کارگر

کارگر

 İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, BRICS zirvesinde ABD’nin saldırgan tehditlerine meydan okudu. Washington’un askeri yöntemlerle sonuç alamayacağını vurgulayan Erakçi, bölge ülkelerini emperyalizmin oyuncağı olmamaya çağırdı.

 
İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, Yeni Delhi'de düzenlenen BRICS Dışişleri Bakanları Toplantısı'nın ardından yaptığı açıklamalarda, emperyalist odakların bölgeye yönelik saldırgan politikalarının iflas ettiğini bir kez daha ilan etti. ABD ve İsrail'in bölgedeki varlığını "tehdit ve savaş" üzerine kurguladığını belirten Erakçi, Tahran’ın bu zorbalığa boyun eğmeyeceğini kararlı bir dille ifade etti.

'40 GÜN SAVAŞTINIZ VE SONUCU GÖRDÜNÜZ'
 
İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, ABD'nin saldırı tehditlerine ilişkin, "40 gün boyunca bizimle savaştılar ve sonucu gördüler. İran'a saygılı bir şekilde konuşanlar aynı dilde karşılık alacaklardır." dedi.

Erakçi, Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS Dışişleri Bakanları Toplantısı sonrasında İran basınına açıklamalarda bulundu.

ABD Başkanı Donald Trump'ın savaşı yeniden başlatma yönündeki tehditlerinin sorulması üzerine Erakçi, "Bu tehditlere alışkınız. Uzun zamandır çeşitli şekillerde ve yöntemlerle tehditlerini tekrarlıyorlar, ancak kendileri de bu tehditlerden veya başlattıkları savaştan hiçbir sonuç alamayacaklarını biliyorlar." ifadelerini kullandı.

 
Meselenin askeri yöntemlerle çözülmesinin mümkün olmadığını söyleyen Erakçi, "40 gün boyunca bizimle savaştılar ve sonucu gördüler. İran'a saygılı bir şekilde konuşanlar aynı dilde karşılık alacaklardır. Umarım bu retoriği bir kenara bırakıp mantığa yönelirler. Her ne kadar mantığa yönelecekleri umulmasa da sorunlara askeri alan dışında çözüm aramaları gerektiğini bilmeliler çünkü bu yoldan hiçbir sonuç elde edemeyecekler." dedi.

Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE), ABD-İsrail'in İran'a saldırılarıyla başlayan savaş sırasında saldırgan taraflara topraklarını ve hava sahasını kullandırdığını ve bu konuda kesin delillere sahip olduklarını kaydeden Erakçi, "Birleşik Arap Emirlikleri, bu savaşta ABD'nin yanındaydı ve mağdur rolü oynayıp topraklarına saldırıldığını söyleyemez. İran yalnızca Emirlikler topraklarındaki Amerikan hedeflerine saldırdı. Bu konuyu da BRICS toplantısında dile getirdim." diye konuştu.

İranlı Bakan, "Biz ve Birleşik Arap Emirlikleri komşuyuz, geçmişte birlikte yaşadık ve gelecekte de birlikte yaşamalıyız. Bu nedenle bakış açımızı değiştirmeli ve güvenliği yabancı ülkelerle değil, birbirimizle işbirliğinde görmeliyiz." değerlendirmesinde bulundu.


 

Çarşamba, 13 May 2026 04:10

Arap Yarımadası’ndaki Siyon düşü

"Soykırımcı-Epstein koalisyonunun İran’a karşı yürüttüğü savaş, utangaç ortaklıklar üzerindeki örtüyü eritti. Emirliklerin; Suudilerin 2002’de İsrail’le 1967 sınırları üzerinden Filistin devletinin kurulmasına karşılık normalleşmeyi öngören Arap barış planına ihanet ederek 2020’de Abraham Anlaşmalarına katılması basit bir tanıma adımı değildi."

Kökeni İngiliz himayesine dayanan bir emirlikler ittifakının (Emirât el-Muttahide et-Tis’iyye), Zayid’in oğullarının elinde Arap Yarımadası’nda bir ‘Siyon’ düşüne dönüşmesi, dün uçuk komplo teorilerine konu olabilirdi. Fakat son altı yılda cisimleşen bir hakikate dönüştü. Belki yedi emirlikten oluşan bugünkü Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) iktidarını perçinleyen Zayid’in oğullarının, İsrailoğullarıyla parlayan ittifakını şaşırtıcı olmaktan çıkarmanın yolu, kurucuların tarihinden uzaklaşmamaktır.

Soykırımcı-Epstein koalisyonunun İran’a karşı yürüttüğü savaş, utangaç ortaklıklar üzerindeki örtüyü eritti. Emirliklerin; Suudilerin 2002’de İsrail’le 1967 sınırları üzerinden Filistin devletinin kurulmasına karşılık normalleşmeyi öngören Arap barış planına ihanet ederek 2020’de Abraham Anlaşmalarına katılması basit bir tanıma adımı değildi.

Bu anlaşma Emirlikleri, İran’a karşı kapsamlı bir yığınağa ve özel operasyonlar merkezine dönüştürdü. İsrail çok yönlü müdahale planları için askeri, istihbarat, teknik ve mali unsurlarıyla birlikte karşı kıyıya yerleşmiş oldu.

Birkaç yıl içinde Mossad; İran’ın ekonomik ağlarının izlenmesi, İranlıların casus olarak devşirilmesi, İran içinde casusluk ağları ve operasyonel hücrelerin kurulmasında Dubai ve Abu Dabi’yi etkili bir şekilde kullandı.

Savunma, istihbarat ve teknik iş birliğinin ötesinde İsrail, savaş sırasında Emirliklere demir kubbe bataryası ve asker konuşlandırdı. Bu gelişmeler, Abu Dabi’nin İran’la komşuluğu tamamen yakmayı göze aldığını ve kendi geleceğini Amerikan-İsrail ekseniyle kurmaya kararlı olduğunu gösterdi.

Abu Dabi’nin finansal işlemlere izin vermek gibi İran’ı gözeten bazı esneklikleri, Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin Amerikalılarla Afganistan, Irak ve Suriye’de kurduğu denklemle ilişkiliydi. İran siyasetini tamamen İsrail’e endeksleyen Başkan Donald Trump’ın 2020’de Süleymani’yi öldürtmesinin ardından bu denklem çözüldü. Abraham Anlaşmaları da bundan 9 ay sonra geldi. Huzistan Araplarından olan İran Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Ali Şemhani, Abu Dabi ve Dubai hatlarıyla daha fazla bozulmayı önleyen ilişkilere sahipti. Son savaşta onu da ortadan kaldırdılar. İsrail her zaman İran’ın Araplarla ilişkisini hedef aldı; suikastlarla ya da politik diskurla.

Bu savaş sırasında Arap liderler arasında İran’ın işinin bitirilmesi yönündeki temenniler, BAE örneğinde olduğu gibi soykırımcı saldırganlıkla açık bir ortaklığa dönüştü.

Bu yüzden de savaşı yürüten güçlere askeri üslerini, limanlarını, hava sahalarını, tesislerini ve lojistik hatlarını kullandıran ülkeler arasında misillemelere en fazla maruz kalan BAE oldu. Öteki Körfez ülkeleri saldırgan tarafa ev sahipliğinden, yani pasif ortaklıktan aktif ortaklığa geçmeyi göze alamadı. Mesela Suudi Arabistan ve Kuveyt sonunda geçen hafta Trump’a “Bizi yakacak tek taraflı ve koordinasyonsuz hareketlere kalkışma” demek durumunda kaldı. Bu iki ülke, Hürmüz’ü açmaya dönük umutsuz ‘özgürlük yolu projesi’nde askeri üslerini ve havaalanlarını kullandırmak istemedi. Her ne kadar MbS (Suud Veliahtı Muhammed bin Selman) ilk başta İran’a karşı savaşın yarıda bırakılmamasını salık vermiş olsa da!

ABD’nin temel ve tek önceliğinin İsrail’in güvenliğini sağlamak olduğunu, şer eksenine Körfez’in ekonomik damarlarının misillemelerle vurulabilir olarak görüldüğünü ve tehlikeye atılan ortakları korumak için fazla bir şey yapılmadığını anladılar. Amerikalılar trilyonluk yatırım taahhütleri ve silah anlaşmalarıyla daha fazla ilgileniyorlardı.

Müdahaleler İsrail’in bölgede hegemonik güç olma planlarına göre gelişirken Emirliklerin finansal ve lojistik gücüyle buna katılması Körfez’in genelindeki tercihleri yansıtan bir şey değil. Çünkü bu, göğüsleyebilecekleri risklerin çok ötesinde sonuçlar getirdi. İran’ın çökeceği ya da bir yere gideceği de yoktu. Tam tersi, saldırgana ev sahipliği yaparak çöküşüne katkı sundukları komşuda daha kararlı ve adanmış kadrolar öne çıkıyordu. Aslında BAE içinde bile bazı emirlikler, Zayid’in oğullarının siyonizme bu kadar teşne olmasına ‘yeter artık’ deme noktasına geliyor.

İran savaşı aynı zamanda Suudilerin 1950’lerde Bureymi (Umman) ve El Ayn (BAE) petrol sahalarını sınırlarına katma hamlesiyle (Bureymi Savaşı) temelleri atılmış husumetleri kırılma çizgisine taşımada bir katalizör oldu. Bu husumetlerin üzeri Kral Faysal’dan itibaren küllenmişti. Yakınlaşmalar olmuş ve ortaklıklar kurulmuştu. Fakat son zamanlarda Emirliklerin Yemen, Somali ve Sudan’da yediği haltlarla husumetler yeniden dirildi.

Bir önceki sayfada şu vardı: Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın (MbS) babasının hastalığında sarayda ipleri eline almak, Batı’dan icazet koparmak ve Amerikan korumasını sağlamlaştırmak için BAE’deki muadili Muhammed bin Zayid’in (MbZ) mihmandarlığına ihtiyacı vardı. Yemen’de de ‘ortak düşman’ Husilere karşı bir ara birlikteydiler. Ortaklık bir süre sonra ters döndü. MbZ devlet başkanı olurken aralarında bölgesel liderliğin yanı sıra ileri teknoloji ve yatırım üssü olma konusunda rekabet kızıştı. Bu durum, Emirliklerin Suudi çıkarlarına aykırı bir şekilde Kızıldeniz ve Aden Havzalarında İsrail’le iş birliği halinde jeopolitik çelmelerle açık bir husumete dönüştü. İran savaşı başlarken Suudilerin Abu Dabi’ye öfkesi zaten zirve yapmıştı. BAE’ye “Yemen’den derhal çekil” ültimatomu bile verdiler.

Ve nihayetinde Emirlikler, İran savaşını fırsat bilerek OPEC’ten ayrıldı. Suudiler darbe aldı. Üretim kotalarıyla fiyatları belirleyen petrol kartelindeki zayıflama Trump’ı da memnun etti. Emirliklerin Körfez İşbirliği Konseyinden (KİK) çıkması da ihtimal dahilinde.

İran savaşına ya da İsrail’le ortaklığa karşı tutum farklılıkları, Körfez’deki ayrışmaları kaçınılmaz olarak büyütüyor. Bir dönem “İran ve direngen ‘Şii Hilali’, İsrail ve Araplar için ortak tehdittir” söylemi, Arapları siyonist gündemle hizalamaya çok yaradı. Öyle bir noktaya geldiler ki Filistin davası artık Arap Birliğinin sırtında bir yüke dönüştü. Aslında Filistin davasındaki yerleri bir hiçti!

İsrail’in müttefiki değil ancak siyonist ve Mesihçi hegemonyanın hizmetkarları ve kullanışlı aparatları olabileceklerini anlamak istemediler. Kendi tahtlarını borçlu oldukları güç denklemi, güncellenmiş sömürge ilişkileri, mali ve güvenlikle ilgili bağımlılıklar yüzünden işlerine gelmedi. Direniş Ekseni onların rahatlıkla gizleyebildikleri utanç ve ihanetlerine ayna tutuyordu. Suudi Arabistan, kendi tarihsel, coğrafi, demografik ve ekonomik gerçekliğiyle liderliğini temellendirmeye en yakın Körfez ülkesi olarak birkaç kırılma noktasından sonra stratejik ittifak ilişkilerini çeşitlendirmenin kaçınılmaz olduğunu gördü. Pakistan’la ortak savunma anlaşması imzalayıp bir bakıma nükleer şemsiye altına girmesi, esasen İran değil İsrail’in yayılmacı tehdidinin tahrik ettiği bir adımdı. Çin ve Rusya ile ilişkiler bir yana Suudilerin Pakistan, Türkiye ve Mısır’la mesaisini artırması; İsrail’i, Şii ekseninden sonra baş edilmesi gereken yeni radikal Sünni eksen olarak gardını almaya itti. Tehdit tanımlamaları bugünün verilerini değil, geleceğin potansiyel ittifak ilişkilerini hedef alıyor. Tel Aviv ve Washington’da karar mekanizmalarını esir alan siyonist-Mesihçi eksenin Riyad’ın yeni yönelimiyle alarm verip bölge ülkelerine Abu Dabi modelini önermesi boşuna değil. Bunu tembih ve tehditle yapıyorlar. Fakat ne yaparlarsa yapsınlar son savaş, İran ile komşularını karşı karşıya getirse de suyun yatağını öyle ya da böyle değiştiriyor. (evrensel)

Fehim Taştekin

İsrail Meclisi, Filistinli tutuklulara yönelik idam uygulamasının önünü açacak tartışmalı yasa tasarısını kabul etti. Karar, uluslararası insan hakları kuruluşlarının sert tepkisine neden oldu.

Meclis Genel Kurulu’nda yapılan oylamada yasa tasarısı 93 oyla kabul edilirken, ret oyu çıkmadı. Düzenleme kapsamında, “İsrail’in varlığını hedef alan saldırılar” suçlamasıyla hüküm giyen kişilere idam cezası uygulanabilecek.

Yasa ayrıca yargılamaların kamuya açık yapılabilmesine de imkan tanıyor. İnsan hakları örgütleri ise düzenlemenin doğrudan Filistinlileri hedef aldığını ve uluslararası hukuka aykırı olduğunu savunuyor.

Kararın ardından bölgede tansiyonun daha da yükselmesinden endişe edilirken, Filistin yönetiminden ve çok sayıda uluslararası kuruluştan sert açıklamalar geldi.

Çarşamba, 13 May 2026 04:01

Gazze Bir Sınav Kağıdı

"Zulmün yoğun yaşandığı dönemlerde hakka dair bir ses, bir söz, bir hareket en ağır silahlardan daha büyük tesir gösterir ki, tarihte bu hep böyle olmuştur."

Merhum Cahit Zarifoğlu’nun  1980’li yıllarda ifade ettiği “Filistin bir sınav kağıdı, her müminin önünde” sözü Filistin meselesinin İslam toplumlarının yöneticisinden eğitimcisine, politikacısından, mütefekkirine ve toplumun bütün fertlerine uzanacak kadar geniş ve  önemli bir dava olduğuna işaret etmektedir. Bugün aynı şekilde Gazze de her mümin için başlı başına bir sınav kağıdı…Merhum’un yıllar önce sarf ettiği bu ifadenin bugün de geçerliliğini koruyor olması ise sınavdan kaldığımızı göstermektedir. Ne acıdır ki bölgede hak, hukuk, adalet ve özgürlük gibi değerler ayaklar altına alınırken toplumun öncü ve liderleri çıkarlarını, makam ve mevkilerini kaybetme endişesi ile sessizliğe gömülmüş bekliyorlar.  Zulmün giderek artması lanetli kavmin güçlü olduğundan değil İslam ülkelerinin rejimlerinin bu zümrelerin tahakkümü altına girmeleri ve köleliğe razı olmalarından kaynaklanıyor.

Tarihin en ağır katliamlarının yaşandığı Gazze vicdanlarımızı kanatan bir sınav kağıdı ve bu sınavdan hala geçerli bir not almış değiliz. Bunun en büyük nedeni kuşkusuz küresel sisteme zihinsel, siyasi ve ekonomik olarak bağımlılığın devam etmesidir. Bu duruma bağlı olarak coğrafyamızda yüzyıllardan beri sömürgecilik, işgal faaliyetleri ve savaşlar devam ediyor ve  rejimler kirli bir işbirliğinin içine çekilerek küresel sistemin hesaplara uygun hareket etmek durumunda kalıyor ve  çözümün değil sorunun bir parçası haline geliyorlar. Müslümanların pasifliği bölgeye kene gibi yapışan lanetli kavmin cesaretini arttırıyor ve tarih bebek katliamlarına, mahkemede yargılanan çocukların, öldürülen kadınların hazin hikayelerine, işkenceden bitap düşmüş gençlerin görüntülerine tanık oluyor. Düşman güçlü değil, ümmet bilincinden uzaklaşan Müslümanların hareket kabiliyetleri ve cesaretleri zayıf.

Kulaklarımıza çocukların çığlıkları yankılanırken doğal olarak zihnimizde hep aynı soru beliriyor: Filistin ve Gazze bir sınav kağıdı olarak dururken Müslüman yöneticiler, aydınlar, alimler ve bu toprakların atmosferini soluyan  halklar bu sınavın neresinde yer alıyorlar? Elbette zaman zaman ortaya çıkıp açıklamalar yapıyor ve taraflarını ifade ediyorlar ancak artık bunun ötesinde bir adıma, bir çıkışa, bir duruşa  ihtiyaç var. Peki Gazze’de yer gök ağlarken sözde hak ihlallerinin önlenmesine yönelik çalıştığı iddia edilen kurum ve kuruluşlar nerede? 

- BM insan Hakları sözleşmesi, BM Çocuk hakları sözleşmesi,   Cenevre Sözleşmesi neye hizmet eder? 

- Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği gibi kuruluşlar hani nerede?

Siyonist sistemin yan kuruluşları olarak işlev gören bu kurumlar zulme sessiz kalarak el altından desteklerini sürdürüyorlar. Biz cehaleti kurutan ve adaleti tesis eden bir peygambere tabiyiz ve lanetli kavmin değirmenine su taşıyan bu kuruluşlardan merhamet beklemeyiz, beklemeyeceğiz de...  Ancak Gazze’ye bir nefes kadar yakın olan Müslüman ülkelerin yöneticilerinden, politikacılarından ve yürekli alimlerinden bir araya gelip çözüm üretmelerini bekliyoruz ve buna hakkımız var. Umudumuz tanık olduklarımızı gölgede bırakacak kadar büyük ama zihnimizde uçuşan sorulara makul bir cevap bulamıyoruz. Neden?

- Arkadaş bizi temsil edecek uluslararası etkin bir kuruluşumuz yok mu?

- Medyada boy boy fotoğraf vererek kınama faaliyetlerinde bulunan İslam İşbirliği Teşkilatı nerede?

- Kınama eyleminin dışında ne  yapar bu heybetli kuruluşumuz?

Kınadık, bolca kınadık ve artık bunun ötesine geçmeye ihtiyacımız var.

Hak ihlallerini korumak amacı taşıyan kuruluşlarımızın sesi cılız çıkınca yöneticilerimizden harekete geçip ABD üstlerini kapatıp İsrail ile ticari ve askeri ilişkileri sonlandıracak bir hamle beklemiştik ama bu onurlu çıkış  yakınımızdan değil, ötelerden İspanya’dan geldi.  İspanya başbakanı Pedro Sanchez ABD’nin İran operasyonunda üstlerini kullanılmasına izin vermeyerek ve İsrail’de görev yapan büyükelçisini geri çağırarak Siyonist küresel sistemin kirli icratlarına dahil olmadı. Sanchez kendilerini dünyanın hükümranı olarak lanse eden kirli ittifaka hayır diyebilmenin bu kadar kolay ve onurlu olduğunu gösterdi.

Zulmün yoğun yaşandığı dönemlerde hakka dair bir ses, bir söz, bir hareket en ağır silahlardan daha büyük tesir gösterir ki, tarihte bu hep böyle olmuştur. Nitekim Gazze’de yaşanan soykırıma karşı harekete geçen halklar merhamette birleştiler ve bütün dünyada bir uyanışa vesile oldular. Dilleri, inançları, kültürel yapıları farklıydı ama vicdanların dili ve  göz yaşının rengi  aynıydı. İşkenceye uğramış bir çocuğun feryadının tercümeye ihtiyacı yoktu. Vicdan insanın benliğinde taşıdığı bir pusula, kötülüğe karşı sinyal veren  bir güç, denge, terazi, doğal bir hakim. Hak ihlalleri ve acı tüm vicdanların bildiği bir dildi ve Gazze’de sınavı bu dili anlayabilen ve harekete geçerek bedel ödeyenler kazandı. Raccel Corrie, Greta , Ebu Kisk , Thiago Avila ve daha binlerce gizli kahraman bu kulvarda yer aldılar.

 Halkların Gazze’de yaşanan katliamlara karşı yaptıkları protesto eylemleri  küresel Siyonist sistemin bütün dünya için risk taşıdığına dair bir farkındalık oluşturdu ve uyanışa vesile oldu. Halk desteği aynı zamanda bu insanların onurlu mücadelesinin ve  Filistin davasının daha geniş ölçekte tanınmasını sağladı.  Bu bağlamda 2025-2026’da yapılan kamuoyu araştırmalarına göre İsrail’e yönelik olumsuz bakışın yanında ambargo talebinin de arttığı görüldü. Buna göre Avrupa’da halkın %70’i İsrail’e karşı olumsuz bakıyor.  Belçika halkının %62’sinin Fransa halkının %51’nin silah ambargosunun uygulanmasını, Alman halkının %83’nün İsrail’e  daha yoğun baskı yapılmasını ve silah ihracatının durdurulmasını istiyor. Fransız halkının % 68’i Filistin’in devlet olarak tanınmasına destek veriyor.  İrlanda halkının %80’i  İsrail’in Gazze’de soykırım suçu işlediğini kabul ediyor.  Bunun yanında İspanya, İrlanda ve Norveç Filistin devletini tanıdığını açıklayarak bu sürece dahil oluyor. İspanya başbakanı Pedro Sanchez ise Gazze’de yaşanan saldırıların soykırım olduğunu açıkladı ve İsrail’e silah ambargosu için çağrı yaptı. 

Gazze’de yaşanan zulmün sona ermesi için bölgeyi kasıp kavuran ateşe herkesin gücü nispetinde su dökmesi gerekir. Halklar meydandalar çıktılar, siyasiler, politikacılar ve kitleleri peşinde sürükleyen şahsiyetlerin de bu kokuşmuş sistemden bağımsızlaşarak sahip oldukları mirasın farkına varmaları ve adaleti bütün dünyaya tesis etmeleri gerekir. Bu bir sorumluluktur. (islamianaliz)

Fatma Tuncer

Çarşamba, 13 May 2026 03:59

Cesur Trump Kuş Sesi İle İrkildi!

“Yakarız, yok ederiz” tehditleriyle mangalda kül bırakmayan Trump, Beyaz Saray’da duyduğu kuş sesiyle paniğe kapıldı. Gökyüzündeki hareketliliği dron sanan Trump’ın tedirgin anları kameralara yansıdı.


“Yakarız, yok ederiz” tehditleriyle mangalda kül bırakmayan Trump, Beyaz Saray’da duyduğu kuş sesiyle paniğe kapıldı.

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da basın mensuplarının sorularını yanıtladığı sırada dikkat çeken bir an yaşadı.

Konuşma esnasında havada gördüğü bir kuşu dron zanneden Trump kısa süreli panik yaşadı. Trump, yaşadığı anı “Onun bir dron olduğunu düşündüm. Bugünlerde her boyutta yapıyorlar onları. Çok yıkıcı olabilirler” sözleriyle anlattı.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Garibabadi, ABD’nin 'teslimiyet belgesi' dayatmalarını reddederek Tahran’ın haklı taleplerini yineledi.
 
İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi, Washington yönetiminin "aşırı talep" olarak nitelendirdiği önerilerin aslında uluslararası hukukun asgari gereklilikleri olduğunu belirtti. ABD Başkanı Donald Trump’ın tek taraflı ve saldırgan tutumuna karşı Tahran'ın geri adım atmayacağını vurgulayan Garibabadi, bölgede kalıcı barışın ancak İran’ın egemenlik haklarına saygı duyularak sağlanabileceğini ifade etti.

'TESLİMİYET BELGESİNİ KABUL ETMEYECEĞİZ'

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi, ülkesinin ABD'ye teklifinin "aşırı talepler" olmadığını ifade ederek, savaşın kalıcı olarak durdurulması ve tekrarlanmaması, zararların tazmin edilmesi, ablukanın sona ermesi, yaptırımların kaldırılması ve İran'ın haklarına saygı gösterilmesini istediklerini belirtti.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Garibabadi, X sosyal medya hesabından paylaştığı mesajında, ABD'ye savaşın sonlandırılması için teklif edilen ve ABD Başkanı Donald Trump'ın "kabul edilemez" olarak nitelendirdiği önerilerinin "aşırı talepler" olmadığını ifade etti.

Gerçek barışın tehdit ve zorla taviz alma yöntemleriyle inşa edilemeyeceğini söyleyen Garibabadi, İran'ın ABD'nin sunduğu "teslimiyet belgesini" kabul etmeyeceğini vurguladı.

 
İran'ın "net ilkeler üzerinde ısrar ettiği" değerlendirmesinde bulunan Garibabadi, "Savaşın kalıcı olarak durdurulması ve tekrarlanmaması, zararların tazmin edilmesi, kuşatmanın kaldırılması, yasa dışı yaptırımların sona erdirilmesi ve İran'ın haklarına saygı gösterilmesi. Bunlar maksimum talepler değil, yasa dışı güç kullanımına başvurularak başlatılan bir krizi sona erdirmeyi amaçlayan ve Birleşmiş Milletler Şartı'na uygun, ciddi, kalıcı ve mantıklı herhangi bir düzenlemenin asgari şartlarıdır." ifadelerini kullandı.

Hürmüz'ün 67 gün boyunca kapatılması ve İran'ın izniyle sınırlı geçişe izin verilmesi, yalnızca enerji piyasalarını değil, aynı zamanda küresel güç düzenini de altüst etti.


 İran'ın Hürmüz Boğazı'nın tam kontrolünü ele geçirmesi ve gemilerin Tahran'ın izni olmadan fiilen geçiş yapmasının mümkün olmamasının üzerinden iki aydan fazla zaman geçti; çağdaş tarihte eşi benzeri görülmemiş bu durumun sonuçları, bir deniz krizinin ötesine geçerek küresel güç yapısında sarsıntılara yol açtı. Artık mesele yalnızca "güvenlik riski" değil; dünya, enerji darboğazının fiili kapanmasıyla karşı karşıya.

Son 67 günde, ham petrol, petrol ürünleri ve hatta petrol dışı yüklerin akışında yaşanan aksaklıkların etkisi, küresel ekonominin tüm kilit göstergelerine hızla yansıdı.

Savaş sigortası maliyetlerinin çok yıllık zirvelere çıkması, navlun oranlarındaki sıçrama, denizde tanker kuyruklarının oluşması ve her bir yükün maliyetini katlayan daha uzun rotaların tercih edilmesi, krizin yalnızca görünen yüzü. Gerçek etki, küresel enflasyon, tedarik zinciri şoku ve büyük güçlerin stratejik yeniden değerlendirmelerinde kendini gösteriyor.

Bu kapanma, net bir mesaj taşıyordu: Hürmüz'ün kontrolü, küresel enerji düzeninin kontrolü demektir. Tahran, şu anda silahla değil, jeopolitik konumuyla uyguladığı bir kaldıraç elinde tutuyor. Bu darboğazdan geçen her tanker, fiilen Tahran'da alınan bir karara tabi hale geliyor. İşte bu gerçek, savaşın yüzünü askeri bir çatışmadan "tam kapsamlı bir ekonomik-jeopolitik mücadeleye" dönüştürdü.

Amerika için bu durum, kaynaklarının doğrudan aşınması anlamına geliyor. Washington, bölgesel filosunu sürekli olarak bölgede tutmak, alternatif tedarik hatlarını yönetmek ve enerji şokundan kaynaklanan maliyetleri ülke içinde frenlemek zorunda kaldı; bu maliyetler, geçmiş on yıllardaki Orta Doğu krizlerinden sonra bir kez daha ABD ekonomisi üzerinde daraltıcı etkiler yarattı. Kapanmanın uzamasıyla birlikte, enflasyonist baskı ve tedarik hatlarındaki verimsizlik, ABD sanayisinin rekabet gücünü de zayıflatıyor.

Tam tersi noktada, Çin aynı krizin gölgesinde konumunu güçlendiriyor. Doğu Asya'nın Fars körfezi petrolüne olan yoğun bağımlılığı, Pekin'in kriz yönetiminde daha pragmatik bir yaklaşım benimsemesine neden oldu. Bölge üreticileriyle uzun vadeli enerji anlaşmaları, kara rotalarının geliştirilmesi, ulaşım projelerine katılım ve ticaretin bir kısmının yeni güzergahlara yönlendirilmesi, Çin'in Orta Doğu'da yeni bir ekonomik etkileşim ekseni haline gelmesini sağlayan araçlar arasında yer alıyor.

Hürmüz'ün kapanması, sınırlı ve kontrollü geçişle bile, bölgenin Çin'e bağımlılığını artırıyor ve bu durum Pekin'in Washington karşısındaki pazarlık gücünü yükseltiyor.

Diğer yandan, yıllardır enerji güvenliklerini ABD'nin askeri şemsiyesine bağlayan Fars körfezi ülkeleri, şimdi bu modelin işlevsizliğinin en net kanıtıyla karşı karşıya: 67 günlük kapanma ve hâlâ anlamlı bir açılım sağlanamaması. İşte bu gerçek, onları pratik olarak güvenlik çeşitlendirmesine, Doğu'ya bağımlılığın artırılmasına, Çin ile ilişkilerin güçlendirilmesine ve hatta İran'a yönelik politikalarının yeniden gözden geçirilmesine yönlendirdi.

Bu gelişmeler bütünü gösteriyor ki, İran ile yaşanan savaş yalnızca bölgesel bir kriz değil; dünyanın çok kutuplu bir düzene geçiş sürecindeki dönüm noktalarından biri. Hürmüz, kontrollü kapanma durumunda kalmaya devam ederse, enerji ticaretinin yapısı, sermaye akış yolları, ekonomik güç dengesi ve hatta küresel stratejik ittifaklar dönüşüme uğrayacak.

Şu anda dünyanın karşı karşıya olduğu şey, yalnızca bir denizcilik rotasının durması değil; bir deniz darboğazı üzerinden gücün yeniden tanımlanmasıdır.

Tesnim Haber Ajansı-

İran Dışişleri Bakanlığı, İsrail’in Filistin halkını destekleyen “Sumud 2” yardım filosuna saldırısını şiddetle kınayarak, bunu deniz korsanlığı ve terörizm olarak tanımladı.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, İsrail’in uluslararası sularda Filistin’e yardım gönderen “Sumud 2” gemilerine saldırısını, deniz korsanlığı ve terörizm olarak nitelendirdi ve şiddetle kınadı.

İranlı sözcü, “Sumud” uluslararası yardım kampanyasının, Filistin halkına insani yardım ulaştırmak ve Gazze ablukasını kırmak amacıyla dünya çapında destekçiler tarafından başlatıldığını belirterek, İsrail’in bu saldırısını sadece bir insani misyona saldırı olarak değil, tüm insanlık değerlerine ve ortak insani değerlere yapılmış bir darbe olarak değerlendirdi.

Mehr haber ajansının haberine göre, Bekayi, uluslararası toplumun, Birleşmiş Milletler ve tüm ülkelerin, İsrail’in sürekli olarak uluslararası hukuku çiğnemesini kınaması ve işgalci güçlerin hesap vermesini sağlamak için sorumluluk taşıdığını vurguladı. Ayrıca, Gazze halkına yönelik insani destek için küresel bir çağrıda bulunarak, Filistinli tutukluların derhal serbest bırakılmasını talep etti.

 

Kaani: Samud Konvoycularının Kaçırılması Uluslararası Terörizm Örneğidir
 

Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı, İsrail'in uluslararası Samud konvoyuna yönelik suçlarına tepki gösterdi.
Tesnim Haber Ajansı siyasi servisinin haberine göre, Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Tümgeneral İsmail Kaani şunları yazdı:

"Özgürlüksever Samud konvoycularına yönelik Siyonist suçluların saldırısı ve onları kaçırması, uluslararası terörizmin bir örneğidir. Samud özgürlükseverlerinin mazlum Gazze halkının ablukasını kırmak ve Filistinli kadın ile çocukları Siyonistlerin pençesinden kurtarmak için yaptıkları hareket ve çaba, tüm dünyanın Siyonist çocuk katili deccalere karşı mücadele hareketinin doruk noktasıdır.

Siyonistlerin korkakça suçları, dünyanın dört bir yanındaki özgürlükseverlerin mazlum Gazze halkının ablukasını kırma azmini daha da kararlı hale getirecektir."

Keyhan Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hüseyin Şeriatmedari kaleme aldığı yazısında Hürmüz düğümünün nasıl çözüleceğini analiz etti.

Şeriatmedari’nin yazısı şu şekilde;

1- ABD’nin İran’a yönelik deniz ablukası, Amerikan askeri saldırısının bir parçasıdır ve Trump’ın ilan ettiği sözde ateşkesle çelişmektedir. Başka bir ifadeyle ABD saldırılarını sürdürmekte ve bu saldırıların karşılıksız kalmaması beklenmektedir. Trump, bu ablukayı İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasına karşılık olarak göstermekte ısrar etmektedir. Oysa Hürmüz Boğazı’nı kapatmak, İran’ın egemenlik ve yasal hakkıdır. Hatta savaş olmasa dahi bu hakkın kullanılması doğal ve meşru kabul edilmektedir. Geçmişte bu yetkinin kullanılmaması ise bir tür ihmal olarak değerlendirilmektedir. Daha önceki değerlendirmelerde, Cenevre ve Jamaika sözleşmelerine atıfla İran’ın Hürmüz üzerindeki egemenliğinin savaş öncesi veya sonrası ile bağlantılı olmadığı ifade edilmiştir.

İran İslam Cumhuriyeti Lideri de son mesajında, Fars Körfezi’nin sadece bir su alanı değil, aynı zamanda bölge halkları için benzersiz bir nimet ve küresel ekonomi açısından hayati bir geçiş noktası olduğunu vurgulamış; İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki yönetimini uygulamasının bölge güvenliğini sağlayacağını ve düşmanların kötüye kullanımını engelleyeceğini belirtmiştir.

2- Bu çerçevede ABD’nin İran’a yönelik deniz ablukası, bir “misilleme” değil, açık bir askeri operasyon olarak değerlendirilmelidir. Dolayısıyla İran’ın vereceği karşılık da askeri nitelikte olmalıdır. Öte yandan ABD, açıkça deniz korsanlığı yaptığını da itiraf etmiştir. Trump, Florida’da yaptığı konuşmada bir İran tankerine el koyduklarını belirterek, “Gemiyi ele geçirdik, yükü ele geçirdik, petrolü ele geçirdik. Bu çok kârlı bir ticaret. Biz korsanlar gibiyiz” ifadelerini kullanmıştır.

3- İran’ın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Emir Said İrevani, BM Genel Sekreteri ve Güvenlik Konseyi’ne gönderdiği mektupta ABD’nin deniz ablukasını ve İran gemilerine el koymasını, BM Şartı’nın açık ihlali ve “deniz korsanlığı” olarak nitelendirmiştir. İran, Güvenlik Konseyi’nden bu eylemleri en sert şekilde kınamasını ve ABD’den derhal bu yasa dışı uygulamalara son vermesini talep etmiştir.

Ancak bu diplomatik girişimin, ABD’nin eylemlerini durdurma konusunda etkili olmayacağı ifade edilmektedir. Zira Birleşmiş Milletler’in daha önce de ABD’nin etkisi altında hareket ettiği ve Washington’un çıkarlarına aykırı kararlar almaktan kaçındığı ileri sürülmektedir.

4- ABD’nin deniz ablukası ve ticari gemilere el koyma faaliyetleri devam etmektedir ve bu durumun cevapsız bırakılmaması gerektiği savunulmaktadır. Bu kapsamda önerilen yöntemlerden biri, Babülmendep Boğazı’nın bir baskı unsuru olarak kullanılmasıdır.

Bu boğazın, düşman ülkelerin petrol ve ticaret gemilerine kapatılması ve yüklerine el konulması, uluslararası teamüller çerçevesinde mümkün bir adım olarak değerlendirilmektedir. Bu tür bir hamlenin ABD ve müttefiklerine ciddi ekonomik zararlar verebileceği belirtilmektedir. Yemen’deki Ensarullah hareketinin de bu yönde hazır olduğunu daha önce açıkladığı ifade edilmektedir.

Bu yaklaşım, İran liderinin “düşmandan tazminat alınacağı, aksi halde mallarına el konulacağı veya yok edileceği” yönündeki mesajıyla da ilişkilendirilmektedir.

5- Babülmendep Boğazı’nın, dünya ticareti açısından en kritik dokuz geçiş noktasından biri olduğu belirtilmektedir. Günlük yaklaşık 6 milyon varil petrol ve 50 ila 70 ticari geminin geçtiği bu boğazın kapanması, küresel ticaret ve enerji dengelerini ciddi şekilde etkileyebilir.

Bu güzergâhın kapanması durumunda gemiler, Güney Afrika’daki Ümit Burnu üzerinden daha uzun bir rota izlemek zorunda kalacak; bu da 3000–3500 deniz mili ek mesafe, 10–15 gün ek süre ve gemi başına günlük 1–2 milyon dolar ek maliyet anlamına gelecektir. Özellikle İsrail’in bu durumdan en fazla etkilenecek taraflardan biri olacağı ifade edilmektedir.

Sonuç olarak metinde, Babülmendep’in kapatılmasının geciktirilmesinin stratejik bir kayba yol açabileceği ve mevcut durumun “ancak kapatarak çözülebilecek bir düğüm” olduğu vurgulanmaktadır.

Tahran’ın önerisi belli oldu! Pozisyon sabit: Geri adım yok
Tahran’ın yeni teklifinde nükleer program yine yok. İran, bu başlığın masaya gelmesi için şartlarını sıralarken Hürmüz’de önerilen yeni rejim petrol sanayisinin millileştirilmesiyle eş tutuluyor. Trump ‘Yeterince bedel ödemediler!’ diyerek planı reddetme sinyali verdi.

İran’ın Pakistan aracılığıyla ABD’ye sunduğu yeni teklifin ayrıntıları basına yansıdı. Fars ve Tasnim haber ajanslarına göre 14 maddeden oluşan önerinin öne çıkan başlıkları şöyle:


• ABD veya İsrail tarafından yeni bir askeri saldırı yapılmayacağına dair garantiler.

• ABD askeri varlıklarının İran’ı çevrelememesi.

• Deniz ablukasının kaldırılması.

 
• İran’ın dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılması.

• Savaş tazminatlarının ödenmesi.

• Ekonomik yaptırımların kaldırılması.

• Lübnan dahil tüm cephelerde savaşın kalıcı olarak sona erdirilmesi.

• Hürmüz Boğazı’nın yönetimi için yeni bir mekanizma.

NÜKLEER PROGRAM YİNE YOK
Teklifte nükleer meseleye bir kez daha yer verilmemesi dikkat çekiyor. Önceki İran önerisinde zenginleştirilmiş uranyum stoku ve nükleer programın tartışılması ileriki bir aşamaya bırakılmıştı. ABD Başkanı Donald Trump, bu teklifi reddetmişti.

New York Times’a konuşan İranlı yetkililer, Tahran’ın kalıcı bir ateşkes sağlanana kadar nükleer programı görüşmeyeceğini belirtti. Axios ise buna ek olarak deniz ablukası kaldırılmadan nükleer konunun gündeme gelmeyeceğini yazdı.


‘BİR AY SÜRE VERDİLER’
Yine Axios, İran’ın Hürmüz Boğazı’nın sınırlı ve kontrollü bir şekilde açılması karşılığında, ABD’ye deniz ablukasını kaldırması ve tüm cephelerdeki savaşı kalıcı olarak sona erdirmesi için 1 aylık bir süre tanıdığını bildirdi.

TRUMP SOĞUK
Trump cuma günü eline ulaşan tekliften “memnun olmadığını” ancak metni inceleyeceğini söyledi. Truth Social’da şöyle yazdı:

“Son 47 yıldır insanlığa ve dünyaya yaptıklarına karşılık henüz yeterince büyük bir

bedel ödemedikleri için bunun kabul edilebilir olduğunu hayal edemiyorum.”

Trump ayrıca İran’ın “yanlış davranması” veya “kötü bir şey yapması” durumunda saldırıların yeniden başlatılması olasılığının bulunduğunu iddia etti.

TAHRAN: SAVAŞ İHTİMALİ MASADA
İran cephesinden gelen açıklamalar temkinli ve sert bir çizgiye işaret ediyor. Hatemül Enbiya Merkez Karargahı Komutanı Muhammed Cafer Asadi, “İran ile ABD arasında yeniden çatışma çıkması ihtimali masada. Mevcut göstergeler, ABD’nin hiçbir taahhüt ya da anlaşmaya bağlı kalmadığını ortaya koyuyor” dedi.

Tahran yönetimi de benzer bir çizgiyi resmileştirdi. İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi, “Artık top ABD’nin sahasında. Washington ya diplomasi yolunu seçecek ya da çatışmacı yaklaşımı sürdürecek” ifadelerini kullandı. Garibabadi, İran’ın her iki seçeneğe de hazır olduğunu vurguladı.

TEL AVİV SENARYOLARI GÖRÜŞÜYOR
İsrail cephesinde de olası bir çöküş senaryosuna yönelik hazırlıklar hızlandı. Basına yansıyan bilgilere göre Tel Aviv yönetimi, ABD ile İran arasındaki temasların önümüzdeki hafta başında sonuçsuz kalma ihtimaline karşı savaş senaryolarını ele alıyor. Bu kapsamda Başbakan Binyamin Netanyahu’nun güvenlik kabinesini pazar gecesi acil gündemle toplaması bekleniyordu.