کارگر

کارگر

Salı, 01 Temmuz 2014 06:57

Ramazan sohbetleri 1

İmam Hamaneinin Ramazan Dersleri 1

Allah’a kulluk

Bismillahirrahmanirrahim

Dua, Allah’ın huzurunda kulluğu izhar etmektir. Dua, insanda ubudiyyet ruhunu güçlendirir. Allah’ın huzurunda izhar edilen bu ubudiyyet ruhunun güçlenmesi, bütün peygamberlerin çaba, eğitim ve öğretiminin en büyük hedefidir ve insanda bu ruhun güçlenmesi ubudiyyeti diriltmek içindir. İnsani değerlerin ve insanın bireysel ve toplumsal alanda yaptığı hayır amellerin hepsinin kaynağı Allah’a kulluk duygusudur.

Bu ubudiyyet duygusunun karşısında bencillik, insanın kendisini beğenmesi, kendisini üstün görmesi ve kendisine tapması yer alır. İnsandaki enaniyyet/bencillik bütün kötü sıfatların kaynağıdır. Geçmişte ve günümüzdeki bütün savaşların, katliamların, kavgaların, zulümlerin kaynağı insana hakim olan bu kötü huydur. Ubudiyyet bu kötü huyun karşısında olup onu yok etmek içindir.

Enaniyyet Allah’ın karşısında olursa yani insan kendisini Allah’ın karşısında görürse bu insanın tuğyan etmesi demektir. Bu tağut demektir, sadece padişanlar/sistemler tağut değillerdir; her insan kendi içinde bir tağut oluşturmuş olabilir, Allah etmesin bizlerde içimizde bir tağut, bir bencillik putu oluşturmuş olabiliriz. Allah’a isyan etmenin neticesi insanda tuğyan oluşturur.

Bu bencillik, kendini üstün görme, enaniyyet insanların karşısında olursa,yani kendisini diğerlerinden üstün görürse insanların haklarını elinden almak, diğerlerine zulm etmek ile sonuçlanır.

Bu bencillik, tabiata karşı olursa, doğanın tahrib edilmesine, insanın kendi çıkarı için tabiatı istediği gibi kullanmasına yol açar. Tabiati yaşanmaz hale getirir.

Dua, bunların hepsini engellemek içindir, dua ediyorsak huşu ve huzunun sağlanması, insanın dış dünyası karşısında alçakgönüllü olması, bencilliği, kendini beğenmeyi, kendini üstün görme huyunu yok etmek içindir. Böylece insanın tuğyan etmesi, yaşam ortamının tahribi ve diğerlerinin hukukunun ayaklar altına alınması engellenmiş olur. “Dua, ibadetin beynidir”, hadisi bize bunu anlatıyor. İbadetin hikmeti Allah’ın karşısında huşu içinde olmayı, Allah’ın emrine itaat ve teslim olmayı sağlıyor. İnsanın Allah’ın karşısında boğun eğmesi insanların önünde tevazu ve eğilmesi gibi değildir;Allah’ın huzuruda eğilmek mutlak cemalin, mutlak hayrın, mutlak kudretin karşısınde eğilmedir.

Dua nimet ve fırsattır

Dua, ilahi bir nimettir, dua etme fırsatı bir nimettir. Hz. Ali (a.s) öğlu İmam Hasan’a vasiyetinde buyuruyor: “Oğlum bil ki gök ve yerin hazinelerini elinde bulunduran sana dua etme izni vermiş ve kabulüne de kefil olmuş. Sana vermesi için, O’dan istemeni emr etmiş.” Allah ile kul arasındaki bu irtibat ve Allah’tan isteme ve O’nun da vermesi insan ruhunun yücelmesini ve tekamülünü sağlar. Ubudiyyet ruhunun güçlenmesini sağlar. “ Ve Rahim ve Kerim’dir, seninle kendisi arasında perde olacak hiçbirşey koymaz.” Yani ne zaman istesen O’nunla sohbet edebilirsin, ne zaman ondan birşey istesen, ne zaman O’na dua etsen duyar ve cevap verir. Bu insan için en büyük nimettir.

İşte Allah ile bu irtibat ve Allah karşısında kulluk/ubudiyyet duygusu duanın en büyük özelliklerinden ve etkilerindedir. Allah’a dua edilip istendiği zaman O’da icabet eder. Allah’ın cevap vermesi hiç bir şarta bağlı değildir. Bizler amellerimizle duaların icabete ulaşmasını engelliyoruz, bizim kendimiz dualarımıza itina edilmemesine sebep oluyoruz.

İmamlardan nakl edilen me’sur duaların özelliklerinden biri de ilahi maarifi içermesidir. Sahifeyi Seccadiye, Duay-ı Kumeyl, Munacati Şabaniyye, Ebu Hamzayi Somali ve diğer duaların hepsi maaarifle doludur. Bu duaları okuyup anlayanlar, Zatı mukaddes Rabbul alemin ile kalbi irtibat ve bağ kurmanın yanısıra bu dualardan birçok ilahi maarif de öğrenmiş olurlar.

Ben gençlere tavsiye ediyorum; bu duaların tercümelerine bakın. Arefe duası, Ebu Hamzayi Somali duası baştan sona marifet doludur.

Dua, Allah’ı çağırmaktır. İstediğiniz dilde olabilir. İstediğiniz dilede Allah’ı çağırın O’nunla sohbet edin, istediğiniz şeyi O’na söyleyin.

Bazen dua, Allah’tan bir ihtiyacı istemek için değildir, fakat Allah ile sohbet etmektir. Elbette ihtiyaçlar da farklıdır; bazıları O’nun rızasını isterler, bazıları af ve mağfiretini dilerler, bazen ise insan maddi ihtiyaçlarını talep eder, bunların hiçbirisinin sakıncası yoktur. Allah’tan birşey istemek hangi dille olursa olsun iyidir. Ama masumlardan nakl edilen me’sur dualar en güzel maarifi içerir; en güzel kelimelerle ve cümlelerle beyan edilmişlerdir. Bunların kadrini bilmemiz lazım, onların okunması gerekir.

Vesselamu aleykum ve rahmetullahi ve beraketuh

 

Rasthaber

 

Salı, 01 Temmuz 2014 06:35

İran, İslam Medeniyetinin Yeni Merkezi

LÜBNAN, SURİYE, IRAK OLAYLARINDAN SONRA İRAN, BÖLGESEL GÜÇ VE İSLAM MEDENİYETİNİN MERKEZİ OLDUĞUNU İSBAT ETTİ.

İran, İslam Devrimi ile dünyaya bir mesaj verdi. Dini bir devlet kurulabilir ve ulema da bu devleti yönetebilir.

Bu mesaj, başta ABD olmak üzere doğu ve batılı güçleri tedirgin etti. Dinin bu meydan okuyuşu batı değerlerine, modern dünyaya karşı bir duruştu. İnsanlığa huzur veremeyen, insanları AVM ve Medya ile uyutan Batı dünyası, İslam medeniyetinin yeniden doğuşundan tedirgin oldu. Modern batı dünyası, doğu bloku ile mücadele etmekten vaz geçti ve doğu bloku çöktü. Kendini geliştiremeyen ve çökme sınırına gelen, batı emperyalizminin kendini yenileyebilmesi için bir düşmana ihtiyacı var. ABD ve batı dünyası bu düşmanı İslam olarak seçti.ve zaman içerisinde, islam ile mücadele ederek insan ve madde kaybına uğramamak için, bulduğu yeni taktik, dine karşı din modelidir. Yani İslam’ın kendi içinde çatışmasıdır.

ABD ve batı emperyalizmi 1990’lı yılları bu teori üzerinde çalışmakla geçirdi, araştırmalarını olgunlaştırdı ve İslam ile mücadele için, yine eski metotlarına döndüler. Batı emperyalizminin metodu: böl ve parçala, sorun çıkar ve karıştır. İslam ile mücadele etmenin en kolay yolu, yine İslami olduğunu iddia edenler ile o dinin savunucularını savaştırmak değil mi?

Basit fıkhi ihtilaflar veya tarihi birikimler dinselleştirilerek, “dine karşı din” savaşı başlatıldı. Din içerisinde ise en iyi savaş, mezhep savaşı: Şii-Sünni savaşı. ABD ve Batı dünyası medya, üniversite, iletişim, kültür, sanat yoluyla, İslam üzerinde tahakküm kurmaya başladı. İslam dünyasına referans olmaya başladı. İslam ve Müslümanların en büyük düşmanı “Kapitalist Batı Medeniyeti” ve “Siyonist İsrail Terörü” iken, Batı medya aracılığı ile İslam dünyasına mezhep savaşı ve fitne tohumlarını ekti. Çünkü, Batı dünyası bu işi çok iyi biliyor. Yüzlerce yıl mezhep savaşları içinde büyük katliamlar yapan bir tarihe sahipti.

Ali Şeriati’nin dediği gibi, “savaş hakla batıl, İslam ile küfür arasında değil” daha zor olan “dine karşı dinle” savaşılıyordu. Bir yanda hak din ve onun takipçileri varken, diğer yanda pekte habersiz olmadığımız kendini dindar tanıtan, inanıyormuş gibi yaparak dine darbe vurup zarar veren bir kesim var.

İran İslam Devriminden sonra ne mezhep fitnesi ne milliyet fitnesi ve nede Saddam’ın savaş fitnesi İran’a karşı başarılı olamadı. Afganistan’da Ruslar’a karşı desteklenen Taliban ve El-kaide güçleri, eski Hariciler gibi, akılları dillerinin ucunda olan bir kavim. Bağnaz dindarlıkta inat ederken, basiret ve ferasetten uzaklar. Sabahlara kadar ibadet eden, ama şeytanın oyunları görmekten aciz varlıklar. Din için çalışıp zorluklara sabreden ama farklı düşünce veya fıkhi farklılıklar nedeniyle müminleri tekfir edip kesmekten çekinmeyen bir cahili kavim. Yüz yıl önceki Vahhabilik, Suudi-Arabistan’ın yeşil petrol dolarları ile tekrar yeşermeye başladı. İnsanlık ve Batı, İslam’ın barış, hoşgörü ve huzuruna muhtaçken, bu “Tekfirci Terör Militanları” İslam dünyasını ateşe vermekten ve batıyı dinden korkutmak ve uzaklaştırmak dışında bir şey yapmıyor.

Lübnan’da mezhep savaşını başaramayanlar, İsrail’in güvenliği için Suriye’de bu işe soyundular. Suriye devleti ve halkının büyük fedakarlıkları, Hizbullah’ın çabaları ve İran’ın yardımlarıyla bu yangında başarılı olamadılar.

Yerli işbirlikçiler buna daha çok kızdı ve yıllarca Baas Partisi ve Saddam’ın zulmü altında kalan son 40 yılı savaş ve yıkımlarla geçen Irak’a saldırdılar. Irak tamda “eceli gelen köpeğin cami duvarına bevl etmesi” gibi, zamanımızın “cehennem köpekleri” IŞİD, Arap-Kürt-Türkmen-Şii-Sünni-Süryani-Hristiyan Musul’a ihanetle girdi. Barış şehri olan Musul, petrol ve İngiliz siyasetiyle, çile ve ölüm şehri olmaya başlamıştı. Şimdi ise terör merkezi olacak, cehennem köpeklerinin üreme yeri olacak.

Ama nasıl Suriye bu zorlukları aştıysa, fedakar mümin insanlar ve muttaki önderler sayesinde de ırak bu fitne ateşinden kurtulacaktır.1300 yıl önce Süfyan’ın çocukları nasıl İmam Ali ve İmam Hüseyin’i katlettilerse, şimdi yine onların soyu, din görünümü altında müminleri, insanlığı katletmeye devam ediyorlar. Ama az bir topluluk, batıl yoldaki büyük toplulukları yenmeye kadirdir. Tüm fitne ve fesatlara rağmen, batıl örümcek yuvası gibidir, yok olmaya mahkum.

Suriye’de başarılı olamayan bu “Tekfirci Terör”, Irak’ta da başarılı olamayacak. Necefin, Kerbela’nın çocukları bunları geldikleri yere gönderecek veya Ney-neva çölünü bunlara mezar yapacaktır.

Maliki Eşter’in o zaman yapamadığını bugünün Alisi, Hüseyin’i yapacaktır….

Murat Nazlı / Taha Haber

İbn Teymiye diyor ki: “Ali bin Ebu Talib’i, Abdurrahman b. Mülcem adlı bir harici öldürdü. O, (İbn Mülcem) insanların en âbidlerinden ve ilim ehlinden idi.” (Minhacu’s-Sunne, c. 5, s. 47)

 Ali'nin (a.s) Kazavete (Fetva ve Hüküm Verme) Layık Olduğunu İnkâr Etme 

İbn Teymiyye Resûlullah'ın (s.a.a.) “Ali, sizin en iyi kazavette bulunanınızdır” hadisi hakkında “Hüküm vermenin gereği, ilim ve dindir. Şu halde bu hadis doğru değildir, senedi yoktur ve bu hadisle istidlal (delillendirme) yapılamaz” demektedir. (Minhacu's-Sunne, c.4, s.138) 

Yine bu rivayet hakkında şunu yazmıştır: “Bu doğru olmayan, senedi bulunmayan ve kendisiyle hüküm verilemeyecek bir hadistir. Hiç kimse bu hadisi ne meşhur sünen kitaplarında, ne müsnedlerde ne sahih ve ne de zayıf senetle nakletmiştir. Bunu rivayet eden kimse meşhur bir yalancıdır.” (Minhacu's-Sunne, c. 7, s. 512) 

Oysaki Muhammed bin İsmail Buharî, Ehl-i Sünnet'in Kur'an'dan sonra en sahih saydığı kitabında Ömer bin Hattab'ın ağzından şöyle yazıyor: “İbn-i Abbas'ın şöyle dediği nakledilmiştir: Ömer dedi ki, bizim en iyi Kur'an okuyanımız Übey ve en iyi kadımız da Ali'dir.” (Sahihu Buharî, c. 5, s.149) Eğer Muhammed bin İsmail Buharî'nin kitabı, en meşhur kitap ve naklettiği senedler sahih değilse, bu da demektir ki İbn Teymiyye'ye göre Ehl-i Sünnet'in Kur'an'dan sonraki en sahih kitabı değerden yoksundur ve yalancıların rivayetleriyle doludur. 

İbn Mülcem'i Savunması

İbn Teymiyye, sadece Emirü'l-Müminin'e (a.s.) aleni düşmanlık yapmakla kalmamış, O'nun şehid edilişini bile savunur mahiyette sözler söylemiştir. 

İbn Teymiyye Minhacu's-Sunne'de şunları yazıyor: 

“Ali'yi öldüren kişi, namaz ve oruç ehliydi. Kur'an okuyordu ve Ali'yi öldürmesi Allah'ın ve Peygamberin rızası amacına matuftu ve her ne kadar bu akidesiyle sapmışsa da, bu işi Allah ve Resûlü'nün muhabbetini elde etmek için yaptı.” (c.1, s. 153) Yine diyor ki: “Ali bin Ebu Talib'i, Abdurrahman b. Mülcem adlı bir harici öldürdü. O, (İbn Mülcem) insanların en âbidlerinden ve ilim ehlinden idi.” (Minhacu's-Sunne, c. 5, s. 47) 

İbn Teymiyye'nin, İbn Mülcem'i nasıl methettiğini görüyorsunuz! Oysaki yüce Peygamber (s.a.a.) onu insanların en şerlisi olarak ve Semud'un devesini öldürenler cinsinden şeklinde vasfetmiştir. 

“Doğru sözlü ve doğruları konuşan Peygamber bana haber verdi ki; başıma darbe yemedikçe ve sakallarım kafamdan akan kanla kızıla boyanmadıkça bu dünyadan göçmeyeceğim. Bu esnada mübarek sakallarını tuttu. Peygamber (s.a.a) buyurdu ki: Ey Ali! Bu ümmetin en şerlisi seni katledecek, tıpkı Semud halkının en şerlisi olan falanca oğlunun Allah'ın devesin katletmesi gibi.” (Müsnedu Ebu Ya'la, c.1, s. 431; Mucemu'l-Kebir, Taberanî, c. 8, s. 38; Kenzu'l-Ummal, Muttaki el-Hindî, c. 13, s 192; Tarihu Medineti Dimeşk, İbn Asakir, c. 42, s. 543) 

“Hz. Emirü'l-Müminin (a.s.) buyuruyor ki: Doğru sözlü ve doğruları konuşan Peygamber bana haber verdi ki, bu ümmetin en şerlisi beni şehadete ulaştıracak.” Heysemî bu konudaki rivayeti naklettikten sonra şöyle yazıyor: Ahmed, Taberani ve Bezzaz onu özet bir şekilde nakletmiştir ve bu hadisin ravilerinin hepsi sikadır. (Mecmeu'z-Zevâid, c. 9, s. 136) 

İbn Teymiyye'nin Emirü'l-Müminin'in (a.s.) Savaşları Hakkındaki Görüşleri

 İbn Teymiyye Minhacu's-Sunne 'de şöyle yazıyor: 

“Bu rafizîlere şöyle denilse, eğer nasıbîler size deseler ki: ‘Ali Müslümanların kanını helal gördü ve onlarla Allah ve Resûlü'nün izni olmadan kendi saltanatı için savaştı. Zira Resûlullah şöyle buyurdular: ‘Müslümanlara küfretmek fasıklık, onlarla savaş ise küfür sebebidir. Benden sonra ikinci kez kâfir halinize dönmeyin, çünkü sizden bir grubunuz diğer bir grubun boynunu vuracaktır.' Öyleyse bu sebepten dolayı Ali kâfirdir!' Bu durumda sizin deliliniz (rafizîler) onların (nasıbîler) bu delilinden daha güçlü olmayacaktır. Çünkü onların istidlal ettikleri rivayet sahihtir. Ve yine diyorlar ki (nasıbîler) halkı öldürmek fesattır. O halde her kim halkı kendine itaat ettirmek için öldürürse, yeryüzünde bozgun ve fesad çıkarma kastı vardır, bu ise Firavunun durumu gibidir. Allah Teâlâ diyor ki: 'Bu ahiret yurdudur, onu yeryüzünde bozgunculuk ve fesad çıkarmayan kimseler için kıldık ve akıbet muttakilerindir. Şu halde her kim yeryüzünde bozgunculuk ve fesad çıkarırsa, ahirette de ehli saadetten olamayacaktır.' Bu ise Sıddık'ın (Ebu Bekir) mürtedlerle ve zekât vermeyenlerle yaptığı savaş gibi değildir (yani onun savaşı fesad için değildi). Doğrusu Ebu Bekir onlarla sadece Allah ve Resûlü'nün itaati altına almak için savaşmıştır, kendisine itaat ettirmek için değil. Zekât onlara vacipti, dolayısıyla kendisine itaat edilmesi için savaşan kimsenin tersine, onlara zekâtın vacipliğini kabul ettirmek ve kendilerinden zekâtı almak için savaştı.” (c. 4, s. 499-500) 

Başka bir yerde de şunu söylüyor: “Ali, kendisine itaat edilmesi, halkın canı ve malında tasarrufta bulunmak için savaşmıştır. Şu halde bu, nasıl olur da din adına savaş olarak adlandırılabilir? Ebu Bekir ise İslam'dan çıkan kimselerle, kendilerine Allah'ın vacip ettiği şeyi terk edenlerle, sadece ve sadece Allah ve Resûlü'ne itaat edilmesi için savaşmıştı. Bu savaşlar (İmam Ali'nin savaşları) din için değildir.” (Minhacu's-Sunne, c. 8, s. 330) 

Hâlbuki Hz. Peygamber (s.a.a.), Allah'ın kendisine vermiş olduğu ilimle bütün bu savaşların ileride vuku bulacağını görmüş ve Emirü'l-Müminin'e (a.s.) Nâkısîn, Kâsıtîn ve Mârıkîn ile savaşmasını emretmiştir. Hatta Ayşe ve Zübeyr gibi kimseleri de bu savaşlarda bulunmamaları konusunda uyarmıştı. 

Birçok Ehl-i Sünnet uleması bu bağlamda "Haveb'in köpekleri" rivayetini nakletmiştir. İbn Hacer Askalanî, Fethu'l-Bârî kitabında şunları yazmıştır: “İkrime, İbn Abbas'tan nakletmiştir ki, Resûlullah (s.a.a.) hanımlarına hitaben şöyle buyurdu: Sizden hanginiz kıllı bir deveye binecek ve hareket edecek, Haveb'in köpekleri de ona havlayacak? Onun sağındaki solundaki birçok insan öldürülecek ve o ise sonunda kurtulacaktır.” Hadisi naklettikten sonra şöyle ekliyor: "Bezzaz bu rivayeti nakletmiştir ve ravileri itimad edilecek kimselerdir." (c.13, s. 45-46) 

İbn Kesir Dimeşkî Selefî, kitabı el-Bidâye ve'n-Nihâye'de şöyle yazmıştır: “Ayşe Haveb'e vardığında oranın köpeklerinin sesini işitti ve dedi ki: Bu seferden vazgeçip dönmekten başka çaremiz yoktur, çünkü Allah Resûlü (s.a.a.) biz hanımlarına şöyle buyurdu: Sizden hanginize Haveb'in köpekleri havlayacaktır? Zübeyr dedi ki: Bu seferden geri dönmen nasıl mümkün olur? Oysaki Allah'ın senin varlığınla insanlar arasında barış yaratması umut ediliyor.” 

Hadisi naklettikten sonra ekliyor: “Bu rivayetin senedi, Müslim ve Buharî'nin sıhhat şartlarını taşımaktadır ve sahihtir. Ancak onlar bu hadisi nakletmemiştir.” (İbn Kesir, c. 6, s. 236) Bu olay Ehl-i Sünnet'in birçok kitabında nakledilmiştir, onlardan bazıları: Müsnedu Ahmed, c. 6, s. 52 ve 97; Müstedrek, Hakim Nişaburî, c. 3, s. 120; El Musannef, İbn Ebî Şeybe el-Kufî, c. 8, s. 708; Müsnedu İbn Raheviye, c. 3, s. 892; Müsnedu Ebî Ya'la, c. 8, s. 282; El Fayik fi Ğeribi Ehâdis, Zemahşerî, c. 1, s. 353; Mevaridü'z-Zaman, Heysemî, s. 453; Kenzu'l-Ummal, c. 11, s. 197 ve 334, Siyeru A'lami'l Nubela, Zehebî, c. 2, s.177; Ensabu'l-Eşraf, Belazurî, s.224; Mucemu'l -Buldân, Hemevî, c. 2, s. 314; Tarihu Yakubi, c. 2, s.181; Tarihu Taberî, c. 3, s. 475... 

Bu rivayette görüldüğü üzere, Peygamber bu rivayetten haberdar idi ve Ayşe ve taraftarlarını böylesi bir savaşa karşı uyarmıştı. Bu durum bize bu savaşta onların batıl, Emirü'l-Müminin'in ise hak olduğunu göstermektedir. Yine birçok rivayette, Hz. Peygamber'in Zübeyr'i bu savaşa karşı uyardığı, hatta ona zalim dediği nakledilmiştir. Hakim Nişaburî diyor ki: “Harb bin Ebu'l-Esved Dı'li dedi ki, Zübeyr Hz. Ali'ye karşı isyan ettiği zaman, Ali (a.s.) ona hitaben şöyle buyurdu: Allah aşkına söyle, acaba Resûlullah'ın (s.a.a.) sana söylediği şeyi hatırlıyor musun: Sen Ali'yle savaşacak ve ona zulmedeceksin. Zübeyr tam bir utanmazlıkla şöyle cevap verdi: O dediğin şeyden -veya sözden- haberim yok, unutmuşum. Sonra Zübeyr geri döndü.” 

Hadisi naklettikten sonra şöyle diyor: "Harb bin Ebu'l-Esved'in bu hadisi sahihtir." (Müstedrek, c. 3, s. 366) Hakim Nişaburî birkaç hadis naklettikten sonra bu konuda şunları ekliyor: “Emirü'l Müminin'den (a.s.) nakledilen bu hadisler sahihtir, her ne kadar Buharî ve Müslim rivayeti bu senetlerle nakletmemişse de.” (Müstedrek, c. 3, s. 367) Yine şöyle diyor: "Zübeyr'in, Ali'ye ikrar verip onaylaması bu rivayetlerle sınırlı değildir, başka rivayetler de Zübeyr'in ikrar ve itirafını teyit ediyor." 

Ali ile Savaş, Allah ve Resûlü ile Savaştır 

Birçok Ehl-i Sünnet kaynağında, Allah Resûlü'nün (s.a.a.) Ali (a.s) ile savaşan, tıpkı benimle savaşmış gibidir, dediği rivayet edilmiştir. Ehl-i Sünnet'in altı sahih hadis kitabından biri sayılan İbn-i Mace Sünen'inde şöyle yazmıştır: “Resûlullah İmam Ali'ye, Fatıma'ya, Hasan ve Hüseyin'e şöyle hitap etmiştir: Ben sizin savaştığınız kimseyle savaşırım, sizin sulh ettiğiniz kimseyle de sulh ederim.” (Sünenu İbn Mace, c. 1, s.166, hadis 142; Müstedrek (Hakim) c. 3, s. 149; Zehebî de bu rivayeti Müstedrek'in özetinde zikretmiştir. Aynı şekilde Taberanî, Mu'cemu'l-Evsat, c. 5, s. 182; Mu'cemu Kebir, c. 3, s. 40; Usdu'l-Ğabe, İbn Esir, c. 5, s. 522; el-Bidâye ve'n-Nihâye, İbn Kesir, c. 8, s. 40) Cassas bu hadisi naklettikten sonra şöyle diyor: “Şu halde her kim onlarla (Ehl-i Beyt ile) savaşırsa, Allah ve Resulü'yle de savaşmıştır demek yersiz olmaz.” (Ahkâmu'l -Kur'an, c. 2, s.508) 

İbn-i Teymiyye ve fikirdaşlarının, Ebu Bekir zamanında ona zekât vermek istemeyen Müslümanları kâfir ve mürted kabul etmesi, ama on binlerce Müslümanın canını haksız yere alan ve kanlarını akıtan kimseleri sadece mürted olarak görmemekle kalmayıp müctehid olduklarını ve sevap kazandıklarını söylemesi şaşılacak şeydir! Hem de bu rivayette Ali (a.s.) ile savaşanlar, Allah ve Resûlü'yle savaşmış gibidirler denmesine rağmen. Allah ve Resûlü ile savaşanlar ise Müslümanların icmasıyla kâfirdirler! 

Allah Resûlü'nün Emriyle Nâkısîn, Kâsıtîn ve Mârikîn ile Savaş

İbn Teymiyye Minhacu's-Sunne kitabında şöyle diyor: "Ali'nin (a.s.) Cemel ve Sıffın'daki savaşları Allah Resûlü'nün emriyle değil, kendi şahsi görüşüyle yapılmıştı." (c. 4, s. 496) 

Oysa ki bir çok Ehl-i Sünnet kitabında yer alan rivayetlerde, Resûlullah'ın (s.a.a.) İmam Ali'ye (a.s) bizzat onlarla savaşması için emir verdiği nakledilmiştir. Hakim Nişaburî bu konuda şunları yazmıştır: "Ebu Eyyub Ensari, Ömer bin Hattab'ın hilafeti döneminde şöyle demiştir: Allah Resûlü (s.a.a.) Ali b. Ebu Talib'e Nakısîn, Kasıtîn ve Marikîn ile savaşmasını emretti." (Müstedrek, c. 3, s.139) 

Yine aynı şekilde İbn Kesir Dimeşkî el-Bidâye ve'n-Nihâye'de, İbn Esir Usdu'l-Ğabe'de şunları yazmıştır: 

"Ebu Said Hudrî'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah Resûlü (s.a.a.) bize nâkisler, kâsitler ve mâriklerle savaşmamız emrini verdi. Dedim ki: Ey Allah'ın Resûlü! Bize savaşmamızı emrettiğin bu güruh kiminle savaşacaklar? Buyurdu ki, Ali b. Ebu Talib ile. Ammar da Ali'yi korurken şehadete ulaşacaktır." ( Usdu'l-Ğabe, c. 4, s. 32; el-Bidâye ve'n-Nihâye, c. 7, s. 339; Menâkıbu Harezmî, s. 190; Tarihu Dimeşk, İbn Asakir, c. 42, s. 471) 

Aynı şekilde Hatib Bağdadî şöyle yazıyor: 

"Alkame ve Esved naklediyorlar ki Ebu Eyyub, Sıffın Savaşı'ndan döndüğü zaman onu görmeye gittik ve dedik: 

'Ey Ebu Eyyub, Allah Teâlâ sana ikramda bulundu ve Muhammed (s.a.a.)senin evine misafir oldu ve devesi senin evinin önünde oturdu. Bütün bunlar diğerlerine nasip olmayan bir makama sahip olmana sebep olmuştu. Ama boynuna kılıcını asıp, Allah'ı birleyen (la ilahe illallah diyen) kimselerle savaşman senden beklenilmeyecek bir şeydir.'

Ebu Eyyub onlara cevaben şu ‘darbul meseli' (atasözü) örnek göstererek dedi ki: 'İnne raide la yukezzib ehleha", 'Kervanın rehberi, kervandakilere yalan söylemez.' (Raid kervanın su işleriyle ilgilenen kişiye denir. Kervandakilere su bulamadım diye yalan söylerse, kendini ve kafiledekileri susuzluktan helak etmiş olur.) Aynı şekilde Yüce Peygamber (s.a.a.) de bize Ali (a.s) ile savaşan üç grup halkla; Nâkisîn, Kâsitîn ve Mârikîn ile savaşmamızı emretti. Nâkisîn, Talha ve Zübeyr'in taraftarlarıydı ve Cemel Savaşı'nın ateşini yakmışlardı, onlarla savaştık. Muaviye ve Amr b. As'ın taraftarları olan Kâsıtîn ile de savaştık. Şimdi ise yollarda bizi bekleyen Mârikînler ile savaşa döndük. Hurmalıklarda ve nehir kenarlarında mevzilenmişler, onlarla savaşacağız. Allah'a yemin olsun ki, şu anda onların nerede olduklarını bilmiyorum, ancak Allah'ın yardımıyla onlarla da savaşacağız!

 Ebu Eyyub şöyle dedi: Allah Resûlü'nün Ammar'a şöyle dediğini işittim: 'Ey Ammar! Bağî (günahkâr, hakka isyancı) bir grup seni, hak yolunda olduğun, hakkın da senin yanında olduğu bir halde şehid edecektir. Ey Ammar Yasir! Ne vakit Ali'nin bir yola ve diğerlerinin de başka bir yola adım attığını görsen, sen Ali'nin yolundan git, O'nun takip ettiği yolu izle! Çünkü O seni asla yanlış yola götürmez ve seni Hak yolundan saptırmaz. Ey Ammar! Her kim Ali'yi korumak ve düşmanlarını öldürmek için kılıcını kuşanırsa, Allah Teâlâ kıyamet gününde onun boynuna inciden yapılmış iki gerdanlık asacak ve onu bu ilahi ziynet ile süsleyecektir. Her kim de Ali'nin düşmanlarına yardım etmek ve Ali'yi katletmek için kılıcını kuşanırsa, Allah Teâlâ kıyamet gününde ateşten yapılmış iki gerdanlığı onun boynuna asacaktır.' 

Ebu Eyyub'un konuşması burada son bulunca biz onu onaylamak ve teşvik etmek kastıyla şöyle dedik: Evet bu makam senin için yeterlidir ve arzu ediyoruz ki Allah seni taşıdığın böylesi niyetlerinden dolayı rahmetine ve lütfuna kavuştursun." (Tarihu Bağdad, c. 13, s. 188; Tarihu Medineti Dimeşk, c. 42, s. 472)

 Devam edecek...

 medyasafak.com

 

Sözlükte Takiyye / Şia Büyükleri Açısından Takiye / Şeyh Ensari açısından takiye / Şeyh Mufid açısından takiye / Emin-i İslam Tabarsi açısından takiye / Takiye ve Nifak Arasındaki Benzerlik ve Farklılıklar / Takiyenin Caiz Olduğuna Dair Deliller / Kur’ansal Deliller / Hadis İçerikli Deliller / Peygamber Efendimizin Siyer ve Tutumu / İcma / Akli Delil / Şia’nın Takiyeye Yönelmesinin Kök ve Faktörleri / Şeri Hüküm Açısından Takiyenin Taksim Edilmesi / Teklifi Hüküm / Farz Takiye / Müstahap Takiye / Mubah Takiye / Haram Takiye / Vaz’i Hüküm…

 

RAST HABER - Dini bir terminoloji olan takiyye, akideyi ibraz etme yahut has delillerden dolayı kalbi inancına aykırı olarak bir şey yapmaya denir. Sözlük anlamında takiye, “korumak”, “sakınmak” ve “gizlemek” anlamlarına gelir.[1] İslami kaynaklarda ise, başkalarının zararından kendisini korumak için hakka aykırı olarak ona söz veya eylemle muvafakatini ibraz etmektir.[2] Şeyh Mufid’in[3] ifadesi ile ise dini veya dünyevi zararlardan korunmak için muhalifler karşısında hakkı gizlemek ve ona inandığını saklamaktır.[4] Takiyede, hakkı izhar etmek ve şirk ve batılı gizlemek olan nifakın aksine, müminin kendisine veya başkasına gelebilecek can yahut mali zarardan korkmasından dolayı hakikati izhar etmekten sakınmasıdır.[5] Kur’an ayetleri, hadisler ve akli deliller takiyenin caiz olduğuna delalet etmektedir. Takiyeyi makul ve haklı kılacak ukalai amaçlardan birisi de takiye eden birey veya toplumların zalimlerin saldırısından korunması, hapis, sürgün, ölüm, mallarına el konulması ve yasal haklarından mahrum kalma gibi tehlikelerden korunmasıdır.

Takiye konusu, hicretin ilk yıllarından itibaren mütedavil fıkhi ve kelami konularındandı. Zira bir taraftan geçmiş İmami âlimlerden bir çoğunun “et-Takiye”[6] adı altında kitaplar telif ettiğini, öte yandan naklolduğuna göre Hariciler gibi bazı fırkaların, takiyenin caiz olduğu görüşüne kail olduklarını görmekteyiz.[7] Ma’mun’un halifeliğindeki mihnet döneminde, tarihçilerin[8] naklettiklerine göre bazı alimler halifenin tehdit ve korkusundan “Kur’an’ın yaratıldığı” tezini görüntüde kabul etmek zorunda kalmaları gibi konular takiyenin uygulandığının örneklerindendir.

Şiaların, öteki İslam Mezheplerinden daha çok takiyeye yöneldikleri meşhur olmuştur. Bu yönelimin nedenini bazı Şia fırkaların batıni unsurlarında ve çeşitli toplumsal, kültürel, ekonomik vb. gibi baskılarda aramak gerekir. Bazı Ehli Sünnet yazarları, takiyeyi Şiaların zaaf noktalarından saymış, Şia ulemaları da bu eleştirilere cevap vermişlerdir.[9]

Sözlükte Takiyye

Lügatçiler tarafından yapılan tanımların toplamından bu sözcük hakkında şöyle denilebilir: takiye sözlükte korumak, sakınmak ve gizlemek anlamındadır.

Firuz Abadi’nin Kamusu’l Muhit Kitabında

Firuz Abadi şöyle demektedir: اتقيت الشي‏ء، وتقيته أتقيه...حذرته Kendimi onun zararından uzak tuttum.[10]

İbn Menzur’un Lisanu’l Arap Kitabında

İbn Menzur Lisanu’l Arap kitabında şöyle demektedir: وقاه الله وقایة و واقیة، ای صانه Birisi Vakahullah… diyorsa onun maksadı “Allah onu korudu”dur. [11]

Cevheri’nin Es-Sihah Kitabında

Cevheri şöyle demektedir: والتقاة: التقيّة(Kur’an’da zikredilen) “tukate” sözcüğü takiye anlamındadır.[12]

Şia Büyükleri Açısından Takiye

Şeyh Ensari

Başkalarının zararından kendisini korumak için hakka aykırı olarak ona söz veya eylemle muvafakatini ibraz etmektir.[13]

Şeyh Mufid

Dini veya dünyevi zararlardan korunmak için muhalifler karşısında hakkı gizlemek ve ona inandığını saklamaktır.[14]

Emin-i İslam Tabarsi

Takiye, can korkusuyla kalbin gizlediği bir şeyi dille izhar etmektir.[15]

Takiye ve Nifak Arasındaki Benzerlik ve Farklılıklar

İkisi arasındaki benzerlik şudur; her ikisinde de insan inanmadığı bir şeyi gizlemektedir, ancak nifakta takiyenin aksine gerçekleşen şey, imanı izhar etmek ve şirk ve batılı gizlemektir. Takiyede ise mümin kendisi veya başkasına yönelik can tehlikesi veya şiddetli mali zarardan korunmak için kalben inandığı bir hakikati gizlemesidir.[16]

Takiyenin Caiz Olduğuna Dair Deliller

Takiyenin caiz olduğuna dair çok sayıda Kur’an ayetleri, Hadisler ve akli deliller zikredilmiştir.

Kur’ansal Deliller

Takiye sözcüğü direk olarak doğrudan Kur’an’da zikredilmemiştir, ama türevleri ve mefhumu bazı ayetlerde zikredilmiştir. İslami kaynaklarda takiyenin caiz olduğuna ve hatta ıstırar durumlarında farz olduğuna delalet eden çok sayıda ayete istinat edilmiştir. [17]

Al-i İmran Suresi, 28. Ayet

لَا يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرينَ اَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنينَ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللّٰهِ فى شَیْءٍ اِلَّا اَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقٰیةً وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَصيرُ

“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Ancak onlardan korunma gayesiyle takiye etmeniz (sakınmanız) başka. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnız Allah'adır.”

Bu ayet tüm Müslümanlara hitap etmektedir. Bu tıpkı, Müminlerin sadrı İslam’da müşriklerin eziyet ve zorluklarıyla karşı karşıya kalıp, onlara itaat etmekten men olunmaları, ancak ıstırar, zorunluluk ve onlardan korku durumlarında, takiyeye amel etmelerinin caiz olmasıyla aynıdır [18] Müfessirler, Şia[19] ve Ehli Sünnet[20]âlimleri bu ayetten takiyenin caiz olduğunu istidlal etmişlerdir.

Nahl Suresi 106. Ayet

مَنْ كَفَرَ بِاللّٰهِ مِنْ بَعْدِ ايمَانِه اِلَّا مَنْ اُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْايمَانِ وَلٰـكِنْ مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللّٰهِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظيمٌ ;

“Kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr ederse -kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan başka- fakat kim kalbini kâfirliğe açarsa, işte Allah'ın gazabı bunlaradır; onlar için büyük bir azap vardır.”

Bu ayet, Müşriklerin işkencelerinden kurtulmak için Ammar b. Yasir ve (küfür izhar ederek) takiye yapması hakkında nazil olmuştur. Hz. Peygamber efendimiz (s.a.a) Ammar’ın bu davranışını onaylayarak bir daha böyle bir durumla karşı karşıya kalması halinde aynı işi bir daha yapması gerektiğini söylemiştir.[21]

Gafir (Mümin) Suresi, 28. Ayet

وَقَالَ رَجُلٌ مُؤْمِنٌ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَكْتُمُ ايمَانَهُ اَتَقْتُلُونَ رَجُلًا اَنْ يَقُولَ رَبِّىَ اللّٰهُ وَقَدْ جَاءَكُمْ بِالْبَيِّنَاتِ مِنْ رَبِّكُمْ وَاِنْ يَكُ كَاذِبًا فَعَلَيْهِ كَذِبُهُ وَاِنْ يَكُ صَادِقًا يُصِبْكُمْ بَعْضُ الَّذى يَعِدُكُمْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدى مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ

“Firavun ailesinden olup, imanını gizleyen bir mümin adam şöyle dedi: Siz bir adamı «Rabbim Allah'tır» diyor diye öldürecek misiniz? Halbuki o, size Rabbinizden apaçık mucizeler getirmiştir. Eğer o yalancı ise yalanı kendisinedir. Eğer doğru söylüyorsa sizi tehdit ettiğinin (azâbın), bir kısmı olsun gelip size çatar. Şüphesiz Allah, haddi aşan, yalancı kimseyi doğru yola eriştirmez.”

Mümin Suresi’nin, 28. Ayeti, Firavun ailesinden olan bir mümin hakkındadır. Firavun taraftarlarından bazıları Hz. Musa’nın öldürülmesini önerdiğinde, Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mümin bir adam onları bu tutumlarından vazgeçirmiştir. [22]

Başka Ayetler

Istırar, zorluk ve güçlükle ilgili ayetlerden örneğin Bakara Suresi’nin 173, 185 ve 195. Ayetleri, En’am Suresi’nin 145. Ayeti, Nahl Suresi’nin 115. Ayeti ve Hac Suresi’nin 78. Ayeti; takiyenin has yerlerde caiz veya farz olduğuna delalet edebilir.[23] takiyenin caiz yahut gerekli olduğunu ispat etmek için hadislerde de zikredilen ayetler veya başka ayetlerden yararlanılmıştır. [24]

Hadis İçerikli Deliller

Takiyenin caiz olduğuna çok sayıda hadis delalet etmektedir.[25] Tıpkı takiye, müminlerin en üstün işlerindendir, ümmetin ıslahına neden olur ve din onsuz kâmil olmaz, hadisi.[26] Takiyenin meşru olduğuna ve hatta has durumlarda farz olduğuna vurgu yapan hadislerin[27] yanı sıra ıstırar ve zorunluluk durumlarında takiyenin caiz olduğunu tasrih eden hadisler [28] ve ilk şeri hükümlerin zaruret durumlarında kaldırılacağına delalet eden hadisler -örneğin “ref’ hadisi” ve “la zarar hadisi”[29] gibi- takiyenin ruhsatına delalet eden en önemli delillerdendir.[30] Yalan ve tevriyeyi (Bir anlatım inceliği elde etmek için birden çok anlamı olan bir sözün yakın anlamının değil de uzak anlamının kullanılması sanatı.) has yerlerde caiz kılan deliller, örneğin “kitman”la ilgili hadisler de takiyenin meşruiyetine delalet etmektedir.[31] Bazı fıkhi kaynaklar, ikrahla ilgili hadisleri de takiyenin bazı mısdaklarından saymışlardır. [32]

Peygamber Efendimizin Siyer ve Tutumu

Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.a) Medine’ye muhaceretinden sonra bazı muhacirlerin, Mekke’ye geri dönerek mallarını getirmek için Peygamber efendimizden (s.a.a) müşriklerin rızayetini kazanmak maksadıyla kalbi temayüllerinin aksine bazı sözcükleri kullanmak için izin istedikleri ve Peygamberimizin de bu isteye olumlu yaklaştığı nakledilmiştir.[33] Peygamberimizin ashabından ve tabiinden de farklı yerlerde sözlü veya eylemlerinde takiyeyi kabul ettiğine delalet eden haberler nakledilmiştir. Örneğin İbn Abbas,[34] İbni Mesut,[35]Cabir b. Abdullah Ensari,[36]Ebu Derda[37]ve Said b. Musayyeb gibi. [38]

İcma

Şia kaynaklarında icma, takiyenin delillerinden birisidir.[39]Ehli Sünnet kaynaklarında da bazı durumlarda takiyenin caiz olduğuna dair icmanın olduğu iddia edilmiştir.[40]

Akli Delil

Takiyenin caiz olduğuna dair akli delil, akıl sahiplerinin siyeridir. Şöyle ki akıl sahiplerinin katında her koşul altında zararı defetmek caiz ve hatta zaruri bilinmektedir.[41]Bu delilin dayanağını kabulle, takiye Şialara mahsus olmaktan ve hatta Müslümanlara mahsus olmaktan çıkar. Salihlerin ve peygamberlerin yaşamında takiyenin örnekleri İslami metinlerde yer almıştır. Örneğin Hz. İbrahim’in kâfirlere davranışı, Hz. Yusuf’un Mısır’da kardeşleri ile konuşması, Firavun’unun eşi Asiye binti Mezahim’in gizli ibadetleri; Hz. Musa ve Hz. Harun’un Firavun ile karşı karşıya kalma şekli ve Ashab-ı Kehf’in[42]takiyesi. Mezkur metinlerde bu tarihe tekit edilmesi, takiyenin ıstırar yerlerinde fıtri ve akılsal olduğuna delalet etmektedir.

Müslümanın Müslümana Takiye Etmesi

Her ne kadar bazı ayet ve hadislerde takiye, Müslümanın Kâfire karşı yaptığı takiye olsa da fakihler ve müfessirlerin tasrihi ile takiye bu yerlere mahsus değildir. O yerlerden birisi de Müslümanların birbirine karşı takiye etmesidir.[43]Çok sayıda Ehli Sünnet alimi örneğin Şafii, bir Müslümanının canını korumak için bir başka Müslümana karşı takiye yapabilmesinin meşru olduğunu sarahaten söylemiştir.[44]

Şia’nın Takiyeye Yönelmesinin Kökleri ve Faktörleri

Takiye öğretisinin Şialar arasında nasıl çıktığı ve yayıldığı hakkında şunlar söylenebilir:

1. Bazıları, Şialar arasında batını unsurların bulunmasının takiyenin oluşmasına neden olduğunu söylemişlerdir. Batını öğretilerde, her zahirin gerisinde bir batın yatmaktadır ve dinin hakikat ve batını has bir grup için beyan edilmiştir.

2. Bazıları ise zorlu dışsal etkenlerin Şialar arasında takiyenin oluşmasında etkili olduğunu söylemişlerdir. Tarihi kaynakların tanıklığıyla, Şia mezhebi hayatı boyunca çeşitli yönlerden sosyal, kültürel ve siyasi zorluklar çekerek baskı altında kalmıştır. İmam Hasan’ın (a.s) barış anlaşmasından sonra, Muaviye valilerine Şialara karşı çok sert ve katı davranmalarını emrederek Hz. Ali’ye (a.s) minberlerde lanet okumaları talimatını verdi. Bu tutum Emeviler döneminde az çok Ömer b. Abdulaziz dönemine kadar devam etti.[45]Abbasiler döneminde ise daha farklı formatlarda devam etti. Örneğin Abbasi halifesi Mütevekkil’in Şiaları katledip zindanlara atmasının yanı sıra Şiaların İmam Hüseyin’in (a.s) ziyaretine bile gitmelerini yasaklamış ve İmam Hüseyin’in (a.s) türbesini tahrip etmiştir. İbn Sukkeyt’i İmam Hasan ve İmam Hüseyin’e karşı muhabbetini ibraz ettiği için feci bir şekilde katletmişti.[46]Dolayısıyla, Şia Ehlibeyt İmamları (a.s) kendi ve Şiaların canlarını korumak ve Şia toplumunun dağınıklığını önlemek ve yok olmaması için takiyeyi gerekli bilmişlerdir. İmam Musa Kazım’ın (a.s) emri ile Harun Reşit’in veziri olan Ali b. Yaktin’in takiyesi, bu kategorideki örneklerdendir.[47]

Şeri Hüküm Açısından Takiyenin Taksim Edilmesi

Teklifi Hüküm

Takiye çeşitli yönlerden taksim edilmiştir.[48]Şeyh Mufid, onu hükmüne göre (farz, haram, müstahap) taksim etmiştir. Örneğin can korkusu durumunda onu farz, mali korku durumunda ise onu mubah saymıştır.[49]

Farz Takiye

Takiyenin farz olduğu yerler, hadisler ve fakihlerin fetvalarına göre, ıstırar ve zorunluluğun sıdk ettiği yerlerdir.[50]Fakihler açısından[51]farzın önemli şartı, hadislerin ifadesiyle[52]kendisi, akrabaları veya yakınlarının can veya namus korkusu olduğu yerlerde.

Müstahap Takiye

Şeyh Ensari, müstahap takiyenin mısdakı olarak sair mezhep mensuplarıyla iyi geçinmek ve onlara karşı adabı muaşerete riayet etmek, hastalarını ziyaret etmek, ölülerini teşyi etmek, camilerinde ve namazlarında hazır bulunmak olarak saymıştır.[53]Mütahhir kaynaklarda, bu tür takiyeyi hadislerin[54]tabirine binaen “müdara takiye” olarak adlandırmışlardır. Şöyle ki öteki Müslümanlarla hatta müşriklerle bile iyi geçinerek toleranslı davranarak ileride karşılaşabilecek muhtemel zararlardan korunmak için muhabbetlerini kazanmak.

Mubah Takiye

Şeyh Mufid, mali zarar korkusu olduğu durumlarda takiye etmeyi mubah saymıştır.[55]Fahri Razi de malı korumak için takiyeyi caiz bilmiştir.[56]

Haram Takiye

Fakihler, hadislere istinaden, bazı yerlerde takiyeyi haram bilmişlerdir. Örneğin şeriat açısından riayet edilmesi çok önemli olan ve takiye edilmesiyle dini temellerin yıkılmasına neden olacak farz ve haram hükümlerde. Örneğin: Kur’an’ı mahvetmek, Kabe’yi ortadan kaldırmak ve zorunlu hükümleri nefyetmek veya dinin esaslarını yahut mezhep esaslarını nefyetmek, takiyenin yapılmasıyla kan dökülmesine ve ölümle sonuçlanacağı yerlerde.[57]Şarap içmek, abdestte ayakkabı üzerine mesh etmek ve İmamlardan[58](a.s) hoşlanmadığını ibraz etmek gibi. Bazı fakihler ise, zaruret yerleri dışında takiye etmeyi haram saymışlardır.[59]

Vaz’i Hüküm

Fakihler vaz’i hükümlerde takiye babı altında yapılan ibadetler hakkında şöyle demişlerdir: eğer takiye edilen şey ibadet ise kişinin takiye üzerine yaptığı ameli takiyeyle yaptığı ibadet koşulları bertaraf olduktan sonra yeniden yapması (iade etmesi veya kaza etmesi) gerekli değildir. Başka bir ifadeyle, fakihler, takiye üzerine yapılan ibadetlerin geçerli olduğuna inanmaktadırlar.[60]

KAYNAKLAR

· Kur’an-ı Kerim

· Al-i Kaşifu’l Gıta, Muhammed Muhsin, Eslu’ş Şia ve Usuluha, Alau Al-i Cafer baskısı, Kum, 1415.

· Alusi, Mahmud b. Abdullah, Ruhu’l Maani, Beyrut, Daru İhyau’t Turas el-Arabi,

· İbn Ebu’l Hadid, Şerhi Nehcü’l Belağa, baskı, Muhammed Ebu’l Fazl İbrahim, Kum, 1404.

· İbn Cevzi, el-Muntezem fi Tarihi’l Muluk, baskı, Muhammed Abdulkadir Ata ve Mustafa Abdulkadir Ata, Beyrut, 1412 / 1992.

· Askalani, İbn Hacer, Fethu’l Bari, Şerhi Sahihu’l Buhari, Beyrut, Daru’l Marifet.

· İbn Hazm, el-Muhalla, baskı, Ahmed Muhammed Şakir, Beyrut, Daru’l Celil.

· İbn Hambel, Musnedu’l İmam Ahmed b. Hambel, Kahire, 1313, Ofset baskısı, Beyrut.

· İbn Hallakan, İbn Menzur, Muhammed Ebu Zuhre, el-İmamu’s Sadık: Hayatuhu ve Asruhu, Arauhu ve Fıkhuhu, Kahire, 1993.

· İbn Menzhur, Muhammed b. Mukerrem, Lisanu’l Arab, c. 15, Daru’l Fikr – Daru Sadır, Beyrut.

· Emin, Muhsin, Nakzu’l Vaş-Şia ev, eş-Şia Beyne’l Hakaik ve’l Evham, Beyrut, 1403 / 1983.

· Emini, Abdulhüseyin, el-Gadir fi’l Kitabi ve’l Sünnet ve’l Edeb, c. 1, Beyrut, 1387 / 1967.

· Ensari, Murtaza b. Muhammed Emin, et-Takiye, Fars Hasun baskısı, Kum, 1412.

· Bahrani, Yusuf b. Ahmed, el-Hadaiku’n Nazire fi Ahkami’l Itre-i Tahire, Kum, 1363 – 1367.

· Buhari Cu’fi, Muhammed b. İsmail, Sahihi Buhari, İstanbul, 1401 / 1981.

· Sa’lebi, Ahmed b. Muhammed, Kısasu’l Enbiyau’l Musemma, Araisu’l Mecalis, Beyrut, el-Mektebetu’s Sakafiye.

· Cessas, Ahmed b. Ali, Kitabu Ahkamu’l Kur’an, İstanbul, 1335 – 1338, Beyrut Ofset baskısı, 1406 – 1986.

· Cevheri, İsmail b. Hammad, es-Sihah: Tacu’l Lügat ve Sihahu’l Arabiyye, c. 6. Muhakkik: Attar, Ahmed Abdul Gafur, Daru’l İlm lilmulabin, Beyrut.

· Hürrü Amuli, Vesailu’ş Şia.

· Halebi, Ali b. İbrahim, es-Siyretu’l Halebiye, Beyrut, 1320, Ofset baskısı.

· Humeyni, Ruhullah, er-Resail, Kum, 1385 ş.

· Humeyni, Ruhullah, el-Mekasibu’l Muharreme, Kum, 1374 ş.

· Subhani, Cafer, el-İnsaf fi Mesailu dam fiha’l Hilaf, Kum, 1381 ş.

· Şubber, Abdullah, el-Usulu’l Asliye ve’l Kavidu’ş Şariyye, Kum, 1404.

· Şerefuddin, Abdulhüseyin, Ecvibe Mesail Carullah, baskı, Abduzehra Yasiri, Kum, 1416 / 1995.

· Şemsu’l Eimme Serehsi, Muhammed b. Ahmed, Kitabu’l Mebsut, Beyrut, 1406 / 1986.

· Şehristani, Muhammed b. Abdulkerim, el-Milel ve’n Nihel, baskı Muhammed Seyyid Kilani, Beyrut, 1406 / 1986.

· Muhammed b. Mekki Şehid-i Evvel, el-Beyan, baskı, Muhammed Hasun, Kum, 1412.

· Muhammed b. Mekki Şehid-i Evvel, el-Kavaid ve’l Fevaid: Fi’l Fıkhi ve’l Usul ve’l Arabiye, baskı, Abdulhadi Hekim, Necef, 1399 / 1979, Kum Ofset baskısı.

· Tabatabai, Tabarsi; Tabari, Tarih-i Tabari, (Beyrut)

· Tabarsi, Fazıl b. Hasan, Mecmeu’l Beyan fi Tefsiru’l Kur’an, Muhakkik ve Muallik: Haşim Resuli ve Fazlullah Yezdi Tabatabai, Nasır Husruv, Tahran, 1372.

· Tusi, Muhammed b. Hasan, et-Tibyan fi Tefsiri’l Kur’an, baskı Ahmed Habib Kuseyr Amuli, Beyrut.

· Tusi, Muhammed b. Hasan, el-Fihrist, baskı Cevad Kayyumi, Kum, 1417.

· Gazali, Muhammed b. Muhammed, İhyau Ulumu’d Din, Beyrut, Daru’n Nudve el-Cedid.

· Fazıl Mikdad, Mikdad b. Abdullah, el-Levami’l İlahiye fi’l Mebahisi’l Kelamiye, Baskı, Muhammed Ali Gazi Tabatabai, Kum, 1380 ş.

· Fahri Razi, Muhammed b. Ömer, et-Tefsiru’l Kebir ev, Mefatihu’l Gayb, Beyrut, 1421 / 2000.

· Firuz Abadi, Muhammed b. Yakup, el-Kamsu’l Muhit, Beyrut, 1407 / 1987.

· Kasımi, Muhammed Cemalettin, Tefsiru’l Kasımi, el-Musamma Mahasinu’t Tevil, baskı Muhammed Fuad Abdulbaki, Beyrut, 1398 / 1978.

· Kurtubi, Muhammed b. Ahmed, el-Camiu’l Ahkamu’l Kur’an, Beyrut, 1405 / 1985.

· Kuleyni, Usul-u Kafi.

· Meclisi, Biharu’l Envar.

· Muhakkik Kereki, Ali b. Hüseyin, Resailu’l Muhakkiku’l Kereki, baskı Muhammed Hasun, c. 2, Risale 8: Risale fi’t Takiye, Kum, 1409.

· Maraği, Ahmed Mustafa, Tefsiru’l Meraği, Beyrut, 1365.

· Muzaffer, Muhammed Rıza, Akaidu’l İmamiye, Kum.

· Mufid, Muhammed b. Muhammed, Evailu’l Makalat fi’l Mezahibu ve’l Muhtarat, baskı Abbaskuli Savacdi (Vaiz Cerendabi), Tebriz, 1371, Kum Ofset baskısı.

· Mufid, Muhammed b. Muhammed, Tashihu İ’tikadau’l İmamiye, baskı Hüseyin Dergahi, Beyrut, 1414 / 1993.

· Musevi Bocnurdi, Hasan, el-Kavaidu’l Fıkhiyye, baskı Mehdi Mehrizi, ve Muhammed Hüseyin Dirayeti, Kum 1377 ş.

· Neccaşi, Ahmed b. Ali, Fihrist Esma Musnefi eş-Şiatu’l Muşteher, Ricalu’n Neccaşi, baskı Musa Şubeyri Zencani, Kum 1407.

· Nesefi, Abdullah b. Ahmed, Tefsiru’l Kur’anu’l Celil, El-Musamma bi-Medariku’t Tenzil ve Hakaiku’t Tevil, Beyrut, Daru’l Kitabu’l Arabi.

· Nişaburi, Ali b. Ahmed Vahidi, Esbabu’n Nuzulu’l Ayat, Kahire, 1388 / 1968.

--------------------------------------------------------------------------------

[1]— Firuzabadi, El-Kamusu’l Muhit, “veka” sözcüğü

[2]— Ensari, el-Fakih, s. 37

[3]— Tashih-u İtikadatu’l İmamiye, s. 137

[4]— Başka tanımlar için Bkz. Şemsu’l Eimme Serehsi, c. 24, s. 45; İbn Hacer Askalani, c. 12, s. 279; Ebu Zuhre, s. 188

[5]— Fazıl Mikdad, El-levamiu’l ilahîye fi’l mebasihu’l kelamiye, s. 377; Emin, Nakzu’l Veş-Şia, s. 185

[6]— Örnek için Bkz. Neccaşi, s. 38, 58, 253, 330, 340, 351, 354, 391, 396; Tusi, el-Fihrist, s. 58, 112

[7]— Şehristani, el-Milel ve’n Nihel, c. 1, s. 124 – 125

[8]— Örneğin Bkz. Tabari, c. 8, s. 631 – 6645

[9]— Örneğin Bkz. Emin, Nakzu’l Veş-Şia, s. 184 – 204; Şerefuddin, Ecvibetu’l Mesail Carullah, s. 61 – 66; Muzaffer, Akaidu’l İmamiyye, s. 84 – 86

[10]— Firuz Abadi, el-Kamusu’l Muhit, c. 4, s. 646

[11]— İbn Menzur, Lisanu’l Arab, c. 15, s. 504

[12]— Cevheri, es-Sihah Tacu’l Lugat ve Sihahu’l Arabiye, c. 6, s. 25 – 27

[13]— Ensari, et-Takiye, s. 37

[14]— Mufid, Tashihu İtikadatu’l İmamiye, s. 137

[15]— Tabaresi, Mecmeu’l Beyan fi tefsiri’l Kur’an, c. 2, s. 729

[16]— Fazıl Mikdad, El-levamiu’l ilahîye fi’l mebasihu’l kelamiye, s. 377; Emin, Nakzu’l Veş-Şia, s. 185

[17]— Örnek olarak Bkz. Fazıl Mikdad, s. 377- 378

[18]— Tusi, Fahri Razi, Nesefi, Suyuti, Tabatabai, ayetin açıklaması

[19]— Örnek olarak Bkz. Tusi, et-Tibyan; Tabatabai, ayetin açıklaması

[20]— Örnek olarak Bkz. Zamahşeri, Alusi, Maraği, Kasimi, ayetin açıklaması

[21]— Vahidi, Nişaburi, s. 190; Zamahşeri, Tabarsi, Kurtubi, ayetin açıklaması

[22]— Bkz. Tusi, Tabarsi, Kurtubi, Suyuti, ayetin açıklaması

[23]— Bkz. Tusi, Tabarsi, Suyuti, ayetin açıklaması

[24]— Bkz. Hurrü Amuli, es-Siyretu’l Halebiye, c. 16, s. 203 – 204, 206, 212 – 214; Meclisi, Biharu’l Envar, c. 72, s. 393 – 394, 396, 408, 418, 421, 430, 432

[25]— Bkz. Musevi Bocnurdi, el-Kavaidu’l Fıkhiyye, c. 5, s. 53

[26]— Bkz. Kuleyni, el-Kâfi, c. 2, s. 217 – 221; Meclisi, Biharu’l Envar, c 72, s. 394, 397 – 398, 423

[27]— Örnek olarak Bkz. İbn Hambel, Müsnedu’l İmam Ahmed b. Hambel, c. 5, s. 168; Kuleyni, el-Kâfi, c. 2, s. 218, hadis: 8; Meclisi, Biharu’l Envar, c. 72, s. 421, 428

[28]— Örnek olarak Bkz. Hürrü Amuli, Vesailu’ş Şia, c. 16, s. 214 – 218

[29]— Bkz. İbn Hambel, Müsnedu’l İmam Ahmed b. Hambel, c. 1, s. 313, c. 5, s. 327; Kuleyni, el-Kâfi, c. 5, s. 280, 292 – 294; Meclisi, Biharu’l Envar, c. 5, s. 303

[30]— Kurtubi, el-Camiu’l Ahkamu’l Kur’an, Nahl Suresi, 106. Ayetin açıklaması; Ensari, et-Takiye, s. 40; Emin, Nakzu’l Vaş-Şia, s. 189; Musevi, Bocnurdi, el-Kavaidu’l Fikhiyye, c. 5, s. 54 – 55

[31]— Bkz. Kuleyni, el-Kâfi, c. 2, s. 221 – 226; Gazali, İhyau Ulumu’d Din, c. 3, s. 137; Emin, Nakzu’l Vaş-Şia, s. 188 – 189

[32]— Örnek olarak, Humeyni, el-Mekasibu’l Muharreme, c. 2, s. 226 – 227

[33]— Bkz. Halebi, es-Siyretu’l Halabiyye, c. 3, s. 51 – 52

[34]— İbn Hacer Askalani, Fethu’l Bari c. 12, s. 279

[35]— İbn Hazm, el-Muhalla, c. 8, s. 336

[36]— Şemsu’l Eimme Serehsi, Kitabu’l Mebsut, c. 24, s. 47

[37]— Buhari Cu’fi, Sahih Buhari, c. 7, s. 102

[38]— Bkz. Emini, el-Kadir fi’l Kitabi ve’s Sünneti ve’l Edeb, c. 1, s. 380

[39]— Örnek olarak Bkz. Muhakkik Kereki, Resaiulu’l Muhakkik el-Kereki, c. 2, s. 51; Musevi Bocnurdi, el-Kavaidu’l Fıkhiyye, c. 5, s. 50

[40]— Örnek olarak Bkz. Kurtubi, el-Camiu’l Ahkamu’l Kur’an, Al-i İmran Suresi, 28. Ayet

[41]—Fazıl Mikdad, El-levamiu’l ilahîye fi’l mebasihu’l kelamiye, s. 377; Emin, Nakzu’l Veş-Şia, s. 182

[42]— Bkz. Sa’lebi, Kısasu’l Enbiya, s. 69, 166; Hürrü Amuli, Vesailu’ş Şia, c. 16, s. 215, 219, 230 – 231; Meclisi, Biharu’l Envar, c. 72, s. 396, 407, 425, 429

[43]— Bkz. Fahri Razi, et-Tefsiru’l Kebir, Al-i İmran Suresi, 28. Ayetin açıklaması ve Musevi Bocnurdi, el-Kavaidu’l Fıkhiyye, c. 5, s. 75

[44]— Subhani, el-İnsaf fi Mesailu dam fiha’l Hilaf, c. 2, s. 330 – 331

[45]— Bkz. İbn Ebu’l Hadid, Şerhi Nehcü’l Belağa, c. 11, s. 43 – 46

[46]— Tabari, Tarihu’t Tabari, c. 9, s. 185; İbn Cevzi, el-Muntezim fi Tarihi’l Muluk ve’l Umem, c. 11, s. 237

[47]— Bkz. Al-i Kaşifu’l Gıta, Eslu’ş Şia ve Usuluha, c. 315 – 316; Emin, Nakzu’l Ve’ş-Şia, s. 198 – 200

[48]— Takiyenin taksimatı konusunda Bkz. Şehid-i Evvel, el-Kavaid ve’l Fevaid, kısm, 2. S. 157 – 158; Humeyni, Er-Resail, c. 2, s. 174 – 175; Ayrıca el-Mekasibu’l Muharreme, c. 2, s. 236

[49]— Mufid, Evailu’l Makalat fi’l Mezahibi ve’l Muhtarat, s. 135 – 136

[50]— Bkz. Mufid, a.g.e ve Hürrü Amuli, Vesailu’ş Şia, c. 16, s. 214 ve Şubber, el-Usulu’l Asliyye ve’l Kavaidu’ş Şariyye, s. 321 – 322 ve Humeyni, er-Resail, c. 2, s. 176

[51]— Bkz. Mufid, Evailu’l Makalat fi’l Mezahibi ve’l Muhtarat, s. 96; Humeyni, el-Mekasibu’l Muharreme, c. 2, s. 242 – 244

[52]— Bkz. Hürrü Amuli, Vesailu’ş Şia, c. 16, s. 203

[53]— Ensari, et-Takiyye, s. 39 – 40

[54]— Örnek olarak Bkz. Meclisi, Biharu’l Envar, c. 72, s. 396, 401, 417 – 418, 438 – 441

[55]— Mufid, Evailu’l Makalat fi’l Mezahibi ve’l Muhtarat, s. 135 – 136

[56]— Fahri Razi, et-Tefsiru’l Kebir, Al-i İmran Suresi, 28. Ayetin açıklaması

[57]- فَاِذا بَلَغَا لدم فَلا تَقیّةdeliline göre

[58]— Mısdaklar konusundaki tartışmalar ve daha geniş açıklamalar için Bkz. Hürrü Amuli, Vesailu’ş Şia, c. 16, s. 215 – 217, 234; Humeyni, el-Mekasibu’l Muharreme, c. 2, s. 225 – 227; yine, er-Resail, c. 2, s. 177 – 184

[59]— Hürrü Amuli, Vesailu’ş Şia, c. 16, s. 214; Şubber, El-Usulu’l Asliyye ve’l Kavaidu’ş Şariyye, s. 321

[60]— Ensari, et-Takiye, s. 43 ve Musevi Bocnurdi, el-Kavaidu’l Fıkhiyye, c. 5, s. 55 – 57 ve Humeyni, er-Resail, c. 2, s. 188 – 191

 

 

Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de Nurcular grubu üye 41 kişi gözaltına alındı.

APA haber ajansının bildirdiğine göre Fethullah grubuna bağlı kişilerin ev ve iş yerlerinden çok miktarda yasak yayınlar ve ses kasetleri ele geçirilmiştir.

Gözaltına alınanların önemli bir kısmının savcılık soruşturması sonrası serbest bırakıldığı, ama bu gruptan 9 kişinin halen gözaltında bulunduğu açıklanmıştır.

Bu kişilere karşı operasyonun Türkiye başbakanı Erdoğan'ın Bakü ziyaretinden kısa bir süre sonra yapılması ise dikkatlerden kaçmamıştır.

Erdoğan Bakü temasları sırasında Gülen cemaatinin bu ülkedeki faaliyetlerinden kaygısını dile getirmişti.

İrib

 

Salı, 15 Nisan 2014 12:25

İran bilim üretmede dünya 16.sı

İslam dünyası bilimler kaynağı-ISC sitesi, İran'ın dünya çapında bilim üretmede 16. sırada yer aldığını duyurdu.

Haber merkezinin bildirdiğine göre İslam dünyası bilimler kaynağı ISC sorumlusu Cafer Mehrdad dün yaptığı açıklamada, İran'ın 2014 yılında bilim üretme alanında 16. sırada yer aldığını söyledi.

Cafer Mehrdad İran'ın 2014'ün başından beri 2 bin 813 makale ile bu seviyeye ulaştığını belirterek, Amerika, Çin, İngiltere, Almanya, Japonya, Fransa, Kanada, İtalya, İspanya ve Hindistan'ın dünyanın ilk 10 bilim ülkesi olduğunu, ardından Avustralya, G. Kore, Hollanda, Brezilya, İsviçre ve Tayvan'ın da 10 ila 15. sırada yer alıklarını ifade etti.

ISC sorumlusu ayrıca söz konusu süreçte İsviçre, Türkiye, İsveç, Belçika, Polonya, Rusya, Danimarka, İskoçya ve Portekiz'in d 17 ila 25. sıralarda olduğunu söyledi.

 

 

Allah’ın adıyla…

AKP-Cemaat kavgasında birçok iddianın yanında birçok da suçlama ortaya atıldı. AKP iktidarı süresince birbirlerine omuz vererek büyüyen bu iki yapının suçlamaları da, “içeriden” olması hasebiyle dikkate değerdir.

Ancak suçlamalar birbirlerini kesmemiş olacak ki, birbirlerini, en azından “kerih” bildikleri düşünce, inanç ve ülkeler üzerinden de vurmaya başladılar… Bazen bu suçlamalar tek taraflı ( İsrail dostluğu, ABD güdümlülüğü gibi) bazen de bunlardan her ikisinin de “kerih” gördüğü düşünce, inanç ve ülke üzerinden de olmakta… Bunun en bariz örneği Şia ve İran üzerinden yapılan suçlamalar…

Cemaatin İran ve Şia düşmanlığı belli… Bu konuda kendilerinin de hiçbir çekinceleri yok ve bu düşmanlığı en yüksek perdeden ifade ediyorlar… Hatta öyle ki, ülkemiz için birinci tehlikenin “Acem oyunları” olduğuna herkesi inandırmaya çalışıyorlar.

AKP cenahı ise, zihin altında yuvalanmış bu “kerih inanç sahipleri” konusunda daha temkinli, daha siyaset diline uygun konuşmaya çalışırken, baskın zihin altı düşüncenin de etkisiyle falsolar verebilmekteler…

Burada konumuz Cemaat değil. Çünkü dediğimiz gibi onların Şia ve İran konusunda “düşmanlıkları” gizli değil ve bunu açıkça ifade etmekten de çekinmiyorlar. Ama AKP cenahı, “kuşdili ile” konuşmaya çalışırken, oldukça zor durumlara da düşebiliyor… Seçim öncesi Başbakan Erdoğan’ın Cemaat ve Şia arasında “Takiye” kıyaslaması yaparken, Cemaat suçlamak için sıraladığı olumsuz sıfatlarla ilgili kullandığı üslup, Şia toplumunda infiale sebep olmuştu… Neden Cemaati suçlamak isterken “Şia” gündeme getiriliyor sorusu ise bütün çıplaklığı ile orta yerde duruyor… Cemaati takiye üzerinden vurmak isterken, Şia’nın “takiye inancını da” sorgulamak ve bunu “politik argümanlarla yapmak” politik dilde ne kadar geçerlidir, o ayrı bir konu, ama laikliğe vurgu yapan bir partinin hele de“inançlar” alanında uluorta görüş serdetmesi, bazen onulmaz yaralar açabiliyor…

AKP’nin bu dilin ne kadar sakıncalı olduğunu fark ettiğini ve bunu terk ettiğini düşünüyorduk, ama gördük ki böyle değilmiş… AKP yandaşı olduğunu gizlemeyen ve “yandaş” bir gazetede pervasız yazılar yazan Hilal Kaplan’ın yazısı, yine Cemaat-Şia kıyası üzerine… (1) Yazısında “Şii yayılmacılığından” söz eden ve Şia ile benzer yanların olmasını neredeyse “züll” addederek reddeden Kaplan’ın yazısında da Şia’ya ince göndermeler var… Hilal Kaplan yazısında öyle bir dil kullanmış ki, Cemaat’e mi vurmak istiyor, Şia’yı mı hedef alıyor, belli değil… Mesela şu paragrafa bir bakın:

“İslam Dünyası Şii yayılmacılığı karşısında başını kaldırmış Türkiye'ye bakarken, Filistin'de Nasrallah'ın posterleri indirilip Erdoğan'ın posterleri asılırken, İran'ın ve Hizbullah'ın bayrakları indirilip Türkiye bayrakları asılırken Erdoğan'ın Şii yayılmacılığına çanak tuttuğunu söylemek insafsızlık değilse nedir?”

Sayın Kaplan’ın bu paragrafında bahsettiği “Şii yayılmacılığı” iddiası, tam da Cemaatin “Acem oyunları” diye dikkat çektiği “tehlikenin” başka bir ifadesi değil mi? “İslam Dünyası” Şii yayılmacılığı tehlikesi ile boğuşuyor öyle mi? Ve “En Kahraman AKP” bu tehlikeye karşı İslam Dünyasının umut bağladığı kurtarıcı!... Peki soralım Hilal Hanım’a, Filistin neden Nasrallah’ın posterlerini asmıştı da şimdi indiriyor? İran ve Hizbullah bayrakları neden Filistin semalarında dalgalanıyordu da, o bayraklar indirilip Türk Bayrakları asılıyor? Bütün bunlar “Şii yayılmacılığını” önlemek için mi idi? O zaman önceden bu posterlerin, bu bayrakların varlığı “Şii yayılmacılığına çanak tutmak” olarak mı algılanmalı? Eğer Filistin “Şii yayılmacılığın” yeni farkına vardıysa, o zaman Halit Meşal’in, daha geçenlerde “İran ile ilişkileri yeniden canlandırmak” istemesine ne diyeceğiz? (2) Filistin yeniden “Şii yayılmacılığına” çanak mı tutuyor?

Devam edelim.

Hilal Hanım, AKP’yi affedilmez “İran ve Şia yanlısı” suçundan kurtarmak için çırpınmaya devam ediyor. Kendi tespitleri mi, yazısında ismini zikrettiği “Serhat Sondahhak”’ın “kıyasından” mı aldığı çok da belli olmayan karşılaştırmada da Şia inançları konusunda “inceden” vuruşlarına devam ediyor:

“Gülenciler ise Gülen'in sözlerini, Şia'daki imamlar gibi tartışmasız kabul etmektedir. Ciddi bir itikadi problem teşkil eden 'Cebrail parti kursa, ona oy vermem' demesi gibi sözleri bile tevil edilmekte, Gülen'in her sözü şartsız, sorgusuz şekilde adeta masumiyet makamındaymışçasına kabul edilmektedir.

Takıyye - Tedbir: Şia'ya şüpheyle bakılmasına sebep olan en önemli sebep hiç şüphesiz takıyyedir. Ehli Sünnet'e göre sadece can korkusu ile kafire yapılması gereken takıyye, Şia inancında ise her durumda geçerli olabilir.

Gülen cemaatinin yılladır uyguladığı 'tedbirin' Şia'nın takkıye anlayışından farkı var mıdır? Takıyyenin isminin tedbir diye değiştirilmesi dışında ikisi arasında değişen nedir? Bürokrasideki 'abi'lerin tedbir için içki içtiği, eşlerinin tedbir için tesettürden çıktıkları gibi anlattıkları birçok olay tedbir denilen garabet inancın boyutlarını ortaya koymaktadır. Siyasi olaylara baktığımızda ise 7 Şubat ve 17 Aralık olaylarında Gülencilerin 'Bunların bizimle ilgisi yok' demesi takıyye değil de nedir? “

Takiye-Tedbir benzerliğine geçmeden önce bir konuya değinelim. F.Gülen’in “Cebrail parti kursa ona oy vermem” sözü gerçekten facia bir söz. Ama bizzat AKP mensuplarının Başbakan için benzer söylemleri yok mu? Örnek mi istiyorsunuz? İşte örnekler:

1- AKP Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin; “Sayın Başbakanımıza dokunmak bile inanın bence ibadettir. Ben bunu söylüyorum" dememiş miydi? (3)

2- AKP Aydın İl Başkanı İsmail Eser, Başbakan Erdoğan’ı “peygamber” ilan etmemiş miydi? (4)

3- Eski Bakanlardan Egemen Bağış, “Başbakanın doğduğu şehirler bile mübarektir” dememiş miydi? (5)

4- Başbakan’ın bizzat kendisi “rahmetimiz gazabımızı aşacaktır” dememiş miydi? (6)

5- Rize Çayeli Belediye Başkanı “Başbakanın çıkacağı televizyon yere konmaz” demedi mi? (7)

6- AKP Genel Başkan Yardımcısı Süleyman Soylu, Başbakan için “O ilelebet, Türkiye’nin ezeli ve ebedi başkanıdır” demedi mi? (8)

7- AKP Düzce Milletvekili Fevzi Arslan “Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan bir lider var. İşte bunun önünü kesmek istediler” demedi mi? (9)

Başbakan için şiirler yazıp “Tayyip’i üzmek, Allah’ı üzmektir” diyen vatandaşları AKP’yi bağlamayacağından saymıyorum… Yiğit Bulut’un “Başbakan benim Atam’dır” sözünü saymıyorum.

Şimdi yukarıya aldığımız ifadelerin, F.Gülen’in ifadelerinden geri kalır yanı var mı?

Takiye konusuna gelince…

Takiye’nin İslam’da var olan bir tutum olduğu tartışılmaz. Bu konuda Kur’an’da da apaçık ayetler vardır. Mesela;

“Müminler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah ile hiçbir ilişkisi kalmaz. Ancak kafirlerden gelecek bir tehlikeye karşı (takiyye ederek) onlardan korunmanız icap ediyorsa, o başka.” (Al-i İmran :28)

Hilal Hanım da yazısında takiye’nin Sünnilikte de var olduğunu, ancak sadece “can korkusu” varsa yapılabileceğini söylüyor. Biz burada takiyenin “ilmi” açıklamasına girmeyeceğiz, onu ehline bırakalım. Ama Hilal Hanım’a bazı sorularımız olacak:

1- Yukarıya alıntıladığımız Başbakanı kutsayan ve iman açısından tehlikeli söz ve söylemlere karşı başta kendileri olmak üzere, AKP ya da yandaşlardan bir tepki gelmiş midir? (Burada Erdoğan’ı peygamber ilan eden Aydın il başkanına bizzat başbakan’ın tepkisini ve Düzce Milletvekili Fevzi Aslan’ın “kastımı aştım” açıklamasını hariç tutuyoruz.)

Neden tepki göstermediniz? Bu davranışınız da sizin deyiminizle “takiye” değil midir? Yoksa “ölüm korkusu” vardı da ondan mı “takiye yaptınız?

2- Fethullah Gülen’in, yazınıza da alıntıladığınız 'Hz. Peygamber temessül buyurdu, rüya değil, Türkiye'nin meselesini filancalara bıraktık biz, bakış bu, şimdi hakkınızda nebinin hüsnü zannı bu…'. Sözü yeni söylenmiş bir söz değildir. Yıllar önce söylenmiştir. Bunun gibi, “Peygamber Türkçe olimpiyatlarına geldi” veya “Ben Cebrail’i çok severim. Kendisi hiç görmediğim, tanımadığım bir melektir… Cebrail parti kursa ona da oy vermem” sözleri de öyle… İyi de sizler o zamanlar neden bu sözlere tepki göstermemiştiniz? Hele “Peygamber Türkçe olimpiyatlarına geldi” sözü çok da eski değil… AKP ile “al gülüm ver gülüm” devam ederken söylenmişti… Bir tepkiniz oldu mu? Neden? Bu da “takiye” değil mi? Yoksa yine “ölüm korkusu” vardı da ondan mı “takiye” yaptınız?

3- Başbakan’ın Mısır Tahrir meydanında yaptığı konuşmada “sizlere laikliği tavsiye ediyorum” sözlerine ne diyorsunuz? Siz mi takiye yapıyorsunuz, yoksa Başbakan mı? Neden?

4- F.Gülen’in “Başörtüsü teferruattır” sözüne bir tepkiniz olmuş muydu? Şimdi değil tabi, aranızın “çok iyi” olduğu dönemde!... Neden sessiz kaldınız da, aranız bozulunca sözün vahametini keşfettiniz?

5- 2006 yılında Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin “Türban, Türkiye’de yüzde 1.5'lik kesim için bir sorun.. Bizim gündemimizde halkın sadece yüzde 1.5′inin gündeminde olan bir konu öncelikli olarak yoktur. Bizim önceliğimiz türban değil işsizliktir..” (10) demişti. Acaba aynı sözü bu gün de söyleyebilir mi? Neden? Acaba o zaman mı “takiye” yapıyorlardı, yoksa şimdi mi?

6- Başbakan’ın yukarıdaki M.Ali Şahin’in sözünün sorulması üzerine söylediği “Ormanı düşünelim, oradaki birkaç ağacı değil. Birkaç ağaç üzerinden hareket edersek yanlış yaparız. Nitekim kamuoyu araştırmalarının neticeleri çok açık, net ortadadır. Yani bunlara bakarak değerlendirmeleri yaparsak Türkiye kazanır, kaybetmez..." (11) sözü için de yukarıdaki soru aynen geçerlidir: O zaman mı “takiye” yapılıyordu, şimdi mi?

7- Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL’ün eşi Hayrünnisa GÜL’ün, başörtüsü ile ilköğretime( o zamanlar 8.sınıfa kadar ilk öğretim sayılıyordu) giden bir kız çocuğu için söylediği "Bu konuda yaşanan bir cehalet varsa ortadan kaldıracağız. İlkokul öğrencisinin kendi isteğiyle başörtüsü takması sözkonusu olamaz. Bu konuda karar verecek yaşa geldiğinde kararını verir" (12) sözü için ne diyorsunuz? Yine aynı konuda zamanın Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’nun ““İlkokullarımızda özellikle örtülü olarak eğitim görme talebiyle karşılaşmış olmamızı zamanlama açısından manidar buluyorum”ve AKP Milletvekili ve İnsan Hakları Komisyonu başkanı Zafer Üskül’ün “Bu durum devam ederse, çocuğu ailesinin elinden alırız!” (13)sözleri için? Bu sözleri şimdi söyleyebilirler mi? O zaman mı „takiye“ yapılıyordu, şimdi mi?

8- Devletin resmi ajansı Anadolu Ajansı’nın bu haberi ancak diğer haber organlarında çıktıktan bir gün sonra görüp gerekçe olarak da haberdeki bu unsuru muhabirlerin atladığını söylemesi ne idi?... (14)

9- Bülent Arınç’ın, Mavi Marmara olayı için İsrail’e hükümet tarafından ateş püskürtüldüğü bir zamanda, F.Gülen’in „İsrail’den izin alınmalıydı“ sözü üzerine „Hocam söylemişse doğru söylemiş“ şeklinde çark etmesi „ ne anlama geliyordu? Önceki tavrı mı doğruydu, sonraki tavrı mı? Yoksa „takiye“ mi yapıyordu?

10- Başbakan Erdoğan’ın zamanında F.Gülen için dizdiği övgüler ne idi? O zaman mı takiye yapıyordu, şimdi mi?_

11- AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in “Cemaat Hükümeti ele geçirecekmiş. Buna kargalar bile güler” sözü için ne diyorsunuz? (15) O zaman mı takiye yapıyordu, şimdi Cemaate ateş püskürerek mi?

Söylenecek çok söz var. Ama maalesef yine bir köşe yazısının sınırlarını çoktan aştık…Sonuç olarak şunu söyleyelim. AKP’nin ve yandaşlarının bir inanç grubu özelde de Şia için kullandığı üslup oldukça itici… Hele yandaş yazarların!...

Elbette yandaş yazarlar, mesela Hilal Hanım Şia’yı sevmek zorunda değil… Ama ikide bir AKP gibi bir “siyasi partiyi” öveceğim ya da “savunacağım” diye halkın bir kesiminin inancı hakkında böylesine itici ve aşağılayıcı dil kullanılması ne kadar etik?

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- 

(1) http://yenisafak.com.tr/yazarlar/HilalKaplan/gulen-sia-benzerligi/51254

(2) http://www.internethaber.com/hamas-yonunu-irana-cevirdi-598967h.htm

(3) http://www.cnnturk.com/2011/turkiye/07/20/basbakana.dokunmak.bile.bence.ibadettir/623516.0/

(4) http://www.izleneo.com/basbakanimiz-bizim-icin-adeta-ikinci-peygamber-gibi/

(5) http://www.hurriyet.com.tr/gundem/22567341.asp

(6) http://www.gazeteport.com.tr/haber/162957/bizim-rahmetimiz-gazabimizi-asacak

(7) http://www.izleneo.com/basbakanin-ciktigi-televizyon-yere-konmaz-sacmaligi/

(8) http://www.sosyalmuhalefet.com/hangisi-soylu/

(9) http://www.timeturk.com/tr/2014/01/16/ak-parti-li-vekil-erdogan-allah-in-butun-vasiflarini-uzerinde-toplayan-bir-lider.html#.U0g75jjNsdU

(10) http://www.haber3.com/akp-turbani-nasil-asil-sorun-yapti-haberi-333439h.htm

(11) http://www.haberturk.com/gundem/haber/5241-erdogandan-sifreli-mesajlar

(12) 8.11.2010, Star Gazetesi, http://www.gazetea24.com/haber/aa-hayrunnisa-gulu-es-gecti_5296.html

(13) http://www.hurriyet.com.tr/gundem/16112623.asp

(14) http://www.gazetea24.com/haber/aa-hayrunnisa-gulu-es-gecti_5296.html

(15) http://siyaset.milliyet.com.tr/bu-iddiaya-kargalar-bile guler/siyaset/siyasetdetay/20.02.2012/1505571/default.htm ve http://www.youtube.com/watch?v=pBtt0mj0Syw)

 

MUHSİN KÜÇÜKER

İran savunma bakanı Tuğgeneral Hüseyin Dehkan, Azerbaycan Cumhuriyeti'ni savunma alanındaki ihtiyaçlarını temin etmeye hazır olduklarını söyledi.

İran savunma bakanı Tahran'da Azerbaycan Cumhuriyeti savunma bakanı orgeneral Zakir Hasanov'la görüşmesinde, iki ülke arasında kültürel, dini ve diğer alanlardaki ortaklıklara temas ederek; iki ülke halklarının dost ve kardeş olduklarını bildirdi ve "iki ülkenin bölgesel ve uluslararası meselelere bakışındaki ortak nokta son derece önemlidir'' dedi.

İran savunma bakanı, İran ve Azerbaycan Cumhuriyeti sınırlarını dostluk ve kardeşlik sınırları olarak nitelerken, ilişkilerin artması ve yapıcı işbirliklerin artması gereğine de temasla; iki ülke sınırlarında güvenliğin tam olarak hakim olduğunu söyledi.

Tuğgeneral Dehkan, terörizm ve aşırıcılığın bölgenin güvensizliği ve sebatsızlığı konusunda çok ciddi bir tehlike ve tehdit olarak nitelerken, bölge ülkeleri ve dünyanın terörizmle mücadelede ortak hareket etmelerinin zaruri olduğunu ve bu konuyu öncelikli programları arasına almaları gerektiğini bildirdi.

Azerbaycan savunma bakanı Hasanov da, iki ülke arasında tarihi, kültürel, siyasi ve dini ortaklıklara temasla; İran'ın bölgenin güçlü bir ülkesi olduğunu ve aynı zamanda Azerbaycan cumhuriyetinin dostu ve komşusu olduğunu ve bundan dolayı da Bakü'nün Tahran ile her alanda ilişkileri güçlendirmeye önem verdiğini söyledi.

Azerbaycan cumhuriyeti savunma bakanı, İran İslam Cumhuriyetinin nükleer enerji faaliyetlerine destek verdiklerini belirterek, ayrıca İran ve 5+1 grubu arasında nükleer konuda varılan ön anlaşmayı tebrik etti ve 'Umarım, bu konuda nihai anlaşma sağlanır' dedi.

 

Pazar, 13 Nisan 2014 06:00

Eğer iddialar doğruysa !....

Dünyada bağımsız, özgür gazetecilik denilince ilk akla gelen isimlerden biri, Amerikalı Seymour Hersh‘tür. Kuşkusuz Hersh’ün “iyi gazeteci” olmasının defalarca tescillenmiş olması, her haberinin kayıtsız şartsız doğru olacağı anlamına gelmez. Fakat iddialı bir haberin altında eğer onun imzası varsa, o habere şu ya da bu nedenle burun kıvırmanın, hele bu mesleğin esaslarından olan “haber kaynaklarıyla ilişki“ konusunda Hersh’e ders vermeye kalkmanın hiçbir inandırıcılığı ve anlamı yoktur. Dolayısıyla Amerikalı gazetecinin, geçen yıl 21 Ağustos günü Şam‘ın doğu banliyölerinden Guta‘da meydana gelen kimyasal saldırıdan El Kaide ile ilişkili El Nusra Cephesi‘ni sorumlu tutan ve bu örgütün de sarin gazına Ankara‘nın yardımlarıyla ulaştığını iddia eden haberini ciddiye almak durumundayız.

İki senaryo

Hersh’e yönelik yalanlamaların hiçbiri onun haberinin yarattığı etkiyi azaltmadı; tam tersine, yalanlamaların zayıflığı Amerikalı gazetecinin doğru yazdığının göstergesi olarak algılandı. Onun haberini doğrulayacak veya yalanlayacak haber kaynaklarına sahip değilim, ancak son birkaç aydır yaşanan bazı gelişmelerden hareketle kabaca iki senaryonun söz konusu olabileceğini düşünüyorum:

1) Gerçekten Ankara, Hersh’ün yazdığı gibi Washington’ı Suriye’de savaşa sokmak için o kimyasal saldırıya bulaştı. Bunun farkında olan Amerikan yönetimi, stratejik açıdan bir dizi konuda işbirliği içinde olduğu Türkiye’yi kaybetmemek için, olaydan sorumlu gördüğü Başbakan R. Tayyip Erdoğan ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan‘a karşı, nihai amacı tasfiye olan bir yıpratma süreci başlattı;

2) Guta saldırısında Ankara’nın hiçbir alakası olmamasına rağmen başka nedenlerle Erdoğan ve Fidan’dan kurtulmak isteyen Washington yönetimi, onları yıpratmak uğruna böyle spekülasyonların dolaşıma girmesine izin verdi, hatta bunu teşvik etti.

MİT krizine yeniden bakmak

Hersh’ün yazısından sonra, geçen yıl eylül ayında (yani Guta olayından kısa bir süre sonra) BM Genel Kurulu için New York‘ta bulunan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül‘e değişik platformlarda sık sık Ankara’nın Suriye’de El Kaide ve özellikle El Nusra ile ilişkili olup olmadığının sorulmuş olması (http://www.rusencakir.com/Terorle-mucadele-konusunda-ofanstan-defansa/2118) daha fazla anlam kazanıyor.

Hersh’ün yazısından sonra, geçen yıl ekim ayı başında Wall Street Journal‘da çıkan “Türkiye’nin istihbarat şefi Suriye’de kendi yolunu çizdi“ başlıklı yazının (http://rusencakir.com/Hakan-Fidan-hakkinda-yazilanlara-alti-serh/2137) satır arası mesajları daha da netleşiyor.

Hersh’ün yazısından sonra, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu‘nun makamındaki dörtlü Suriye zirvesinin ortam dinlemesinin kayıtlarının neden seçimlere birkaç gün kala dolaşıma sokulmuş olduğu daha iyi anlaşılıyor.

Yine Hersh’ün yazısından sonra Suriye sınırında MİT tırlarının durdurulması olaylarına, dolayısıyla 17 Aralık sürecine, özellikle sürecin zamanlamasına, buradan hareketle Fethullah Gülen cemaatinin küresel ilişkilerine yeniden bakmak gerekiyor. Hatta daha geriye gidip 7 Şubat 2012 günü patlak veren ve ana hedefi Hakan Fidan olan MİT krizini yeniden değerlendirmek de isabetli olacaktır.

Fidan’ın daha Suriye meselesi gündemde değilken hedef alınmış olmasından hareketle sorunun sadece El Kaide ile ilişki zemininde anlaşılamayacağı da açıktır.

Bununla birlikte, El Kaide hakkında epey araştırma yapmış, kafa yormuş bir gazeteci olarak şunu vurgulamak isterim: Herhangi bir devletin yapacağı en vahim hatalardan biri El Kaide’yi kullanacağını sanması ve buna kalkışmasıdır. (http://rusencakir.com/El-Kaideyi-kullanmaya-kalkan-yaniyor/2071)

Yine bir devletin başına gelebilecek en büyük tatsızlıklardan biri de, hiç ilgisi olmamasına rağmen adının El Kaide ile birlikte anılmasıdır.

Ankara’nın bir an önce, El Kaide ile doğrudan ya da dolaylı ilişki iddialarını hiçbir tereddüde yer vermeyecek şekilde geçersiz kılması şart.

vatan

 

Pazar, 13 Nisan 2014 05:55

Sarin iddialarında ikinci dalga

Suriye’deki sarin saldırısının gerisinde Türkiye’nin olduğu iddiasını Independent muhabiri Fisk de yazdı. Erdoğan’ı ‘diktatörleşmekle’ suçlayıp Saddam ile kıyasladı

Ünlü ABD’li araştırmacı gazeteci Seymour Hersh’ün Suriye’deki sarin saldırılarının gerisinde Türkiye’nin olduğu iddiasının artçı dalgası geldi. Ünlü Britanyalı gazeteci Robert Fisk, Hersh’ün iddialarını irdeleyen yazısında, şunları dile getirdi: ‘’Ağustos 2013’te Şam’ın Doğu Guta varoşunda yüzlerce sivili öldüren sarinin Türkiye’den geldiğini ilk iddia eden elbette Suriye hükümetiydi. Onların iddiasına göre, İslamcı gruplarca Batı’nın Esad’ı suçlayıp stratejik silahlarını ona çevireceği umuduyla kullanılmıştı. The Independent gazetesi olarak, Suriye’deki saldırıları soruşturduğumuzda, Rus kaynaklar sözkonusu kimyasalların Esad’a satılmadığını vurgulamıştı. Bunlar Moskova’nın Kaddafi döneminde Libya’ya sattığı stoklardan geliyordu.’’

O dönemde görüştüğü Suriyeli yetkililer ve Esad’a yakın bir kişiliğin ‘’Sarinin Türkiye üzerinden isyancılara nakledildiğine dair resmi kanıtları kimsenin kaale almamasından yakındığını’’ anlatan Fisk, şunları aktardı: “Sürekli olarak, Türkiye’nin güneyinde polisin sarin olarak tanımladığı kimyasal madde taşımakla suçlanan Nusra’nın 10 adamı hakkındaki 130 sayfalık iddianameye atıf yapıyorlardı . Grubun elebaşısı Haytam Kassab, savcının 25 yıl hapis istediği mahkemeye çıkarıldı, ama daha sonra ‘yargılanmak üzere’ serbest bırakıldı. Adamların hepsi ortadan kaybolurken, Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi tutuklamaları gözardı ederek -neredeyse Saddamvari bir kanaatle -’sarin’in ‘antifriz’ olduğunu iddia edecekti.” 

KENDİNE ROL MODELİ’

Hersh’ün ‘’Guta’daki sarinin, Britanya’da incelendiği ve Suriye ordusununcephaneliğinden gelmediğinin teyit edildiği’’ iddiasını hatırlatan Fisk, bu gelişmelerin Erdoğan’ın Obama ile ilişkisini tehlikeye soktuğuna dikkat çekti. Makalesine ‘’Ortadoğu’nun model ‘güçlü adamından’ teneke diktatöre’’ başlığını atan Fisk, ‘’Erdoğan, Obama’nın en sevgili müttefiklerinden biriydi... Tam da ABD’nin Osmanlı’nın Arap kısmında kılavuz ve Esad’ı devirebilecek isyancılara kanal olması bakımından güveneceği adamdı’’ dedi. Türkiye’nin Arap dünyası için ‘rol modeli’ ilan edildiğini hatırlatan Fisk, şunları söyledi: ‘’Kürtlere hala kötü muamele eden, 1915 Ermeni soykırımını inkar eden, 2007’de sokak ortasında Ermeni gazeteci Hrant Dink’i öldürenlerin yargılandığı davayı bile ıskartaya çıkaran bir ülke, gerçekten de, Müslüman aleminin onaylayarak bakacağı ayna görevi görebilir miydi? Eh, sonunda maske düştü. ‘’ Erdoğan’ın yerel seçim ardından yaptığı konuşmayı ‘’Türkiye’nin boynu kıldan ince medyasına ancak Saddam’ın ağzından çıkabilecek sözlerle tehditler savurdu. Türkiye’nin yapabileceği tek rol modellik, yine Türkiye için rol modelliğiy-di’’ diye yorumlayan Fisk, ‘’Erdoğan, Catch 22’deki Yossarian gibi, çok tuhaf bir kişilik. Siyasi megalomanyanın işaretleri var’’ dedi. ‘’YouTube’a yasak gelmesine yol açan’’ Dışişlerinde ‘’Suriye’ye saldırma bahanesi yaratma’’ toplantısına ait olduğu iddia edilen kayıtla ilgili ‘’Hükümet ‘Manipülasyon’ diye haykırdı. Ona ne şüphe... Amerikalılar ne yaparsa yapsın, Türkiye’nin Suriye savaşına müdahil olması devam edecek’’ diye yazdı.

TARAF