کارگر

کارگر

Tarih göstermiştir ki müzakere, ABD ile uzlaşmak için değil, İran halkının haklarını savunmak için yürütülmelidir. Bu hakların en açık yansıması İran’ın öne sürdüğü beş ön şarttır. Bu şartların göz ardı edilmesi, diplomasiyi ağır bir zarara uğratacak ve başarısızlığa mahkûm edecektir.


Trump, kırk günlük savaşta kendi yüzeysel hesaplarının aksine ağır bir yenilgi aldıktan ve tekrar tekrar verdiği ültimatomlarla sonuç alamadıktan sonra, yine dayak yemiş ama yenilgiyi kabul etmeyen çocuklar gibi zorba bir üslupla şu açıklamayı yaptı:

“İran’ın yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyumu kendi topraklarında tutmasına izin verilemez. Onu ele geçirdiğimizde muhtemelen yok edeceğiz.”

Trump ayrıca İran açısından savaşın en temel kazanım ve şartlarından biri olarak gördüğü Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenliğini reddederek şöyle dedi: “Hürmüz Boğazı’nda ücret alınmasını kabul etmiyoruz.”

ABD Başkanı’nın bu aşırı talepleri ve İran’ın ABD’ye duyduğu güvensizlik, diplomasiyi fiilen çıkmaz bir darboğaza sürüklemiş durumda. Trump’ın siyasi basiretsizliği ise bu sürecin tamamen başarısızlığa uğramasına zemin hazırlayabilir.

Öncelikler Üzerindeki Düğüm
Trump’ın Pakistanlı arabulucu üzerinden ilettiği ültimatomlar İran’da ciddiye alınmadıktan sonra, ABD savaşın ağır maliyetlerinden ve daha büyük bir yenilginin tekrarından duyduğu korku nedeniyle bir kez daha diplomasi yolunu denemeye yöneldi.

Buna rağmen Washington yönetimi hâlâ sonuç vermeyecek başlıklarda ısrar ediyor ve bu durum, savaş öncesinde olduğu gibi diplomasiyi etkisiz bir araca dönüştürüyor.

Bu başlıklardan biri, İran’ın yüzde 60 oranında zenginleştirdiği 400 kilogram uranyuma ilişkin baskılar ve İran’ın uranyum zenginleştirme hakkının geleceğinin belirlenmesi meselesidir.

Aslında ABD savaş alanında İran’ın nükleer zenginleştirme faaliyetlerini durdurmayı başaramadığı ve İsfahan’daki operasyonlarının başarısızlığı ile yaşadığı rezalet nedeniyle İran’ın uranyumunu ele geçiremediği için, savaşta ulaşamadığı hedeflerinden en azından birini diplomasi yoluyla elde etmeye çalışmaktadır. Böylece kimsenin inanmadığı “zafer yalanına” biraz olsun gerçeklik kazandırmayı hedeflemektedir.

Oysa İran açısından nükleer dosya ve bu konudaki müzakereler öncelikli mesele değildir. ABD’ye duyduğu derin güvensizlikle birlikte İran için esas konu, savaşı sonuçlandırmak ve kendi haklarını güvence altına almaktır

Bu nedenle İran, müzakerelerde kendi güvenliğini sağlamak amacıyla birtakım ön şartlar ortaya koymuştur. Bu şartların göz ardı edilmesi, İran açısından unutulmayacak bir zarara yol açacaktır.

Müzakerelerin Vazgeçilmez Şartı; Güven Oluşturma
ABD uzun yıllardır İran’a karşı verdiği sözleri defalarca ihlal etmiş ve yaptığı anlaşmalardan geri çekilmiştir. Bu ihlallerin en belirgin örneği ise mevcut ABD Başkanı’nın çekildiği nükleer anlaşmadır.

Öte yandan son müzakereler sırasında yaşanan saldırı deneyimleri, diplomasinin ABD için bir tür savaş aracına dönüştüğünü göstermiştir. Tüm bu tecrübeler ortadayken ABD’ye yeniden nasıl güvenilebilir?

Bunun yanı sıra İran’ın diplomatik deneyimi göstermiştir ki Amerikalılar anlaşma imzalansa bile sonrasında yükümlülüklerini uygulamada engeller çıkarmakta ve kendi çıkarlarını elde ettikten sonra anlaşmanın kendi paylarına düşen kısmını hayata geçirmek istememektedir.

Uluslararası ilişkiler teorisyeni Stephen Walt’ın da ifade ettiği gibi: “En büyük tavizleri alan taraflar, uzun vadede anlaşmaya bağlı kalmak için çok az motivasyona sahip olur.”

Bu nedenle İran’ın savaşı sona erdirmeye yönelik her türlü müzakereye yaklaşımı köklü biçimde değişmelidir. Başka bir ifadeyle, önceki müzakerelerde Batılı taraflar İran’dan güven oluşturmasını beklerken, bu kez tarihsel deneyimler ve savaş alanındaki üstünlüğü nedeniyle güven sağlayıcı şartları ortaya koyması gereken taraf İran olmalıdır.

Bu çerçevede İran beş ön şart ileri sürmüştür ve bunların dikkate alınmaması, Nükleer Anlaşmanın yol açtığı kayıptan daha iyi bir sonuç doğurmayacaktır:

Tüm yaptırımların kaldırılması, bloke edilmiş İran varlıklarının serbest bırakılması, savaş tazminatlarının ödenmesi, başta Lübnan olmak üzere tüm cephelerde savaşın sona erdirilmesi ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenlik hakkının kabul edilmesi.

Ancak İran’ın bu şartlarının uygulanması ve İran halkının haklarının teslim edilmesi halinde diğer konular hakkında müzakere zemini oluşabilir. Aksi halde diplomasi bir kez daha başarısızlığa sürüklenecektir.

Temel Çelişki; Bir Araya Gelmesi İmkânsız İki Zıtlık
İran ile ABD arasındaki ve müzakerelerde de ortaya çıkan çelişkinin kökeninde, tarafların uzlaşmaz ve temelden farklı karakterleri bulunmaktadır.

Daha açık ifadeyle ABD, yalnızca Trump döneminde değil önceki dönemlerde de İran üzerinde, İslam Devrimi öncesindeki gibi yeniden “hegemonya” kurmaya çalışmıştır. Bu nedenle Amerikalılar müzakerelerde sürekli İran’dan “teslimiyet” ya da “uzlaşma” talep etmişlerdir.

Aslında Trump’ın İran’dan “kayıtsız şartsız teslimiyet” istemesi, önceki ABD başkanlarının örtülü biçimde dile getirdiği talebin açık ifadesinden başka bir şey değildir.

Buna karşılık devrim sonrası İran ise “bağımsız” bir aktör olarak, teslimiyet ya da taviz için değil; ABD baskısına karşı direnme anlayışıyla diplomasiyi kendi haklarını savunmanın bir aracı olarak görmektedir.

Bu nedenle İran’ın bağımsızlık arayışı, ülkenin en temel hakkı olarak, ABD’nin hegemonya ve yayılmacılık anlayışıyla sürekli çatışma içinde olmuştur.

Bu açıdan İran ile ABD arasında yeniden herhangi bir içerikte anlaşma imzalansa bile, Amerika’nın tahakkümü ile İran’ın bağımsızlık arayışının bir arada var olamayacak iki zıt unsur olduğu unutulmamalıdır.

Hakların Savunulması İçin Müzakere
Son on yılların tarihi açık biçimde göstermiştir ki ABD, hegemonya anlayışıyla İran’ı teslim almaya çalışmaktadır, ancak İran bağımsızlık çizgisinden vazgeçmemekte ve Washington’a boyun eğmemektedir.

Bu gerçek yalnızca unutulmaması gereken bir mesele değil, aynı zamanda diplomasi sahasında da uygulanması gereken temel bir ilkedir.

Bu yaklaşımın temel şartı ise ABD ve Trump’ın medya propagandasından uzak durmak ve İran halkının haklarına odaklanmaktır.

Bu hakların en açık yansıması, müzakere için ortaya konulan beş ön şarttır. Bu şartların dikkate alınmaması, diplomasiyi ağır bir başarısızlığa ve kaçınılmaz bir çıkmaza sürükleyecektir.

İran açısından müzakere, sahadan geri çekilmek anlamına gelmemeli; aksine elde edilen kazanımların somut siyasi ve diplomatik sonuçlara dönüştürülmesi olarak görülmelidir.

Snnnews’den tercüme edilmiştir

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, Pakistan arabuluculuğunda süren ABD görüşmelerine ilişkin, “Anlaşmaya hem çok uzak, hem de çok yakınız” ifadelerini kullanarak sürecin kritik bir aşamada olduğunu söyledi.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, Pakistan arabuluculuğunda ABD ile devam eden görüşmelere ilişkin yaptığı açıklamada müzakere sürecinin hem ilerlediğini hem de önemli ihtilafların sürdüğünü söyledi.

Anlaşmaya hem uzak hem yakınız

İran devlet televizyonuna konuşan Bekayi, Pakistan Genelkurmay Başkanı Asim Munir’in Tahran ziyaretinde taraflar arasında mesaj alışverişi yapıldığını belirtti. Bekayi, “Görüşmede üzerinde ihtilaf bulunan konular ele alındı. Anlaşmaya hem çok uzak, hem de çok yakınız” dedi.

Sürecin henüz nihai bir anlaşmaya dönüşmediğini vurgulayan Bekayi, ABD ile İran arasındaki pozisyonların bazı alanlarda yakınlaştığını ancak bunun anlaşma anlamına gelmediğini ifade etti. İranlı sözcü, ABD’nin tutumundaki çelişkilerin süreci etkilediğini de söyledi.

Hürmüz’ün ABD ile ilgisi yok

Bekayi, Hürmüz Boğazı’na ilişkin değerlendirmesinde ise bölgenin kontrolünün kıyıdaş ülkelere ait olduğunu belirterek, “Hürmüz Boğazı’nın ABD ile ilgisi yok. Bu, biz ve kıyıdaş ülkelerle alakalı” dedi.

Nükleer müzakerelere ilişkin detayların henüz gündeme alınmadığını söyleyen Bekayi, İran’ın yaptırımların kaldırılması yönündeki talebinin değişmediğini vurguladı. Ayrıca dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılmasının da görüşmelerde ele alındığını aktardı.

Bekayi, İran’ın ABD’ye sunduğu 14 maddelik teklifte nükleer başlıklar ve ekonomik varlıkların serbest bırakılması konularının yer aldığını belirterek, sürecin arabulucu ülkeler Pakistan ve Katar üzerinden yürütüldüğünü kaydetti.

Washington ve Tel Aviv İran’ı güneyden sıkıştırırken, Hazar Denizi, Batı’nın kontrolü dışında kurulan Avrasya ikmal ağının kuzeydeki ana damarı haline geliyor.
İran üzerindeki savaş baskısı her zaman güneyden geldi. ABD üsleri Basra Körfezi'ni sararken, İsrail istihbaratı Azerbaycan ve ötesinden bölgeyi gözetliyor, Washington'un deniz gücü ise İran çevresindeki dar boğazları uzun süredir baskı noktası olarak görüyor. Ancak ABD-İsrail ekseni Körfez'e ne kadar baskı yaparsa, Tahran'ın stratejik derinliği o kadar kuzeye, Batılı planlamacıların kolayca hakim olamadığı kapalı bir su kütlesinin ötesine kayıyor.

Hazar Denizi artık önemli çünkü İran ve Rusya'ya her iki devletin de acil olarak ihtiyaç duyduğu şeyi, yani düşman kara koridorlarının erişiminin dışında kalan, doğrudan ve siyaseten kontrol edilen bir güzergah sunuyor.

Karayolu ticareti, ya Washington ile aynı çizgide olan ya da ABD'nin baskısına maruz kalma riskini almak istemeyen ülkelerden geçmek zorunda. Buna karşılık Hazar Denizi, üçüncü bir tarafın denetimi olmadan iki ülkeyi birbirine bağlıyor.

Gemiler yine de insansız hava araçları ve füzelerle vurulabilir, ancak bu gemilere ulaşmak için İran hava sahasına derinlemesine girilmesi gerekir ve bu da Rusya ile çatışma riskini beraberinde getirir. Kısa vadede Hazar Denizi, Tahran’a güvenilir bir ikmal hattı sunuyor. Uzun vadede ise İran-Rusya entegrasyonunu güçlendirerek Rusya’yı Batı Asya, Hindistan ve daha geniş bir coğrafyaya bağlayan merkezi bir güzergah haline gelebilir.

Kapalı bir deniz üzerine hukuki mücadele

Hazar gerçekten bir deniz mi? Bu önemsiz bir soru değil. Eğer bir denizse, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (UNCLOS) tabidir ve bu sözleşmeye göre, kıyı şeridinden 12 mil öteye kadar olan bölge karasuları olarak kabul edilir ve bu sınırın ötesinde serbest seyrüsefer mümkün olur. Eğer bir göl olarak kabul edilirse, sınırlar çevredeki devletlerin karşılıklı olarak anlaştığı şekilde belirlenir.

1991 yılına kadar Hazar Denizi'nde sadece iki devlet bulunmaktaydı: İran ve SSCB. 1921 tarihli Rus-İran Dostluk Antlaşması, diğer ülkelerin bu sularda seyrüsefer yapmasını yasaklamıştı. Ancak Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla Hazar Denizi'ne üç yeni devlet katıldı: Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan. Bu eski Sovyet cumhuriyetleri, 1921 antlaşmasına itiraz ederek UNCLOS'u dikkate alan müzakereler yapılması talebinde bulundu.

Rusya dahil tüm eski Sovyet cumhuriyetleri Hazar'ın bir deniz gibi muamele görmesini istiyordu, ancak kısa kıyı şeridi nedeniyle daha az toprak kazanacağı için İran, Hazar'ın bir göl olduğunu ısrarla savundu. UNCLOS'un uygulanması, yabancı askeri gemilerin İran'dan 12 mil uzaklığa kadar girmesine de izin verecekti. Azerbaycan'ın İsrail ile yakın ittifakı göz önüne alındığında, bu temelsiz bir korku değildi. Eğer Azerbaycan İsrail donanmasına ev sahipliği yaparsa, Tel Aviv İran'ın kuzeyinde bir cephe açabilirdi. 

Konsensüs sağlanamaması, Hazar Denizi'nin hukuki statüsünü muğlak hale getirerek bölgenin entegrasyonunu engelledi. Örneğin, önerilen Trans-Hazar Boru Hattı, Türkmenistan'ı Azerbaycan'a bağlayarak Orta Asya'dan Avrupa'ya petrol ve gaz taşıyacaktı. Ancak deniz yatağının kime ait olduğu konusunda netlik olmadığı için proje durdu.

2018'de beş devlet bir karara vardı. Hazar, bir göl ya da deniz değil, Hazar Denizi Antlaşması olarak da bilinen Hazar Denizi'nin hukuki statüsüne ilişkin Sözleşme'ye tabi olacak benzersiz bir su kütlesiydi. 

UNCLOS'a benzer şekilde, devletlerin kıyı şeridinden itibaren 15 millik bir egemenlik alanı ve balıkçılık için 10 millik bir alanı olacaktı. Diğer alanlar paylaşılacak ve anlaşmaya taraf olan ülkeler denizaltı kabloları ve boru hatları döşeyebilecekti.

Ancak UNCLOS'tan farklı olarak, anlaşmaya taraf olmayan ülkelerin silahlı gemilerini konuşlandırması yasaklandı. İran, Hazar Denizi'nin bir göl olarak sınıflandırılması yönündeki maksimalist talebini gerçekleştiremedi, ancak dışarıdan gelebilecek askeri güçlerin engellenmesi, İran'a en önemli korumayı sağladı.

Hazar Denizi'ndeki işbirliği

Anlaşma, kıyı devletlerine bir işbirliği çerçevesi sağladı, ancak İran-Rusya ilişkileri açısından, karayolları kullanıma açık olduğu sürece Hazar Denizi yeterince değerlendirilmedi. Moskova, Suriye ile işbirliğini geliştirince 2013 yılında Uluslararası Kuzey-Güney Ulaşım Koridoru'nu (INSTC) önerdi; INSTC, Rusya'yı Azerbaycan üzerinden İran'a, oradan da Hindistan'a ve dünyanın geri kalanına bağlayan boru hatları, demiryolları ve otoyollardan oluşan bir ağdı.

Her şey, 2022'de Rusya'nın Ukrayna'yı işgal etmesiyle değişti. Azerbaycan, Rusya'ya karşı yaptırım uygulamadıysa da Ukrayna'ya insani yardım sağladı ve toprak bütünlüğüne desteğini açıkça dile getirdi ve ikincil yaptırım kurallarına uyduğunu iddia etti.

Bu arada İran-Rusya işbirliği hızlandı. Rusya'nın da İran gibi yaptırımlara maruz kalmasıyla, Moskova'nın Tahran ile ticaretini kısıtlaması için artık bir neden kalmamıştı. Moskova ayrıca ordusu için yeni tedarikçiler aramak zorunda kaldı. İran, Rusya'ya savaş alanında belirleyici rol oynayan insansız hava araçları sağladı.

Hazar Denizi dururken neden Azerbaycan'a güvenilsin ki? Rusya-Ukrayna cephesinden yaklaşık bin kilometre uzakta bulunan Hazar Denizi, İran'dan Rusya'ya giden silahlar için saklı bir rota sağladı. Karşılığında Rusya, İran'a daha fazla mal sevk etti.

2022 yılında İran’ın Nevşehr limanı, 21 yıl aradan sonra ilk Rus kargo gemisini ağırladı. Aynı yıl, İranlı ve Rus nakliye şirketleri, INSTC’yi geliştirecek yeni bir şirket kurmak üzere işbirliği yaptı. 2025 yılında İran’ın Anzali limanındaki sevkiyatlar yüzde 56 arttı.

 

Uluslararası Kuzey-Güney Ulaşım Koridoru (INSTC) Haritası.

Ateş altındaki kuzey rotası

ABD-İsrail'in İran'a yönelik savaşının ardından Washington, Basra Körfezi'ni abluka altına aldı. Azerbaycan, Pakistan ve Türkiye gibi komşu ülkelerin ABD ile yakın ilişkiler yürütmesi nedeniyle kara taşımacılığı da daha riskli hale geldi.

Hazar Denizi yeniden hayati önem kazandı, ancak bu kez akış tersine döndü ve Rusya İran'a silah ve kritik öneme sahip mallar gönderdi. New York Times'ta yakın zamanda yayınlanan bir makalede, Rusya'nın Hazar Denizi üzerinden İran'a insansız hava aracı parçaları gönderdiği iddia ediliyor. 

İnsansız hava araçları, Rusya için Ukrayna'da çok önemli bir rol oynadı ve İran'ın Batı Asya'daki ABD askeri tesislerine saldırmasına da yardımcı oldu. Rus gemilerinin, İranlıların ablukaya dayanmasına yardımcı olmak için gıda dahil temel ihtiyaç maddelerini taşıdığı bildiriliyor.

ABD ve İsrail, Hazar Denizi'ndeki gemilere ve limanlara saldırabilir, ancak riskler oldukça büyük. Hazar Denizi, İsrail ve Basra Körfezi yakınlarındaki ABD askeri üslerinden uzak. Oradaki İran varlıklarına yönelik herhangi bir saldırı, özellikle bu limanlar Rus gemileri için demirleme noktaları ve lojistik merkezleri olarak hizmet verdiğinde, Rusya'yı çatışmanın içine çekme riskini de beraberinde getirir.

Bu nedenle, Mart 2026'da Bendar Enzeli'ye yönelik İsrail saldırısı dalgası, rutin bir kınamadan ziyade daha sert bir Rus tepkisini tetikledi. Saldırı, Hazar Denizi'ndeki en büyük İran limanını vurdu. Bu liman, Rusya'nın İran'a kargo taşımak için kullandığı deniz yoluna bağlı bir ticari ve askeri merkez. 

Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Maria Zaharova, saldırının İran'a bağlantıları olan “Rusya ve diğer bölge ülkelerinin ekonomik çıkarlarını” etkilediği konusunda uyardı ve bu tür “pervasız ve sorumsuz eylemlerin” “Hazar devletlerini savaşa sürükleme” riski taşıdığını söyledi.

Uyarı, daha üst düzeyde de tekrarlandı. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov'un İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi ile görüşmesinin ardından Moskova, her iki tarafın da “Washington ve Tel Aviv tarafından kışkırtılan çatışmanın Hazar Denizi bölgesine tehlikeli bir şekilde yayılması” konusunda endişelerini dile getirdiğini açıkladı.

Kremlin sözcüsü Dimitri Peskov daha sonra, İran savaşının Hazar'a sıçramasını Rusya'nın “son derece olumsuz” karşılayacağını söyledi. Ancak İsrail saldırılarının İran'a Rus silahları taşıdığı iddia edilen gemileri hedef aldığına dair haberler hakkında yorum yapmaktan kaçındı.

Tahran da saldırıyı dar kapsamlı bir ikili mesele olmaktan çıkarmak ve Hazar genelinde bir güvenlik meselesine dönüştürmek için harekete geçti. Arakçi, Bender Enzeli'ye yönelik saldırıların “Hazar Denizi'ndeki güvenlik ve istikrarı ciddi şekilde tehlikeye attığı” uyarısında bulunarak, kıyı devletlerini istikrarı bozan bu eyleme karşı “kararlı ve ortak bir tutum” sergilemeye çağırdı. 

Mesaj yeterince açıktı. Savaş İran'ın kuzey kıyılarına ulaştığında, Hazar'ın ABD-İsrail savaş alanı dışında kalmasını isteyen tüm kıyı devletlerinin çıkarlarını etkiledi.

Ukrayna, son aylarda Hazar'ı üç defa vurdu. İran savaşını düşününce bu saldırıların zamanlaması şüpheli olsa da, şimdiye kadar hedefler sadece Rus askeri varlıklarıydı. Tahran için bu, özellikle Basra Körfezi çevresindeki güvenlik riski yüksek güney rotalarıyla karşılaştırıldığında, Hazar rotasının büyük ölçüde güvenli kaldığı anlamına geliyor.

Ablukanın ötesindeki Avrasya derinliği

Savaş bittiğinde Hazar Denizi, hem Rusya hem de İran için kritik öneme sahip olmaya devam edecek. On yıldan fazla bir süre önce Moskova, INSTC’yi Avrupa’yı baypas ederek Hindistan’a ulaşmanın bir yolu olarak görmüştü. Batı’nın yaptırımları, savaş baskısı ve Atlantikçi çevreleme politikasının genişlemesi koşullarında, bu eski plan yeniden önem kazandı.

Yaptırımlar sonunda kaldırılırsa ve Hindistan Batı'ya olan bağımlılığından uzaklaşırsa, bu koridor çok kutuplu bir düzenin ana arterlerinden biri haline gelebilir. Bu, Rusya'ya Hint Okyanusu'na açılan bir yol, İran'a ise Avrasya ticaretinde merkezi bir rol kazandıracak ve ABD'nin denizden baskı veya finansal dayatma yoluyla bu iki devleti izole etme kapasitesini zayıflatacaktır.

Sahip olduğu avantajlara rağmen, Hazar Denizi'nin günümüzdeki önemli konuma ulaşması şaşırtıcı derecede uzun zaman aldı. Yasal statüsü anca 2018'de netleşti ve Ukrayna savaşından önce karayolları hala kullanışlı görünüyordu. Ancak Moskova ve Tahran, düşmanca bir uluslararası ortamda işbirliğini arttırdıkça, Hazar Denizi ikincil bir rota olmaktan çıktı ve Avrasya'nın ABD hegemonyasına karşı bir dayanak noktası haline geldi.(Aidan J. Simardone/The Cradle)

İran İslam Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC) Donanması yaptığı açıklamada, son 24 saat içinde kendi güçleriyle koordineli olarak, aralarında petrol tankerleri, konteyner ve ticari gemilerin de bulunduğu 35 geminin Hürmüz Boğazı’ndan geçtiğini bildirdi.

Ateşkes sürecinin devam ettiği Hürmüz Boğazı’ndan ticari gemilerin geçişleri devam ediyor. Rakamlar, günlük olarak İran İslam Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC) Donanması tarafından yapılıyor.

Devrim muhafızları donanması bugünkü açıklamasında Hürmüz Boğazı’ndan 35 geminin geçtiğini kaydetti.

Açıklamada, gemilerin su yolundan geçişinin Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetleri ile koordineli olarak yapıldığı ve İran’ın iznini gerektirdiği vurgulandı.

Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerin petrol tankerleri, konteyner gemileri ve diğer ticari gemiler olduğu kaydedildi.

Tesnim haber ajansına konuşan bir askeri kaynak, İran Silahlı Kuvvetleri'nin düşmanın her türlü muhtemel aptallığına karşı yeni senaryolar hazırladığını söyledi.
Tesnim haber ajansına konuşan bir askeri kaynak, İran Silahlı Kuvvetleri'nin durumu tamamen gözetim altında tuttuğunu ve düşmanın herhangi bir bahane uydurarak aptallık etmesi halinde ABD ve müttefikleri için yeni senaryolar hazırladığını söyledi.

Kaynak, "Eğer düşman aptallık ederse, «İran'ın mücadelesinin üçüncü versiyonunu» görecektir; bu üçüncü versiyon hem yeni teçhizat alanında, hem yeni hedefler alanında, hem de savaş taktikleri ve stratejisi alanında kendini gösterecektir. Öyle ki yeni bölge ötesi cepheler de onları daha da pişman edecektir" hatırlatmasında bulundu.

Bu askeri kaynak, ABD'nin askeri yoldan herhangi bir üstünlük veya taviz koparma yolunun kapalı olduğunu bildiğini belirterek şu vurguyu yaptı: "ABD, aşırı taleplerde bulunma, bahane uydurma ve muhtemel askeri eylem durumunda, bir yıldan kısa bir süre içinde üçüncü büyük cezasını çekecektir; bu kez daha özel ve daha yeni bir biçimde"

Araplar son savaştan sonra, İran'a karşı herhangi bir Siyonist plana katılmanın onlar için yıkıcı bir kumar olduğunu bilmektedir.


Tesnim Haber Ajansı'nın uluslararası servisinin haberine göre, bölgedeki son gelişmeler ve Siyonist rejimin Arap ülkelerinden bir koalisyon kurma ve onları İran'la doğrudan savaşa sürükleme çabaları gölgesinde, El-Meyadin ağı, işgalci rejimin Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun BAE'ye yaptığı ziyaretin boyutlarını ve hedeflerini analiz eden bir makalede şunları yazdı: "Birleşik Arap Emirlikleri, Netanyahu'nun ofisinin İran'la askeri gerilimin tırmandığı bir dönemde bu ülkeye yaptığı gizli ziyarete ilişkin açıklamasını yalanladı, ancak Netanyahu görüşmenin ikili ilişkilerde 'tarihi bir ilerleme' olduğunu söyledi."

Netanyahu'nun bu iddiası ve BAE'nin inkarı (ki bunun koordineli olması muhtemeldir), Fars Körfezi bölgesindeki tartışmayı ana konusuna geri getirmektedir: özellikle İsrail ve ABD'nin İran'a karşı savaşından sonra Fars Körfezi'nde bölgesel güvenliğin geleceği.

Fars Körfezi ve Güvenlik İkilemi

ABD'nin 2003 yılında Irak'a müdahalesinden bu yana, Fars Körfezi bölgesi 'güvenlik ikilemi' olarak adlandırılabilecek bir durumla boğuşmaktadır. O zaman, İran İslam Cumhuriyeti önceki izolasyonundan ve çevrelenmesinden kurtularak bölgesel nüfuzunu genişletmiştir.

'Güvenlik ikilemi', uluslararası ilişkilerde, özellikle birkaç aktif bölgesel gücün varlığıyla karakterize edilen bölgelerde en belirgin açıklayıcı kavramlardan biridir. Bu kavram, açık düşmanca niyetlerin yokluğunda bile bir bölgede istikrarsızlığın nasıl yaratılabileceğini açıklamak için gerçekçi teorisyenler tarafından geliştirilmiştir.

Bu teori, herhangi bir devletin kendi güvenliğini artırma çabalarının, amacı savunma olsa bile, diğer aktörler tarafından bir tehdit olarak yorumlanabileceği fikrine dayanmaktadır. Bu durum, ülkeleri şüphe ve güç mücadelesinin kısır döngüsüne sürükler; öyle ki her savunma eylemi bir karşı tepkiyi tetikler ve ulusal güvenliği kolektif bir güvensizlik kaynağına dönüştürür.

Bu teori özellikle Fars Körfezi'nin bölgesel dokusu için geçerlidir; öyle ki herhangi bir anlaşma, ittifak veya güç artışı, güç dengesinde bir bozulma olarak algılanır. Bu arada, tehdit algıları maddi gerçekliklerden daha az önemli değildir, çünkü ülkeler diğer ülkelerin gerçek yeteneklerinden bağımsız olarak niyetlerine dair kendi algılarını yansıtırlar.

Bu tam olarak, Ürdün kralının 2005 yılında bölgedeki yeni dengeleri ve İran'ın eylemlerini 'Şii Hilali' (direniş ekseni) olarak adlandırdığı şeyin kurulması olarak tanımlamasına neden olan şeydir.

'Ortadoğu NATO'su'; ABD ve Siyonist Rejimin Bölgede İran'a Karşı Projesinin Başarısızlığı

Bu çerçevede, ABD ve İsrail'in 'Ortadoğu NATO'su' adını verdikleri şeyi (İran'a karşı denge kurmayı ve İsrail'i bazı Arap ülkeleriyle birleştirmeyi amaçlayan bir askeri güvenlik çerçevesi) kurma çabaları yer almaktadır. Bu fikir, özellikle ABD Başkanı Donald Trump'ın ilk başkanlık döneminde, normalleşme anlaşmalarının imzalanmasından önce bile teşvik edilmişti.

Sözde 'Ortadoğu NATO'su' planı, eski ABD Başkanı Joe Biden döneminde, Ürdün Kralı II. Abdullah'ın Haziran 2022'de bölgesel bir NATO versiyonunun kurulmasını destekleyen ilk kişilerden biri olacağını belirterek bunun benzer düşünceye sahip ülkelerle mümkün olduğunu söylemesiyle yeniden gündeme geldi.

Ancak bu girişimler, Siyonist rejimin katılımıyla resmi bir Arap askeri ittifakına dönüşmedi, çünkü birçok Arap ülkesi bu önerilere ihtiyatla yaklaşarak hassas bölgesel durumu ve dayattığı karmaşık güvenlik dengelerini kavradı.

Fars Körfezi ülkeleri, doğrudan bir bölgesel gücü (İran'ı) hedef alan bir ittifaka girmenin, İran'a karşı gerilimin tırmanması olarak yorumlanacağını bilmektedir. Bu gerilim tırmanışı, İran'ın tepkilerini tetikleyerek güvenlik ikilemini yeniden canlandıracak ve potansiyel olarak çatışmayı bir vekalet savaşından doğrudan bir savaşa dönüştürebilecektir.

İsrail'in Arapları İran'la Savaşa Sürükleme Israrı

Son ABD ve Siyonist rejimin İran'a karşı savaşı (bölgesel bir savaşa dönüşen) göz önüne alındığında, İsrail kapsamını genişletmenin peşinde olup amacı, bu savaşı Fars Körfezi'nin iki yakası arasında doğrudan bir savaşa dönüştürmek ve böylece Arap ülkelerini İran'la doğrudan bir savaşa sürüklemektir.

Bu arada, ABD'yi İran'la doğrudan karşı karşıya gelmeye ikna etmede başarılı olan Netanyahu'nun, bölge ülkelerinin daha geniş katılımını sağlama veya en azından Araplara savaşın denkleminde onların da bir parça olduğunu gösterme yeteneğine bahis oynadığı anlaşılmaktadır.

Bölgesel Savaşın Araplara Verdiği Ders

Buna karşılık, Fars Körfezi ülkeleri, İran'la açık bir savaşa girmenin veya doğrudan bu ülkeye karşı yöneltilen askeri ittifaklara katılmanın, kalkınma ve istikrarı ilerletme planlarıyla bağdaşmadığına inanmaktadır. Bu nedenle, İsrail'in Fars Körfezi'nde İran'la çatışma bağlamında (özellikle İran'ın Fars Körfezi'ndeki ABD üslerine yönelik saldırılarından sonra) doğrudan bir güvenlik aktörü olarak girmesi, istikrarı güçlendirmeye yardımcı olmadığı gibi, bölgesel 'güvenlik ikilemini' yeniden üretmektedir.

Sonuç olarak, Fars Körfezi'nin bölgesel güvenliğine yönelik (İran'ın savaşı sona erdirme yaklaşımının bir parçası olarak önerdiği) gelecek yaklaşımı, Fars Körfezi'nin iki yakası arasında fikir birliğine dayanan, gerilimleri azaltan ve bölgesel anlayış için çerçeveler oluşturan daha kapsamlı bir yaklaşıma ihtiyaç duymaktadır.

İran'a karşı son savaştan sonra, Fars Körfezi'nin geleceği sadece bu çatışmadan kaynaklanan askeri güç dengesiyle belirlenmeyecek, aynı zamanda ülkelerinin dış çatışmaların kendi iç alanlarına sızmasını engelleyen ve bunun yerine onları açık askeri çatışmalar mantığından mümkün olduğunca ayırmaya yardımcı olan bir güvenlik denklemi oluşturma yeteneğiyle de belirlenecektir.

Trump’ın ikinci başkanlık döneminin diplomatik zirvesi olarak planlanan Pekin ziyareti, vaat edilenin aksine somut kazanımlardan uzak bir şekilde sona erdi.


13 Mayıs 2026’da başlayan iki günlük temaslar, Çin’in küresel sahnedeki yükselen imajını pekiştirirken, Amerika’nın müzakere masasındaki zayıflığını gözler önüne serdi.

Tayvan Konusunda Xi’den Net Uyarı

Zirvedeki güç dengesinin en somut göstergesi, Şi Cinping’in Tayvan konusundaki eşi benzeri görülmemiş sert tonuydu. Xi, Tayvan meselesindeki yanlış bir adımın iki ülkeyi rekabete değil, doğrudan bir askeri çatışmaya sürükleyeceği konusunda Trump’ı açıkça uyardı.

Silah Paketi Sessizliği: Washington’un Tayvan için hazırladığı 14 milyar dolarlık silah paketinin onaylanmaması dikkat çekti.

Altı Güvence Riski: Analistler, Trump’ın Çin ile silah satışlarını görüşmesinin, 1982’deki "Altı Güvence" ilkesinin ihlali anlamına gelebileceği konusunda uyarıyor.

İran Petrolü ve Ambargonun Delinmesi
Washington’un en önemli hedeflerinden biri olan Pekin’i İran petrolü alımını durdurmaya ikna etme çabası başarısızlıkla sonuçlandı.

Çin’in Kararlılığı: Trump, Xi’nin kendisine Çin’in İran’dan petrol almaya devam edeceğini açıkça söylediğini itiraf etti.

Geri Adım: Trump, İran petrolü alan Çinli şirketlere yönelik yaptırımların kaldırılmasını değerlendireceğini belirterek, "Maksimum Baskı" politikasından büyük bir geri adım sinyali verdi.

İran’ın "Stargate" Projesine Darbesi

ABD’nin yapay zeka alanında Çin’e karşı üstünlük kurmak için başlattığı 500 milyar dolarlık

Stargate Projesi, İran’ın bölgedeki hamleleriyle sarsılmış durumda.

Veri Merkezlerine Saldırı: İran füzelerinin Bahreyn ve Dubai’deki AWS ve Oracle veri merkezlerini vurması, bölgedeki teknolojik altyapının kırılganlığını kanıtladı.

Stratejik Boşluk:Analistler, İran’ın bu saldırılarının ABD ve Çin arasındaki yapay zeka yarışındaki farkı kapattığını ve Çin’e stratejik bir fırsat sunduğunu belirtiyor.

Ekonomik Hayal Kırıklığı: Boeing ve Ticaret

Ziyaretin ekonomik ayağı da beklentilerin çok altında kaldı.

Sipariş Kaybı: 500 adet uçak siparişi beklenirken, Çin’in sadece 200 Boeing uçağı alacağını açıklaması şirketin hisselerinde %4’lük bir düşüşe yol açtı.

2017 Karşılaştırması: Trump’ın 2017’deki ilk ziyaretinde

imzalanan 250 milyar dolarlık anlaşmalarla kıyaslandığında, bu ziyaretin ekonomik bilançosu ABD’nin zayıflayan pazarlık gücünü simgeliyor.

Güvenlik Krizleri ve Fiziksel Arbede

Diplomatik protokollerin ötesinde, saha operasyonlarında da gerilim zirve yaptı.

Tapınak Arbedesi:Pekin’deki Cennet Tapınağı (Temple of Heaven) girişinde, Amerikan Gizli Servis (Secret Service) ajanları ile Çin güvenlik güçleri arasında fiziksel bir çatışma yaşandı.

Silah Krizi: Çinli yetkililerin, silahlı Amerikan korumalarının içeri girmesine izin vermemesi, iki süper güç arasındaki derin güvensizliğin fiziksel bir yansıması olarak yorumlandı.

Sonuç: Doğu’nun Doğuşu, Batı’nın Günbatımı

Şi Cinping’in "Doğu yükseliyor, Batı geriliyor" tezi, bu ziyaretle birlikte daha görünür hale geldi.

Uzman Görüşü: Cornell Üniversitesi’nden Allen Carlson’un belirttiği gibi, bu müzakerelerden gerçekçi bir sonuç çıkma ihtimali "sıfıra yakın"dı.

Trump’ın "olağanüstü anlaşmalar" söylemine rağmen, Pekin’den elinde somut bir belge olmadan dönmesi, Çin Seddi’nin artık sadece fiziksel bir yapı değil, Amerikan hegemonyasına karşı aşılması zor bir stratejik bariyer haline geldiğini gösteriyor.

ABD’nin İran ile barış yapmaya çalıştığı süreçte Gazze canisi Netanyahu’nun BAE’yi ziyaret ettiği ortaya çıktı. İsrail tarafı Şeyh Nahyan ile iki hafta önce yapılan ‘gizli’ görüşmeyi ‘İsrail-BAE ilişkilerinde tarihi bir ilerleme’ olarak niteledi. Bölgede ve İslam dünyasının genelinde oluşan tepkiler üzerine ise Abu Dabi ziyareti yalanlama yoluna gitti.

Gazze’de 73 bine yakın Filistinliyi katleden, ardından İran ve Lübnan’a savaş açan İsrail Başbakanı Netanyahu’nun askeri bir heyetle mart ayı sonunda gizlice Abu Dabi’ye giderek BAE Devlet Başkanı Nahyan’la bir araya geldiği belirtildi. İslam dünyasında tepki çeken görüşmeyi Netanyahu’nun ofisi ‘İsrail-BAE ilişkilerinde tarihi bir ilerleme’ olarak niteledi. BAE Dışişleri Bakanlığı ise ziyareti yalanladı. Yapılan açıklamada BAE-İsrail ilişkilerinin şeffaf olduğu ve İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde yürütüldüğü ifade edildi.

BÖLÜNME TOHUMLARI EKEN HESAP VERECEK
Netanyahu’nun gizli ziyaretinin zamanlaması ayrıca dikkat çekti. Görüşmenin Gazze ve Batı Şeria’da Filistinlilerin katledildiği, Lübnan’ın işgal edildiği dönemde olması eleştiri oklarının hedefine oturdu. Siyasi gözlemciler ve insan hakları savunucuları gelişmeyi ‘Filistin ve Lübnan halkının yaşadığı trajediye karşı duyarsızlık’ olarak nitelerken, İran cephesinden bölgedeki tansiyonu artıracak açıklama geldi. Dışişleri Bakanı Arakçi BAE’yi işaret edip ‘İsrail ile iş birliği yaparak bölünme tohumları ekenler hesap verecek’ dedi.

İSRAİL NETANYAHU-NAHYAN GÖRÜŞMESİNİ DOĞRULADI, İRAN SERT ÇIKTI
BAE İSRAİL’İN ‘AKTİF ORTAĞI’
Gazze’de katliamların sürdüğü, Lübnan’ın hedef alındığı ve İran savaşının bölgeyi ateşe verdiği bir dönemde Netanyahu’nun BAE lideri Nahyan’la gizlice görüştüğü İsrail tarafından doğrulandı; Abu Dabi iddiayı yalanladı. İran Dışişleri Bakanı, BAE’yi İsrail’in “aktif ortağı” olmakla suçlayarak, “Hesap verecekler” dedi.

Gazze’de on binlerce Filistinlinin ölümünden sorumlu tutulan İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, İran ve Lübnan savaşlarının gölgesinde BAE’ye gizli bir ziyaret gerçekleştirdiği iddiası Körfez’de yeni bir krize dönüştü. Netanyahu’nun ofisi, mart sonunda BAE Devlet Başkanı Şeyh Muhammed bin Zayed Al Nahyan ile El-Ain’de birkaç saat süren gizli bir görüşme yapıldığını doğruladı ve teması “İsrail-BAE ilişkilerinde tarihi bir ilerleme” olarak nitelendirdi. BAE Dışişleri Bakanlığı ise iddiayı “tamamen asılsız” diyerek reddetti. Abu Dabi, İsrail’le ilişkilerin 2020’de imzalanan Abraham Anlaşmaları çerçevesinde “şeffaf” yürütüldüğünü savundu; gizli ziyaret ya da İsrail askeri heyetinin kabul edildiği iddialarını yalanladı. Ancak ziyaret iddiasının zamanlaması tepkiyi büyüttü. Görüşmenin, Gazze’de katliamların sürdüğü, Lübnan’ın hedef alındığı ve İran savaşının bölgeyi ateşe verdiği bir döneme denk gelmesi, BAE-İsrail yakınlaşmasını yeniden tartışmaya açtı. Tahran cephesinden en sert açıklama Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’den geldi. BRICS toplantısında konuşan Arakçi, BAE’yi İsrail saldırılarının “aktif ortağı” olmakla suçladı. İranlı bakan, Abu Dabi’nin topraklarını İran’a yönelik saldırılarda kullandırdığını öne sürerek, “İsrail’le işbirliği affedilemez. Düşmanlıkla İran’a karşı işbirliği yapanlar hesap verecek” dedi.

BAE suçlamaları reddetse de, İsrail’le ticaret, teknoloji ve güvenlik alanlarında hızla derinleşen ortaklık, savaş ortamında daha görünür hale geldi. 2020’de ABD’nin arabuluculuğunda imzalanan Abraham Anlaşmaları ile BAE, İsrail’le resmen ilişkileri normalleştiren ilk Körfez ülkesi oldu. O tarihten beri iki ülke arasında ticaret, teknoloji ve özellikle güvenlik alanında işbirliği hızla arttı. İran savaşı sırasında bu işbirliği daha da belirginleşti. BAE’nin İran füzelerine karşı İsrail’den hava savunma sistemi aldığı ve İsrail askerlerinin BAE’de konuşlandığı yönünde iddialar da ortaya atılmıştı/karar

Bu mücadelenin önemli boyutlarından biri, medeniyet boyutu olarak değerlendirilmektedir ve ümmetin şehit imamının sözlerinde de kendini göstermiş; Şehitler Efendisi’nin (a.s) kanlı ve medeniyet kurucu kıyamına işaret edilerek İmam Hüseyin’in (a.s) şu tarihî sözü yankılanmıştır: “Benim gibi biri, Yezid gibi biriyle biat etmez…”

2026 yılının Şubat-Mart ayında İran’a dayatılan ve “Ramazan Savaşı” ya da “Üçüncü Dayatılmış Savaş” olarak adlandırılan mücadelenin askerî, siyasi, ekonomik, medya ve benzeri çeşitli boyutlara sahip olduğu konusunda hiçbir şüphe yoktur. İran topraklarının özel konumu ve Hürmüz Boğazı üzerindeki hâkimiyeti nedeniyle bu savaş dünya ekonomisi ve deniz taşımacılığı üzerinde de etkili olmuş ve sonuçları hâlen devam etmektedir. Ancak bu mücadelenin önemli boyutlarından biri, medeniyet boyutu olarak değerlendirilmektedir ve ümmetin şehit imamının sözlerinde de kendini göstermiş; Şehitler Efendisi’nin (a.s) kanlı ve medeniyet kurucu kıyamına işaret edilerek İmam Hüseyin’in şu tarihî sözü yankılanmıştır: “Benim gibi biri, Yezid gibi biriyle biat etmez ve onun karşısında boyun eğmez.” Şehit devrim imamının Beyaz Saray yöneticilerine hitaben söylediği sözler de aynı mantık ve kültürel-imanî söylemden kaynaklanmaktadır ki bu söylem, hak cephesinin batıla karşı mücadelesini zihinlerde canlandırmakta ve her şeyden önce dine bağlılık, sahih inançlar, kültür ve özetle medeniyet ile medeniyet söylemi meselesi üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Bu medeniyet savaşının boyutlarını ve mahiyetini daha iyi kavrayabilmek için öncelikle “medeniyet” kelimesi ve kavramının daha iyi açıklanması, ardından mevcut savaş ve onun medeniyet boyutları hakkında daha fazla bilgi sahibi olunması gerekmektedir.

“Medeniyet” kelimesi, şehirleşme ve insanın şehir hayatı anlamındaki “medenilik” kavramından türemiştir; insanın toplumsal yaşamına yön verir ve bir toplumun dini ile dinî inançlarıyla derin bir bağa sahiptir. Büyük Amerikalı tarihçi ve medeniyet araştırmacısı Will Durant’ın ifadesiyle medeniyet, kültürel yaratıcılığı mümkün kılan toplumsal düzendir. (Medeniyet Tarihi, cilt 1, s.4)

Ayrıca Ali Şeriati’ye göre tarih, geleceğe doğru akan bir harekettir ve insan, mahiyeti tarih içerisinde şekillenen bir varlık olarak değerlendirilebilir; bu mahiyet ise kültür ve medeniyetin kendisidir. Bu nedenle tarih, insanın nasıl oluştuğunu, insan toplumunun dönüşüm ve gelişim sebeplerini, etkenlerini ve yasalarını tanıma bilgisidir. (Medeniyet Tarihi, s.27)

İnsanlık medeniyetleri arasında, İslam’ın yüce öğretileri üzerine kurulu olan İslam medeniyeti özel bir parlaklığa sahiptir. Özellikle inanç alanında tevhid, insanlar arasında eşitlik ve toplumsal-ekonomik alanda adalet gibi öğretileri sayesinde bütün halk kitleleri için büyük bir çekicilik oluşturmuş ve insan fıtratına uygun bu medeniyete katılma yönünde milletlerde güçlü bir eğilim meydana getirmiştir. Bu nedenle İslam medeniyetinin temelini oluşturan İslam dini, günümüzde Avrupa ve Amerika dâhil olmak üzere dünyada giderek yayılmaktadır. İran topraklarında doğan İslam Devrimi de bu semavî dine yönelik büyük bir ilgi ve yöneliş ortaya çıkarmıştır. Bugün İran İslam Cumhuriyeti; ilim öğrenme, çalışma ve çaba, toplumsal adalet, sömürgecilik ve Batı hayranlığıyla mücadele, özellikle Amerika Birleşik Devletleri gibi dünya sömürücüsü güçlerin tahakkümünü kabul etmeme temelinde İslam medeniyetinin yeniden ihtişam dönemine dönmesini beslemekte ve bu söylem artık güçlü ve köklü bir ağaca dönüşmüş bulunmaktadır.

İslam medeniyeti parlak tarihi boyunca çeşitli alanlarda büyük bilim insanları, yazarlar, aydınlar ve düşünürler yetiştirerek dünya ilim ve medeniyetine sunmuştur. Bu süreçte İranlıların ve Arapçadan sonra İslam dünyasının ikinci dili olarak Farsçanın rolü eşsiz ve geniş kapsamlı olarak değerlendirilmektedir. Bu topraklarda çok sayıda Müslüman düşünür yetişmiştir. Bu nedenle İran, günümüz dünyasında asli İslamî öğretilere dönüşün ve yeni İslam medeniyetinin kurulmasının bayraktarı olarak tanıtılmış; fazilet severler ve özgürlük taraftarlarının kalplerinde giderek artan bir heyecan meydana getirmiştir. Sömürgecilik, kapitalizm, liberalizm ve siyonizmden bıkan dünya halkları bu söyleme yönelmiştir. Bunun sonucunda Batı medeniyetinin, özellikle de Amerika ve siyonizmin hassasiyeti artmış; İslam dünyasını yutmak, milletleri sömürmek ve kendi egemenliğini tüm dünyaya yaymak isteyen bu güçler, ekonomik yaptırımlar uygulamak, İran’ı bölgesel ve küresel düzeyde yalnızlaştırmaya çalışmak, Nusra Cephesi ve IŞİD benzeri silahlı gruplar oluşturmak gibi tüm girişimlerinin ardından büyük bir risk alarak bütün imkânlarıyla İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı eşitsiz ve topyekûn bir savaşa girmişlerdir. Amaçları, İslam’ın hakiki temsilcisi ve İslam medeniyetinin öncüsü olan bu ülkeyi felç etmek, siyasi ve askerî liderleri hedef alarak kısa vadede ilerleyişini durdurmak ve ülkeyi parçalamaktı. Böylece bunun, bütün Müslüman ülkeler ve İslam medeniyeti iddiasında bulunanlar için ibret olması; uzun yıllar boyunca kimsenin İslam medeniyetine dönüşten, siyasi İslam’dan ve İslamî düşünce ile hükümlere dayalı bir yönetim kurulmasından söz edememesi ve bu düşüncenin tamamen unutulması hedefleniyordu.

İslam medeniyetinin manifestosu olan Kur’an-ı Kerim, cahiliye dönemi Araplarının kabileci anlayışına karşı daha üstün bir bakış açısı ortaya koymuş ve “ümmet” kavramını o dönemin literatürüne sokmuştur ki bu kavram medeniyetin açıklanması ve inşasında oldukça yol gösterici olmuştur. Enbiyâ Suresi’nin 92. ayeti de bu meseleye değinmekte ve düşünce ile tevhid esasına dayalı bir düzen ortaya koymaktadır.

İran İslam Devrimi ile yeniden ihtişam ve büyüklük umudu artan İslam medeniyeti, özellikle Amerika ve İsrail olmak üzere İslam düşmanlarının gözünde büyük bir tehdit olarak görülmektedir ve Batı Asya başta olmak üzere dünyadaki kötü hedeflerinin gerçekleşmesi önünde büyük bir engel sayılmaktadır. Bu nedenle son dayatılmış savaş, her şeyden önce bir medeniyet savaşı olarak değerlendirilmektedir ve İslam Cumhuriyeti’nin ilerleyişini durdurmayı amaçlamaktadır ki diğer İslam ülkeleri için bir modele dönüşmesin. Son savaş, iki medeniyetin karşı karşıya gelişidir: Bir tarafta Amerika Birleşik Devletleri ve siyonist rejim merkezli Batı medeniyeti, diğer tarafta ise İran merkezli İslam medeniyeti ve direniş grupları yer almaktadır.

Muhammed Cevad Gudini/Tabnak

Kaynaklar:

Kur’an-ı Kerim
Will Durant, Medeniyet Tarihi, İlmi-Kültürel Yayınları, 1378
Ali Shariati, Medeniyet Tarihi, Kalem Yayınları, 1384

İran Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı Muhammed Rıza Arif, ülkesinin Hürmüz Boğazı üzerindeki “haklarının belirlendiğini ve meselenin kapandığını” söyledi.

İran hükümetinin internet sitesine göre Arif, başkent Tahran’da katıldığı toplantıda yaptığı konuşmada, Hürmüz Boğazı’na ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Hürmüz Boğazı’nın İran’ın ulusal güvenliği ve kalkınmasının sağlanmasındaki stratejik rolüne değinen Arif, “İran İslam Cumhuriyeti ramazan savaşından sonra yönetimde yeni bir aşamaya girdi ve kendini bu şartlar için hazırlamalıdır.” ifadelerini kullandı.

Arif, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki haklarının (kendileri açısından) “belirlendiğini ve meselenin kapandığını” kaydetti.

Savaştan sonra İran’ın, “bölgenin etkin gücü ve küresel bir süper güç” olarak kabul edildiğini savunan Arif, “Biz de bu yeni konuma göre planlama yapmalıyız. Şimdiye kadar ülkenin planları, düşmanların yaptırımları ve baskılarına göreydi ancak şimdi ülkemizin ve hatta bölgenin güvenliği, refahı ve kalkınması için planlama yapmalıyız.” diye konuştu.

 

İran’dan Hürmüz Boğazı Resti; Petrol Geliri İkiye Katlanacak

Dünya ekonomisinin can damarı ve petrol ticaretinin en kilit noktası olan Hürmüz Boğazı’nda sular bir türlü durulmuyor. Bölgedeki savaş ortamı her geçen gün tırmanırken, ipleri elinde tutan Tahran yönetiminden küresel piyasaları adeta altüst edecek o kritik açıklama geldi. Sadece bölge ülkelerini değil, pompaya yansıyacak fiyatlarla tüm dünyayı yakından ilgilendiren bu hamle, Körfez’deki tansiyonu daha da tehlikeli ve geri dönülmez bir boyuta taşıdı.

KARARGAHTAN DÜNYAYA NET MESAJ
İran cephesinde alınan kararların yankıları sürerken, askeri kanadın en yetkili isimlerinden biri sessizliğini bozdu. İran Silahlı Kuvvetleri’nin ortak operasyon komutanlığı Hatem el-Enbiya Merkez Karargahı Sözcüsü İbrahim Zülfikari, ülkesinin ISNA haber ajansına verdiği demeçte çok sert mesajlar iletti.

Boğazdaki hakimiyetin İran’a sağlayacağı devasa avantaja dikkat çeken Zülfikari, kararlılıklarını “Hürmüz Boğazı’nı kontrol etmek bize petrol gelirlerinin iki katı ekonomik gelir sağlayacak ve dış politika gücümüzü artıracak. Bu savaştan sonra geri çekilme olmayacak” ifadeleriyle kaydetti.

TANKER BAŞINA 2 MİLYON DOLAR TARİFESİ
Askeri yetkililerin bu çıkışının perde arkasında ise siyasi kanadın aylar önce attığı o tarihi adım yatıyor. İran Parlamentosu’nun geçtiğimiz mart ayında onayladığı yasa tasarısı, bölgeden geçen uluslararası gemiler için ağır bir fatura çıkardı. Yasaya göre Hürmüz Boğazı’nı kullanan tüm gemilere geçiş ücreti uygulanması resmen karara bağlandı.

Bu yeni tarifenin bedeli ise dudak uçuklatan cinsten. Özellikle dev petrol tankerleri için telaffuz edilen geçiş ücretlerinin gemi başına 2 milyon dolara kadar ulaşabileceği belirtildi.

TAHSİLAT SÜRECİ BAŞLADI MI?
Tüm dünya bu fahiş geçiş ücretlerinin küresel tedarik zincirine ve petrol fiyatlarına vuracağı darbeyi konuşurken, en çok merak edilen detay henüz netlik kazanmadı. Tahran yönetiminin, meclisten geçen bu yasa tasarısını sahada ne zaman fiilen uygulayacağı ve geçiş yapan gemilerden ücret tahsilatına başlayıp başlamadığına ilişkin resmi makamlardan herhangi bir net bilgi paylaşılmadı/milligazete