Displaying items by tag: Türkiye

"Tüm gücümüzü ve imkanlarımızı tekfirci gruplara karşı mücadele için seferber edeceğiz...Bugünden sonra artık sessiz kalmayacağız, tekfircilerle yürütülen savaş var olma ve dini bir savaştır..."


Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah İslami Direnişin gazi ve yaralılarıyla yaptığı bir görüşmede çok önemli açıklamalar yaptı.

Al Akhbar ve Fars News'in bildirdiğine göre Nasrallah "Lübnan'ın şartlarının 1982 yılından (İsrail işgali) daha tehlikeli olduğunu" belirterek yakında gerçekleştirilecek bir genel seferberlik ihtimalinden söz etti

Nasrallah konuşmasından öne çıkan başlıklar;


"Artık daha fazla sessiz kalmayacak ve hiç kimseyi idare etmeyeceğiz. Bu, direnişin varlık yokluk savaşıdır. Onur ve din savaşıdır. Gün seferberlik günüdür. Buna herkes katılabilir, isterse sadece dille olsun. Herkes bu seferberliğe katılabilir. Halkın gözünde itibarı, nüfuzu ve söz hakkı olan, herkes bu seferberliğe katılmalıdır, âlimler konuşmalıdır.

Konuşmadan aktarılanların çevirisini sunuyoruz:

Bu yolu Sıffın'a kadar sürdüreceğiz

Önümüzdeki merhaleler için ümitsiz olmaya gerek yok. Bu merhalede tekfircilerle mücadele için tüm güç ve imkanımızı kullanacağız... Her mekanda ve sınırsız bir şekilde ve hiç kimseden utanmadan açık bir gözle mücadele edeceğiz. Bizim bu seçeneğimizden hoşlanmayanlar nasıl uygun görüyorlarsa öyle davransınlar. Moralimiz iyi ve güçlü olmalı. Zaferlerimizi küçük göstermek isteyen ya da inkar edenlere aldırış etmiyoruz, hatta tüm şehirlerimiz de düşşe irademizde zayıflık olmaz... Allah bu savaşı bize vacip kıldı, tıpkı Resulullah (s.a.a.a) ile birlikte olanlara Bedir Savaşını ve Hayber'e kadarki diğer savaşları vacip kıldığı gibi... Bu yolu Sıffın'a kadar sürdüreceğiz ve kim sabit kadem durursa maksada ulaşacak.

Artık Arabistan, Katar ve Türkiye arasındaki ihtilaflar son bulmuştur ve hepsi karşımızda birleşmiş durumdadır

Önümüzde üç seçenek var: 1) Geçmişteki dört yıldan daha fazla savaşmak 2) Teslim olmak suretiyle kadın ve kızlarımızın boğazlanıp esir olmasına göz yummak 3) Ya da Filistin'in işgali gibi yeni bir faciayla yüzleşmek, sürgün olmak. 

Eğer bu savaşta yarımız şehid düşer ve diğer yarımız sağ kalır ve izzet ve şerefle yaşarsa bu bizim için daha iyidir. Hatta bu savaşta dörtte üçümüz şehid olsak ve geriye dörtte birimiz kalsak, ama izzet ve şerefle yaşamaya devam etsek bu da iyidir. Elbette inşallah bu kadar şehid vermeyeceğiz fakat fiili durum büyük fedakarlıklar gerekmektedir, zira saldırı büyüktür. Artık Arabistan, Katar ve Türkiye arasındaki ihtilaflar son bulmuştur ve hepsi karşımızda birleşmiş durumdadır.

Artık her kim başkalarını gönülsüz kılıp morallerini bozar ve bundan başka söz söylerse ahmak, kör ve haindir. Amerikan elçiliğinden beslenen Şiiler hain ve satılıktırlar ve bizim bu konudaki kabulümüzü asla değiştiremezler.

Artık daha fazla sessiz kalmayacak ve hiç kimseyi idare etmeyeceğiz. Bu, direnişin varlık yokluk savaşıdır. Onur ve din savaşıdır. Gün seferberlik günüdür. Buna herkes katılabilir, isterse sadece dille olsun. Herkes bu seferberliğe katılabilir. Halkın gözünde itibarı olan herkes bu seferberliğe katılmalıdır, alimler konuşmalıdır. Önümüzdeki aşamada da tüm halk için genel seferberlik ilan edebiliriz. Her yerde savaşabiliriz diyorum. Bugün kimse karşısında susmayacağız. Her kim bizim karşımızda durur ve sözle buna engel olmak isterse gözlerinin içine bakacak ve sen hainsin diyeceğiz, ister büyük olsun ister küçük.

Published in Rapor

İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Shai Cohen, Milliyet’ten Gizem Acar’a verdiği röportajda, iki ülke arasındaki siyasi çıkmaza rağmen ekonomi ve kültürde gelişmenin devam ettiğini belirtti. Cohen, enerji ve terör konusunda bölgede ‘işbirliği(!)’ gerektiğini de ekledi.


İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Shai Cohen, Milliyet’ten Gizem Acar’a verdiği röportajda, iki ülke arasındaki siyasi çıkmaza rağmen ekonomi ve kültürde gelişmenin devam ettiğini belirtti. Cohen, enerji ve terör konusunda bölgede ‘işbirliği(!)’ gerektiğini de ekledi.

İşte o röportaj:

Türkiye, İsrailli bir diplomat için zor bir görev yeri mi?

7.5 ay önce İstanbul’a geldim. Bana çok daha uzun bir süre gibi geliyor çünkü ekonomik, kültürel akademik birçok alanda oldukça fazla aktivite var. Yahudi toplumu çok aktif. Bu nedenle görevim oldukça tatmin edici oldu. Son dört-beş yılda, Türkiye ve İsrail arasındaki siyasi çıkmaza rağmen, Türk ve İsrail halkı arasındaki gerçek ilişkiyi yansıtan çok fazla iyi işaret olduğunu düşünüyorum.

Türkiye ve İsrail arasındaki normalleşme anlaşmasının nihaileşmesi için yakın gelecekte bir beklentimiz olmalı mı?

Bu yıl her iki ülke için de iç siyasetle ilgili bir yıl. Bu nedenle önümüzdeki günlerde ya da haftalarda normalleşme sürecinin başladığını göremeyeceğiz. Normalleşme kısa bir süreç olmayacak. Ama Türkiye’nin Yahudi toplumu da dâhil olmak üzere azınlıklara yönelik olumlu tavrı var. Edirne Sinagogu’nun tekrar açılması, Holokost anmasına katılım olması gibi aktiviteler olumlu bir tavrı yansıtıyor. İsrail tarafında ise, iki ülke arasında iyi ilişkiler olması adına büyük bir beklenti var.

O halde normalleşmenin önündeki en büyük engel sizce nedir?

Aslında gerçek bir engel olmadığını düşünüyorum. İsrail ve Türkiye’deki seçimler nedeniyle doğru zaman olmadığı bir gerçek. İsrail ve Türkiye hükümetleri kurulmadan İsrail ve Türkiye arasında, ya da liderler arasında hiçbir şekilde yakınlaşma göremeyeceğiz. Ama diğer alanda, sivil toplumda işbirliği alanları devam ediyor. Ekonomi, ticaret, kültür ve akademide işbirliği artıyor. Ticaret hacmi iki yılda yüzde 30 arttı, 5,5 milyar dolara ulaştı. Kültürel aktiviteler her iki-üç haftada bir gerçekleşiyor. Bu benim adıma Türk ve İsrail halkı arasında gerçekten normalleşme için istek ve beklentileri olduğunu gösteriyor. Ayrıca bölgesel çıkarlar var. Teröre karşı mücadele, enerji alanında işbirliği, bölgesel ekonomik gelişme, su yönetimi… Tüm bunlar, İsrail ve Türkiye’nin, hem birbirleri hem de bölgenin yararı için işbirliği yapması gereken stratejik bölgesel konular.

İsrail’in keşfettiği doğal gazı Türkiye üzerinden taşımak sizce akıllıca bir yol mu?

Bence bu ekonomik açıdan yapılabilir olan tek çözüm. Enerji kaynaklarını çeşitlendirmek için en ucuz, en kısa ve en etkili yol. Türkiye 2016’da ısıtma için yüzde 80 oranında doğal gaza bağımlı olacak. İsrail de ısıtma, elektrik gibi konularda doğal gaza bağımlı. Bu nedenle sadece bölgesel işbirliği çözüm olacaktır. İsrail’in (450 milyar kubik metre doğal gaz bulunan) havzası Leviathan’dan Türkiye’nin güneyine doğrudan bir boru hattı dışında yapılabilir teknik, ekonomik bir çözüm yok.

İki ülke arasında boru hattı konusunda görüşmeler yapılıyor mu?

Şu an görüşmeler özel şirketlerin arasında. Aynı zamanda uluslararası enerji şirketleri var. Türkiye ve İsrail kurumları arasında şu an enerji alanında görüşme mevcut değil maalesef. Ancak eninde sonunda; bir, iki ya da beş yıl da sürse bunun tek çözüm olduğunu düşünüyorum.

‘Türkiye, Gazze’de inşaatın öncüsü’

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu tekrar seçildi. Liderler arasındaki geçmişi göz önüne alırsak, Türkiye’de de Ak Parti hükümetinin tekrar iktidara gelmesi durumunda anlaşmanın nihaileşmesi zorlaşır mı?

Bence bu kişisel bir konu değil, her şeyden önce siyasi bir konu. Filistin meselesi konusunda Türkiye ile farklılıklarımız olduğu bir sır değil. Özellikle de Gazze’deki durum. Gazze’de, Türkiye’de algılandığı gibi bir ambargo olmadığını söylemeliyim. Tek ambargo, deniz ambargosu, bu da uluslararası hukuk ile uyumlu. Denizden yapılacak silah kaçakçılığını engellemek için. Tüm diğer aktivitelerde Türkiye en önde gelen aktör. İnsani yardım, inşaat malzemesine izin veriliyor. Türkiye Gazze’de, İsrailli yetkililer ile koordinasyon halinde Filistin hastanesi inşa ediyor. Türkiye, Gazze Şeridi’ne ana inşaat malzemesi sağlayıcısı. Kerem Şalom kapısından her gün 400 kamyon girip çıkıyor.

 

Published in Rapor

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz’e göre, İran ve Türkiye’nin bölgede ceryan eden değişik problem ve krizlerin kalıcı bir çözüme kavuşturulması için birbirine ihtiyacı var ve beraber çalışmalı.

 

Mehr Haber Ajansı muhabirinin haberine göre, İran ve Türkiye, Suriye krizinin başladığından beri görüş ayrılığı yaşamakta ve değişik çözüm önerileri sonmaktalar. Ama ilginç olan ise Suriye, Irak ve son dönemde ise Yemen konusunda görüş ayrılığına düşseler de, İran ve Türkiye bu olayların  iki ülke arasındaki ikili ilişkilere zarar vermesini büyük oranda önlediler ve bu da İran ve Türkiye arasındaki ikili ilişkilerin ne kadar derin ve stratejik olduğunu göstermekte.

Bu konuları ve diğer taraftan ise Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 6 Nisan Tahran ziyaretini ve yaklaşan genel seçimleri, Cumhuriyet Halk Partisi’nin İstanbul  TBMM Milletvekili ve ayrıca İran-Türkiye Parlamentolararası Dostluk Grubu Genel Sekreteri Sayın Ali Özgündüz’e sorduk.

Özgündüz ile gerçekleştirilen demeç aşağıdaki gibidir:

Sayın Özgündüz son yıllarda İran ve Türkiye arasında bazı bölgesel konularda görüş ayrılığı yaşanmakta ve kuşkusuz bunların başında ise Suriye krizi gelmekte, sizce bunun nedeni ne olabilir?

Bildiğiniz gibi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti 2012 yılından beri  özellikle Suriye politikası nedeniyle İran Islam Cumhuriyetiyle ilişkilerde farklı bir yol izlemektedir.Akp Suriye meselesinde Beşar Esad'ı devirip yerine Müslüman kardeşleri iktidar yapmak istediği için her türlü radikal vahhabi ve selefi terör gruplarına destek verdi.Bu destek sadece sınırları kullandırmak olmayıp silah,lojistik ve istihbarat desteğine kadar vardı.Bu konularda bugün ülkemizde devam eden davalarda bulunmaktadır,örneğin Adana'da durdurulan MİT tırlarında silah bulunduğu artık gizli olmayıp devam eden bir mahkemede olay tüm çıplaklığıyla gözler önüne serildi.

AKP nin sadece Suriye politikası değil aynı zamanda Nuri el-Maliki nin başbakanı olduğu Irak merkezi Hükümeti'yle de ilişkileri bozuktu  ve merkezi hükümet yerine Irak Kürt yönetimi yani Barzani'yle ilişki kurup kuzey Irak petrolünün satışı yönünde adımlar attı.Bütün bunların sebebi aslında irana karşı oluşturulmak istenen 'sunni ittifak' hedefiyle ilgilidir.O kadar ki son zamanlarda Recep Tayyip Erdoğan ve Davutoğlu açıktan iranı suçlayıcı beyanlarda bulundular,hatta Erdoğan 'Suriyedeki kanlı rejimi destekleyenler nasıl Müslüman olur' gibi iranı tekfir edici sözler söyledi!.

Irana karşı bu söylemler sadece  iç politika malzemesi değil aynı zamanda 'sünni arap' devletlerine de mesaj niteliği taşıyordu.

Efendim Sayın Erdoğan’ın 6 Nisan tarihli Tahran ziyaretini ve bunun ikili ilişkilerde ve bölgesel gelişmelerdeki etkisini nasıl yorumluyorsunuzdur?

En son Suud kralı Selman'ın daveti üzerine Riyada giden Erdoğan ülkeye döndükten yaklaşık 10 gün sonra Suudi Arabistan öncülüğünde oluşan ve Yemen'e müdahale eden Arap silahlı gücüne destek vereceğimizi açıkladı ve bu açıklamadan bir hafta sonra da irana resmi ziyaret düzenledi.

Ziyaret öncesi ben endişeliydim çünkü Tahran'da bilinçli bir kriz çıkararak 'sunni bloklaşmayı' güçlendirmek isteyeceğini düşünmüştüm ancak bu arada İran ile 5+1 ülkelerinin nükleer müzakerelerin başarıyla sonuçlanıp anlaşma sağlanması üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan ülkemizde söylediklerinin aksine Tahran'da yaptığı açıklamalarda Suriye konusunda İran ın tezine yaklaşarak 'arabuluculuk' önermesi ve keza Yemen kınusunda da ateşkes için girişimde bulunulması gerektiğini söylemesi bazı gerçekleri gördüğünü göstermesi ve bizim CHP olarak baştan beri savunduğumuz 'komşuların içicilerine saygı ve dostane karşılıklı çıkara dayalı ilişki kurma' anlayışına gelmesi açısından faydalıdır.

 

Iran ve Türkiye’nin yakın gelecekteki ikili ilişkisi nasıl olacak sizce ve ne tür bir seyir izleyebilir?

Türkiye ve İran birbirlerine muhtaç,üniter yapı ve toprak bütünlüğü açısından çıkarları örtüşen iki ülkedir.Allah korusun bu iki ülkenin birbiriyle çatışması her ikimize de zarar vereceği gibi bu işten sadece emperyalist ve siyonist güçler karlı çıkacaktır,bu nedenle Türkiye ve Iranın çıkarları ortaktır.Birbirine gıpta edip yarışmaları da birlikte kalkınma açısından faydalıdır.

1.Cihan savaşında her iki ülkede zarar görmüş ve emperyalistler karlı çıkmıştır,yeniden tarihin tekerrür etmemesi için her iki ülkenin çok dikkatli ve dostane ilişki kurmaları zaruridir.Her devletin rejimi ve mezhebi kendisine,ülkeler arası ilişkiler mezhep eksenli değil karşılıklı çıkar esasına dayalıdır.Umarım Cumhurbaşkanı Erdoğan İran ziyareti sonrası bugüne kadar hükümetin sürdürdüğü mezhep eksenli dış politikadan dönüşe ve her iki ülkenin ortak çıkarları doğrultusunda yeni işbirliğine vesile olur.

Efendim son olarak yaklaşmakta olan 7 Haziran seçimleriyle ilgili tahmin ve yorumunuz ne?

 7 Haziran'da yapılacak seçimlerde HDP'nin %10'luk seçim barajını aşması halinde hiç bir parti tek başına iktidar olamıyor.Yani önümüzdeki dönemde kuvvetle muhtemel koalisyon hükümeti olacak .Ancak Hdp barajı aşamaz ve meclis dışında kalırsa da bu parlamento dört yıl görev yapamaz,bir yıl en geç iki yıl içinde seçim barajı düşürülecek ve erken seçime gidilecek diye düşünüyorum.

İsrail’de yayın yapan Haaretz gazetesi analistlerinden Zvi Bar’el, Erdoğan’ın İran’a yaptığı ziyaretin ardından Türkiye-İran arasındaki ilişkileri değerlendirdi.


İsrail’de yayın yapan Haaretz gazetesi analistlerinden Zvi Bar’el, Erdoğan’ın İran’a yaptığı ziyaretin ardından Türkiye-İran arasındaki ilişkileri değerlendirdi. Erdoğan ve Ruhani’nin ilişkilerin tesisi için ciddi bir çaba ortaya koyduğunu ifade eden Bar’el, düzenlenen basın toplantısının her türlü konunun detaylı şekilde konuşulduğu profesyonel bir program niteliğinde olduğunu ifade etti.

Bar’el, Erdoğan’ın “Biz Suriye’de ve Irak’ta akan kanı durdurma sorumluluğunu üstlenmek durumundayız” dediğini, ancak kendisinin Husilere karşı Yemen’e müdahale eden ve İran’a karşı düşmanca oluşturulan Arap ittifakına katıldığı hususunu dile getirmekten kaçındığını belirtti. Erdoğan’ın “Ölenlerin Sünni ya da Şii olması bir şey ifade etmiyor, hepimiz Müslümanız” dediğine de ayrıca dikkat çekti.

Bar’el; Erdoğan’ın, İran’ın aksine Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın yönetimden uzaklaştırılmasını talep ettiğini belirtti ve bu anlaşmazlığın İran ve Türkiye arasındaki ilk anlaşmazlık olmadığına, nitekim bundan yaklaşık iki hafta önce Erdoğan’ın İran hakkında “Tek hedefi bölgeyi kontrolüne geçirmektir ve durdurulması gerekmektedir” dediğine dikkat çekti.

Bar’el ayrıca Türkiye’nin Yemen’de Suud’un yanında, Husilerin karşısında yer aldığını ve Suud’un Türkiye’yi İran’a karşı oluşturmaya çalıştığı Sünni Blokta müttefiki olarak gördüğünü belirtti.

Her halükarda İran ve Türkiye arasında çok sayıda ortak çıkarların olduğuna işaret eden Barel, iki ülke arasındaki ticaret hacminin en az 14 milyar dolara tekabül ettiğini ve her iki tarafında bunu üçe katlamaya çalıştığını; yine bağımsız bir Kürt devleti fikrinin tehlikesi hususunda her iki tarafın da aynı düşündüğü yazdı.

İki ülke arasındaki bazı anlaşmazlıklara rağmen Türkiye için İran’la ilişkilerin siyasi ve ekonomik anlamda özel olarak önem arz ettiğini dile getiren Bar’el, Türkiye’nin Suud’la arasındaki ilişkiyi asla bozmadığını ve bu ilişkinin belki de Türkiye’nin 2013’te Sisi’nin yönetimi ele geçirmesiyle bozulan Mısır’la ilişkilerinin yeniden düzeltilmesine vesile olabileceğini ifade etti.

Türkiyeli bazı muhalif yazarların, Türkiye’yle bölgede kritik bir rol oynayan İran’ı hızlı bir şekilde kıyaslama yoluna gittiğini ifade eden Bar’el, söz konusu yazarların İran liderinin Twitter ve Facebook kullandığını, buna karşılık Türk hükümetinin sosyal paylaşım sitelerinin engellenmesine karar verdiğine dikkat çektiğini belirtti. Bar’el bu kıyaslamanın gerçekçi bir kıyaslama olmadığını, İran’ın Türkiye’deki insan haklarını ülkesine taşımak için bile önünde uzun bir yol olduğunu söyledi. 

 

Çarşamba, 18 Mart 2015 02:09

ABD - SURIYE ve TÜRKİYE

Kerry: Esad ile görüşmek zorundayız
ABD Dışişleri Bakanı Kerry, Suriye’de iç savaşın bitmesi için ABD’nin eninde sonunda Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile müzakere etmek zorunda olduğunu söyledi.


Amerikan CBS televizyonuna konuşan ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad ile müzakereye istekli olduklarını, “Sonunda müzakere etmek zorundayız. Her zaman Cenevre I süreci çerçevesinde müzakere etmekten yana olduk” sözleriyle ifade etti.

Müzakere masasına oturtmak için Esad’a baskının artırılması gerektiğini savunan Kerry, konuşmasında Washington’un savaşı bitirecek siyasi bir çözüm çabalarını canlandırmaya çalıştığını söyledi.

Esad yönetimi ile Suriye muhalefetinin bir kısmı, ilk kez geçen yıl ocak ayında İsviçre’nin Cenevre kentinde düzenlenen konferansta bir araya gelmişti. İki tur yapılan görüşmelerden sonuç alınamamıştı.

 
CIA BAŞKANI: ESAD’IN DEVRİLMESİNİ İSTEMİYORUZ

Amerikan Merkezi Haber Alma Örgütü CIA Başkanı John Brennan da dün sürpriz bir çıkış yaparak, Washington yönetiminin Suriye’de IŞİD gibi örgütlerin hakim olması tehlikesi nedeniyle rejimin yıkılmasını istemediğini söylemişti.

Brennan, ABD yönetiminin rejimin çökmesi halinde yerini kimin alacağına dair endişeleri olduğunu belirterek “Bence bu meşru bir endişe” demişti.

Beşar Esad, John Kerry’ye cevap verdi.
Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin, Suriye’deki siyasi geçiş süreci konusunda “Esad’la müzakere etmek zorundayız” şeklindeki açıklamasına cevap olarak, “Dışarıdan yapılan açıklamalar bizi ilgilendirmiyor” ifadelerini kullandı.

Amerikan CBS televizyonunda dün yayınlanan röportajda John Kerry, “Sonunda Esad’la müzakere etmek zorundayız. Her zaman Cenevre I süreci çerçevesinde müzakere etmekten yana olduk” açıklamasını yapmıştı. Bunun üzerine Suriye Devlet Televizyonu’na konuşan Devlet Baikanı Beşar Esad, Kerry’nin bu açıklamalarına net bir ifadeyle cevap verdi. Kerry’nin açıklamasını nasıl değerlendirdiği sorulan Esad, “Hala dışarıdan yapılan açıklamaları duyuyoruz. Önce atılacak adımlara bakıp sonra karar vereceğiz” şeklinde konuştu.

Esad, “Daha evvel Suriye sorununa Esad gitmeden çözüm bulunamaz diyen ülkeler şimdi, Esad’la müzakere etmeden çözüme ulaşılamaz diyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz” şeklindeki soruyu ise, “Onlar benim kalmam veya kalmamam gerektiğini söyleseler de özellikle bu konuda önemli olan Suriye halkının görüşüdür. Bu nedenle krizin ilk gününden bugüne kadar geçen 4 yıl içerisinde söylenenler bizi ilgilendirmiyor. Biz, Suriye halkını dinliyor, onların tepkilerini, beklentilerini ve arzularını gözlemliyorduk. Sınırlarımızın dışından gelenler yalnızca bir süre sonra kaybolan laflar ve müdahalelerdi. Bu nedenle benim kalmamı veya gitmemi söylemeleri önemli değil. Önemli olan işlerin gerçekte nasıl ilerlediğidir” ifadeleriyle cevaplandırdı.

Ayrıca, muhalif teröristlere yabancı ülkelerden verilen desteğin sonlandırılması çağrısında bulunan Esad, Suriye’nin içerisinde bulunduğu duruma yönelik uluslararası tutumda bir değişim olmasının pozitif yönde bir adım olacağına vurgu yaptı.,

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin sözleri AKP’yi rahatsız etti
CIA Başkanı John Bremann’ın ardından ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin Esat yönetimi ile görüşmelerin kaçınılmaz olduğu yönündeki sözleri yoğun tartışmalar yaratırken ABD’li medya, “Bu sözlerin en çok rahatsızlık yarattığı ülke hiç kuşkusuz Türkiye” diyor ve Türkiye’nin Esad ile müzakerelere karşı olduğunu söylüyor.

Suriye’de savaş, dördüncü yılına girerken John Kerry’nin “Eninde sonunda Esat’la görüşmek zorundayız” sözlerini, Suriye’deki pozisyonları yakın gelecekte değişeceğinin göstergesi olarak algılayan Amerika’nın Sesi (VOA), Kerry’nin ifadelerinin ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Marie Harf tarafından “Esat’la doğrudan görüşülmeyecek, ABD’nin politikasında değişiklik yok” şeklinde düzeltilse de Washington’un Esat’la diyaloga eskisi kadar kapalı olmadığını düşünüyor. VOA şöyle devam ediyor:

“Bu sözlerin en çok rahatsızlık yarattığı ülke hiç kuşkusuz Türkiye. Gösterilerin başladığı 2011 Mart ayında arabuluculuk rolüne soyunan Türkiye, aynı yılın Ağustos ayında Suriye yönetimiyle ilişkileri askıya aldı ve başta Beşar Esat olmak üzere Baas rejimine sert eleştiriler yöneltmeye başladı.”

Haberde “Her ne kadar bir ölçüde düzeltilse de en büyük müttefikinin en yetkili isimlerinden birinin ağzından dökülen sözler Ankara’da kaygıyla karşılandı” ifadeleri kullanılırken daha sonra ise Kerry’nin açıklamalarına Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun resmi ziyarette bulunduğu Kamboçya’dan “Esat’la müzakere edecek ne var? 200 binden fazla insan öldürmüş ve kimyasal silah kullanmış bir rejimle neyi müzakere edeceksiniz?” sözleriyle gösterdiği sert tepkiye dikkat çekiyor.

 

 

 

 

Published in Rapor
Cumartesi, 07 Mart 2015 12:15

Garip Bir Dünya Ve Garip Bir Ülke

 Garip bir dünyada garip bir ülke olan Türkiye! Neden garip bir Türkiye diyecek olursanız kendisine üstün bir kimlik belirliyerek bir dünya devleti olarak kabul eder ve meydanlarda slogan atarak kendini dev aynasında görür.

Ama Süleyman Şah türbesini ve ordaki görevli bulunan askerleri kurtarmak için terör örgütü dediği gerilladan yardım diler. Gariplik şu ki kendini dünya liderliğine hazırlayan ve o aynada gören bir devlet IŞİD çetesinin korkusundan ecdadının mezarını korumakta olan askerini korumaktan aciz. Bir atasözü var tilki vadiyi boş görünce buranın aslanı benim der. Bu bir fırsat değerlemesi değildir belki bir hakikatın ortaya çıkmasıdır. Çünkü kibirli ve gururlu konuşmalarla aldatmış olduğu yüzde ellilik bir kitlenin meydan kabadayılarının nasıl boş bir kovan olduğunu görmesi ve tanımasıdır. Dün hakaretvari tavır takınan ve terör örgütü dediği PYD’den yardım  dilemesiyle dünya devletleri arasında nasıl bir puan alacağını düşünmek gerekir.

Evet! Bugün bu operasyonla düşmüş oldukları durumu İlahi bir ceza olarak görüyorum.

’’Her kim de, hidayet yolu kendisine iyice belli olduktan sonra, Resulullah'a muhalefet eder ve müminlerin yolundan başka bir yola tabi olursa, Biz onu döndüğü yolda bırakırız. Fakat ahirette kendisini cehenneme koyarız. Orası ne fena bir varış yeridir!’’ 4/115

Amerikancı bir Müslüman olarak meydanlarda kahramanlık taslayanların nasıl bir utanç durumuna düştüğünü herkes çok açık bir şekilde görmektedir. Yukarıdaki ayette Resul'e muhalefet ederek Amerikancı bir yol takip edildiğinden verilmiş İlahi bir cezadır.

21. Asr'a "Muhammedi  İslam"ı dünyaya yeniden tanıtan ve müminlerin yolunu açık ve net belirleyen İslam İnkılabı'nı bırakıp büyük şeytanın yolunu takip eden ve Allah’ın askerlerine şeytan diyen, alçalanları bugün ne kadar utanç duruma düştükleri görülmekte; Allah intikamını böyle almıştır.

2012 tarihinde üçgün içinde Şam’a gideceklerini ve Emevi Camii'sinde namaz kılacak olanlar Süleyman Şah türbesini IŞİD’in elinden kurtaramıyacak kadar aciz olan bir devletin kahramanlık destanı yazması yüz kızartıcı değilmi? Ama ne yazık ki hakikatleri görmeyen bu başarsız operasyona Türkiye'de yaşamakta olan insanlar alkış tutarak zafer kutlamaları yapmaları garip bir olay değilmi?

Evet! Kahraman Türk ordusu 35 yıl savaştığı gerilladan yardım dilemesi ne kadar kof olduklarına delil değilmi? Evet! Artık bir Kürt kimliğini Türkiye hükümetinin PYD’den yardım dilemesiyle varlığını imzalamıştır. Artık Kürt kimliği devlet olarak Türkiye tarafından kabul görmüştür ve yakın bir tarihte Kürt coğrafyasının belirleneceğinede bir işarettir. Çünkü düne kadar Kobane’nin düşüp hezimete uğramasını bekleyenler askerlerini ve atalarının mezarını kurtarmak için Kürt gerillasından yardım dilemesi onun gücünü kabul etmesi anlamını taşımaktadır.

Ne gariptir atalarıyla övünüp duranlar atalarının kemiklerini yakacak olan IŞİD’in elinden kurtarmak için gerillanın yardımıyla mezarını eşerek var olan çürümüş kemiklerini torbalara doldurarak kendi sınırlarına getiren ve bunun adınıda operasyon olarak övgüyle anlatanlara ve dinleyenlere garip varlıklar demek doğru bir ifade değilmi acaba? 

Karşıda hiçmi hiç bir direniş olmadığı halde şu saatte veya bu saatte düğmeye basıldı diyerek operasyon başlatılmıştır kahramanlığı gülünç değilmi?

Ey iman edeler! Şeytanın ve şeytanın müttefiklerinin adımlarını takip etmeyin çağırısını bize yapan Allah’ın davetine kulak verin, şu Amerikancı İslam'ı kullanarak sizin İslami kimliğinize zarar verenlerden uzak durun ve müminlerin gittiği yolu takip edin!..

Muhammed Avci

İran İslami Şura Meclis Başkanı Ali Laricani ve Türkiye Cumhurbaşkanı iki ülkenin potansiyellerine ve ortak yanlarına işaret ederek, iki taraf arasındaki ticaret hacminin yıllık 30 milyar dolara ulaşma hedefinin mümkün olduğunu belirttiler.

İstanbul’da Erdoğan ile görüşen Laricani, enerji, taşımacılık, ticaret ve sanayi alanında ikili işbirliğin önemli olduğunu belirtti.
TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in de hazır bulunduğu görüşmede, ikili iş birliği, bölgesel ve İslam dünyası gelişmeleri ve sorunları hakkında fikir alışverişinde bulunuldu.
İslam ülkelerinde barış ve istikrarın sağlanması ve sorunların barışçıl çözümü konusunda İran ve Türkiye’nin iş birliği üzerinde duran taraflar ayrıca bu hususta temasların ve diyaloğun artmasını da istediler.
Görüşmede bölge ve dünyanın şu anki durumunda İslam ülkelerinin yakın işbirliği üzerinde duran Laricani, iki ülkenin iş birliğinin çok önem taşıdığını belirtti.
Görüşmede geçen bir yılda İİT üyesi ülkelerin parlamenterler birliğinde İran’ın başkanlığını takdir eden Erdoğan “Türkiye Parlamentosunun başkanlığı yeni dönemde İran’ın deneyimlerini kullanarak, İslam dünyasındaki sorunların çözümüne katkı sağlanması için uygun bir sinerjinin oluşmasını umuyoruz.”dedi.
Erdoğan ayrıca Ocak sonu Şubat başında İran’ı ziyaret edeceğini de belirtti.

Published in Rapor

Enerji Bakanı Taner Yıldız, resmi temaslarda bulunmak üzere gittiği Bağdat’ta önemli açıklamalarda bulundu. Taner Yıldız, “Irak’la birbirimizi daha iyi anlayan ve destek veren yapıyı sürdürüyoruz. Terör örgütü DAİŞ (IŞİD) ile mücadelede Irak’ın yanındayız. Irak’ın güvenlik güçlerine destek vermeye hazırız” dedi.

 

Resmi temaslar için başkent Bağdat’a giden bakan Yıldız, “Türkiye-Irak 17’nci Karma Ekonomik Komisyonu (KEK) Toplantısının” ardından Irak Dışişleri Bakanı İbrahim Caferi ile ortak basın toplantısı düzenledi.

Yıldız, Bağdat’ta bulunmaktan memnuniyetini dile getirerek konuşmasına başladı. KEK toplantısında birçok alanda işbirliğini öngören imzaları attıklarını aktaran Yıldız, toplantıda ekonomik, siyasi, ticari ve yatırımcıların önünün açılmasıyla ilgili konuların ele alındığını kaydetti.

Türkiye ve Irak başbakanlarının karşılıklı ziyaretlerinden sonra gerçekleştirilen toplantının önemli olduğunu vurgulayan Yıldız, “Irak’la birbirimizi daha iyi anlayan ve destek veren yapıyı sürdürüyoruz. DAİŞ ile mücadelede Irak’ın yanındayız. Irak’ın güvenlik güçlerine destek vermeye hazırız” diye konuştu.

Terör örgütü IŞİD’in ortaya çıkmasından sonra Türkiye’nin, Suriye ve Irak sınırındaki önlemlerini daha da artırdığını kaydeden Yıldız, ”Yaklaşık 7 bin şüphelinin Türkiye’ye girmesi engellendi. Bin 100 kişi de Türkiye’den sınır dışı edildi. Terör konusunda dünyanın ortak dili olmalıdır. Bunu Sayın Caferi’yle de konuştuk” dedi.

Yıldız, Türkiye’nin Irak Anayasası’nın tüm maddelerine saygı duyduğunu belirterek, ”Nereden çıkarsa çıksın petrol Irak halkınındır” dedi.

Irak Dışişleri Bakanı İbrahim Caferi de KEK toplantısında iki ülkeyi ilgilendiren hassas ve önemli konuların masaya yatırıldığını belirterek, “Bu toplantı, iki ülke arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesi açısından daha da önem taşıyor. Ticaret, hizmet, güvenlik, elektrik ve yapı konularıyla ilgili imzalar atıldı. İki ülkenin ilişkileri dünya ve bölgedeki etkin rolümüzü artırabilir. Tarihi ve coğrafi ortak bağımız var. Köklü geçmişi olan ülkeleriz” dedi.

Terör örgütü IŞİD sorununa da değinen Caferi, ”Bu örgüt, sadece Irak ve Türkiye’yi değil tüm dünya ülkelerini tehdit ediyor” diye konuştu.

 

 

Published in Rapor
Cumartesi, 17 Ocak 2015 00:00

Röportaj; Türkiye Nereye Ait?

Dumlupınar Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Dr. Barış Adıbelli’ye göre, Türkiye Batı ve Avrupa’ya değil, belki bir çok ortak dinsel, kültürel ve tarihi bağa sahip olduğu Doğuya ait bir ülke.


Mehr Haber Ajansı, Bundan çok kısa zaman önceye kadar, Türkiye’nin nereye ait olduğu sorusu ile karşılaştığımız zaman buna çok net cevap vermemiz her halde mümkün değildi. Soğuk Savaş döneminde Türkiye için Batı Dünyası ve NATO tarafından pasif bir yol ve rol çilizmiş ve Türkiye’den Doğu ve Batı arasında bir köprü rolü oynaması istenmişti.

Ama 90’ların başından ve Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile de alakalı olarak ve aynı zamanda Merhum Turgut Özal’ın iş başına gelmesi ile, Türkiye için biçilen rolde yavaş yavaş değişiklikler meydana gelmeye başladı ve bundan önce Türkiye siyasetinin yönü her daim Avrupa’ya ve Batıya iken bu yavaş yavaş değişti. Ama tabi ki buna en çok Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde şahit olduk ve zaman ilerledikçe de Türkiye’nin ilgisi Ortadoğu ve Avrasya bölgelerine giderek çoğaldı.

Ama Türkiye gerçekten nereye ait? Bu soruyu Avrasya Araştırmaları uzmanı ve Dumlupınar Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası  İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Dr. Barış Adıbelli’ye sorduk.

1. bölüm:

Efendim bize kısa olarak Türkiye’nin Avrupa Birliği serüvenini  anlatırmısınız?

Yani şimdi Türkiye’nin Avrupalaşma ve batılaşma tutkusu Cumhuriyetin kurulduğundan beri Cumhuriyetin temel ideolojikdeğerlerinden bir tanesi, yani aslında modern Türkiye için batılılaşma ve muasırlaşma serüveni buradan başlıyor, ama eğer bunu bir bütün olarak ve tarihsel süreçte ele almak isterseniz bizim batılılaşma serüvenimiz 200 yıl öncesine ve ta Osmanlı’ya kadar uzanır ve bu süre zarfında Avrupa ile bir ilişki içerisinde, yani zaman zaman Avrupa’ya karşı üstün olmuşuz veya Avrupa karşısında zayıf olmuşuz ve yani Avrupalaşma ve batılılaşma olayı sırf Cumhuriyet dönemine ait bir gelişme değil, ve biz hep zayıf noktalarımızı ortadan kaldırmak adına ve modernleşme adına ve kalkınma adına Avrupalaşma’yı seçtik ve bu yola başvurduk.

Ancak 1950’lerde Avrupa Birliği bir kurum olarak önümüze çıktığı zaman, yani Menderes zamanında, bizim de başvuru sürecimiz başladı ve o günden bugüne kadar AB ile ilişkilrimiz inişli ve çıkışlı olarak devam ediyor. Hükümetler zaman zaman kendi politik çıkarları için Avrupa Birliği mevzusunu kullanıyor, bunu olumlu veya olumsuz yönde kullanıyorlar. Son dönemde AB’ye girmek için Türkiye’de çok sayıda uyum çalışmaları yapıldı ve bu da toplumsal yaşama ve ekonomiye çok sayıda olumlu yansımaları oldu.

Peki o zaman Türkiye nereye ait? Son Zamanlarda Türkiye’nin Batı ve Doğuya olan bakış açısı ve algısında bir eksen kayması var mı?

Ama şimdi bu işin bir de kimlik boyutu var. Yani sizin sorunuzun ikinci kısmı ile daha çok ilişkili olan boyutu. Yani şimdi burada en önemli soru şu, Türkiye nereye ait? Ve burada öteden beri Avrupa Birliği bizi doğuya ait olan bir ülke olarak gördü, Türkler’i doğuya ait, Asya’ya ait bir medeniyet olarak gördüler, hatta Ortadoğulu bile değil ve Asya’ya ait olduklarını dile getirdiler.

Şimdi toprak açısından baktığınız zaman topraklarımızın yüzde üçü Avrupa’da ve geri kalan yüzde 97’si Asya’da, dolayısı ile şimdi bir kimlik çatışması içerisindeyiz, şimdi biz neyiz? Avrupalı mıyız? Asyalı mıyız? Batılı mıyız? Yoksa müslüman ve Ortadoğulu bir millet miyiz? Ve malesef bu sancı hep Cumhuriyet boyunca boyunca ve Cumhuriyet tarihi boyunca çekildi ve bir türlü adını koyamadığımız bir kimliğimiz var. Bir bakıyorsunuz Asyalıyız, bir bakıyorsunuz Avrupalıyız, Avrupalıyız diyoruz ama Asyalı ve doğulu toplumların tüm özellikleri bizde var, kültürel açıdan ve toplumsal değerler açısından, diğer taraftan batılıyız ve müslümanız diyoruz ama müslümanız ve Ortadoğulu bir devletiz ve Ortadoğulu toplumların bütün özellikleri bizde var.

Şimdi bunları üst üste bir birinin yanına koyduğunuz zaman, Türkiye’nin Avrupa Birliği süreci oldukça çok zor şartlar altında geçmektedir. Çünkü biz Avrupa Birliği’nin bir parçası mıyız? Değilmiyiz? Sorusuna cevabımız, hayır efendim biz Avrupa Birliği kültürünün bir parçası değiliz, yani AB’nin o Hıristiyan değerler üzerinde kurmuş olduğu birliktelik ki bu birliktelik yeni değil ve Haçlı Seferleri’nden beri bu birliktelik var.

Bu bakış açısı ile Türkiye’nin Avrupa’da ve Avrupa kültüründe bir yeri var mı? Evet var, ama ortak ve işbirliği zemini üzerinde değil, tam aksine yüz yıllar boyunca Avrupalılar’ın gözündeki Türkiye imajı, Türk imajı ve Müslüman Türk imajı, tamamen bir tehdit olarak görünmüş ve Avrupa’nın korku ve tehdit kültüründe Türkiye var evet, bakınız bununla ilgili olarak, müsaade ederseniz somut bir örnekle anlatmak istiyorum, bundan bir kaç ay önce bir film yayınlandı Dracula (Dracula Untold) diye batı sinemalarında ve bu film Türkler’e karşı büyük bir kin ve öfkeyle başlıyor ve bununla devam ediyor.

Bu film Fatih Sultan Mehmet’e yönelik bir kin ve nefretle devam ediyor ve yani tarih 2014, bu filmin konusu şuydu efendim Türkler şöyle ulus böyle ulus, Avrupa’da çoluk cucuk, kadın herkesi kesti ve öldürdü şeklinde hiç gerek olmayan hele bugünkü Avrupa’da yaşananları göz önünde tuttuğunuz zaman, bu film çok tehlikeli bir film ama bunu hala batı kullanıyor. O halde yani Türkiye’de şunu yapmatı AK Parti iktidari ile, yeniden bir sorgulama sürecine girdi, yani şimdi gerçekten biz kimlik olarak nereye aitiz?

Lütfen Bosna katliamını hatırlayalım 1990’larda, lütfen Kosova’yı hatırlayalım, buradaki insanların tek bir günahı vardı belki o da müslüman olmaktı ve yani batılıların gözüyle, başka bir sorun yoktu. Müslüman oldukları için batılılar o insanlara karşı katliam yapılmasına ve soykırım yapılmasına hep göz yumdular, bu da bize gösteriyor ki batıda kültürel olarak bir çizgi var, Müslüman Doğu ve  Hıristiyan Batı.

Bakınız Fransa’daki olaylar ve ondan sonraki ortaya çıkan durum ki bu durum bizleri de üzüyor. Şimdi burada AK Parti batılılaşma ve Avrupa Birliği’ne girmeyi Türkiye’nin önünde büyük bir proje olarak gördü ve buna gerçekten inanarak, 2002-2003 yılında iktidara geldiğinden beri adım attı. Ancak sonra gördü ki Avrupa’nın çifte standardı var, yani şimdi Avrupa Birliği Türkiye’ye bir takım koşulları dayatıyor, örneğin Kıbrıs Rum Kesimi’nin Avrupa Birliği’ne üye olması ve üyelik sürecinde yaşanan kirli olaylar.

Bu nedenlerden dolayı da Türkiye yavaş yavaş bunları sorgulamaya başladı. Ancak burada AB’nin Türkiye’ye karşı yapmış olduğu çifte standart çok önemli değil ve bana göre önemli olan nokta şu, Türkiye bana göre kimliğini keşfetti ve bu çok önemli bir şey, bir az evvel söyledim ya Türkiye nereye ait? Her halde Türkiye nereye ait olduğu ekseni buldu.

Ve siz sordunuz ya eksen kayması var mı? Hayır eksen kayması yok, Türkiye eksenini buldu, bakın batı dünyası İran’ı Nükleer Programı konusunda köşeye sıkıştırırken ve bütün ülkeler batının yanında yer alırken, sadece iki ülke İran’ın yanında durdu, Türkiye ve Brezilya, İran’ın yanında durdu sonradan Brezilya da çark etti ve sadece Türkiye kaldı İran’ın yanında.

Batı Beşşar Esedi öteleştirirken yine de Türkiye Esed’in yanında durdu, yani şimdi Türkiye’nin Suriye politikasını eleştirebiliriz bu başka bir konu ama Türkiye Suriye’nin de yanında durdu, Lübnan konusunda da Türkiye Lübnan’ın yanında durdu, burada üst üste koyduğunuz zaman Filistin meselesinde, Gazze meselesinde Türkiye kimliğini keşf etmiş bir şekilde bir politika üretmiştir ve bu da bize göstermiştir ki Avrupa’ya bakışı, Avrupa Birliği içinde yer alarak değil, Win-Win yani kazan kazan politikası ile yürütmek zorunda.

Bakınız önümüzde başka şeyler var, Avrasya Birliği diye yeni coğrafi ve siyasi alan var. Bugün İran, Rusya ve Çin dünyanın yeni güç eksenleri olarak önümüzde yer alıyor ve bir Avrasyacı düşüncü Türkiye içerisinde yeşeriyor ve şimdi Türkiye’nin önünde iki yönlü bir yol var, ya batı ile devam edeceksiniz ve batı sürekli sizin üzerinizde baskı kurmaya devam edecek veya doğuda yeniden kurulmakta olan dünyanın bir parçası olacaksınız ve mazlum halklarla hareket ederek onurlu bir şekilde ve eşit bir şekilde dünya ve bölgesel politikalarda söz sahibi olacaksınız.

Son dönemde Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerini gelştirmesi de bu doğrultuda değerlendire biliriz. Bakın büyük bir başarıya imza attı Türkiye bu ne kadar tartışılsa da ve ne kadar espri konusu yapılsa da Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye olmaktır bu.

Devam edecek...

Omid Shamizi

Published in Rapor

İran'ın Türkiye Özel Temsilcisi, İletişim ve Bilişim Teknolojisi Bakanı Vaizi, Türkiye Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz'ın daveti üzerine Ankara'ya ziyarette bulunuyor.

İran devlet televizyonun haberine göre, Vaizi, Ankara ziyareti kapsamında, Cevdet Yılmaz'ın yanı sıra, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, Haberleşme, Ulaştırma ve Denizcilik Bakanı Lütfü Elvan, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile bir araya gelerek, görüş teatisinde bulunacak.

İranlı Bakanı, Ankara ziyaretinde, İran ve Türkiye işbirliği, Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi'nin ilk toplantısında varılan anlaşmaları takip etme konularında Türk yetkilileriyle görüşecek.


İran iletişim bakanı Türkiye dışişleri bakanı ile görüştü
İran İslam Cumhuriyeti İletişim ve Telekomünikasyon Bakanı Mahmud Vaizi, dün bir heyet başkanlığında gittiği Türkiye'de dışişleri bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile görüşmesinde iki ülke arasında iktisadi ve ticari, bölgesel işbirliğinin geliştirilmesi gereğine vurgu yaptı.
İki ülke arasında  her alanda ilişkilerin geliştirilmesine  vurgu yapan Mahmud Vaizi, daha önceki ziyaretlerinde varılan ve aynı zamanda iki ülke ortak iktisadi ve ticari  işbirliği ortak komisyonunun toplantısında varılan anlaşmaların bir an önce yürürlüğe girmesini istedi.

Sözkonusu görüşmede Türkiye dışişleri bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da, yakın bir tarihte İran'ı ziyaret edeceğini bildirirken, bölgenin mevcut şartlarından kaygı duyduğunu bildirdi ve ''Türkiye'ye göre başta İran olmak üzere bazı ülkelerin rolü olmadıkça Suriye sorunu çözülmez'' dedi.

Mahmud Vaizi, aşırılık ve terörizmin bölge ve dünya barışını tehdit ettiğini belirterek; İran ve Türkiye arasında  terörizmle mücadele edilmesi için   derhal ortak işbirliğinin yapılmasının gerekli olduğunu söyledi.

Published in Rapor
Sayfa 1 / 3