کارگر
İran İslam İnkılâbı ve Filistin Meselesi
İslam inkılâbının başarıya ulaşması dünyanın değişik bölgelerindeki Müslümanların yeniden İslami meselede esas kabul etmelerine neden oldu.
1979 yılında İran'da İslam inkılâbının gerçekleştiği dönemde; Filistin meselesi İslami yönü yitirmiş ve farklı yönlere çekilerek, değişik ideolojilere kapılmıştı. Fakat İslam inkılâbının başarıya ulaşması dünyanın değişik bölgelerindeki Müslümanların yeniden İslami meselede esas kabul etmelerine neden oldu. Dolayısıyla Filistin hareketleri de inkılâptan etkilenerek, mücadelelerinde İslami esaslara tutunduklarını rahatça söyleye biliriz. Ayrıca İran İslam inkılâbı dünya çapında Filistin meselesini Müslümanların en önemli sorunu olarak tanıttı ve İslami öğretiler sayesinde bu sorunun üstesinden gelineceğini açıkladı.[1]
Filistin İslami Cihad hareketinin önderi bu hususta şöyle demektedir: "Filistin halkını, İmam Humeyni'nin gerçekleştirmiş olduğu inkılâp kadar ümitli kılmamıştır. İnkılâbın başarıya ulaşmasıyla Filistin halkı ve biz kendimize geldik, Amerika ve İsrail'i yene bileceğimize inandık."[2]
İmam Humeyni (r.a) Filistin direnişinde iki önemli etkiyi bırakmıştır: Birincisi, direniş ve mücadelenin İslami yöne doğru çekilip, İslami esaslara göre yapılması ve ikinci; dünya Müslümanlarının Filistin sorunun her Müslüman'ın sorunu olduğunu anlayarak, Filistinlilere destek çıkmasıdır. Dolayısıyla hiç şüphesiz İslam inkılâbı ve İran halkının bağımsızlığı ve İslami öğretilerin topluma hâkim olması için vermiş olduğu mücadele Filistinlilere büyük bir ders olmuştur ve onların çok etkilenmelerini sağlamıştır.[3]
İslami Cihad'ın kurucusu ve rehberi şehit Dr. Şikaki, İslam inkılâbının Filistin halkının direnişindeki etkilerini şu şekilde açıklamaktadır: "İslam inkılâbı başarıya ulaşmadan önce biz tam bir ümitsizliğe kapılmış halde, yeis içerisindeydik. Amerika gibi bir süpergüçün desteğini alan Siyonist rejimi hiçbir şekilde yenemeyeceğimiz ve direnişimizin sonun zafer olmayacağını zannediyorduk. İmam Humeyni (r.a) inkılâbını gerçekleştirmekle, Ortadoğu'nun en güçlü ordusuna sahip ve tüm müstekbir devletlerin desteğini alan şahlık rejimini yumruklarla devirmesiyle; ümitli olduk, rüyalarımızın gerçekleşeceğine inandık. Kesin iman ettik ki; inkılâbı ve harekât halindeki bir İslam, şahı devirdiği gibi, şahları, zalimleri ve tağutları da devire bilir, böylece Filistin'de özgürlüğüne kavuşabilir.
İşte bu asaleti ve değeri İmam Humeyni bize vermiştir ve bugün o merhum imamın yerinde bulunan Ayetullah Hamanei de İmam'ın yolunu devam ettirmekte ve bizlere ümit vermektedir. İran ve İran halkına çok teşekkür ediyoruz. Biliyoruz, Filistin mücadelesini ve direnişini desteklediği için ne kadar sorunlarla karşılaşmışlar. Tüm ambargo, iç ve dış politikadaki sorunlar, dünya devletlerinin baskısına rağmen yine de bizim yanımızda yer almışlar."[4]
80'li yılların başına kadar, İslam dinin toplumsal ve siyasi yapısı bilinmemekteydi, insanlar ve uluslar arası arenada din sadece Allah ile kul arasındaki bir bağın adı olarak algılanıyordu. Ama inkılâbın gerçekleşmesiyle, İslam'ın nasıl toplumsal refah ve güveni getirdiği, ezilmiş halklara nasıl özgürlüklerini kazandırdığı tüm dünyada bilindi. Dolayısıyla siyasal İslam batı için en önemli ve onların menfaatlerini tehlikeye sokan başlıca konu oldu.[5] Bu yüzden de İslam inkılâbını yıkmak için her türlü planı yaptılar, her alanda saldırmaya başladılar.[6]
Ortadoğu ve dünyanın değişik bölgelerinde halklar siyasal İslamı araştırıp, kabul edip, pratiğe dökmeye çalıştılar. Sonuçta İslam inkılâbı; İslami direniş harekâtlarının İslami olmayan örgütlerden daha üstün ve etkili olduğunu ispatlamanın yanı sıra, global anlamda diğer iki önemli tesirde de bulunmuştur:
1- Solcu ve milliyetçi örgütlerinde İslami öğretilerden etkilenmeleri ve İslami esaslar ile hareket etmelerini sağladı.
2- İslami pragmatizme yakın olan İslami örgütlerin, siyasi takiyeden kurtularak daha çok pratiksel olmalarını sağladı.[7]
İslam inkılâbı ile 80'li yılların başına kadar tüm İslam coğrafyasında kabul görmeye başlayan laiklik düşüncesinin ve dinin siyasetten ayrı olduğu inancının ne kadar yanlış olduğu anlaşıldı. Müslümanlar İslam dinin siyasetten ayrı olmadığı ve birçok siyasi öğreti-hükmünün bulunduğunun farkına vardırlar.
İran İslam inkılâbının başarıya ulaşmasıyla, hem devletlerin bazında hükümetlerin öz kimlikleri olan İslami yönetime dönmeleri gerektiği fikri sunulmuş oldu ve hem de halklar ve direniş örgütleri kurtuluşun ve bağımsızlığın yalnızca İslam'a sarılmakla kazanıla bileceğini anladılar. Dolayısıyla özellikle de Filistin'de inkılâp sonrası İslami direniş örgütlerinin kurulduğunu, bunların kesinlikle Siyonistler ile müzakereye yanaşmadıklarını gördük.[8]
Ayrıca İslam memleketi denildiği zaman yani halkı Müslüman olan bir devlet olarak bu ismi vermek yanlıştır. İslam memleketi, Allah'ın hükümlerini toplumda icara eden, ilahi şeraiti uygulayan ve her şeyini İslami öğretilere göre şekillendiren devlettir.[9] Bunu günümüzde herkese ameli olarak gösteren de İran İslam inkılâbı olmuştur, böylece İslami Medine-i fazile ütopya olmaktan çıkarak reel hale gelmiştir.
John Esposito, İslam dinin siyasi olması, ekonomi, kültür, sosyal ve politik alanda bu kadar gelişmesinin; sudandan Endonezya'ya kadar Müslümanların direnişe kalmasının en büyük sebebi olarak İran İslam inkılâbını bilmektedir. Ki böylece İslam bir köşeye terk edilmiş İslam olmaktan çıkarak global anlamda en önemli güçlerden biri haline gelmiştir.[10]
İmam Humeyni Ve Filistin Meselesi
İmam Humeyni'nin (r.a) en önemli düşüncesi ve sürekli üzerinde çalıştığı; Siyonizm ve özellikle İsrail ile mücadele edilmesi gerektiğidir. İmam Humeyni'nin (r.a) kendisine edinmiş olduğu en büyük dert olan Filistin sorunu, inkılâbın başarıya ulaşmasıyla birlikte başlayan bir şey değildir. İnkılâptan 15 yıl önce Filistinli direnişçilerle görüşmüş, maddi-manevi her türlü desteğe hazır olduklarını ilan etmişti. İmam Humeyni (r.a) Filistin sorunun sadece Filistin halkının sorunu olmadığı tüm Müslümanların meselesi olduğunu defalarca beyan etmiştir.
İran'da İslami direnişin devam ettiği günlerde gazetecilerle yapılan bir toplantıda şöyle buyurmuşlardı: "bizim şaha karşı kıyam etmemizin en önemli nedenlerinden biri de onun İsrail'i sınırsız desteklemesidir. Siyonist rejim kurulduğu ilk günden itibaren şah, işgalcilere her türlü yardımı yaptı, Müslümanlar Siyonistlerle savaşırken, o Müslümanların petrolünü çalarak İsrail'e veriyordu. İşte benim de şaha muhalif olmamın nedenlerinden biri budur."
İmam Humeyni (r.a) içte Şaha karşı kıyam etmenin ve direnmeyi en önemli amaç biliyordu, dışta ise Filistin sorunu imam için çok önemliydi. İmam Humeyni'nin (r.a) dış politikadaki esası Filistin'dir. Defalarca şöyle demiştir:
"Siyonist rejimin Müslümanlar tarafından resmen kabul edilmesi, ortak ilişkilerin kurulması ve Siyonistlerin desteklenmesi, Müslümanlar için bir faciadır. Siyonistlerin karşında durmak tüm Müslümanlara ilahi bir farzdır. Siyonistlerle işbirliği yapan Müslüman gözükenlerden Allah'a sığınıyorum."
"Ben Filistinli devlet başkanlarına sesleniyorum, artık İsrail ile müzakereleri bırakın, onlarla görüşmelerini kesin. Bunların zarardan başka hiçbir faydası olmayacaktır. Mazlum Filistin halkının kurtuluşu sadece kendilerine güvenerek, Allah'a dayanarak, silahlı mücadeleye girişmeleri, ölüm pahasına bile olsa İsrail ile savaşmalarındadır. Şunu artık kesin kabul edin, ne batı size yardım edecektir ve ne de doğu, Allah'a iman edip, elinize silahı alarak İsrail ile savaşın."
İmam Humeyni Ve Kudüs Günü
İmam Humeyni'nin (r.a) konuşmalarını topluca inceleyip, yayınlamış olduğu bildirilere baktığımızda; Kudüs gününün tüm dünya Müslümanlarının ve küresel bir günü olduğunu rahatlıkla anlayabiliriz. İmamın ramazan ayının son cumasını Kudüs günü olarak ilan etmesi, aslında mezhep, fırka ve kavim gözetilmeksizin tüm Müslümanların ortak değeri olduğundan, Müslümanların birliğini sağlam noktasında çok önemlidir. İmam tüm Müslümanların kabul ettiği Filistin sorunu Kudüs günüyle canlı tutmaya çalışmakla vahdeti de oluşturmuştur. Merhum İmam'ın seçmiş olduğu gün de çok önemlidir; zira Ramazan ayını tutan dünya Müslümanları bu ayda dua, nefis tezkiyesi ve ibadet ile tarif edilmez bir maneviyata ulaşmışlardır, dolayısıyla ramazanın son cumasında İslam için bir şeyler yapma isteği onlarda belirmiştir. Böylece imamın sözü çok daha etkili olarak kalplere yerleşmiş, İslam âlemi tarafından kabul görmüştür.
Kudüs günün nasıl bir gün olduğu ve neyi amaçladığını bizzat İmam Humeyni'nin (r.a) sözlerine baktık mı çok daha güzel anlayacağızdır. Merhum imam buyuruyor:
" Benim dünya Müslümanlarından ve İslam devletlerinden istediğim tek şey; işgalci Siyonistlerin ve destek verenlerin biran önce yenilgiye uğramaları için birlik ve beraberlik içinde olmalarıdır. Müslümanlar birleşin. Dünya Müslümanlarını mübarek Ramazan ayının son cuması yani Kadir gecelerinin bulunduğu günleri Kudüs günü olarak kabul etsinler. Bu günde dünya Müslümanları birleşerek bu programla uluslar arası alanda Filistinlilerin kanuni haklarını savunsunlar. Böylece Filistin halkının kaybedilmiş hakları onlara geri kazandırılsın…"
"Kudüs günü global bir gündür ve sadece Kudüs ile sınırlı değildir. Kudüs günü aslında dünyanın tüm ezilmiş halkların kıyam edip bağımsızlıklarını kazanmaları, Amerika ve diğer güçlerin zulmü altında ezilenlerin onlara karşı gelerek haklarını savunmaları gereken bir gündür. Bugünde dünya mustazafları, müstekbirlerin karşısında durmalı ve burunlarını yere sürtmeliler. Kudüs günü münafıklar ile gerçek inançlıların belli olduğu gündür; inanlar bu günde görev ve sorumluluklarının farkına varırlar ve gereğini yaparlar ama münafıklar yani Amerika'nın gölgesi altında olanlar, Siyonistlerle işbirliği yapanlar ve Müslümanların izzetini düşünmeyenler bu günde duyarsızdırlar, hatta engellemeye çalışırlar. Kudüs günü; hepimiz himmetli olması ve Kudüs'ün özgürlüğü için mücadele edilmesi gereken gündür, çabalayalım ki, Kudüs kurtulsun, Lübnan halkı kurtulsun…"
"Kudüs günü sadece Filistinlilere özel bir gün değildir, İslam günüdür. İslam hükümetinin günüdür, tüm Müslüman memleketlerinde İslam bayrağının dalgalanması gereken bir gündür."
"Müslümanlar bugünde yürüyüşler düzenlemeli, feryat etmeli ve sloganlar atmalıdır. Bunların faydasız olduğunu sanmayın, evet sadece ben feryat etsem belki faydasızdır, ama dünya Müslümanları topyekûn haykırdılar mı hiç şüphesiz çok faydalıdır ve etkisini gösterecektir."
Ayetullah Hamanei Ve Filistin Meselesi
Rehber Ayetullah Hamanei'nin; Filistin sorunu karşısında tutumu ve konuşmalarını incelediğimizde sanki karşımızda imam Humeyni'yi (r.a) görmekteyiz ki onun gibi, Müslümanların vahdeti, Filistin ve dünyanın ezilmiş halkları için mücadele etmektedir.
Ayetullah Hamanei, rehberliğe seçildiği ilk günden, günümüze kadar her fırsatta Filistin'in dünya Müslümanları için en önemli ve başıca sorun olduğunu söylemiştir. Dolayısıyla da Filistin davasını desteklemek, maddi-manevi, kültürel ve politik alanlarda yanlarında yer almak her Müslüman'a farzdır, diye buyurmuştur.
Aynı şekilde, tüm dünya Müslümanlarını, özellikle toplumun önde gelen düşünür ve devlet adamlarını Kudüs meselesi üzerinde durmaya çağırmaktadır. Zira bugün Siyonist rejim, bütün Müslümanların ortak kutsal değeri olan Kudüs'ü Yahudileştirmeye ve orada bulunan Mescidul Aksa'yı da tahrip etmeye çalışmaktadır. Bunun mukabilinde durmak, sesimizi yükseltmek gerekmektedir, sessiz kalmak asla caiz değildir.
İmam Hamanei 1998 yılında Tahran'da şeyh Ahmet Yasin ile yaptığı konuşmada şunları söyledi: "Filistin halkı Müslüman bir halktır, dolayısıyla İslami savununa, İslam'dan bahseden ve Filistin halkının izzetini düşünen kimseler, bu halkın gerçek temsilcileridir. Hedefi İslam olmayan ve Filistin halkını zelil eden kimselerin böyle bir temsilciliğe hakları yoktur."
"İran halkı ve politikacıları şimdiye kadar Filistin'in yanında yer almış ve İsrail'in karşısında durmuştur, bundan sonrada bu konumunu koruyacaktır. Her ne kadar Filistin yanında yer almak uluslararası alanda İran devleti için birçok sorunları beraberinde getirse de, biz İslam için çekilen bu sıkıntıları ilahi bir nimet olarak görmekteyiz. Biz sonuna kadar Filistinli direnişçileri hem politik ve hem de askeri alanda destekleyeceğiz ve ne kadar baskı uygulanırsa uygulansan bundan asla vazgeçmeyiz."
[1] Hamza İmrai, İnkılâbı İslamii İran Ve Conbeşhayi İslami, Tahran, Merkezi Esnadı İnkılâbı İslami,1383,s:226.
[2] Hamza İmrai, İnkılâbı İslamii İran Ve Conbeşhayi İslami, Tahran, Merkezi Esnadı İnkılâbı İslami,1383,s: 227.
[3] Cemile Kediver, İntifada, Hamas, Mukavimeti İslami, Tahran, İntişaratı İttilaat,137,s:25.
[4] Hasan Hamayar, Fethi Şikaki Kist?, Tahran,Neşri Şahid,1386,s:90- 91.
[5] do cue pinto,aria (jan.2001)," Political Islam and the united state: a study us policy towards Islamic movements in the Middle East" ,international affaire vol77.no1. p183
[6] Mclean, iain (1996) ,The concise oxford dictionary of Politics, oxford university press, p252
[7] Muhammed Bakır Haşmetzade, Tesiri İnkılâbı İslami Ber Keşverhayi İslami, Tahran, İntişaratı Ferheng Ve Endişe,1385,s:73- 74.
[8] Menucehr Muhammedi, Baztabı Cehani-i İnkılâbı İslami, Tahran, İntişaratı Ferheng Ve Endişei İslami,1385,s: 249.
[9] Rıdvan Esseyid, İslam-ı Siyasi, Tercüme: Mecid Muradi, Tahran, İntişaratı Baz, 1383,s:94.
[10] Esposito, John. L (spring1991),"the Persian gulf war ,Islamic movements and the new world order" the Iranian journal of international affairs, vol.3,no1.pp3-17
Pentagon: Amerikan üslerine saldırılar artmakta
ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Sözcü Yardımcısı, bu ülkenin Irak ve Suriye'deki askeri güçlerinin son 3 haftada en az 40 kez saldırıya uğradıklarını açıkladı.
ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Sözcü Yardımcısı Sabrina Sing dün akşam yaptığı bir açıklamada, Direniş güçlerin Suriye ve Irak'ta Amerikalı güçlerin bulunduğu karargahlara karşı saldırılarının arttığını söyledi. Düzenlediği bir basın toplantısında konuşan Sing bu konuda "Biz bu tür saldırıların arttığını görüyoruz. Fakat önemli bir zarar görmedik. Oradaki altyapılarımız dikkate değer oranda bir zarar görmedi" şeklinde konuştu. Pentagon Sözcü Yardımcısı Sing ayrıca, geçen Ekim ayının ortalarından bu yana Amerika'nın Irak ve Suriye'deki üslerine saldırı düzenlemekle suçlanan Direniş gruplarına karşı ABD'nin caydırıcılığı olup olmadığına ilişkin bir soru üzerine "Bizim caydırıcı gücümüz inanılmayacak derecede güçlüdür" diye iddia etti.
Irak İslami Direniş, ABD'nin Harir üssüne saldırdı
Irak İslami Direniş, Amerikan işgal güçlerine karşı saldırılarının devamı olarak dün akşam ABD'nin yeni bir karargahına saldırdı.
Irak basın yayın organları daha önce, Ameriklı askerlerin bulunduğu Ayn-ül Esad karargahının yeniden saldırıya uğradığını bildirmişlerdi.
"El Meyadin" Kanalının haberine göre, Irak İslami Direniş konuyla ilgili yayınladığı bildirisinde "Irak İslami Direniş mücahitleri, Amerikalı Harir karargahını 2 insansız hava aracı (İHA) ile hedef aldılar ki direkt hedefe isabet ettiler" diye kaydetti.
Reisi: EKO bölgede ekonomik işbirliğine dair hala en ilgili teşkilat
İslami İran Cumhurbşkanı Reisi: "EKO'daki işbirliğin olumlu süreci, üye ülkeleri EKO kalıbında bölgesel ilişkilerini daha da güçlendirmeye teşvik ediyor. Buna göre EKO hala bölgede ekonomik işbirliğine dair en ilgili bir teşkilat" dedi.
Cumhurbaşkanı Ayetullah Seyyid İbrahim Reisi bugün, Özbekistan'ın başkenti Taşkent'te düzenlenen EKO 16. Zirve Toplantısında yaptığı konuşmasında, İran İslam Cumhuriyetinin EKO ve faaliyetlerini kayıtsız, şartsız desteklediğini belirterek "EKO'da işbirliği ortamının artması için daha fazla kaynak ve nerjimizi seferber etmekte kararlıyız" diye vurguladı.
Cumhurbaşkanı Reisi daha sonra "EKO'daki işbirliğin olumlu süreci, üye ülkeleri EKO kalıbında bölgesel ilişkilerini daha da güçlendirmeye teşvik ediyor. Buna göre EKO hala bölgede ekonomik işbirliğine dair en ilgili bir teşkilat" diye konuştu.
Ayetullah Reisi, işgalci İsrail'in Gazze'de işlediği cinayetlerle ilgili olarak ve de mazlum Gazze halkından yana yaptığı konuşmasının ilk bölümünün kapanışında, 1-2 dakika için konuşmasını keserek, salonda bulunanları Gazze şehidlerinin ruhlarına Fatiha okumaya davet etti.
Reisi: İslam ülkeleri katil İsrail'le olan siyasi-ekonomik ilişkilerini kesmeli
İran Cumhurbaşkanı Seyyid İbrahim Reisi ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT) toplantısı sırasında görüştü ve Filistin'deki gelişmeler bu görüşmenin ana eksenini oluşturdu.
Cumhurbaşkanı Ayetullah Seyyid İbrahim Reisi, Tacikistan ve Özbekistan'a yaptığı ziyaretlerini tamamlayıp, Tahran'a döner dönmez Mehrabad havaalanında ziyaretlerinin sebep ve hedefleriyle ilgili olarak muhabirlere bilgi verdi.
Cumhurbaşkanı Reisi, Özbekistan ziyaretinin amacıyla ilgili bazı ayrıntılara değinerek "Özbekistan ziyaretimizin hedefi ECO Zirve toplantısına katılmaktı. ECO, üye ülkelerin birbiriyle irtibatta olmaları için önemli bir teşkilat" diye konuştu.
Reisi daha sonra "Toplantıda gündeme getirilen şey, transit konusuydu. Bölge için ticaret konusu başta olmak üzere, ticaretin kolaylaştırılması önemli bir mesele olarak ele alındı" dedi.
Ayetullah Reisi konuşmasının devamında, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Rdoğan'ın ECO zirve toplantısında Filistin'le ilgili iyi bir tavır sergilediğini belirterek "Ben, bu tavırın da tek başına yetmediğini, icra ve uygulama da olması gerektiğini vurguladım. Milletler kendi yetkililerinden caydırıcılık oluşturmalarını bekliyor" ifadesini kullandı.
Cumhurbaşkanı Reisi daha sonra şöyle devam etti: "Siyonist İsrail karşısında caydırıcılık yaratabilecek bir husus, son günlerde İslam İnkılabı Liderinin vurguladığı gibi Siyonist İsrail ile siyasi-ekonomik tüm ilişkilerin kesilmesidir. Böyle bir tavır caydırıcılık açısından büyük oranda etkili olabilecektir" diye vurguladı.
- Gazze halkına insani yardım akışı ve İran ve diğer bazı Müslüman ülkelerden yapılan insani yardım ve kamu yardımı sevkiyatlarının sınır kapısında durdurulması konusunda ciddi şikayetler var.
Reisi ayrıca, Filistin meselesine gösterilen ilgilerin girişim ve uygulamaya dönüşmesini temenni ediyorum" dedi.
"Washington, İsrail'e Hangi Silahları Gönderdiğini Gizliyor"
ABD'li siyasi haber portalı The Intercept, Washington’un İsrail'e aktarılan silahların türü ve miktarı hakkındaki ayrıntılı bilgileri, Gazze Şeridi'ndeki sivil ölümlerle ilişkilendirilmemek amacıyla gizlediğini duyurdu.
Portala konuşan Washington merkezli Quincy Sorumlu Hükümet Yönetimi Enstitüsü Uzmanı William Hartung, ABD yönetiminin Gazze Şeridi'nde Amerikan silahlarının kullanılması nedeniyle yaşanan sivil ölümlerine dikkat çekmek istemediğini vurgularken, bu nedenle de İsrail'e askeri yardım konusunda detaylı veri vermediğini söyledi.
Sputnik'in haberine göre, Hartung, ABD'nin İsrail'e günlük olarak sağladığı yardımlarda hangi silahları sağladığına ilişkin kasıtlı şeffaflık eksikliğinin, Beyaz Saray yönetimin İsrail'in bu silahları savaş suçları işlemek ve Gazze'deki sivilleri öldürmek için ne ölçüde kullandığı konusunda kamuoyundan gizleme politikasıyla bağlantılı olduğuna dikkat çekti.
Ukrayna'ya gönderilen silahlar açıklanırken, İsrail'e ne gönderildiği gizleniyor.
The Intercept’e verdiği demecinde, Washington’un Ukrayna’ya gönderdiği silah ve mühimmat ile ilgili verileri her tedarik sürecinde aktardığını anımsatan Hartung, "Hangi silahların gönderildiğine dair verilerin sağlanmasının İsrail'in operasyonel güvenliğine herhangi bir zarar vereceği iddiası, Gazze'yi ablukaya alan İsrail'e sağlanan silah türleri ve bunların kullanımına ilişkin bilgileri sınırlamaya yönelik bir kılıftır.
Washington, Ukrayna'ya silah tedariği konusunda sürekli ayrıntılı bilgi yayınlıyor ancak İsrail'e askeri yardım konusunda çok az bilgi veriyor. Amerikalı yetkililer bunu, Yahudi devletinin güvenliğine zarar verme konusundaki isteksizliği ile açıklıyor olsa da bu bir kılıftır” dedi.
The Intercept, ayrıca bölgede tecrübesi olan emekli bir ABD Deniz Piyade komutanının, isminin gizli kalması kaydıyla yaptığı açıklamasını paylaştığı haberinde, Washington’un, İsrail ordusunun kentsel muharebe operasyonları yürütürken ne tür araçlar kullandığına ve hangi ABD silahlarını kullandığına dair bilgi yayınlamak istemediğin bildirirken, “Sivil kayıplara yol açma ihtimali oldukça yüksek. Pentagon, miktarın yanı sıra İsrail'e sağlanan spesifik silahlara ilişkin bilgileri de saklıyor” ifadelerini kullandı.
Hamas'tan ABD çıkışı: Gazze Filistin'in özel meselesidir hiçbir güç bu gerçeği değiştiremez
Hamas Sözcüsü Abdullatif Kanu, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Stratejik İletişim Koordinatörü John Kirby'nin dün Hamas'ın Gazze Şeridi'nin geleceğinde denklemin bir parçası olamayacağı, buradaki yönetim şekline dair istişarelerin devam ettiği yönündeki ifadelerine tepki gösterdi.
HAMAS'TAN GAZZE AÇIKLAMASI
Hamas Sözcüsü Abdullatif Kanu, Telegram sayfasından yaptığı açıklamada, "Gazze'yi veya topraklarımızın bir kısmını yönetmek; halkımızın, Filistin'in özel meselesidir ve sahadaki hiçbir güç bu gerçeği değiştirmeyi veya kendi iradesini dayatmayı başaramaz." ifadesini kullandı.
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Stratejik İletişim Koordinatörü John Kirby'nin dün Hamas'ın Gazze Şeridi'nin geleceğinde denklemin bir parçası olamayacağı, buradaki yönetim şekline dair istişarelerin devam ettiği yönündeki açıklamalarını değerlendiren Kanu, "Kirby'nin Gazze'de Hamas sonrası durumla ilgili konuşmasının bir hayalden ibaret olduğunu, Filistin halkının direniş güçleriyle kenetlendiğini ve kendi kaderlerini kendilerinin tayin ettiğini" ifade etti.
Kanu, Hamas'ın ulusal bir kurtuluş hareketi ve Filistin halkının temel ayrılmaz bir parçası olduğunu, tüm yasa ve normlara uygun olarak işgale karşı direnme, mücadele etme hakkına sahip olduğunu belirtti.
Hamas Sözcüsü, Filistin'in haklı davasını tasfiye ve tehcir planlarını başarısızlığa uğratan Filistin halkının, kendi topraklarında sarsılmaz bir şekilde durduğunu ve kimsenin planlarını hayata geçirmesine izin vermeyeceğini vurguladı.
Gazze'de 33'üncü gününe giren çatışmalara ilişkin ise Kanu, İzzeddin el-Kassam Tugayları'nın, halen Gazze Şeridi'ni geçmeye çalışan İsrail askeri araçlarına, tanklarına, ordusuna ağır kayıplar verdirdiğini, İsrail güçlerinin Kassam Tugayları'nın darbeleri karşısında gerilediğini ifade etti.
Kanu, İsrail'in öncekiler gibi bu mücadeleyi de kaybedeceğini, çatışmanın başlangıcı 7 Ekim sabahında nasıl başarısız olduysa, sonunda da amacına ulaşamayacağını kaydetti.
ABD’nin Korkusu Türkiye-İran Birlikteliği
ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in Ankara ziyaretini değerlendiren uzmanlar, son dönemde Türkiye ve İran arasında gelişen diplomatik adımlara dikkat çekti. Uzmanlar, ABD ve İsrail cephesinin Türk-İran birlikteliğinden endişe duyduğunun altını çizdi.
Önceki gün Ankara’ya gelen Blinken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile görüştü. Yaklaşık 2 buçuk saat süren görüşme sonrasında ortak bir açıklama yapılmazken Blinken Türkiye'den ayrılırken havalimanında değerlendirmede bulundu. Diplomatik kaynaklardan edinilen bilgiye göre Fidan, görüşmede ABD’li mevkidaşı Blinken’a, İsrail’in Gazze’de sivilleri hedef almasının ve insanları yerlerinden etmesinin önlenmesi, acilen tam ateşkes ilan edilmesi gerektiğini vurguladı. Diğer yandan Fidan-Blinken görüşmesini Aydınlık’a değerlendiren uzmanlar, ABD Dışişleri Bakanının Türkiye'den istediğini alamadığı değerlendirmesini yaptı.
'BİRLİKTELİĞİ BOZMA NİYETİ'
Emekli Jandarma Binbaşı, Siyaset Bilimci Doç. Dr. Ali Fuat Gökçe de şu değerlendirmelerde bulundu:
"Çatışmalar başladıktan bir ay sonra yapılan bu ziyaret çok ilginç. Bugüne kadar Türkiye'yi bu süreçten dışlamak isteyen ABD ve İsrail olduğunu görüyoruz. Türkiye'yi yok saymaya çalıştılar. Ama bunun bu şekilde gelişmeyeceğini de gördüler. Önce dışlayıcı bir politika ardından da Türkiye'yi kullanma politikasına geçmek istediler. Blinken isteklerinin dışında bir de Türk-İran birlikteliğini bozmak niyetiyle de gelmiş olabilir. Çünkü İran Dışişleri Bakanının ziyareti ardından İran Cumhurbaşkanının Türkiye’yi ziyaret edecek olması ABD'yi oldukça telaşlandırdı."
'İSTEKLER FARKLI'
ABD'nin Türkiye'den bazı talepleri olduğunu aktaran Gökçe şöyle devam etti:
"Bana göre bu isteklerden biri Hamas'ın liderlerine, yöneticilerine destek verilmemesi olabilir. Bununla ilgili Türkiye’nin tavrı nettir. Türkiye'ye Filistinli mültecilerin alınması konusunda teklifi de olabilir. ABD'nin Türkiye'den istediğini alamadığı net şekilde ortaya çıkmıştır bu ziyarette. Belirli konularda uzlaşılmış olsa basın açıklaması yapılabilirdi. Blinken buradan istediği sonucu alamadı. Amerika'nın istediği farklıydı. Türkiye'nin istediği farklıydı."
'AMERİKA İLE ÇIKARLARIMIZ ÖRTÜŞMÜYOR'
İstanbul Altınbaş Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Uzmanı Dr. Eray Güçlüer, Aydınlık’ın Fidan-Blinken görüşmesi üzerine sorduğu soruya karşılık şu yanıtı verdi:
"Sadece Gazze meselesinde değil, Türkiye’nin Amerika'ya tavrıdır bu. Çünkü artık Türkiye ile Amerika'nın çıkarlarının uyuşmadığı, politikalarının örtüşmediği dönemdeyiz. Blinken'ın ziyaretinde bu görüntüyü izledik biz. ABD bu ziyaretten hiçbir şey alamadı. ABD'nin istedikleri ile bizim düşündüklerimiz örtüşmüyor. Türkiye artık boyun eğecek bir pozisyonda değil. Ortadoğu'nun en güçlü ülkesi. Türkiye Amerika'ya hayır dedi. ABD'nin istediği bölgesel bir savaş. Bu bölgesel savaşa Türkiye’nin de dahil olmasını istiyor. Türkiye istemediği bir savaşın içinde olmayacağını, böyle bir bölgesel savaşın tarafı olmayacağını söyledi. Bu bizim için önemli."
'BATAKLIĞINA SAPLANABİLİRLER'
Blinken'ın Türkiye ziyaretinde neyle karşılaşacağını bile bile geldiğini kaydeden Güçlüer şunları söyledi:
"Çünkü Türkiye'siz bir denklem kurulamıyor. Gelmek zorundaydı. Geldi, cevabını alıp gitti. Türkiye olası bir bölgesel savaşı engellemek noktasında gayretlerine devam edecek görünüyor. Türkiye'nin şu anki tavrı, izlediği politika doğrudur. İran Cumhurbaşkanı da Suudi Arabistan'a gidiyor. Aslında yıllardır iki rakip ülke. Suudi Arabistan'ın bunu kabul etmesi de çok önemli. Türkiye de zaten bölgedeki temaslarını aktif şekilde yürütüyor. Amerika bir paradoksun içine girmiş gibi bir durum söz konusu. Bir bölgesel savaş çıkarayım derken Amerika bir bataklığın içine de saplanabilir. Vietnam'da olduğu gibi."
‘TÜRK MİLLETİNİ BUNLARLA KANDIRAMAZSINIZ’
Vatan Partisi Genel Sekreteri Özgür Bursalı, Blinken'ın Türkiye ziyaretine ilişkin sosyal medya hesabından bir paylaşım yaptı. Bursalı, "Blinken gelirken apron aydınlatılmadı", "Cumhurbaşkanı Ayder'den mesaj verdi", "Hakan Fidan ABD Dışişleri Bakanının öpme hamlesini geri çevirdi" şeklinde yapılan yorumları hatırlatarak, "Türk milletini bunlarla kandıramazsınız" dedi. Bursalı şu açıklamayı yaptı:
"Yapılacak işler bellidir. Türkiye-Suriye derhal işbirliği yapacak. ABD güdümlü terörün kökü kazınacak. İncirlik-Kürecik üsleri TSK'nın tam denetimine verilecek. Yanlış Ukrayna siyasetinden vazgeçilecek. Kıyı bankalarına kaçırılan 500 milyar dolar geri getirtilecek. NATO'dan çıkılacak.
‘İRAN DÜŞMAN DEĞİL’
Akşam gazetesi yazarı Kurtuluş Tayiz, İran’ın Türkiye’nin düşmanı olmadığını vurgulayarak şu mesajı paylaştı: “Beyler, İran düşman değil karıştırmayın. Bölge devletlerinin baş düşmanı ABD’dir. Türkiye’nin de dahil. Gazze’deki katliamı ABD nezaretinde İsrail yapıyor. Nükleer denizaltılarıyla, savaş/uçak gemileriyle sadece İran’ı değil, diğer bölge devletlerini de tehdit ediyor. Kulağa hoş gelen ABD ninnileri uyutmaya, ayrıştırmaya, yalnızlaştırmaya, hedef şaşırtmaya yarar.”
İKİ ÜLKE ORTAK CEPHE
ABD, Batı Asya’dan Asya Pasifik’e kadar bölgede planlarına taş koyan kuvvetleri hedefe koyuyor. Bunun başında da Türkiye, Rusya, Çin ve İran geliyor. İran’ın ekonomik ilerleyişini baltalamak için 44 yıldır ambargo ve yaptırımlarla hedef alan Washington, toplumsal kışkırtma olaylarıyla da İran’da sistem değişikliği arayışını sürdürüyor. Tıpkı Türkiye’ye yönelik Fethullah Gülen Terör Örgütü’nü himaye ettiği gibi sözde İranlı muhalifleri de fonluyor. Ayrıca özellikle PKK’nın İran kolu PJAK başta olmak üzere Kürdistan Özgürlük Partisi PAK, İran Kürdistan Demokrat Partisi İKDP ve İran Kürdistanı Devrimci Emekçiler Topluluğu Komele gibi Irak’ın kuzeyinde faaliyet yürüten terör örgütlerini İran’a karşı kullanıyor. Bölge ülkelerinin İran ile ilişkilerini bozmak için İran içindeki Türkleri ayaklandırma projesi olan “Güney Azerbaycan kurma” hayalini MOSSAD eliyle hayata geçirmeye çalışıyor. ABD aynı zamanda İran’ın askeri yöneticileri ve önde gelen bilim insanlarına suikastler düzenliyor. İran’ın askeri atılımını engellemek için nükleer silah konusunu bahane olarak kullanıyor. Avrupa’da kimi ülkeleri de peşine takarak ‘İnsan hakları ve özgürlük’ kılıfı altında İran’ı dünyada tecrit etme ve yalnızlaştırma politikası uyguluyor.
ABD GÜDÜMLÜ TEHDİTLERİ BERTARAF ETME YOLU
Askeri, siyasi ve ekonomik açıdan sürekli İran içişlerine müdahaleci anlayışı benimseyen ABD’nin Tahran ve Ankara’ya yönelttiği birçok tehdit ortak. Irak ve Suriye’ye yönelik ABD müdahalelerinin bir sonraki adımında Türkiye ve İran bulunuyor. Atlantik cephesinden yükselen tehditleri göğüsleme konusunda Türkiye ile İran’ın daha sağlam sırt sırta vereceği döneme çoktan girildi. Ekonomiden askeri işbirliğine birçok alanda el ele verme zorunluluğu kaçınılmaz olarak iki ülke önünde duruyor. Türkiye İran’dan daha fazla gaz ve petrol alabilir, Türkiye de İran’ın donanmasını güçlendirecek birikimini paylaşabilir. İran, ilaç sanayisinden birçok alanda teknolojik atılıma sahip. Bu alanlardaki üretimler için Türkiye, geniş bir pazar olma potansiyelini barındırıyor. İki ülke, milli sermayedarları için büyük imkanları bünyesinde taşıyor. İpek Yolu İnisiyatifi kapsamında da iki ülke kazan kazan zincirini sağlamlaştırabilir. İran ile Türkiye, Suriye krizinin çözümü, PKK/PYD’nin başının ezilmesi, ABD’nin Suriye ve Irak işgaline son vermede anahtar konumda yer alıyor. Doğu Akdeniz’de ABD’nin yaptığı askeri yığınak ilk etapta Türkiye’yi hedef alsa da İran’ın da ön cephelerinden birisidir. Türkiye’ye oradan gelecek bir saldırı İran’da da hissedilecektir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanıtılması meselesi de Tahran’ın önüne koyulabilecek önemli gelişmelerden birisidir. Yani toplamda Türkiye ve İran, Kafkaslar’dan Umman Denizi’ne, Filistin’den Doğu Akdeniz’e geniş bir alanda işbirliği imkânı bulunuyor./aydınlık
Hizbullah'ın İsrail'e saldırıları ve Türkiye ile İran'ın işbirliğinin önemi
Hizbullah’ın Siyonist İsrail rejimine saldırıları, daha geniş çaplı savaşın başlama olanağı, Aksa Tufanı operasyonunun dünya kamuoyu üzerindeki etkisi, İran ve Türkiye’nin işbirliğinin önemi başlıkları Ulusal Kanal İran Temsilcisi Gürkan Demir ile röportajımızda değerlendirildi.
Hizbullah’ın İsrail’e saldırıları ve daha geniş çaplı bir savaşın çıkma olanağını değerlendiren Ulusal Kanal İran Temilcisi Gürkan Demir İRNA Türkçe servisine konuştu.
Aksa Tufanıyla birlikte yenilmez İsrail, yenilmez ABD algısı aniden çöktü
7 Ekim tarihinden beri yaşadıkları paniği hala üzerlerinden atlatabilmiş değiller. Hollywood sinemasının yarattığı "yenilmez İsrail" , "yenilmez ABD" algısı bir sabah aniden çöktü. Bu sarsıntı sadece Tel Aviv ve Washington'da değil, yıllardır bu ülkelerin hizmetkârı gibi davranan kimi Avrupa başkentlerini de derinden etkiledi. Aslında Filistin direniş güçleri, ABD ve İsrail'e atıfla muktedir bir güç olarak kabul edilen bir rüyayı sona erdirdi. Klişe bir örnek vardır. "Köşeye sıkışan kedi tırmalar." Bu tırmalama kedinin sıkışmışlıktan nasıl çıkacağını bilemeden gelişigüzel patilerini savurmasıdır. En nihayetinde bu tırmalama bazı yaralar oluşturur ama o kedinin o an yaşadığı panik, korku ve mağlubiyet sabittir. Bugün İsrail'in savunmasız sivillere yönelik, hastane, okul, dini mekanlar fark etmeksizin saldırılar düzenlemesi köşeye sıkışan kedi misali tırmalamaktan başka bir şey değildir. Keza ABD'nin ne olduğunu anlayamadan tek seçenek olarak bölgeye askeri güç yığınağı yapması da bunun bir parçasıdır. 7 Ekim akşamı olmasa bile birkaç gün içinde Tel Aviv'e Filistin bayrağı dikileceği korkusunu derinden yaşadılar. Ve bütün bunlar Filistinli direniş güçlerinin, azim, kararlılık ve inanmışlığının sonucu oluştu. Geldiğimiz nokta itibariyle operasyonun ilk günleri ortaya atılan “İsrail istihbaratının bundan kesin haberi vardı” gibi yaklaşımların çok da bir kıymetinin olmadığı anlaşıldı. Şüphesiz uzun süredir Filistin direniş grupları tarafından yapılan hazırlık İsrail’in dikkatini çekmiştir. Yani Hamas, 3 kilometre menzilli füzelere sahipken, 250 kilometreyi bulan füze üretimine başlamış olması herhalde herkesin dikkatini çeker. Ama öyle anlaşılıyor ki Tel Aviv güç sarhoşluğu veya bir başka deyişle güç zehirlenmesi yaşadığı için 7 Ekim senaryosuyla karşılaşmanın yakın tarihte olmasını beklemiyordu.
- Aksa Tufanı operasyonundan sonra Türkiye’nin tutumu nasıldı?
Bazı başkentler gibi Ankara da 7 Ekim sabahı ve birkaç günlük zaman içinde tam olarak ne olduğunu anlamakta zorlandı. Aksa Tufanı Operasyonu’nda kısa sürede elde edilen başarı ve operasyonun devam etmesi sonrası Ankara sahadaki gelişmeleri daha yakından anlamaya başladı. Her geçen gün İsrail saldırılarına verilen tepkinin ve Hamas’a verilen desteğin dozu söylemde artsa da eylemde daha somut adım beklentileri var. Ve Ankara (Ak Parti hükümeti) henüz halktan yükselen somut adım çağrılarına tam manasıyla karşılık verebilmiş değil. İsrail, Türkiye’den diplomatlarını çekti, vatandaşlarına Türkiye’ye gitmemeleri yönünde seyahat uyarısında bulundu. Yaptırımları Ankara’dan Tel Aviv’e beklerken tam tersi oldu. Ankara, İsrail ile yapılması gündemde olan gaz anlaşmalarının askıya alındığını duyurdu. Bu hayata geçirilmesi zor olan projeler için zaten enerji harcamak anlamsızdı. Kaldı ki projeler hayata geçirilseydi de işte son 25 gündür yaşadığımız gibi İsrail elde ettiği mali kaynakları bombaya, füzeye çevirip Filistinlilerin üzerine yağdırıyor. Türkiye süreç için kazan kazan yaklaşımı sergilese de Filistin’in Türkiye’nin güvenliği için de bir ön cephe olduğunu düşünürsek “kazan kazan” değil, “kaybet-kazandır” süreci başlardı.
Türkiye Hamas’a karşı kara propagandalara dur dedi
Ankara, Atlantik cephesi tarafından yürütülen “Hamas eşittir Terörist” algısına kara propagandasına karşı önemli bir çıkış yaptı. Bu süreçte Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Hamas siyasi liderliğiyle görüştü. Daha fazla gecikilmeden Türkiye, Hamas yetkililerini Ankara’da ağırlamalı, sürece verdiği desteği ve Hamas hangi katkıyı istiyorsa onu vermeye hazır olduğunu bu görüşmede açıkça bir kez daha ilan etmelidir. Mitingler, gösterileri yürüyüşler şüphesiz önemli ancak elinde yaptırım gücü olan devlettir, devleti de şu an yöneten hükümetin bir an evvel daha somut adımlar atması gerekmektedir.
Hizbullah İsrail’in korkulu rüyasıdır
İsrail Başbakanı Netanyahu’nun korkulu rüyası Lübnan Hizbullah’ının sürece dâhil olmasıdır. Çünkü daha önce İsrail’in Hizbullah’a karşı yaşadığı bir mağlubiyet var.
Bunun yanı sıra bölgedeki direniş güçleri arasında düzenli orduya en yakını Hizbullah, en nitelikli ve nicelikli insan gücüne sahiptir. İnsan gücüyle birlikte, havada, karada ve denizde en etkin, caydırıcı silahları da elinde bulundurmaktadır. Hizbullah’ın dâhil olması işgal topraklarının kurtarılmasında önemli bir etkiye sahip olacaktır. Yani haritaları değiştirecek bir adım kapasitesindedir. Aynı zamanda bir yandan güneyde Gazze cephesiyle meşgul olan İsrail’in kuzeyde de açılacak yeni bir cepheyi kaldıracak güç ve imkânı yoktur. Zaten ABD’nin bölgeye getirdiği askeri güç de bunu açıkça ortaya koymaktadır. İsrail’in yalnız başına bağımsız Kudüs’te Filistin bayrağı çekilmesini engelleyecek kudrete sahip olmadığını bilen Washington yönetimi bu adımları atmaktadır. Tabi sürecin başından beri Lübnan Hizbullah’ının alacağı tavır tartışılıyor. Bana göre burada birkaç ince çizgi var. İlki, Filistin direniş güçlerinin kendi öz güçleriyle İsrail’e yaşatacakları başarısızlıkları dünyaya göstermek, ikincisi burada elde edilecek kazanımlar sayesinde kısa vadede ateşin bölgeye yayılmamasını sağlamak, üçüncüsü İsrail’in tüm gücüyle Gazze’ye yönelik baskı uygulamasını engellemek (İsrail bazı güçlerini olası tehditlere karşı Lübnan sınırında tutuyor) dördüncü ise olası bir savaş durumu için öncü adımların atılması…
Hizbullah İsrail’in sınır boylarındaki teknik alt yapısını çökertiyor
Öncü adımlardan kastım Lübnan İsrail sınırında 7 Ekim’den bu yana karşılıklı yaşanan atışlar. Hizbullah burada, İsrail’in sınır boylarındaki teknik alt yapısını çökertmeye dönük bir taktik izliyor. Sınırı izleyen elektronik sistemlerin tahrip edilmesi, sınırda konuşlu birliklerin yıpratılması ve en nihayetinde de alınacak bir savaşa dâhil olma kararıyla hızla İsrail içlerine doğru ilerleyebilmek. Son ince çizgi de Lübnan Hizbullah’ına yönelik dışarıdan gelen “savaşa dâhil ol, artık neyi bekliyorsun” baskısıdır.
Hizbullah ne zaman İsrail’e tam saldırı düzenleyecek?
Hizbullah liderliğinin Filistin davasına verdiği tam destek herkesçe malum. Savaş kararı alınacaksa bunun en doğru zamanda ve koşulda geleceğini bilmeliyiz. Liderliğin, günü birlik, duygusallıktan uzak bir politika izlediği görülüyor. Ancak eğer ki o zaman gelir ve ıskalanırsa bu kez direniş cephesinin gücü, birliği, Siyonizm ve emperyalizme karşı olan mücadelesi tartışma konusu olacaktır ve eleştiri okları yoğunlaşacaktır.
Türkiye ve İran’ın güvenliği birbirine bağımlıdır
Atlantik cephesi içinde kalarak Türkiye’nin bölgeye ve kendisine yönelik Atlantik kaynaklı tehditleri engellemesi mümkün değildir. Türkiye’nin güvenliği İran’dan İran’ın güvenliği Türkiye’den geçmektedir. Her iki ülke yöneticileri de bu bilinçle hareket etmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur.
O halde buna uygun adımlar gerekmektedir. ABD’nin İran’a olası bir doğrudan müdahalesi (Sahadaki gelişmeler bunun kısa sürede olacağını göstermiyor.) karşısında Ankara’nın tavrı mutlak suretle Tahran’dan yana olmalıdır. Keza ABD benzer tehditleri Türkiye’ye de yöneltiyor. Doğu Akdeniz, Ege Denizi ve Yunanistan topraklarına yaptığı askeri yığınak da Türkiye’nin de hedefte olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
İsrail ve ABD’nin hedefinde Türkiye de var
Türkiye’yi olağanüstü tehdit olarak gördüğünü ilan, Türk SİHA’sını vuran ABD, İsrail için öncelikli tehdidin Türkiye olduğunu savunan Tel Aviv* var karşımızda. Bu tablo karşısında da Tahran’ın amasız fakatsız Ankara’nın yanında yer alması gerekmektedir. Bunun için iki ülkenin birbirine daha fazla güven verecek iş birliklerini geliştirecek adımlara ihtiyaç var. Örneğin, bugünlerde bir kez daha gündeme gelen İncirlik askeri üssü ve Kürecik Radar Üssü’nün Türk ordusunun tam denetimi altına alınması için daha ne bekleniyor? Ya da Güney Kafkasya’da oluşan yeni dönemde iki ülke iş birliği içinde daha fazla elini taşın altına koymalıdır. Suriye’de Türkiye ile İran arasına nifak sokmak için ortaya atılan ve dedikodulara neden olan “İran Türkiye’ye karşı faaliyet yürütüyor, Şam’ın Ankara ile anlaşmasını engellemek istiyor” gibi iddialar konusunda kamuoyuna daha fazla bilgiler verilmelidir. Türkiye’nin de hala anlamsızca sürüncemede kalan Suriye ile üst düzeyde doğrudan temas ve iş birliklerini kurma sürecini hızlandırması gerekiyor. Irak sahasında da iki ülkenin birlikte atacağı çokça adım bulunuyor. En başında da ABD destekli PKK/PJAK’ın kökünün kurutulması, Irak’ın toprak bütünlüğünün sağlamlaştırılması gibi… Hal böyle olunca direniş cephesindeki örgütler, Siyonizm ve emperyalizm üzerine daha güçlü ve daha kararlı yürüyebilir. Son olarak Ankara, böylesine kritik bir süreç içinde Beyrut’u görmezden gelen bir hava içinde. Türkiye ile Lübnan Hizbullah’ının sahadaki gelişmelere dair doğrudan görüşme trafiği başlatması da sürece olumlu katkı verecektir.
Atlantik cephesinin tehditleri yükselirken Türkiye’nin ittifak birikimi içinde yer alan İran, Rusya ve Çin gibi kuvvetlere dirsek atmak Türkiye’nin bütünlüğüne ve geleceğine döşenen bir dinamittir. Ne zaman Türkiye, Atlantik kuvvetiyle karşı karşıya gelse bazı kara propaganda süreci başladığına şahit oluyoruz. Rusya ile Suriye’de iş birliği yoğunlaşıyor hemen ardından “Rusya bizi çevreliyor, Rusların sıcak denize inme hayalleri gerçek oluyor” kampanyası başlıyor. Çin ile ticari ilişkiler ne zaman ivme kazansa BBC yalanlarına sarılarak “Uygurlara soykırım” tartışması yoğunlaştırılıyor. Batı Asya’da Türkiye ve İran’a yarayacak gelişme olsa bu kez de “İran Güney Kafkasya’da taş koyuyor, Güney Azerbaycan’ı kuracağız, İran PJAK’ı destekliyor” gibi söylemler baş gösteriyor.
Hizbullah’a karşı yürütülen kara propagandaların arkasında ne var?
Son olay ise Filistin meselesi üzerinden yaşanıyor. Türkiye’deki kimi basın yayın organları ve İyi Parti, CHP gibi siyasi partiler sürekli olarak Siyonizm ve emperyalizm karşısında yer alan kuvvetlere taş atmaya başlıyor. Aslında tam da kendilerine biçilen bozgunculuk görevini yerine getiriyorlar. Hamas’ın terör örgütü olduğu iddiası dile getirenler olduğu gibi Lübnan Hizbullah’ının eski genel sekreterlerinden Suphi Tufeyli’nin İran karşıtı çıkışları manşetlere konu yapılmaya başladı. Türkiye’deki maalesef mezhepçi bir şekilde süreci alan kimi çevrelerde, özellikle de Tufeyli’nin açıklamaları üzerinden İran’ı hedef alıp, Tahran’ı kenara itme çabası var. Kaldı ki Tufeyli, son derece şaibeli bir konuma sahip. Hizbullah üzerinde bir etkisi olmadığı gibi, onun adına konuşacak bir örgütsel bağlılığı da yok. Ne Filistin’de ne Güney Kafkasya’da ne Körfez’de, ne Irak’ta ne Suriye’de ne Doğu Akdeniz’de İran’ı kenara iterek Türkiye’nin kazanım sağlayacağı bir cephe yoktur. Bu sadece İran için değil Çin ve Rusya için de geçerlidir. ABD etrafına topladığı kuvvetlerle Türkiye’ye namlu gösterirken Türkiye’yi yalnızlaştıracak, ittifak birikiminden mahrum bırakacak propaganda Türkiye’ye en büyük zararlardan birini verir. Bir yanda bunlar yaşanırken diğer yanda şunu da görmekte yarar var ki Türkiye’de bu bozguncu fikirler karşılık bulmakta her geçen gün daha da zorlaşıyor ve bu fikirlerin kamuoyunu etkileme gücü zayıftır. Çünkü ABD kaynaklı tehdit her geçen gün artıyor, bu tehdide karşı bölgesel iş birliğinin önemi de her geçen gün yükseliyor. Türkiye’de bulunan bugünkü siyasi iktidar bu tehditler karşısında çelişkiler yaşasa da halk özellikle de 15 Temmuz’dan sonra süreci çok iyi tahlil edebiliyor.
İran'dan Uluslararası Topluma İsrail'in Nükleer Silah Programını Durdurma Çağrısı
İran'ın Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi, "İran, uluslararası toplumun İsrail rejiminin tehlikeli açıklamalarını kınamasını ve nükleer silah programını durdurması için bu rejime baskı yapmasını istiyor" dedi.
İran'ın Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Emir Said İrevani, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’e ve güvenlik konseyinin dönemsel başkanına yazdığı mektupta, “Güvenlik Konseyi'nin dikkatini İsrail rejiminin kuşatma altındaki Gazze Şeridi'ndeki savunmasız ve masum sivillere karşı nükleer silah kullanma tehdidine çekmek istiyorum” dedi.
İrevani’nin gönderdiği mektupta şu ifadelere yer verildi:
“Gazze'deki savunmasız Filistin halkı sürekli İsrail askeri saldırısına, vahşi cinayetlere, ve toplu cezalara maruz kalıyor. Bunların hepsi uluslararası insan haklarının açık ihlalidir. Şimdi de haydut İsrail rejiminin nükleer tehdidiyle karşı karşıyalar. Endişemizi daha da artıran ise Siyonist rejiminin sözde kültür mirası bakanının ortaya attığı son iddiadır.
İsrail rejiminin yetkililerinin nükleer silah kullanma tehdidine sadece iki ay içinde ikinci kez başvurması son derece üzücüdür. Siyonist rejimin Başbakanı Binyamin Netanyahu, daha önce Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 78. oturumunda yaptığı konuşmada, İran'a karşı nükleer silah kullanımına ilişkin açık tehditlerde bulunmuştu.
Nükleer silahları kullanmak veya sadece tehditte bulunmak sadece uluslararası hukukun açık bir ihlali değil, aynı zamanda Birleşmiş Milletler Şartı'nın, özellikle de Madde 2(4)'ün içerdiği temel ilkelerin de açık bir ihlalidir.
İran, uluslararası toplumdan İsrail rejiminin tehlikeli açıklamalarını kınamasını ve nükleer silah programını durdurma ve kitle imha silahlarına ilişkin tüm ilgili uluslararası anlaşma ve sözleşmeleri tam olarak yerine getirmesi için rejime baskı yapmasını istiyor.”/mehr
Abdullahiyan: ABD, Ateşkes Mesajı Gönderdi
İran, ABD’nin kendilerine İsrail ve Filistin arasında ateşkes istediklerine dair mesaj gönderdiğini açıkladı.
İran Dışişleri Bakanı Abdullahiyan gazetecilere yaptığı açıklamada; "ABD, 3 gün önce başka bir ülke aracılığıyla bize ateşkes istediği yönünde mesaj gönderdi. Ancak uygulamada Gazze'deki soykırımı ve savaş suçlarını destekliyorlar" dedi.
ABD Dışişleri Bakanı Blinken'ın Irak ziyaretini değerlendiren Abdullahiyan, Blinken'ın başkent Bağdat'ta çelik yelek giyerek görüntü vermesini eleştirerek, "Bu, ABD'nin bölgedeki gerçek rolünü göstermektedir. ABD'nin kısa zaman içerisinde bölgedeki politikasından vazgeçmesini ve işgalci rejimi desteklemeyi bırakmasını umuyoruz" ifadelerini kullandı.




















