُحَمَّد وَآلِ مُحَمَّد الْفُلْكِ الْجارِيَةِ فِي اللُّجَجِ الْغامِرَةِ، يَأْمَنُ مَنْ رَكِبَها، وَيَغْرَقُ مَنْ تَرَكَهَا، الْمُتَقَدِّمُ لَهُمْ مارِقٌ، وَالْمُتَاَخِّرُ عَنْهُمْ زاهِقٌ، وَاللاّزِمُ لَهُمْ لاحِقٌ، اَللّـهُمَّ صَلِّ عَلى مُحَمَّد وَآلِ مُحَمَّد، الْكَهْفِ الْحَصينِ، وَغِياثِ الْمُضْطَرِّ الْمُسْتَكينِ، وَمَلْجَأِ الْهارِبينَ، وَعِصْمَةِ الْمُعْتَصِمينَ، اَللّـهُمَّ صَلِّ عَلى مُحَمَّد وَآلِ مُحَمَّد صَلاةً كَثيرَةً، تَكُونُ لَهُمْ رِضاً وَلِحَقِّ مُحَمَّد وَآلِ مُحَمَّد اَداءً وَقَضاءً، بِحَوْل مِنْكَ وَقُوَّة يا رَبَّ الْعالَمينَ، اَللّـهُمَّ صَلِّ عَلى مُحَمَّد وَآلِ مُحَمَّد، الطَّيِّبينَ الاَْبْرارِ الاَْخْيارِ، الَّذينَ اَوْجَبْتَ حُقُوقَهُمْ، وَفَرَضْتَ طاعَتَهُمْ وَوِلايَتَهُمْ، اَللّـهُمَّ صَلِّ عَلى مُحَمَّد وَآلِ مُحَمَّد، وَاعْمُرْ قَلْبي بِطاعَتِكَ، وَلا تُخْزِني بِمَعْصِيَتِكَ، وَارْزُقْني مُواساةَ مَنْ قَتَّرْتَ عَلَيْهِ مِنْ رِزْقِكَ بِما وَسَّعْتَ عَلَيَّ مِنْ فَضْلِكَ، وَنَشَرْتَ عَلَيَّ مِنْ عَدْلِكَ، وَاَحْيَيْتَني تَحْتَ ظِلِّكَ، وَهذا شَهْرُ نَبِيِّكَ سَيِّدِ رُسُلِكَ، شَعْبانُ الَّذي حَفَفْتَهُ مِنْكَ بِالرَّحْمَةِ وَالرِّضْوانِ، الَّذي كانَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَآلِه وَسَلَّمَ يَدْاَبُ في صِيامِه وَقِيامِه في لَياليهِ وَاَيّامِه بُخُوعاً لَكَ في اِكْرامِه وَاِعْظامِه اِلى مَحَلِّ حِمامِهِ، اَللّـهُمَّ فَاَعِنّا عَلَى الاْسْتِنانِ بِسُنَّتِه فيهِ، وَنَيْلِ الشَّفاعَةِ لَدَيْهِ، اَللّـهُمَّ وَاجْعَلْهُ لي شَفيعاً مُشَفَّعاً وَطَريقاً اِلَيْكَ مَهيعاً، وَاجْعَلْني لَهُ مُتَّبِعاً حَتّى اَلْقاكَ يَوْمَ الْقِيامَةِ عَنّي راضِياً، وَ عَنْ ذُنُوبي غاضِياً، قَدْ اَوْجَبْتَ لي مِنْكَ الرَّحْمَةَ وَالرِّضْوانَ، وَاَنْزَلْتَني دارَ الْقَرارِ وَمَحَلَّ الاَْخْيارِ.

“Allah’ım! Muhammed ve Ehlibeyt’ine rahmet et; onlar nübüvvetin ağacı, risaletin (lâyık) mekânı, meleklerin (sürekli) uğradıkları, ilmin madeni ve vahyin Ehlibeyt’idirler.

Allah’ım! Muhammed ve Ehlibeyt’ine rahmet et; onlar derin girdap-larda yüzen (hidayet ve irfan) gemileridirler; o gemlilere binen kurtulur, binmeyen ise boğulur. Onlardan öne geçen (hidayet çizgisinden) dışarıya çıkar; onlardan geriye kalanın (amelleri) yok olur. Onlardan ayrılmayan ise, onlara kavuşur.

Allah’ım! Muhammed ve Ehlibeyt’ine rahmet et; onlar (ümmetin) sağlam kalesi, perişan ve çaresiz insanların imdatçısı, kaçanların sığınağı ve korunmak isteyenlerin koruyucusudurlar. Allah’ım Mu-hammed ve Ehlibeyt’ine öyle çok rahmet et ki onları hoşnut etsin, Muhammed ve Ehlibeyt’inin hakkının eda edilmesine vesile olsun; kendi güç ve kuvvetinle ey âlemlerin Rabbi!

Allah’ım! Muhammed’e ve haklarını (ümmetin) üzerine farz kıldığın, itaat ve velayetlerini farz ettiğin tertemiz, iyi ve seçkin Ehlibeyt’ine rahmet et. Allah’ım! Muhammed ve Ehlibeyt’ine rahmet et. İtaatinle kalbimi şen-lendir. Sana karşı yaptığım günahlarla beni rezil eyleme. Rızkını dar tuttuğun (fakir) kimselerin sıkıntısını paylaşmayı bana nasip et; zira kendi fazl u kereminden bana bolluk gösterdin; beni adaletine mazhar kıldın ve kendi gölgende beni ihya ettin.

(Allah’ım!) Bu ay peygamberlerinin efen-disi olan Peygamberin (Muhammed)in ayı şabandır. Öyle bir aydır ki onu rahmet ve rızana büründürdün. (Allah’ım!) Resulullah (s.a.a), bu ayın gece ve gündüzlerinde, sonuna kadar oruç ve ibadete son derece özen gösteriyor ve bu aya değer verip tazim etmekte sana karşı mütevazı olmayı yeğliyordu.

Allah’ım! Bize de bu ayda onun sünnetine uymak ve şefaatine nail olmak için yardımcı ol. Allah’ım! Onu benim için şefaati makbul bir şefaatçi ve sana götürecek pürüzsüz bir yol karar kıl. Allah’ım! Kıyamet gününde benden razı olduğun, günahlarıma göz yumduğun, rahmet ve rızanı benim için kesinleştirdiğin, beni ebediyet yurdu ve seçkin insanların yeri olan (cennete) yerleştirdiğin bir halde sana kavuşuncaya kadar, Peygamber’inin izinden gitmeği bana nasip eyle.”

8- Merhum İbn Haleveyh’in rivayetine göre Emirü’l-Mu’minin’in (a.s) ve diğer Ehlibeyt İmamları’nın (a.s) Şaban ayında okudukları ve “Münacat-ı Şabaniye” diye meşhur olan münacatı okumak.

Nasrallah: “Arabistan IŞİD’i İran’ın İçerisine Çekmeye Çalışıyor”
 
 “Filistinlere ait toprakların gasp edilerek Siyonist rejimin oluşturulduğu Gün” münasebetiyle 12 Mayıs Perşembe günü konuşma yapan Seyyid Hasan Nasrallah şu açıklamalarda bulundu:

“Amerika ve müttefikleri, direnişin moral ve iradesini yok etmek için bölgede tekfirci terörist gruplar oluşturdular.

Şu an var olan sefalet ile 1948 yılındaki sefalet arasında çok fark vardır. Şu anda yeni sefaletin oluşmasının karşısında duran gruplar bulunmaktadır.

Bugün bize dayatmaya çalıştıkları sefaletin 1948 yılındaki sefaletten siyasi bir farkı vardır. 1948 yılındaki sefaletin günümüzdekinden farkı; erkek, kadın, hükümet, ordu, parti ve akımların Amerika ve uşaklarının projelerinin başarısız olması yönünde dinamik, uyanık ve kararlı olmalarındadır.

Konuşmasının devamında; batının bölgedeki teröristlere destek vermesine değinen Nasrallah:“Hillary Clinton 2009 yılında Amerika kongresinde yaptığı konuşmada Washington’un 20 yıl önce El-Kaide terör örgütünü mali açıdan desteklediğini itiraf etmişti” dedi.

Nasrallah, IŞİD’in  savaş meydanında yenilgiye uğradığında bu durumun intikamını almak için Suriye, Irak ve Lübnan halkına saldırdığını ifade ederek “IŞİD, Bağdat’ta kadın ve çocukları katletmekle övünüyor. Terör örgütü IŞİD Palmira’da yenilgiye uğradığında Şam’da intihar saldırıları düzenledi. Lübnan’ın doğu dağlık bölgelerinde yenilgiye uğradığında teröristler Burc El-Baracneh’i hedef aldılar.

 Ancak bugün Amerika, İsrail ve batının bölgede bir sorunları var. Amerika’nın sorunu; İran, Suriye, Lübnan ve Filistin direniş hareketlerinden oluşan direniş eksenidir” açıklamasında bulundu.

Nasrallah sözlerinin devamında batının sanıldığı gibi Müslümanlarla değil aksine Filistin işgaline karşı tüm hareketlerle sorunu olduğunu belirterek şöyle konuştu:

“ Batının Müslümanlarla bir sorunu yoktur. Bilakis İsrail’in Filistin’i işgal etmesini kabul etmeyen hareketler ve halklarla sorunu var.

Onlar, doğrudan bizimle savaşa girişmek için çalışıyorlar. Nitekim 2006 yılında İsrail böyle yapmıştı. Ancak yenilgiye uğramıştı. Dolayısıyla zamanında Sovyetler Birliği ile savaşmak için kullandıkları yöntemi şimdi kullanmaya çalışıyorlar.

 Onlar IŞİD örgütünün, İran sınırlarının tamamına ve hatta İran içerisine ulaşmasını istiyorlar. Suudi rejimi bu girişimi hayata geçirmeye çabalıyor.

 IŞİD terör örgütü, Amerika’nın Irak’a yeniden askeri açıdan dönebilmesi yönündeki hedeflerine ulaşması için bir araçtır.

 Bölgedeki savaş, Şia ve Sünni savaşı değildir. Bu çabaların tamamı, direniş hareketiyle mücadele etmek içindir.

 Lübnan ve bölgedeki Hristiyanlar IŞİD terör örgütünün şerrinden Amerika’ya sığınmamalıdırlar. Çünkü bu terör örgütünün faaliyetlerinin asıl sorumlusu Washington’dur. Hristiyanlar, Lübnan’da değil de Irak ve bölgede uçuk harcamalar yapmışlardır. Batı da Paris ve Bürüksel saldırılarının ardından terör örgütlerine destek vermenin karşılığını almıştır.”

 

Hizbullah hareketinden yapılan açıklamada Suriye'de bulunan ve Suriye ordusuna stratejik destek veren Hizbullah'ın komutanlığını yapan Mustafa Bedreddin'in bombalı saldırı sonucu şehit edildiği belirtildi.

Şam'ın uluslararası hava limanı yakınlarındayken gerçekleşen patlamada Mustafa Bedreddin'in şehit olduğu belirtilen açıklamada bazı Hizbullah askerlerinin de yaralandığı duyuruldu.

Hizbullah’tan yapılan yazılı açıklamada 55 yaşındaki Bedreddin’in salı akşamı Suriye'de hayatını kaybettiği ve 1982’den bu yana ‘İslami direnişin çoğu operasyonuna katıldığı’ ifadelerine yer verildi.

ABD ve İsrail'in terör listesinde bulunan 55 yaşındaki Mustafa Bedreddin, Lübnan'ın eski başbakanı Refik Hariri'nin öldürüldüğü 2005 yılındaki bombalı suikastla ilgili Birleşmiş Milletler'in (BM) kurduğu özel mahkemede aranan beş Hizbullah üyesinden biriydi. Kayınbiraderi İmad Mugniye'nin 2008'de öldürülmesinden sonra Hizbullah'ın askeri kanadının başına geçtiği iddia edilen Bedreddin, aynı zamanda Hizbullah'ın kurucuları arasındaydı.

 

 Şehit Mustafa Bedreddin, Hizbullah’ın askeri kolunun önceki komutanı Şehit İmad Muğniye’nin yardımcısı ve eşinin kardeşiydi. Bedreddin, 1982 yılında Kuveyt hapishanesinden serbest bırakılmış ve direnişin hassas güvenlik ve askeri noktalarında cihat faaliyetlerine başlamıştı. Siyonist rejimi, Amerika ve İngiltere casusları tarafından sürekli takip ediliyordu. Defalarca kendisine düzenlenen suikast girişimlerinden kurtulmayı başarmıştı.

 Siyonist rejimi, Amerika ve İngiltere istihbaratına göre, Lübnan ve Suriye’de kendilerinin casus ağlarının tanımlanması ve etkisiz hale getirilmesi ve Suriye’de faaliyet gösteren casuslarının tutuklanması yönünde direnişin gerçekleştirdiği operasyonların arkasında şehit Bedruddin vardı.

 Daha sonra Lübnan’ın eski başbakanı Refik Heriri’ye suikast girişiminde eli olduğu suçlaması yapılarak kendisi terörist olarak tanıtılmaya ve dünya genelinde arananlar listesine alınmaya çalışıldı.

 Seyyid Mustafa Bedreddin, Şehit İmad Muğniye’nin suikasta uğramasının ardından Hizbullah’ın askeri kolunun sorumluğunu üstlendi. Suriye krizinin başlaması ve krizin askeri boyuta taşınmasının ardından Seyyid Mustafa Bedreddin bu sahada bulunmayı ve tekfirci gruplarla savaşmayı kendisi için bir görev bildi. Kendisi geçen yıl Lübnanlı bir basın aktivistiyle yaptığı özel görüşmede şu açıklamayı yapmıştı: “Benim görevim, bu ülkelerin komplolarıyla mücadele etmektir. Lübnan veya Suriye veyahut başka bir yerde zafer bayrağını elime almadıkça ve şehit olmadıkça mücadeleyi bırakmayacağım.”

 

 

Hastane kaynakları bomba yüklü aracın Bağdat’ın Sadr mahallesinde infilak ettirilmesi sonucu şehit sayısının 65 yaralı sayısının da 87 olduğunu duyurdu.

Polis ve hastane yetkililerin açıklamasına göre Irak’ın başkenti Bağdat’ın Sadr mahallesinde bomba yüklü aracın infilak ettirilmesi sonucu hayatını kaybedenlerin sayısını 65 yaralananların sayısını da 87 olarak açıkladı.

Sadr mahallesinde ki bombalı terör saldırısını tekfirci terör örgütü IŞİD üstlendi.

Tekfirci terör örgütü IŞİD’e bağlı yayın yapan ‘‘Emag’’ haber ajansı bomba yüklü araçla Irak gönüllü Şii milisler hedef alınmıştır denildi.

Patlama halkın en kalabalık olduğu saatte meydana geldi.


Cumhurbaşkanı Ruhani, Amerika’nın İran’ın varlıklarını iç etmesine izin vermeyeceklerini söyledi.

Eyalet gezisi kapsamında İran’ın güneydoğusunda yer alan Kirman eyaletine giden Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, İslami Şura Meclisi seçimlerinden doğan rekabet ortamının artık birlik beraberliğe dönüşmesi ve herkesin tek yumruk olması gerektiğini açıkladı.

Bundan böyle İslami Şura Meclisi ile hükümetin yan yana halkın sorunlarını çözmesi gerektiğini, halkın ne Meclis ve ne hükümetten anlaşmazlık beklemediğini dile getiren Cumhurbaşkanı Ruhani, “Halk, seçimlere katılarak kendi görevini yerine getirdikten sonra, hükümet ve Meclis’te işbirliği bekliyor” diye konuştu.

Dün dünyanın genelinde düşmanların rahatlıkla İranofobi siyasetini izleyebildiğini ve İran aleyhinde konuşabildiğini kaydeden Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, “Bugün nükleer anlaşmadan sonra ticaret için artık önümüz açılmıştır. Yatırım yapmak istediğimiz zaman onlarca ülke İran’da yatırım yapmak için bize başvuruyor. Düne kadar ise paramızı donruruyor ve İran’da yatırım yapmak isteyenler, onlarca koşul dayatıyordu” diye vurguladı.

Nükleer anlaşmadan sonra İran’da 3 milyar 418 milyon dolar doğrudan yatırım yapıldığını belirten Cumhurbaşkanı Ruhani, “Yanlışlıkla halkın parasını Amerika’nin hizmetine sundular. 2007-2008 yıllarında paramızı Amerika’nın elinden almamıza fırsat bulunmasına rağmen, bunu yapmadılar. Ancak biz Amerika’nın İran halkına ait bu paraları iç etmesine izin vermeyiz” diye ekledi.

Y.B

Perşembe, 12 May 2016 00:51

İstanbul-Tahran yakınlığına vurgu

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Tahran’da Tahran Belediye Başkanı Muhammed Bagir Galibaf ile bir araya geldi.

İstanbul'da 150 kilometrelik metro inşaatının devam ettiğini ve dünyada kendi kaynaklarından metro yapan tek belediye olduklarını belirten Başkan Topbaş da İBB'nin iç borcu ve günü gelmiş dış borcu bulunmadığını söyledi.

“Geçmişte maaş ödeyemeyen belediyeden kendi kaynaklarıyla metro yapan bir belediyeye geldik” diyen Topbaş, “Metroları ve diğer büyük yatırımları halkımızın desteğiyle yapıyoruz. Başaramayacağımız sözü vermiyoruz ve söz verdiğimizde mutlaka yapıyoruz. İstanbulluların güveni olmasa bu kadar büyük işleri başaramazdık” ifadelerini kullandı.

Topbaş'ın danışmanları ile KİPTAŞ Genel Müdürü İsmet Yıldırım'ın da yer aldığı ziyarette, İstanbul ve Tahran'da gerçekleşen kültür ve turizm yatırımları da konuşuldu. Görüşmede Topbaş ile Ghalibaf, İBB'nin şirketlerinden KİPTAŞ'ın Tahran'da site tarzı konut yatırımı yapmasını kararlaştırdı.

Ziyareti kapsamında 280 hektarlık alanda kurulan uluslararası Tahran fuarının açılışını da yapan Kadir Topbaş ve heyeti, şehirdeki 300 dönümlük yapay göl ve mesire alanını da gezerek yetkililerden projeler hakkında bilgi aldı. Fuar açılışında İranlı meslektaşına İstanbul'da yapmayı planladıkları dünyanın en büyük kongre ve fuar merkezi projesinden bahseden Topbaş, aile bireylerinin birlikte ziyaret edebileceği fonksiyonlarla donatılacak merkezin, bu özelliğiyle de dünyada ilk olacağını kaydetti.

Kadir Topbaş, daha sonra Belediye Başkanı Galibaf ile birlikte İran'ın başkenti Tahran'ın simgesi ve 435 metre yüksekliğiyle dünyanın en yüksek dördüncü gökdeleni konumundaki Milad Kulesi'ni gezdi. Mimar Kadir Topbaş, Galibaf ile birlikte en yüksek noktadan şehre bakarak Tahran'daki mimari gelişmeleri konuştu.

üce Allah Kur’an’da salih amellerin kabulü için bir takım şartlar ortaya koymuştur; nitekim salih amel kabul olmadan onu sonuç ve bereketlerinden faydalanma noktasında ümitli olamayız.


Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA - Kur’an ayetlerinde her amelin kabul olması, niyet ve salih amel olmak üzere iki şarta bağlanmıştır. Bu, şu manadadır ki Allah katında makbul olan amelin hem fail bakımından ve hem fiil bakımından hüsnünün olması gerekir; yani failin niyeti temiz olmalı ve amel de iyi ve salih olmalıdır. Bu iki şartın gerçekleşmesine engel olan her şey amelin kabulüne ve neticede Allah’a yakınlaşmaya engel olacaktır. Ama bazen de her iki şartın var olmasına karşın amel makbul olmaz ve yakınlığı sağlamaz. Çünkü amelden sonra yapılan şeyler o amelin yok olmasına neden olur. Amelin yok olmasına neden olan unsurlardan birisine işaret etmek istersek minnet bırakmak unsuruna işaret edebiliriz. Minnet bırakmak, makbul amel ve onun tesirini ortadan kaldırır. Bu makalede bu ahlaki rezaletin sebep ve sonuçlarına değinilecektir.


Salih Amellerin Kabul Olma Şartları
Yüce Allah Kur’an’da salih amellerin kabulü için bir takım şartlar ortaya koymuştur; nitekim salih amel kabul olmadan onu sonuç ve bereketlerinden faydalanma noktasında ümitli olamayız.
Esasen insan her iyi işi yaptığında onun maddi ve manevi sonuçlarına ulaşmak hedefini güder. Bu sonuç ve tesir, amelin tesir etme şartları gerçekleştiğinde mümkün olur. Kur’an’ın her amel için beyan ettiği en önemli şartlar şunlardır:
1. İhlas: İhlas kelimesi, “خلص” kökündendir ve karışımlardan arındırmak ve seçmek anlamındadır. Bu kelimenin hakikati Kur’an ve şeriat literatüründe Allah’tan başkasından uzaklaşmak ve arınmak anlamındadır.
Elbette Eminu’l-İslam Tabersi, İhlasın Kur’an’daki manasını bundan daha üst bir düzeyde bilmiştir. O şöyle yazıyor: İhlas ilahi bir sırdır ve sadece Allah’ın sevgili kullarının kalplerine yerleşir. (Mecmeu’l-Beyan, c.1-2, s.409). Buna göre ihlas, herkeste gerçek manada gerçekleşmez; gerçekte Allah’ın sevgili kullarına özel ilahi bir emanettir. Muhabbet ne kadar artarsa, ihlas da o ölçüde artar ve aynı ölçüde ihlasın tesirleri de artar. Bu yüzden ebrar, mukarrabin ve sabikun’un ihlası, her ihlastan daha üstün ve Allah katında daha makbuldür.
Kur’an’a göre her insanın değeri, ihlasla yaptığı ibadi amellerine bağlıdır. Yüce Allah, inanç ve amelde ihlasa ulaşmanın onun katında insanın değerini belirleyeceğini buyuruyor. (Bakara/112, Al-i İmran 162-163)
Nitekim eğer bir amel ihlas unsurundan mahrum olursa ve salih amel şirk ve riya gibi unsurlarla karışırsa, o amel değerini kaybeder ve Allah onu kabul etmez.
2. Fail ve Fiilin Hüsnü: Her amelin kabulünün ikinci şartı, o amelin salih ve iyi olmasıdır; yani amel kötü ve çirkin işlerden olmamalıdır. Buna göre insanın yaptığı hiçbir kötü iş kabul olmayacaktır. Elbette iyi ve salih amelden maksat, amelin kendisinin iyi ve güzel bir iş olmasıdır; insan o ameli kötü bir şekilde yerine getirse bile. Zira bazen insan bazı içsel ve dışsal nedenlerden ötürü ameli olması gerektiği layık bir şekilde yapamaz ve amelinin eksiklikleri olur. Ama amelin kendisi iyi olduğu için kabul edilir. Kur’an ayetlerinde, Bakara Suresinin 112. Ve Nisa Suresinin 125. Ayetleri gibi, “muhsin” kelimesi kullanılmıştır; bu amelin kabulünde iyi ve salih olma şartını belirtmektedir. Aynı şekilde Fatır Suresinin 10. Ayetinde amelin yukarı gitmesinin ve kabulünün şartının iyi niyet ve salih amel olduğu belirtilmiştir. Diğer bir deyişle, amel ancak fiil ve failin hüsnü var olduğunda kabul olacaktır; yani ameli yapan kişi iyi bir niyete sahip olmalı ve fiili de iyi ve salih olmalıdır.
3. İhsan ve Takvanın Devamı: Şimdiye kadar açıklananlar amelin kabulü için gerekli olan iki temel şarttır.
Bununla birlikte bazı ayetlerde işi zorlaştıran diğer bir şart yine öne koşulmuştur; şu manada ki amel sırasında fail ve fiilin hüsnü tek başına yeterli değildir, ihlaslı ve salih amele sahip şahsın her zaman takva ve ihsana da sahip olması gerekir. Nitekim Yüce Allah, Bakara suresi 112 ve Nisa suresi 125. Ayetlerde “muhsin” kelimesini kullanmıştır. Zira Muhsin, ihsan sıfatı şahsın daimi sıfatı olduğu zaman mana buluyor. Çünkü bir defa iyi bir iş yapan birine Muhsin denilmez; Muhsin her zaman ihsan ehli olan birine denir. Yine Yüce Allah Maide Suresinin 27. Ayetinde şöyle buyuruyor: “Allah sadece takva sahiplerinden kabul eder”. Bu ayette de “muttaki” ismi üzerinde durulması, salih amelin muttaki ve takva sahibi biri tarafından yapıldığı zaman kabul edileceğini göstermektedir. Buna göre amel sırasında takva sahibi olan birinin ameli doğru sayılsa bile, eğer amelden sonra takva sıfatından mahrum olursa, ameli makbul olmayacaktır. Çünkü amelin kabul şartı, onun takva sıfatının kendisinde meleke haline gelmiş biri tarafından yapılmasıdır. Buna göre salih amellerin kabul olmasında amel sırasındaki ihlaslı niyet yeterli değildir; ihlas sıfatının şahısta sürekli ve kalıcı olarak kendini göstermesi gerekir ve salih amelin failinin de muttaki ve muhsin olması gerekir.
Amellerin Kabulüne Engel Olan Unsurlar
Amelin kabul şartlarına dikkat edildiğinde görülür ki ihlas, amelin salih olması, failin Muhsin ve muttaki olması gibi unsurların yokluğu salih amelin kabulüne engel olan en önemli manilerdendir.


Bu temelde Kur’an ayetlerinde amellerin kabulüne engel olan unsurlar bunlarla alakalı bir şekilde açıklanmıştır. Şimdi onlardan bazılarına işaret diyoruz:
1. Şirk: Şahsın salih amel sırasında Allah’tan başkasını da araya sokmasıdır. Kur’an’a göre böyle bir amel salih olsa bile, makbul olmamakla birlikte doğru da değildir ve batıl bir ameldir.
2. Riya: Riya, amelin halkın göreceği bir şekilde yapılması ve ona karşı hayırlı amel zannında bulunulmasına çalışılmasıdır. Yüce Allah bazı Kur’an ayetlerinde riyayı salih amelin batıl olmasının nedeni saymıştır (Bakara 264-266). “İhbat” insanın iyi amellerinin neticesinin yok olması manasındadır; yani salih amel tüm değerine rağmen hiçbir olumlu ve yapıcı sonuç ortaya çıkarmayacaktır ve insanı Allah’a doğru yükseltip yakınlaştırmayacaktır. Bu bakımdan fail ve fiil değersiz bir hale gelmektedir. Yüce Allah, amellerini riyaya bulamamaları hususunda müminleri uyarmaktadır; zira ilahi muhabbetten mahrumiyete (Nisa 36 ve 38), Allah’ın hidayetinden mahrum olmaya (Bakara 264, Nisa 142-143), şeytanla birlikteliğe (Nisa 38) ve amellerin yok olmasına (Bakara 264-266) neden olmaktadır. Bu yüzden riya ile yapılan ameller haram sayılmıştır. (Bakara 264, Nisa 36 ve 38, Enfal 47, Kehf 110, Maun 1-6).
3. Eziyet: Bakara Suresinin 264. ayetinden anlaşıldığı kadarıyla salih ameller eziyet ile birlikte olursa, riya ile infakta bulunmak gibi, değersizdir ve Allah katında makbul değildir, Allah’a da yakınlaştırmaz.
4. Minnet Bırakmak: Yüce Allah Bakara Suresinin 264. ayetinde minnet bırakarak yapılan infakı kâfirlerin riya ile yaptıkları infaka benzetmiş ve şu noktaya tekit etmiştir ki kâfirlerin infakı kabul edilmediği gibi, minnet bırakılarak yapılan infak da aynı şekildedir ev asla kabul edilmeyecektir. Buna göre minnet bırakan biri, salih amel yapan kâfir gibidir. Diğer bir deyişle, minnet bırakan Müslüman ve mümin olsa dahi bu konuda kâfir gibidir; kâfir birinin ameli faili hüsnün, ihlas ve iyi niyetin olmamasından dolayı batıl ve değersiz olduğu gibi müminin iyi ameli de minnetle birlikte olursa batıl ve değersizdir ve sanki bu ameli kâfir biri yapmış gibidir.
Minnet nedir?
Denildiği gibi ameli yok eden ve salih ameli değersiz kılan etkenlerden birisi minnet bırakmaktır; zira amelin kabul olma şartlarında şahsın muttaki ve muhsin olması gerektiği ve bu iki sıfatın şahsın nefsinde iyice yerleşmesi ve meleke haline gelmesi gerektiği açıklandı. Öyleyse riyakâr ve minnet bırakan birinin ihsan ve takva sıfatından yoksundurlar; zira eğer böyle olmasaydı amel sırasında riyakârlık etmez ve minnet bırakmazdı, hatta amelden sonra bile minnet bırakmazdı.
Elbette rivayetlere göre riya sadece salih amel sırasında gerçekleşir; yani amel yapılıp bittikten sonra riyanın manası kalmaz. Diğer bir deyişle, infak eden, namaz kılan veya oruç tutan biri amel sırasında gösteriş yapıp riyakârlık edebilir, ama salih amelden sonra riyakârlığın manası yoktur.
Ama minnet bırakmak, amel sırasında da amelden sonra da ve hatta yıllar sonra da gerçekleşebilir. Buna göre minnet bırakmadaki durumun riyadaki durumdan daha kötü olduğu söylenebilir. Nitekim şahıs salih ameli yaptıktan yıllar sonra minnet bırakarak amelini batıl edip bırakacağı olumlu tesirleri yok edebilir.
İmam Sadık (a.s) minnet bırakarak salih amelin yok edilmesi hakkında şöyle buyuruyor: “Minnet bırakmak iyiliklerin değerini yok eder. (Kâfi, c.4, s.22)
Peygamber efendimiz de şöyle buyuruyor: “Din kardeşi için iyi bir iş yaptıktan sonra ona karşı minnet bırakan kimsenin işinin sevap ve mükâfatını Allah yok eder ve onun için sadece günahı kalır. sonra Hazret şöyle buyurdu: Yüce Allah buyurdu ki minnet bırakanı cennetten mahrum ettim.” (Vesailu’ş-Şia, c.9, s.452).
Dil bilimcilerin çoğu minnet bırakmanın asıl manasının “kesmek, ayırmak” olduğu görüşündedirler. Bazıları da bu kelimenin asıl manasının ağırlık olduğunu söylemişlerdir; bu bakımdan değerli nimet ve iyiliğe minnet demişlerdir. Diğer bir deyişle minnet, kendisiyle başka şeyler tartılan taşa denir. Buna göre bu tabir değerli ve ağır nimetler hakkında kullanılmaktadır.
Bu kelime zıt manaları olan bir kelimedir. Bu bakımdan “Mennan” kelimesi iki manada kullanılmıştır: 1. Başkalarına çok bağış ve ihsanda bulunan; 2. Bağışından dolayı övünen ve bu şekilde amelini yok eden kimse.
Diğer taraftan el-Mennan Allah’ın güzel simlerinden biridir ve çok bağışlayan, çok ihsanda bulunan manasındadır.
Şüphesiz onun Allah hakkındaki kullanımı müspet ve değer yükü bakımındandır; çünkü Allah her türlü ayıp ve eksiklikten uzaktır.
Bu kelimenin insanlar arasındaki kullanımı genelde onun olumsuz manasına yöneliktir. Diğer bir deyişle minnet, kibir gibi Allah’a has sıfatlardandır ve tekebbür bir insana yakışmadığı gibi, minnet de Allah’tan başkası için yakışık almaz.
Minnet Bırakmanın Nedenleri?
Niçin insan minnet bırakır ve amellerinin yok olmasına neden olur? İnsanın amel sırasında veya ondan yıllar sonra amelini minnet bırakarak batıl ve tesirini yok etmesine neler sebep oluyor?


Yüce Allah Kur’an’da minnet bırakmaya neden olan bazı etkenlere işaret etmiştir ki burada onlardan bazılarına değinilecektir:
1. Şeytanın vesveseleri: İnsanın minnet bırakmak ve riyakârlık yapmak gibi şeylere yönelmesine neden olan unsurlardan birisi şeytani vesveselerdir. Şeytan, insanı saptırıp cennetten mahrum edeceğine dair yemin etmiştir. (Nas 5, Hicr 39, Nisa 38)
2. Allah’ı inkâr etmek: insanlarda minnet bırakmaya neden olan etkenlerden bir diğeri Allah’ı inkar etmektir. (Bakara 264, Nisa 38-39)
3. Kıyameti inkâr etmek: Kıyamete ve ilahi vadelere iman etmemek ve amelde minnet ve riyakârlığa neden olur. (Bakara 264)
4. İftihar etmek ve övünmek: minnet bırakan insan bu işiyle övünmek ve gururlanmak ister; zira eğer övünmek istemeseydi riya ve minnet bırakmaya gerek kalmazdı.
5. Aşağılamak: Bazen insan amel sırasında tahkir etmek için hayır işler yapar ve şahsa karşı minnet bırakır. Bazen bir müddet sonra bu aşağılama işini yapar ve onu tahkir etmek için onun hakkında yaptığı hayır işi hatırlatır.
6. Gurur ve tekebbür: Minnet bırakan şahıs bu işiyle gurur ve kibrini ortaya koyar.
7. Çok saymak: Bazıları yaptığı hayır işi çok saydığı için minnet bırakır. Eğer insan çok büyük iyilikler yapsa dahi yaptığı işin Allah’ın nimetleri karşısında hiç olduğunu bilirse, asla işini büyük görmez ve kimseye de minnet bırakmaz.
Minnet bu etkenler neticesinde ortaya çıkar ve insanın amelini yok eder, onu ilahi rahmetten uzaklaştırır, Allah’ın bakışından mahrum eder, Allah ile konuşma nimetinden mahrum kalır, lanete uğrar ve cennete giremez.
Minnet bırakmanın bu sonuçları rivayetlerde genişçe beyan edilmiş ve müminler ciddi bir şekilde bu konuda uyarılmışlardır.
Bir rivayette Peygamber Efendimiz (s.a.a) şöyle buyuruyor: “Kim fakire karşı minnet bırakırsa dünyada ve ahirette melundur.”
Veya başka bir rivayette şöyle buyuruyor: “Cennet, eli açıkların ve cömertlerin yeridir ve ona cimri kimse, anne babasının bedduasını almış kimse ve yaptığı bağışta minnet bırakan kimse giremeyecektir.