کارگر
Mossad Ve “Yinon Planı” İsrail’in Suriye’yi Bölme Projesi
Colani yönetiminin Suriye’yi siyonistlerin fetih arenasına dönüştürdüğü ve şimdi de bu rejimle resmi normalleşmenin eşiğine geldiği bir dönemde, İsrail açıkça Suriye’yi bölme projesini hayata geçirmiş ve “Yinon Planı” olarak bilinen projeyi uygulamaktadır.
Siyonist rejim, Amerika ve uluslararası taraflarla iş birliği yaparak ve Suriye’de Ebu Muhammed Colani yönetiminin pasifliği ve teslimiyetinden faydalanarak, bu ülkedeki işgal ve saldırılarına devam etmektedir. Bu bağlamda, bu rejimin parçalama projelerine dair birçok senaryo ve analiz gündeme gelmiştir.
Bu konuda Suriyeli yazar ve önde gelen analist Gazi Dehman, bir makalesinde İsrail’in Suriye’yi bölme projesini farklı boyutlarıyla ele almıştır.
Suriye’yi Bölmeye Yönelik İsrail’in “Yinon Planı”nın Boyutları
İsrail, açıkça ilan edilmiş ve duyurulmuş projesini, yani Suriye’yi küçük devletlere bölme planını hayata geçirmek için, Suriye’nin güneyindeki durumu patlatmak ve bu ülkede mezhepçi bir savaşı körüklemek istemektedir. Böylece Suriye’nin istikrarı ve toprak bütünlüğüne ilişkin bölgesel ve uluslararası mutabakatı bertaraf edebilecektir.
Suriye’nin bölünmesi, uzun zamandır siyonist rejim için stratejik bir hedef olmuştur. Bunun sebeplerinin bir kısmı bu ülkenin çok mezhepli ve çok etnisiteli toplumsal yapısına, diğer kısmı ise Arap bölgesinin kalbindeki jeostratejik konumuna dayanmaktadır. Suriye, hayati ulaşım yollarını, ticari koridorları ve bölgesel ittifakları kontrol etmekte ve Ortadoğu’nun şekillendirilmesinde önemli bir zemin oluşturmaktadır.
İsrail’in Suriye’yi bölme stratejisi, bu rejimin ifşa edilen iç belgelerinin de gösterdiği üzere, 1950’li yıllara dayanmaktadır. Ancak bu strateji, en belirgin şekilde, 1982’de Oded Yinon tarafından kaleme alınan ve “Yinon Planı” olarak bilinen net bir perspektifte somutlaşmıştır.
Bu plan, Suriye’nin dini ve etnik azınlıkların yaşadığı bölgelere ayrılmasını ve mezhebi/etnik bir kombinasyona dayalı birkaç küçük devletin kurulmasını öngörüyordu. Böylelikle bu küçük devletler İsrail’in müttefiki ve temsilcisi olacak, bu rejimin kontrolü altında bulunacaktı.
Açıktır ki bu plan, siyonist rejimin Suriye stratejisinin temel bir unsuru haline gelmiştir. Yine açıktır ki İsrail, Suriye’yi parçalama stratejisini uygulamada kaos yaratma taktiklerini devreye sokmuş, fakat artık mevcut koşullara uyum sağlamak için politikalarını değiştirmektedir. Buna göre İsrail, önce Suriye’nin güneyini tamamen işgal etmeyi, ardından da bu ülkenin parçalanması yönünde aşamalı adımlar atmayı hedeflemektedir.
“Dürzi Duvarı” Projesinin Ayrıntıları; Suriye’nin Bölünmesinin Kapısı Olacak
Siyonist stratejistler ve siyasetçiler daha önce, güney Suriye’yi doğuya bağlayan “Davud Koridoru”nun kurulmasına, Dürziler ve Kürtleri destekleme bahanesiyle ve onları Suriye coğrafyasında sabitleme amacıyla atıfta bulunmuşlardı. Ancak Suriye’deki son gelişmeler, bu ülkenin askeri altyapısının İsrail ordusu tarafından yok edilmesi ve ardından yeni Suriye yönetimi ile farklı mezhepler arasındaki iç krizden sonra, İsrail Suriye toplumuna nüfuz etmek için yeni fırsatlar buldu. Özellikle de yeni yönetim ile Dürzi toplumu arasındaki mevcut gerginliklerden faydalanarak.
Bu gelişmelerin ardından İsrail, geçici olarak Davud Koridoru projesinden ve Kürt ile Dürzi devletlerinin kurulmasından geri adım atmaya karar verdi. Bunun yerine, Suriye’nin bölümme projesinin ilk aşaması olarak güneyde “Dürzi Duvarı”nı inşa etmeyi ve ardından bu projeyi yukarıda belirtilen hedeflere ulaşmak için genişletmeyi planlamaktadır.
Dürzi Duvarı fikri, Hermon Dağı’ndaki Katana bölgesine bağlı Dürzi köylerinden silahlı gruplar oluşturulmasına, bunların en modern silahlarla donatılmasına, bu grupların liderlik ve yönetiminin İsrail ordusunda görev yapmış işgal altındaki Filistin’deki Dürzilere verilmesine ve nihayetinde işgal altındaki topraklarda söz konusu silahlı grupları koordine edecek bir operasyon odası kurulmasına dayanmaktadır.
Bir sonraki aşamada ise bu gruplar, Süveyda vilayetinden ve hatta işgal altındaki Golan Tepeleri’ndeki Dürzilerden katılacak yeni unsurlarla sayılarını artırdıktan sonra İsrail ordusunun bir parçasına dönüştürülecektir. Onlar, Suriye’nin güneyindeki Kuneytra’dan Yermuk Vadisi’ne kadar olan sınır hattını işgal eden tugaylarda yer alacaklardır. Böylece bu bölgelerde yaşayanların İsrail için oluşturabileceği her türlü tehdidi engelleyen bir “duvar” meydana getireceklerdir.
İşgal Altındaki Filistin Sınırından Suriyelilerin Yerinden Edilmesi Planı
Elbette bu tedbirler, işgal altındaki Filistin ile sınırı hattındaki Suriyelilerin yerlerinden edilmesi ve göçe zorlanmasını da kapsayan planları içermektedir. Bu süreç her ne kadar şu ana kadar sınırlı ölçekte başlamış olsa da, mezhep faktörünün çatışmalara dâhil olmasıyla muhtemelen şiddetlenecek ve yakın zamanda Süveyda’da yaşananları tamamlayacaktır; orada yüzlerce yıldır yaşayan Bedevilerin göçüne tanık olmuştuk.
Dürzi Duvarı, tehlikeli ve ciddi bir projedir. Lübnan Dürzi toplumu lideri ve bu ülkenin eski İlerici Sosyalist Partisi Başkanı Velid Canbolat, kısa süre önce Şam ziyareti sırasında bu konuda uyarıda bulunmuş ve İsrail’in böyle bir duvar inşa etme planlarına işaret etmiştir.
Açıktır ki bu açıklamalar havadan gelmemiştir; aksine, İsrail’in Suriye Dürzi toplumu ve tüm bölgeye dair planları hakkında geniş bilgiye sahip kişilerden gelen uyarılar çerçevesinde dile getirilmiştir. Ayrıca İsrail’in son dönemde Suriye Dürzileri arasına sızmak için yürüttüğü faaliyetler, bu rejimin “Dürzi Duvarı” projesini hayata geçirmek üzere hazırlık yaptığını göstermektedir.
Dürzi Duvarı’nın Altyapısının Hazırlanması; Ayrılıkçı Devletler Kurma Planı
İsrail, Suriye’deki mevcut gelişmeler üzerine bahis oynamakta ve mezhepsel ve etnik farklılıkların yeni bir gerçeklik yaratacağına inanmaktadır. Bu gerçeklikte İsrail, projelerini Suriye’de uygulamak için askerî maliyetlere ihtiyaç duymayacak; yalnızca bu farklılıklara müdahale ederek ve onları körükleyerek hedeflerine ulaşabilecektir.
Dolayısıyla Siyonistler şöyle inanıyor: Artık Suriye’nin yeni gerçekliğine uygun tedbirler gereklidir ve en önemlisi “Dürzi Duvarı”nın altyapısının hazırlanmasıdır. Bu ise şu hususları içermektedir:
-Suriye’nin farklı bölgelerinde özerklik fikrinin güçlendirilmesi ve aynı zamanda birçok zorlukla karşı karşıya olan, krizi yönetemeyen yeni hükümet için bir tuzak kurulması. Böylece, yeni Suriye hükümetinin işlerdeki yetersizliği ve krizlerle başa çıkamaması, çeşitli bölgelerde özerklik talebi için meşru bir gerekçe haline gelecektir.
Bu bağlamda, Suriye’de özerklik talep eden birçok konferans düzenlenecek ve ülkenin birliğini savunanlara karşı geniş çaplı medya baskısı uygulanacaktır.
-Dürzi azınlık ile ilişkiler için yeni bir yaklaşımın hazırlanması. Bu, Suriyeli Dürzilerin işgal altındaki Golan Tepeleri’nde İsrail’in tarım projelerinde iş bulmalarını sağlamak üzerine kuruludur. Amaç, Suriyeli Dürziler ile İsrail arasında duygusal bir bağ oluşturmak ve bu rejimle ilişki kurmayı isteyen hareketleri güçlendirmektir; böylece Suriye’nin birliğini savunan milliyetçi güçler marjinalize edilecektir.
Bu çerçevede, İsrail Golan’daki Dürzilere vatandaşlık verme planı başlatmıştır. Görünüşe göre, Süveyda’daki son olaylar ve yeni Suriye hükümetinin Dürzi toplumunu baskı altına almasının ardından, onların birçoğu anavatanlarını terk etmeyi düşünmeye başlamıştır. Ayrıca İsrail, son zamanlarda Hermon Dağı’ndaki ve Süveyda vilayetindeki Dürzi köylerine gıda ve tıbbi yardım göndermeye başlamış ve onlarla ilişkileri güçlendirmeyi amaçlamaktadır.
-Kuneytire ve Dera’a’daki sınır hattında yaşayan Suriyelilerin yaşam alanını daraltmak. Bu, onların tarlalarını ekmelerinden ve hayvanlarını otlatmalarından -ki bu bölgelerdeki halkın temel geçim kaynağıdır- mahrum bırakılarak yapılmaktadır. İsrail, özellikle Kuneytra vilayetinde şiddetli bir politika yürütmekte, sürekli saldırılar, halkı aramalar, tutuklamalar ve hatta sivil öldürmelerle onları kendi bölgelerini terk etmeye ve Dera’a veya Şam’a gitmeye zorlamaktadır.
Bu, Kuneytire halkının yavaş ama sürekli bir şekilde göçe zorlanması ve topraklarının gasp edilmesi sürecinin bir parçasıdır.
-İsrail, Güney Suriye’de geniş çaplı askerî altyapı kurmaya çalışmaktadır. Buna, Şam ve güney bölgeleri üzerinde istihbarat hâkimiyeti ve stratejik gözetim de dâhildir. Tüm bunlar, uzun vadeli bir süreç çerçevesinde, Suriye’nin büyük bir bölümünün güvenlik durumunu İsrail’in bölgeye dair stratejik vizyonuna uygun şekilde yeniden tasarlamak ve uyarlamak amacıyla yapılmaktadır.
Suriye’nin Bölünme Projesi, Mossad’ın Masasında
Dürzi Duvarı, Davud Geçidi ve ayrılıkçı devletler kurma hazırlıkları; İsrail’in Suriye’yi bölme stratejisini uygulamak için ilan edilmiş araçlardır. Çok açık ki, on yıllardır Mossad’ın çekmecelerinde tozlanan Suriye’nin parçalanması projesi artık masaya konmuştur ve fiilî araçlarla desteklenmektedir ki sahada uygulanması garanti altına alınsın.
Bu durum, İsrail’in tehlikeli ve yıkıcı planına karşı Suriye içinde bir strateji geliştirilmesini ve Suriyelilerin her mezhep ve etnik kökenden, ayrılıkçı seslere karşı birleşmesini gerektirmektedir; İsrail projesi, Suriye’nin duvarlarından uygulanmaya başlanmadan önce.
Avrupa’da İsrail’in Gazze saldırılarına tepki: Çok sayıda siyasetçi istifa etti
Avrupa genelinde İngiltere, Hollanda, İspanya, İrlanda ve Belçika’daki siyasetçiler, İsrail’in Gazze’deki saldırılarını protesto ederek görevlerinden istifa etti. İstifalar, hükümetlerin Filistin’deki duruma sessiz kalmasına tepki olarak öne çıktı.
Terör rejimi İsrail’in 7 Ekim 2023’te Gazze’ye başlattığı saldırıların ardından Avrupa genelinde birçok politikacı ve kamuoyu önündeki isim, hükümetlerinin abluka altındaki bölgede yaşananları yeterince kınamamasını protesto ederek görevlerinden ayrıldı. İngiltere, Hollanda, İspanya, İrlanda ve Belçika’da yaşanan istifalar, İsrail’in Gazze’deki eylemlerine sessiz kalınamayacağını gösterdi.
Hollanda
Dışişleri Bakanı Caspar Veldkamp, İsrail yerleşimlerinden gelen mallara ambargo ve Filistin devletinin tanınması gibi taleplerinin koalisyon ortaklarınca engellenmesi üzerine 22 Ağustos’ta istifa etti.
Hollanda Dışişleri Bakanı Caspar Veldkamp
Ardından Yeni Sosyal Sözleşme Partili (NSC) diğer bakanlar da geçici hükümetten çekildi. İstifa edenler arasında Başbakan Yardımcısı Eddy van Hijum ve İçişleri Bakanı Judith Uitermark da vardı. Koalisyonun sandalye sayısı 150’den 32’ye düştü.
Hollanda Başbakan Yardımcısı Eddy van Hijum
Hollanda İçişleri Bakanı Judith Uitermark
İngiltere
İşçi Partisi milletvekilleri Imran Hussain, Jess Phillips ve Yasmin Qureshi, Başbakan Keir Starmer’ın Gazze’de ateşkese karşı tutumu gerekçesiyle görevlerinden ayrıldı.
Imran Hussain, Jess Phillips ve Yasmin Qureshi
Diplomatik alanda da Mark Smith, İngiltere’nin İsrail’e silah satışlarını protesto ederek istifa etti.
İspanya
Sumar ittifakındaki Podemos partili 5 milletvekili, Filistin konusunda koalisyon hükümetinin politikalarını eleştirdi ve istifa etti.
İrlanda
İnsan hakları avukatı Michael Farrell, Avrupa Konseyi bünyesinde 14 yıldır sürdürdüğü görevinden, Gazze konusundaki sessizlik nedeniyle ayrıldı.
Belçika
Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Maxime Prevot, hükümetin İsrail’in Gazze’deki saldırılarına sert duruş göstermemesi durumunda koalisyonun çökebileceği uyarısında bulundu.
Avrupa genelindeki bu istifalar, Gazze’deki insani krize karşı hükümetlerin sessizliğine karşı sert bir mesaj niteliği taşıyor.(AA)
Avrupa’da İsrail’in Gazze saldırılarına tepki: Çok sayıda siyasetçi istifa etti
İmam Hasan’ın (a.s) Kıyam Etmeme Sebebi
İmam Hasan (a.s) Emevîlerin aleyhine kıyam edebileceği halde bunu yapmadı ama İmam Hüseyin (a.s) kıyam etti. Bunun nedeni nedir?
İslâm dini, rahmet, barış ve sefa dinidir. İslâm tarihi, Resul-i Ekrem (s.a.a) ve Masum İmamlar’ın (a.s) hayatları bunu açıkça ortaya koymaktadır. Bazı yerlerde Peygamber (s.a.a) ve Masum İmamlar (a.s) mecbur kalıp savaşmışlarsa bunu savunma amaçlı yapmışlardı. İmam Hasan (a.s) halife olduğunda, Muaviye’nin muhalefetiyle karşı karşıya geldi. O da (a.s) savunma amaçlı olarak bir ordu hazırladı. Ama şartlar öyle bir yere geldi ki İmam (a.s), İslam’ı savaşla değil, daha farkı bir metot kullanarak savunmak zorunda kaldı.[1]
İmam Hasan’ın (a.s) barış yapmasının ve İmam Hüseyin’in (a.s) kıyam etmesinin nedenlerine gelince, bunların her biri kendi zamanlarının toplumsal ve siyasi şartlarının gerektirdiği şekilde yapılan iki tarihi olaydır. Bu iki olay incelenirken, o zamanki durumlar göz önüne alınmalıdır.
Bize göre Hz. Hasan (a.s) ve Hz. Hüseyin’in (a.s) ikisi de imam olup hata ve günah işlemezler. Birinin barış, diğerinin kıyam etmesinin sırrı, yaşadıkları dönemin toplumsal ve siyasi şartlarının farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Aşağıda bu farklılıkların bazılarına değiniyoruz:
1- Tarih, Muaviye’nin hilekâr biri olduğunu kesin olarak ortaya koymuştur. O, İslâmî hükümlere görünürde de olsa biraz riayet eden biriydi. Oysa Yezid, İslam’la olan düşmanlığını -babasının aksine- içinde gizlemez onu açığa da vururdu. O, İslâm’ın hiç bir değerine bağlı değildi.[2] Bu yüzden İmam Hüseyin (a.s), Muaviye’nin zamanında Iraklılar’dan kıyam için davet gelmesine rağmen bunu kabul etmedi. İmam (a.s) bu konuda şöyle buyuruyordu:
“Bugün kıyam günü değildir. Allah’ın rahmeti üzerinize olsun. Muaviye yaşadığı sürece bir şey yapmayın ve evlerinizde oturun.”[3]
2- Haricîlerin ortaya çıkması, ihlâslı asker ve fedakâr kumandanlarının olmayışı[4] ve içteki zaaf, İmam Hasan’ın (a.s) gücünü azaltmıştı. Böylece halkın, Muaviye’yle savaşmaya yanaşmaması da[5] İmam’ı (a.s) barışa zorlayan nedenlerdendi. Kendisi bu konuda şöyle buyuruyor:
“Baktım ki halk, savaştan bıkmış ve barış istiyor, ben de onları istemedikleri şeye zorlamak istemedim. Bu yüzden -az sayıdaki- Şiilerimin canını korumak için barış yaptım.”[6]
3- İmam Hasan (a.s), halifelik makamında olduğu için, Muaviye’yle savaşıp onun eliyle öldürülmesi, hak yolun takipçilerinin lideri olan gerçek İmam’ın öldürülmesi ve Müslümanların halifelik merkezinin darbe alması demekti. Dolayısıyla, bu şartlar altında savaş yapılamazdı. Sulh, Müslümanların durumunu düzeltmek ve İslâmî devletin temelini sağlamlaştırmak için önemli bir taktikti.
Bizim inancımız şudur: İmam Hüseyin (a.s), İmam Hasan’ın (a.s) yerinde olsaydı aynı şeyi yapardı. Çünkü İmam Hasan (a.s) barış yaptıktan sonra, bir gurup İmam Hüseyin’in (a.s) yanına gelerek, bu barışı kabul etmediklerini ve kendisiyle biat etmek istediklerini söyleyince İmam Hüseyin (a.s) şöyle buyurdu: “Kardeşim Hasan ne yaptıysa ben ona tabiyim.”[7]
Bütün bunları göz önüne aldığımızda İmam Hüseyin’in (a.s) içinde bulunduğu şartların, İmam Hasan’ın (a.s) bulunduğu şartlardan tamamen farklı olduğu ortaya çıkmaktadır. Aşağıda bu şartlara göz atacağız:
1- İmam Hüseyin’in (a.s) şartlarıyla -bu aynı zamanda İmam’ı (a.s) kıyama iten neden idi- İmam Hasan’ın (a.s) şartları arasındaki ilk önemli fark, Yezid’in İmam’dan (a.s) biat istemesiydi. İmam Hüseyin’in (a.s), Yezid gibi hiçbir İslâmî ahkâma uymayan birine biat etmesi demek, onun zulüm, fesat ve haksızlıklarına boyun eğmesi demekti. Bu da İslâm’ın yok olması anlamına geliyordu. Ama Muaviye, İmam Hasan’dan (a.s) biat talep etmemişti. Barış antlaşmasındaki şartlardan biri buydu.
2- İmam Hasan’ın (a.s) zamanında Muaviye’yle savaşa yanaşmayan halk[8], Muaviye’nin yirmi yıllık saltanatı boyunca Emevîlerden gördükleri zulümden dolayı dize gelmişlerdi. Bundan dolayı Kûfe’de, İmam Hüseyin’in (a.s) kıyam etmesi için toplumsal destek vardı. Bu, İmam (a.s) için bir hüccetti ve onu değerlendirmesi gerekiyordu.[9]
3- İmam Hüseyin’in (a.s) kıyamının en büyük nedeni iyiliğe emir, kötülükten sakındırma hükmüne amel etmekti.
Muaviye, yirmi yıllık saltanatı boyunca zulümler yapmış, İslâmî hükümleri değiştirmiş, beytülmali savurmuş, haksız yere kanlar dökmüş, barış antlaşmasının şartlarına uymamış, Allah’ın kitabı ve Peygamber’in sünnetine amel etmemişti. Ayrıca şarap içen, köpekle oynayan oğlu Yezid’i kendi yerine atamıştı. Bu ve benzeri birçok şey, İmam Hüseyin’in (a.s) kıyamına, iyiliğe emir ve kötülükten sakındırma hükmüne amel etmesine zemin hazırlamıştı. Halk, Muaviye’nin bu durumunu İmam Hasan’ın (a.s) zamanında görememişti. Bu yüzden “İmam Hasan’ın (a.s) barışı, İmam Hüseyin’in (a.s) kıyamına ortam hazırladı” denmektedir. Yani İmam Hasan’ın (a.s) antlaşmaya koyduğu şartlar, Muaviye’nin her türlü hile ve aldatma yolunu kapatmıştı. Muaviye, bu şartların hiç birine amel etmedi. Bu da onun İslâm toplumunda rezil olmasına ve İmam Hüseyin’in (a.s) Yezid’in aleyhine kıyam etmesine ortam hazırladı.
İmam Hasan’ın (a.s) barışının bazı şartları şunlardır:
1- Muaviye, Allah’ın kitabına ve Peygamberin sünnetine amel edecektir.
2- Halifelik, Muaviye’den sonra İmam Hasan’a (a.s) geçecektir. Eğer herhangi bir sebepten dolayı bu gerçekleşmezse İmam Hüseyin (a.s) halife olacaktır.
3- Minber ve namazlarda Hz. Ali’ye (a.s) küfür edilmeyecektir.
4- Beş milyon dirhem olan Kûfe’nin beytülmali alınmayacaktır.
5- Müslümanlar ve Şiiler güvende olacaklardır.
Antlaşmanın bu maddeleri gösteriyor ki İmam Hasan (a.s) hiç bir zaman, Muaviye’nin halifeliğini sağlamlaştırma amacında olmamış, aksine İslâm ve Müslümanların menfaati için ve İslâmî toplumun şartları gereği böyle bir antlaşma yapmak zorunda kalmıştı. İmam Hasan (a.s) kendi döneminde İslâm toplumuna hâkim olan şartlar ve kendisinin halife olması hasebiyle Muaviye’yle barış yaptı. Şartlar farklı olduğundan İmam Hasan’ın (a.s) zamanı barış yapmayı, İmam Hüseyin’in (a.s) zamanı da kıyam etmeyi gerektiriyordu.
[1] Ali Asker Rızvanî, Âşura Vakıası Şüphelerine Cevap, s. 35.
[2] a.g.e, s. 319.
[3] el-Mecmeu’l-Âlemi li-Ehli’l-Beyt (a.s), A’lamu’l-Hidaye, İmam Hüseyin (a.s), s. 147.
[4] İmam’ın (a.s) ordusunun başına getirdiği dört kumandan, Muaviye’den rüşvet alarak onun safına geçtiler. (Ali Asker Rızvanî, Âşura Vakıası Şüphelerine Cevap, s. 316)
[5] İmam Ali’nin (a.s) halifeliği döneminde meydana gelen Cemel, Sıffîn ve Nehrevan savaşları halkı yormuş, İmam Hasan’ın (a.s) dostları arasında kötümserliğe yol açmıştı.
[6] el-Mecmeu’l-Âlemi li-Ehli’l-Beyt (a.s), A’lamu’l-Hidaye, İmam Hüseyin (a.s), s. 147.
[7] Murtaza Mutahharî, Masum İmamlar’ın (a.s) Siyerinde Bir Gezinti, s. 96.
[8] İmam Hasan (a.s) son hutbelerinin birinde, halka savaşa devam edip etmeme konusunu sorunca, hepsi birden “Biz savaş istemiyoruz, yaşamak istiyoruz” diye feryat etmişlerdi. (Ali Asker Rızvanî, Âşura Vakıası Şüphelerine Cevap, s. 316)
[9] Murtaza Mutahharî, Masum İmamlar’ın (a.s) Siyerinde Bir Gezinti, s. 81.
Ayetullah Hamanei 45 Yıllık Düşmanlığa 'Vurgu' Yaptı
Ayetullah Hamanei, ABD ile doğrudan müzakere önerisini ‘’yüzeysel bir bakış’’ olarak yorumladı.
İran İslam Devrimi Lideri Ayetullah Hamanei, Hazreti İmam Rıza’nın (a.s) şehadet yıldönümünde düzenlenen büyük buluşmada bir konuşma gerçekleştirdi.
Ayetullah Hamanei, ABD’nin İran’a karşı düşmanlığını 45 yıldır sürdürdüğünü söyledi.
Devrim Lideri, “Onlar geçmişte terörizm, insan hakları, demokrasi veya kadın meselesi gibi başlıkların arkasına sığınıyordu” ifadelerini kullandı.
Onların İran’ı dize getirmek istediğini kaydeden Ayetullah Hamanei “Bugün Amerika’nın başındaki şahıs açıkça söyledi: Biz İran’ın sözümüze itaat etmesini istiyoruz. Yani milletimizi boyun eğmeye zorlamak istiyorlar” ifadesini
kullandı.ABD ile Doğrudan Müzakere Önerisi Yüzeysel Bir Bakış
Ayetullah Hamenei, yüzeysel bakış açısına sahip olanların ABD ile doğrudan müzakereyi ortaya attığını kaydetti ve Amerika ile masaya oturup teslimiyet bekleyenlerin, İran halkının izzetini kavrayamadığını ifade etti.
İran İslam Devrimi Lideri Ayetullah Hamanei düşmanların dayattığı 12 günlük savaşa da değinerek, şunları kaydetti:
‘’ABD ve Siyonistler İran’ı askeri saldırılarla bitirmeyi hayal ettiler. Onlar öyle bir tokat yediler ki, pişman oldular. Bu başarı halkın birliği ve ordunun kahramanlığı sayesinde elde edildi.’’
Ayetullah Hamenei, ABD ve İsrail’in savaşın ilk günlerinde Avrupa’da toplanıp “İslam Cumhuriyeti sonrası hükümeti” belirlemeye kalktığını hatırlatarak, “O kadar hayalci ve akılsızlar ki daha ilk gün tahta kral bile seçtiler” ifadelerini kullandı.
İran İslam Devrimi Lideri kendi halkına ihanet eden ve Batı’nın yanında duran bazı İranlıları da sert bir dille eleştirerek, “Kendi vatanı ve milleti aleyhine çalışan böyle birine yazıklar olsun” dedi.
Düşmanın asıl stratejisinin artık doğrudan savaş değil, İran içinde fitne ve ayrılık çıkarmak olduğunu belirten Ayetullah Hamanei, şöyle devam etti: ‘’Bu nedenle bütün millet, farklı siyasi görüşlere rağmen, tek yürek halinde İslam Cumhuriyet’in yanında durdu.
Halkın, devletin, sorumluların ve silahlı kuvvetlerin birliği bu ülkenin en büyük gücüdür. Bu çelikten kalkan olan ulusal birliği asla zedelememeliyiz. Bu görev yalnızca siyasetçiler ve komutanlar değil, yazarlar, medya mensupları ve toplumun tüm fertleri için bir sorumluluktur.
İslam Devrimi Lideri İran ordusu ve Devrim Muhafızları’nın rolünü takdir ederek, “Silahlı kuvvetlerimizin cesur direnişi, düşmanın hesaplarını altüst etti. Halk bu büyük hizmet için minnettardır ve ordumuzun gücü her geçen gün artacaktır” dedi.
Ayetullah Hamenei, Gazze’deki durum hakkında işgalci İsrail rejimini “dünyanın en nefret edilen rejimi” olarak tanımladı ve Batı’nın bile artık İsrail’in cinayetlerini görmezden gelemediğini belirtti.
“Çocukların açlıkla, susuzlukla öldürülmesi, yiyecek kuyruğunda taranarak katledilmesi insanlık tarihinde görülmemiştir’’ diyen Ayetullah Hamanei, yalnızca kınama ile yetinmek faydasızdır. Yemen halkı gibi fiili direnişin esas alınması gerektiğini vurguladı.
İhlâsın Aşamaları
İhlâs, birbirinden farklı birkaç mertebeye sahiptir.
1- Şükredenlerin Mertebesi
Bu aşamadaki insanlar Yüce Allah’ın vermiş olduğu sayısız nimetin şükrünü yerine getirebilmek için ona kulluk etmektedir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Allah’ın nimetlerini saymaya kalkarsanız, onların sonunu getiremezsiniz”. [1]
Nehc’ül Belağa kitabında, Emirü’l-Müminin İmam Ali’nin (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: İnsanların bir bölümü umduklarını bulmak amacıyla Allah’a kulluk ediyorlar. İşte bu tüccarların kulluğudur. Diğer bir bölümü korku sebebiyle Allah’a kulluk ediyor. Bu ise kölelerin kulluğudur. Diğer bir bölümü ise şükretmek için ona kulluk ediyor. İşte bu hür insanların kulluğudur.
2- Mukarreblerin Mertebesi
Bu aşamadaki insanlar Allah’a yakınlık kazanmak için ona kulluk etmektedir. Yakınlık kazanmak, makam, rütbe ve kemal yönüyle olabilir. Zira vacibulvücud olan (Allah) bütün yönleriyle eksiksiz bir varlıktır. (O’nun haricinde kalan) mumkünülvücud varlıklar ise tüm yönleriyle eksik varlıklardır. Dolayısıyla kul, kendi eksikliklerini gidermeğe çalıştıkça manevi olarak yüce Allah’a yakınlık kazanır. Nitekim bir hadiste de şöyle denmektedir: Allah’ın ahlakını ahlak edinin.
Allah’a yakınlık kazanmanın diğer bir yönü ise ona muhabbet ve dostluk yönüyle yakınlık kazanmaktır. Biri doğuda diğeri batıda yaşayan birbirini seven iki şahsı bu fiziki uzaklık birbirinden ayıramamaktadır ve bu iki kişi her zaman birbirini anıp iyi yönlerini ve (ahlaki) kemallerini dile getirmektedir. Buna manevi yakınlık denmektedir. Bunun mukabilinde ise birbirinden hoşlanmayan iki kişi aynı mekânı paylaşıyor olsalar bile bu fiziki yakınlık “aralarında manevi uzaklık var” denmesini engellememektedir. Burada değinilmeye çalışılan yakınlık uzaklıktan kasıt ise manevi yakınlık ve uzaklıktır.
3- Hayâ Edenlerin Mertebesi
Bu aşamadaki insanları Allah’tan utanıp hayâ etmek duygusu kulluk ve ibadete yönlendirmektedir. Zira bütün gizli hallerinin Allah tarafından bilindiğini, akıllarından geçen bütün düşüncelerin Allah’a saklı olmadığını biliyor ve bu nedenle onun karşısında ona karşı gelmekten utanıyorlar. Bunun sonucunda ise ibadetler ve itaat dairesinin dışına çıkmıyorlar.
Hadiste şöyle buyrulmuştur: Allah’ı görüyormuş gibi ona kulluk et; sen onu görmüyorsan da o seni görmektedir.
Lokman Hekim oğluna şöyle bir tavsiyede bulunmuştur: Allah’a karşı gelmek istersen, O’nun seni görmeyeceği bir yer bul.
4- Mütelezzizlerin (Haz Alanların) Mertebesi
Bu aşamadaki insanlar, Allah’a kulluk ederken, dünya ehli insanların dünya nimetlerinden almış oldukları hazdan çok daha fazlasını almaktadırlar. el-Kafi’de İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Ey sıddık kullarım bu dünyada bana kulluk etmekten yararlanın, yakında siz de ahirette bu ibadetlerden yararlanacaksınız.”
İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdular: İnsanların en üstünü ibadete âşık olan, ibadetle yatıp kalkan, bütün kalbiyle ibadeti seven, bütün vücudunu ibadete adayan ve ibadet için vakit kollayan kişidir. Böyle bir insan dünyayı önemsemez ve zorluk veya kolaylık içinde mi sabahladığını pek umursamaz.
Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Benim göz aydınlığım namazda kılındı.
5- Muhiblerin (Sevenlerin) Mertebesi
Bu aşamadaki insanlar yaptıkları kulluk ve ibadetlerle ilahi sevginin kemal derecesine varmış olan insanlardır. Yüce Allah’ın buyurduğu gibi:
“(Allah ) onları sever ve onlar da o’nu sever.”[2]
Emirul Muminin İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: Allahım! Azabına sabredecek olsam da senin firakına nasıl sabredeyim.[3]
Şehitlerin efendisi İmam Hüseyin (a.s) Arafe duasında şöyle buyurmuştur: Tüm yabancıları, sevdiğin kişilerin kalbinden uzaklaştırdın; öyle ki sadece ve sadece seni sevdiler ve ancak sana sığındılar.
İmam Hüseyin (a.s) diğer bir yerde şöyle buyurmuştur: Ey birlikte olmak hazzını ve yakınlığının tatlılığını sevdiklerine tattıran Allah.
İmam Zeynel Abidin (a.s) “İnciliye” adıyla bilinen münacatta şöyle buyurmuştur: Senin izzetine yemin ederim, seni öyle bir sevgiyle sevdim ki tatlılığı kalbimde yerleşip kaldı ve nefsim onun yakınlığının müjdesiyle ünsiyet buldu.
İmam Zeynel Abidin (a.s) diğer bir münacatta şöyle buyurmuştur: Allahım! Bizi, sevgi fidanlarının kökleri sana yükselip kalp bahçesinin derinliklerine inen ve kalbi senin sevgin için atan kimselerden kıl.
Kudsi bir hadiste şöyle yazar: Ey İmran’ın oğlu (Musa) Beni sevdiğini sanıp da gecenin karanlığında uykuya dalan kişi yanılmıştır; seven birisi sevgilisiyle baş başa kalmak istemez mi?
6- Ariflerin Mertebesi.
Bu aşamadaki insanları ibadet ve kulluğa sevk eden etken, mabutlarının kemali ve onu (bu nedenle) ibadet edilmeğe ehil bulmalarıdır.
Ariflerin efendisi ve müminlerin emiri İmam Ali (a.s) şöyle buyurduğu gibi: Allahım, cehennem ateşinden korktuğum için veya cennet sevdası için sana kulluk etmedim. Ancak yalnızca seni kulluk edilmeğe ehil bulduğum için sana kulluk ettim.
7- Cennet Sevdası yahut Cehennem Korkusu İçin İbadet Edenlerin Mertebesi
Bu tür bir ibadetin ihlâsla bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda farklı görüşler ortaya atılmıştır. Seyyid bin Tavus, Fazıl Mikdad, İbn Cemhur el-İhsaî ve Şehid-i Evvel’in de içinde bulunduğu âlimlerimizin bir kısmı bu tür bir ibadetin geçersiz olduğuna hükmetmişlerdir. Zira bu niyet, ihlâsla yani Allah rızasını gütmekle örtüşmüyor ve böyle bir niyetle ibadete başlayan kişi İlahi rızayı kazanmak için değil de yalnızca kendi yararı için bir kazanç sağlamak için veya bir tehlikeyi kendisinden uzaklaştırmak için bu ibadeti gerçekleştirmiştir.
Ancak doğru olan şu ki bu tür bir ibadet geçerlidir ve birçok ayet ve hadis de bunu doğruluyor. Örneğin Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
"Çalışanlar böylesi için çalışsınlar."[1]
[1] Saffat, 61.
- - - - - - - - - -
[1] Nahl, 18.
[2] Maide, 54.
[3] Kumeyl duasından.
Soykırım Suskunluğu! İnsanlık Vicdan Mezarlığına Gömüldü!
Katil İsrail'in Gazze Şeridi'nin çeşitli bölgelerine bugünün erken saatlerinden itibaren düzenlediği saldırılarda 5'i çocuk en az 37 Filistinli şehit oldu.
Katil İsrail'in Gazze Şeridi'nin çeşitli bölgelerine bugünün erken saatlerinden itibaren düzenlediği saldırılarda 5'i çocuk en az 37 Filistinli şehit oldu.
Hastane kaynakları ve görgü tanıklarından alınan bilgilere göre soykırımcı İsrail ordusu, bugünün ilk saatlerinden itibaren Gazze'ye düzenlediği saldırılarda zorla yerinden edilen Filistinlilerin kaldığı çadırları, sivillerin toplandığı alanların yanı sıra insani yardım bekleyen sivilleri hedef aldı.
Siyonist İsrail ordusunun, Gazze kentinin güneydoğusundaki Zeytun Mahallesi'nde bir evi hedef alması sonucu 4 Filistinli şehit oldu, çok sayıda Filistinli de yaralandı.
Yine Gazze'nin kuzeyindekiCibaliya el-Nezle bölgesinde Filistinli sivillerden oluşan bir gruba İsrail topçuları tarafından yapılan saldırıda 2 Filistinli şehit oldu.
Siyonist İsrail askerleri, Gazze kentinin güneyindeki Sabra Mahallesi'ne baskın düzenledi. Baskınla eş zamanlı düzenlenen şiddetli top atışları sonucu 5 Filistinli şehit oldu. İsrail ordusu sabahın erken saatlerine kadar mahalleye saldırılara devam etti.
Gazze Şeridi'nin orta kesiminde ise İsrail ordusu Deyr Belah kentinde Bereke Caddesi'ni hedef aldı. Saldırıda biri kadın 5 Filistinli hayatını kaybetti, yaralananlar oldu.
Bassa bölgesinde ise Filistinli ailenin kaldığı çadırın bombalanması sonucu biri kadın üçü çocuk 5 Filistinli şehit oldu.
Siyonist İsrail askerleri, Netzarim Koridoru çevresindeki İsrail-ABD güdümlü sözde yardım dağıtım noktası yakınlarında yardım bekleyen Filistinlilere ateş açtı, 2 kişi şehit oldu, yaralananlar oldu.
Gazze Şeridi'nin güneyinde ise İsrail güçleri, Han Yunus'un batısında yer alan Mevasi bölgesinde bir çadırı hedef aldı. Saldırıda bir anne ve iki çocuğuyla birlikte toplam 4 Filistinli şehit oldu.
Siyonist İsrail askerlerinin, Mevasi bölgesindeki Uygulama Fakültesi çevresini bombaladığı saldırıda 2 Filistinli şehit oldu, 10 kişi yaralandı.
Mevasi'de Biir 19 adlı bölgede katil İsrail kurşunuyla bir kişi can verdi.
Soykırımcı İsrail ordusu ayrıca Han Yunus'un merkezindeki ev ve yapıları yıktı, kentin pek çok noktasına yoğun topçu ateşi düzenledi.
Refah kentinde ise bir çadırın hedef alındığı saldırıda 6 Filistinli şehit oldu. İsrail askerlerinin kentin kuzeybatısında yardım bekleyenlere ateş açması sonucu 1 kişi şehit oldu.
Gazze Kan Gölü: 70 Şehit Daha!
Gazze'deki Filistin Sağlık Bakanlığı, Siyonist İsrail'in Gazze Şeridi'ne düzenlediği saldırılarda son 24 saatte 70 kişinin şehit olduüunu ve 356 kişinin yaralandığını açıkladı.
Katil İsrail ordusu, dün akşam işgale hazırlandığı Gazze kenti çevresindeki saldırılarına başladığını duyurmuştu.
Siyonist İsrail Ordu Sözcüsü Effie Defrin, akşam saatlerinde düzenlediği basın brifinginde Savunma Bakanlığı'nın Gazze kentinin işgaline ilişkin planları onaylamasının ardından "Gideon'un Savaş Arabaları 2" iki ismini verdikleri saldırılar için çalışmalarına başladığını belirtti.
Katil İsrail ordusunun yaklaşık 60 bin yedek askere eylül başında silah altına alınacak şekilde celp gönderdiğini, 20 bin yedek askerin de görevinin uzatılması talimatının verildiğini belirten Defrin, İsrail ordusunun işgale hazırlandığı Gazze kenti çevresindeki Zeytun bölgesinde saldırılar düzenlediğini açıkladı.
Defrin, Gazze Şeridi'ndeki İsrailli esirlerin ailelerinin "esirlerin hayatını tehlikeye atacağı" gerekçesiyle eleştirdiği Gazze kentini işgal hazırlığında, "esir aileleriyle koordinasyon içinde olduklarını" belirterek, "esirlerin kendileri için öncelik olduğunu" savundu.
Soykırımcı İsrail'in son 24 saatte Gazze Şeridi'ne düzenlediği saldırılarda şehit olan Filistinlilerin sayısı 70 artarak 62 bin 192'ye yükseldi.
İslam Devrimi Lideri: İran'ın Askeri ve Bilimsel İlerlemesi Daha da Hızlanacak
İslam Devrim Lideri Ayetullah Hamanei, habis ve cani Siyonist rejim tarafından şehit edilen bazı vatandaşlarımız, yetenekli komutanlarımız ve önde gelen nükleer bilim adamlarımızın kırkıncı günü münasebetiyle bir mesaj yayınladı.
İslam Devrimi Lideri'nin mesajının tam metni şöyle:
Bismillahirrahmanirrahim
İran’ın başı dik olan halkı!
Aralarında yetenekli askeri komutanlar ve önde gelen nükleer bilim adamlarımızın da bulunduğu aziz vatandaşlarımızın şehadetlerinin kırkıncı günü geldi. Bu darbeyi, İran halkının alçak ve inatçı düşmanı olan habis ve cani Siyonist yönetim vurdu. Kuşkusuz, Şehit Bakıri, Selami, Raşid, Hacizade ve Şadmani gibi komutanların ve diğer askerlerin, ayrıca Şehit Tehrançi ve Abbasi gibi bilim adamlarının ve diğer bilim insanlarının kaybı her millet için ağırdır. Ancak aptal ve dar görüşlü düşman hedefine ulaşamadı. Gelecek, hem askeri hem de bilimsel ilerlemenin, Allah'ın izniyle geçmişten daha hızlı bir şekilde yüce ufuklara doğru ilerleyeceğini gösterecektir.
Şehitlerimiz, şehitliğin yüce mertebesine ulaşma ihtimalinin az olmadığı bir yol seçmişlerdi ve sonunda tüm fedakârların arzu ettiği şeye kavuştular; bu onlara mübarek olsun; fakat bunun acısı İran halkı için, özellikle şehit aileleri ve onları yakından tanıyanlar için zor ve ağırdır.
Bu olayda bazı parlak noktaları da açıkça görmek mümkün. Birincisi, geride kalanların dayanıklılığı, sabrı ve motivasyonlarının güçlü olması, ki İran İslam Cumhuriyeti'ndeki gelişmeler dışında böylesi bir durum hiç görülmemiştir. İkincisi, şehitlerin komutası altındaki kurumların sebatı ve istikrarı, ki bu ağır darbenin, fırsatları yok etmesine ve onların ilerlemesini durdurmasına izin vermediler. Üçüncüsü ise, İran halkının mucizevi direnişinin görkemi, onların birliği, ruhsal sağlamlığı ve meydanda topyekun direniş konusundaki sarsılmaz kararlılıklarında ortaya çıkmıştır. İslami İran, bu olayda bir kez daha temellerinin sağlamlığını göstermiştir. İran düşmanları boşuna uğraşıyorlar.
İslami İran, Allah'ın izniyle her geçen gün daha da güçlenecektir.
Önemli olan, bu gerçeği ve bunun omuzlarımıza yüklediği görevi ihmal etmememizdir. Ulusal birliği korumak hepimizin görevidir. Bilim ve teknolojide gerekli ivmeyi sağlamak bilimsel elitlerin görevidir. Ülkenin ve milletin onurunu ve itibarını korumak konuşmacıların ve yazarların tavizsiz görevidir. Ülkeyi ulusal güvenlik ve bağımsızlığı koruma araçlarıyla giderek daha fazla donatmak askeri komutanların görevidir. Ülke işlerini ciddiyetle takip etmek ve sonuçlandırmak tüm sorumlu yürütme organlarının görevidir. Manevi irşad, gönülleri aydınlatmak, insanlara sabır, sakinlik ve metanet tavsiye etmek din adamlarının görevidir. Ve devrimci coşkuyu, heyecanı ve bilinci korumak hepimizin, özellikle de gençlerin görevidir. Aziz ve Rahim olan Allah herkesi muvaffak etsin.
İran halkına selam olsun, şehit gençlere, şehit kadın ve çocuklara, tüm şehitlere ve onların kederli yakınlarına selam olsun.
Ves selâmu aleyküm ve rahmet'ullah
Seyyid Ali Hamanei
25 Temmuz 2025
Siyonist Askerleri Arasında İntihar Ve Psikolojik Kriz
Savaşın psikolojik etkileri nedeniyle 12.000'den fazla askerin savaş alanına dönememesi, savaş devam ettikçe katil İsrail ordusu içinde artan psikolojik zorlukların altını çiziyor.
Siyonist gazete Yediot Ahronot, bilgi sahibi kaynaklara dayanarak, 7 Ekim 2023'te savaşın başlamasından bu yana psikolojik sorunlardan muzdarip İsrail askerlerinin sayısında önemli bir artış olduğunu ortaya koydu.
Gazete, özellikle gençler arasında olmak üzere ordu saflarında depresyon ve psikolojik rahatsızlık vakalarındaki gözle görülür artış ışığında, şu anda 10.000'den fazla İsrail askerinin psikolojik tedavi gördüğünü bildirdi.
Söz konusu gazete, 3.600 askerin travma sonrası stres bozukluğundan muzdarip olduğunu, 2024 yılında 9.000 askerin daha savaş bakanlığına giderek "psikiyatrik hasta" olarak tanınma talebinde bulunduğunu bildirdi.
Rapora göre, savaşın başlangıcından bu yana 18.000 asker fiziksel ya da psikolojik engellerden muzdarip oldu ve bu da ordu saflarında uzun vadeli bir krizin habercisi.
Mehr haber ajansının haberine göre, raporlar, savaşın patlak vermesinden bu yana hastanelere, aralarında ağır psikolojik krizlerden muzdarip çok sayıda askerin de bulunduğu yaklaşık 19.000 yaralı askerin geldiğini gösteriyor.
Gazete, resmi kaynaklara dayandırdığı haberinde, tahminlere göre asker ve siviller arasındaki psikiyatrik hasta sayısının 2028 yılına kadar 50.000'e ulaşabileceğini, bunların çoğunun Gazze'de savaşan ve çeşitli derecelerde psikolojik desteğe ihtiyaç duyacak kişiler olduğunu belirtti.
Veriler ayrıca resmi sağlık yetkililerine göre savaşın başlangıcından bu yana 54 İsrail askerinin intihar ettiğini ortaya koydu.
Savaşın psikolojik etkileri nedeniyle 12.000'den fazla askerin savaş alanına dönememesi, savaş devam ettikçe işgalci İsrail ordusu içinde artan psikolojik zorlukların altını çiziyor.
Siyonist İsrail rejimi, 7 Ekim 2023'ten bu yana saldırı düzenlediği Gazze Şeridi'nde on binlerce Filistinlinin hayatını kaybetmesine yol açtı.
Açlık bir savaş silahı, insani yardım ölümcül bir tuzak / Hilal Elver'in analizi...
BM eski Gıda Hakkı Özel Raportörü ve BM Dünya Gıda Güvenliği Komitesi’nin (CFS) Yüksek Düzeyli Uzmanlar Paneli (HLPE) üyesi Hilal Elver, Gazze’de İsrail'in açlığı savaş silahına dönüştürmesini AA Analiz için kaleme aldı.
Gazze Şeridi’nde sivil halka yönelik korkunç ve soykırım boyutundaki saldırının ikinci yıldönümü yaklaşırken, uluslararası hukukun ve insan haklarının sistematik biçimde yok sayıldığına ve insani hukuk prensiplerinin İsrail tarafından savaş silahına dönüştürüldüğüne tanık oluyoruz. Uluslararası ceza hukukuna göre, çatışma ve savaş anında gıda ve suya erişimi engellemek açık bir savaş suçudur. Ancak Gazze’deki kitlesel açlık _kısa sürede insan eliyle yaratılmış bir kıtlığa dönüşen bu tablo_modern çağda benzeri görülmemiş bir trajediyi temsil ediyor.
Gazze’de yalnızca gıda ve suya erişim kasıtlı olarak engellenmiyor; insani yardım da bir savaş aracına dönüştürülüyor, baskı unsuru olarak kullanılıyor ve toplu şekilde cezalandırmanın bir yöntemi haline geliyor. Krizin bu kadar görünür olması, savaş suçlarına dair güçlü ve somut kanıtların varlığı, sivillerin, özellikle kadın ve çocukların yaşadığı ağır acılar ve güçlü aktörlerin cezasızlığı, bu durumu hem insani normların çöküşünü gösteren bir sınav hem de uluslararası hukuk tarihinde eşi benzeri görülmemiş trajik bir istisna haline getiriyor.
Gazze’ye yönelik abluka ve halkın açlığa mahkum edilmesi yeni bir durum değil. Bunun uzun bir geçmişi var ve diğer çatışma kaynaklı kıtlıklarla karşılaştırıldığında çok daha karanlık bir geleceğe işaret ediyor. 2007’den bu yana Gazze, İsrail’in ablukası altında. İsrail, abluka yıllarında Gazzelileri yalnızca hayatta kalma sınırında tutacak kalori miktarını sistematik olarak hesapladı ve bu uygulamaya “Gazze Diyeti” adını verdi. Savaşın başından beri İsrail, halkın temel ihtiyaçlarına dair ayrıntılı bilgiye sahipti ve 21 ay boyunca yeterli gıda ve temiz suya erişimi bilinçli bir şekilde engellemeyi bilerek planladı.
Dünyadaki diğer çatışma alanlarından farklı olarak Gazze’de, savaş alanından kaçış mümkün değil. Bütün Gazze Şeridi bir savaş alanına dönüşmüş durumda ve 2,3 milyon Filistinlinin tamamı düşman olarak görülüyor, topluca cezalandırılıyor ve askeri hedef haline getiriliyor. İnsani yardım konvoyları, yükleriyle birlikte sınır kapılarında bekletiliyor ancak geçişlerine izin verilmiyor. Yiyecekler ise açlıktan kıvranan ailelerin gözleri önünde, bazen bir kilometreden daha yakın mesafede çürümeye terk ediliyor.
Gazze’deki bütün bu koşullar nedeniyle kıtlık hızla yayıldı; önce kuzeyde, ardından merkezde ve en nihayetinde güneyde. 2023 Aralık ayında, kış yaklaştığında, evlerin ve yerleşim alanlarının büyük kısmı yıkılmıştı. Halkın çoğu çadırlarda veya yıkıntıların arasında yiyecek, su, pişirme imkanı, ısınma ve hijyen olmadan yaşamaya çalışıyordu. Uzun süredir felaket düzeyindeki yaşam koşulları, çökmüş sağlık sistemi, düzensiz ve son derece yetersiz insani yardımların, kitlesel yetersiz beslenmeye ve yaklaşan bir kıtlığa kısa zamanda yol açtığını hep birlikte gördük.
Bilinçli hedef alma taktikleri
İsrail, Gazze’de açlığın bir silah olarak kullanıldığına dair BM ve sivil toplum kuruluşlarının raporlarını defalarca reddetti. ABD hükümeti de açık uyarıları ve çok sayıda somut kanıtı görmezden geldi. Aylar boyunca Batılı ülkelerin çoğu Gazze için "kıtlık" veya "soykırım" kelimelerini kullanmaktan özellikle kaçındı. Açlık değerlendirmelerinde küresel otorite kabul edilen BM Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırması (IPC), artan delillere rağmen faillerin siyasi baskısı nedeniyle hala Gazze’de resmi olarak kıtlık ilan edemedi. Bilimsel verilere dayanan BM Özel Raportörlerinin açıklamaları ve Uluslararası Adalet Divanı’nın "kıtlık ihtimali" uyarısı yapan çok sayıda ara kararı da dikkate alınmadı. Bunun yerine İsrail güçleri, yardım konvoylarına ve un çuvalı almaya çalışan sivillere yönelik saldırılarını artırdı. Bunlar rastlantısal kayıplar değil, bilinçli hedef alma taktikleriydi.
Günden güne kötüleşen durum en nihayetinde felakete dönüştü. 2 Mart 2025’te, ateşkesin bozulmasından sonra İsrail, tüm uluslararası insani yardımların Gazze’ye girişini durdurdu ve yalnızca kendi kontrolündeki militarize, insanlık dışı bir dağıtım sistemi üzerinden bir yardım sistemi geliştirdi. Böylece Mart 2025, zulmün yeni bir evresinin başlangıcı oldu. Yiyecek ve sudan yoksun geçen iki ayın ardından, İsrail ordusunun denetimi altında, ABD, özel şirketler ve paralı askerlerle birlikte, uzun süredir planlanan bir yapıyı hayata geçirdi: Gazze İnsani Yardım Vakfı (GHF) .
Bu yeni sistem, BM’ye ait 400’den fazla sivil dağıtım noktasını ortadan kaldırarak, özellikle seçilmiş güvenliksiz bölgelerde yalnızca dört dağıtım merkezini hayata geçirdi. İnsanlık, tarafsızlık, ayrım gözetmeme ve bağımsızlık gibi temel insani ilkeler tamamen yok sayıldı. BM kurumları ve uluslararası yardım kuruluşları, özelleştirilmiş, militarize edilmiş ve ölümcül derecede aldatıcı bu yapının parçası olmayı reddetti.
En başından beri korkulan senaryo gerçeğe dönüştü. Bu dağıtım noktalarında, İsrail’in keskin nişancı saldırılarında binden fazla kişi hayatını kaybetti, 5 binden fazla kişi yaralandı. İnsanlar, tehlikeli ve bozuk yollarda saatlerce yürüyerek bu merkezlere ulaşıyor, kavurucu güneşin altında bekliyor ve GHF’nin kapıları keyfi olarak kapatmasından önce yalnızca 11 dakikada 25 kilo un alabilmek için çabalıyorlar. Ancak çile burada bitmiyor. Çıkışta, çoğu zaman saldırılar devam ediyor, birçok kişi İsrail askerleri, özel güvenlik birimleri veya silahlı gruplar tarafından vuruluyor. Gazze’de siviller, keskin nişancı kurşunuyla ölmek ya da açlıktan ölmek arasında bir seçim yapmaya zorlanıyor. Bugün, sözde insani yardımın izinden gitmek bile ölüm fermanı anlamına geliyor.
İsrail savaş suçunda sınır tanımıyor
20 Temmuz 2025’te, İsrail tankları ve keskin nişancıları Zikim geçişinde 25 kamyondan oluşan Dünya Gıda Programı konvoyuna saldırarak BM’in bölgeye yardım sokmasını durduruyor. Yiyecek bekleyen 100’ün üzerinde Filistinli hayatını kaybediyor. Bu durum artık insaniyetin karanlık bir parodisi haline geldi, açlık bir savaş aracı, yardım ise ölümcül bir tuzak oldu. Yiyecek arayan siviller, hayatta kalma çabaları nedeniyle katlediliyorlar. Henüz resmen ilan edilmemiş olsa da, kıtlık artık Gazze’de tartışmasız bir gerçek haline geldi. BM’in gıda güvencesi gözleme sistemi IPC harekete geçemeyecekse varlığının ne anlamı var? Son birkaç gün içinde, aralarında bebeklerin de bulunduğu 100’den fazla kişi açlıktan ölmeye başladılar. İnsani yardım çalışanları ve sağlık personeli, bitkinlik ve yetersiz beslenme nedeniyle yıkılıyor, görevlerini yapamaz hale geliyorlar. Her gün 10 ila 15 kişi açlığa yenik düşüyor.
Açlık sessiz bir ölümdür, acımasızlığı gizler. Toplumsal bir işkenceye dönüşür. İnsanlar yardım isteyecek gücü bulamaz, çocuklar ağlamayı bırakır. Aynı zamanda en acı verici ölümlerden biridir; beden yavaş yavaş kendi kendini tüketir. Önce çocuklar etkilenir ve hayatta kalabilenler bile ömür boyu fiziksel ve zihinsel hasarla yaşar. Gazze’deki kıtlığın izleri nesiller boyunca silinmeyecek.
Ölü sayısı bile artık siyasi bir savaş alanına dönüşmüş durumda. İsrail, Gazze’nin sağlık otoritelerini rakamları abartmakla suçluyor; oysa saygın araştırma kurumları çok daha yüksek tahminler bildiriyor. Temmuz 2024’te, önemli bir sağlık dergisi olan The Lancet, ölüm sayısının 186 bini aşabileceğini öngörmüştü. Nedeni ise ölümlerin büyük bir kısmının açlık, susuzluk ve soğuğa maruz kalma, bulaşıcı hastalığa yakalanma gibi dolaylı nedenlerden kaynaklanması idi. Yine, uluslararası alanda saygın bir yeri olan Oxfam örgütü ise son 100 günde Gazze’de günlük ölüm oranının 250’nin üzerinde olduğunu ve bunun 21. yüzyıldaki herhangi bir çatışmadaki en yüksek sayı olduğunu rapor ediyor.
Acilen kalıcı bir ateşkes sağlanmadığı ya da uluslararası toplum anlamlı bir adım atmadığı takdirde, Gazze daha da vahşi bir ölüm alanına dönüşecek ve Açlık Oyunları’nın gerçek hayattaki bir versiyonunu izleyeceğiz. Bir zamanlar yalnızca distopik bir kurgu gibi görünen sahneler, bugün gözlerimizin önünde ürkütücü bir gerçeğe dönüşüyor. Bütün bu gerçekleri öğrenmek, yaymak ve toplumdaki adalet ve insaniyet bilincini artırmak Gazze’deki bu acımasız ölümleri durdurmaya yetecek mi?(Hilal Elver/AA)




















