کارگر
Pezeşkiyan: Hayati Altyapıları Hedef Almak Çaresizliğin Göstergesidir
İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, ABD Başkanı Trump’ın “Bugün de yine sert bir darbe vuracağız” sözlerinin ardından “Hayati altyapılar, halkın yaşam damarlarıdır. Onları hedef alma tehdidi çaresizliğin göstergesidir” şeklinde bir açıklama yaptı.
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’ın altyapısına yönelik saldırı tehdidi içerikli sözlerine sosyal medya hesabından cevap verdi.
“Hayati altyapılar, halkın yaşam damarlarıdır. Onları hedef alma tehdidi güç gösterisi değil bir milletin iradesinin karşısındaki çaresizliğin göstergesidir” diyen Pezeşkiyan, ülkesinin her türlü baskı ve tehdit karşısında sağlam olarak ayakta kalacağını söyledi.
ABD Başkanı Donald Trump, ABD’ye ait bir helikopterin düşürülmesinin ardından İran’a saldıracaklarını ve buna hakları olduğunu savunarak, “Dün onlara sert bir darbe indirdik ve bugün de yine sert bir darbe vuracağız” demişti.
Ateşkes tamamen çığrından çıktı: Hürmüz tamamen kapatıldı... İsrail, Ürdün, Kuveyt ve Bahreyn vuruldu
ABD’nin İran’ı yeniden bombalamasıyla Tahran, Hürmüz’ü tüm gemilere tamamen kapattığını ilan ederek misillemeye geçti. Devrim Muhafızları Bahreyn, Kuveyt ve Ürdün’deki ABD üslerini vururken, Hizbullah da İsrail’in kuzeyine roket yağdırdı. Trump'ın İran ile ilgili iddiaları ise yalanlandı.
İran ile ABD arasında çarşambayı perşembeye bağlayan gece bir kez daha geniş çaplı çatışmalar yaşandı. Karşılıklı saldırılar ve bölge ülkelerine de yayılan gerilim, ABD'nin İran'a yönelik yeni operasyonlarıyla başladı.
İran medyası gece yarısından sonra Hürmüz Boğazı çevresi ve Tahran'ın batısı dahil olmak üzere ülkenin çeşitli bölgelerinde patlama sesleri duyulduğunu, hava savunma sistemlerinin devreye alındığını bildirdi.
Kısa süre sonra ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), Başkan Donald Trump'ın talimatıyla İran'daki "çok sayıda hedefe" yönelik yeni "nefsi müdafaa saldırıları" başlattığını duyurdu.
Açıklamada, "Bu saldırılar, İran'ın haksız ve sürekli saldırganlığına bir yanıt niteliğindedir." denildi.
HÜRMÜZ'DE TAM KAPANMA
ABD saldırılarının ardından İran'ın Hatemül Enbiya Merkez Karargahı bir duyuru yayımlayarak Hürmüz Boğazı'nın istisnasız tüm gemilere kapatıldığını açıkladı.
Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Suçlu Amerika'nın şer eylemlerinin devamı ve o ülkenin saldırgan ordusunun Hürmüzgan eyaletinin güneyindeki bazı bölgelere saldırı başlatması nedeniyle bu andan itibaren Hürmüz Boğazı, tanker ve ticari gemiler dahil her türlü deniz aracının geçişine kapatılmıştır ve her türlü geçiş hedef alınacaktır.”
TRUMP'IN 'DOĞRUDAN GÖRÜŞME' İDDİASI
Fox News'a göre Trump aynı saatlerde yaptığı açıklamada İranlı yetkililerle doğrudan görüştüğünü ve ABD saldırılarının durdurulmasını istediklerini öne sürdü. Trump ayrıca bombardımanın kısa süre içinde sona ereceğini ve İsrail'in operasyonlarla hiçbir ilgisinin bulunmadığını savundu.
Tasnim Haber Ajansı'na konuşan bir kaynak ise Trump'ın İranlı yetkililerle doğrudan görüştüğü yönündeki iddiayı "tamamen yalan" olarak nitelendirdi. Kaynak, Trump ile hiçbir temas kurulmadığını belirterek İran misillemesinin başladığını söyledi.
MİSİLLEME BAŞLIYOR
İran ilk karşılığını Bahreyn'deki ABD Beşinci Filosu'nu hedef alarak verdi. Mehr ve Fars haber ajansları, "Ordu, İHA'larla 5. Filo'nun Patriot sistemlerine ait iletişim antenleri ve radar tesislerini hedef aldı." bilgisini geçti.
Saldırının ardından Bahreyn İçişleri Bakanlığı ülkede hava saldırısı alarmı verildiğini duyurarak vatandaşlara "sakin kalmaları ve en yakın güvenli yere gitmeleri" çağrısında bulundu.
18 HEDEF VE FAZLASI
Gece 04.00 sıralarında İslam Devrim Muhafızları Ordusu (İDMO), ABD'nin son saldırılarına karşılık olarak Kuveyt ve Bahreyn'deki üsleri vurduğunu açıkladı.
Açıklamada, "İki operasyon dalgası sırasında Ali ve Ahmed Hava Kuvvetleri üslerindeki ABD Ordusuna ait 18 önemli hedef vuruldu. Ayrıca Şeyh İsa Hava Üssü'ndeki bazı noktalar da vurularak imha edildi." denildi.
Kuveyt yönetimi ise sabaha karşı yaptığı açıklamada devam eden İran saldırıları nedeniyle hava sahasını kapattığını ve uçuşların alternatif havalimanlarına yönlendirildiğini duyurdu.
ÜRDÜN YİNE HEDEFTE
Gün ağarmaya başlarken İDMO bir açıklama daha yayımlayarak Ürdün'deki bir ABD komuta merkezine balistik füze saldırısı düzenlediğini bildirdi.
Açıklamada, "Saldırgana karşı cezalandırıcı operasyon kapsamında 12 balistik füze kullanılarak El-Azrak Hava Üssü ve kontrol merkezi hedef alındı. Bu tesisler ve çok sayıda araç imha edildi." ifadeleri kullanıldı.
HİZBULLAH SALDIRIYA GEÇİYOR
İran'ın bölgedeki ABD hedeflerini vurduğu saatlerde Hizbullah da çatışmalara dahil oldu. Örgüt, İsrail'in kuze
yine roket atışları düzenledi.
Kuzeydeki yerleşim birimlerinde sirenlerin çalmasının ardından İsrail Ordusu, roketlerin Lübnan'ın güneyinde birlik
lerin faaliyet yürüttüğü bölgeye yakın bir noktaya düştüğünü açıkladı.
İran Lübnan’ı yalnız bırakmadı
Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Sözcüsü İbrahim Rızai, hızlı yanıtla ilgili, ateşkes sırasında silahlı kuvvetlerin eksiklerini giderdiğini söyledi.
DIŞ HABERLER SERVİSİAteşkes sürecinde ilk defa İran ve İsrail birbirlerini hedef aldı. İsrail’in Beyrut’un güneyindeki Dahiye bölgesini vurma tehditleri sonrası gerilim artmıştı. Tahran’dan yapılan açıklamada, Dahiye’nin hedef alınması halinde İsrail’e misilleme yapılacağı belirtildi. İsrail Ordusu’nun Dahiye’ye düzenlediği hava saldırısı sonrası İran Ordusu anında misilleme yaptı.
‘ZAFER OPERASYONU’
Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), İsrail’in stratejik öneme sahip askeri üslerini hedef alan “Nasr” (Zafer) adlı geniş kapsamlı bir askeri operasyon başlattığını duyurdu. Operasyon kapsamında İsrail’deki “Nevatim” ve “Tel Nof” hava üslerindeki kritik merkezlerin füzelerle vurulduğu açıklandı. Bazı enerji tesislerinin de vurulduğu aktarıldı.
Devrim Muhafızları tarafından yapılan resmi açıklamada, bu operasyonun İsrail’in daha önce İran topraklarındaki üç farklı noktada yer alan radar sistemlerine düzenlediği füze saldırısına doğrudan bir yanıt olduğu belirtildi. Açıklamada ayrıca, operasyonun “12 Gün Savaşı” şehitlerinin ruhlarına ithaf edildiği ve geçen günlerde Beyrut’un güney banliyölerine düzenlenen İsrail saldırılarına da bir misilleme niteliği taşıdığı ifade edildi..
HAVA SAHASI KONTROLÜ VE ABD İLE DESTEKÇİLERİNE GÖZDAĞI
DMO Sözcüsü, harekatın ardından yaptığı değerlendirmede, “İşgal altındaki toprakların ve bölgenin hava sahasının bizim irademiz altında olduğunu ve füze gücümüzün boyunduruğunda bulunduğunu bir kez daha kanıtladık.” ifadelerini kullandı.
Operasyonu yapan birliklerin hızlı reaksiyon göstermesi ve hedef listesinin genişliği ön plana çıkarılırken; ABD yönetimi ve İsrail’e destek veren bölge ülkelerine de net bir uyarı yapıldı.
İran, “hava sahasını veya topraklarını İran’a yönelik bir saldırı için düşmana açan her ülkenin doğrudan hedef alınacağını” bir kez daha ilan etti.
SİYASİ KANATTAN ‘HESAP HATASI’ UYARISI
Siyasi kanattan gelen açıklamalar da askeri söylemleri destekler nitelikteydi. İran İslami Şura Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Sözcüsü İbrahim Rızai, X hesabı üzerinden yaptığı açıklamada “hesap hatası” uyarısında bulundu.
Rızai, “Kendimizi düşmana karşı kesin bir yanıta hazırlamazsak, savaş kapımızı çalar.” diyerek, Silahlı Kuvvetlerin sessizlik döneminde eksiklerini giderip saha kabiliyetlerini tahkim ettiğini belirtti.
Sözcü, “28 Şubat’takinden çok daha güçlü bir yanıt vermeye hazırız ve düşman pişman olup algısını değiştirene kadar susmayacağız.” ifadelerini kullandı.
‘ABD TAMAMEN SORUMLUDUR’
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi de yaptığı açıklamada, İsrail’in yaptığı hiçbir askeri eylemin, ABD ile eşgüdüm olmadan gerçekleştiğine inanmanın mümkün olmadığını belirterek, Washington yönetiminin bu saldırılardaki doğrudan sorumluluğuna dikkat çekti. ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM)’nın hem saldırı hem de savunma hatlarında İsrail ile tam bir işbirliği içinde olduğunu vurgulayan Bekayi, ABD’nin 8 Nisan ateşkes mutabakatının bir tarafı olarak sorumluluğunun sabit olduğunu ve bölgedeki her ateşkes ihlali ile gerilimin tırmanmasından doğrudan mesul tutulacağını ifade etti. Siyonist rejimin veya ABD’nin mevcut durumdan yararlanarak saldırılarını her gün tekrarlamasına ve sadece “ateşkese bağlıyız” açıklamalarının arkasına saklanmasına müsaade etmeyeceklerini sert bir dille aktaran Sözcü, “Ulusal çıkarlarımızın gerektirdiği ve ulusal güvenliğimizin zorunlu kıldığı her yerde, kesinlikle harekete geçeceğiz” diyerek İran’ın diplomasi ve askeri saha unsurlarının tam bir uyum içinde kararlılıkla hareket ettiğini vurguladı.
İSFAHAN’DA DURUM VE BÖLGEDE TAM TEYAKKUZ
Diğer taraftan, İsrail’in de İran içinde bazı noktaları hedef alan saldırılar yaptığı bildirilirken, Tahran yönetimi İsfahan’da herhangi bir can kaybı ya da ciddi hasar meydana gelmediğini duyurdu.
Bölgede askeri alarm seviyesi en üst düzeye çıkarılırken, Devrim Muhafızları tüm operasyonel birliklerinin olası yeni senaryolara karşı tam teyakkuz halinde olduğunu ve yeni bir saldırıya “yıkıcı ve acı verici” bir yanıt verileceğini yineledi.
‘İSRAİL YANIT VERMEZSE İYİ OLUR’
İran’ın misillemesi sonrası ABD Başkanı Donald Trump’tan da açıklamalar geldi. Axios’a bir son dakika açıklaması yapan Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’dan, İran’ın attığı füzelere karşılık vermemesini isteyeceğini belirterek, “İsrail yanıt vermezse iyi olur.” dedi. ABD Başkanı iki tarafa da İsrail ile İran’ın karşılıklı saldırıları derhal sonlandırması çağrısında bulundu.
‘ATEŞKESİ KABUL ETTİK’
Öte yandan Hatem-ül Enbiya Karargahı’ndan yapılan açıklamada, operasyonların şimdilik durdurulduğu belirtildi. Tasnim ajansına verilen bilgilere göre de “Karşı taraf ateşkes talep etti ve bu durum Trump tarafından açıkça duyuruldu”.
Ajans, “İran’ın yeni ve şartlı bir denkleme dayalı olarak ateşkes talebini kabul ettiğini” belirtti ve İran’ın, “İsrail’in saldırılarının devam etmesi veya İsrail ve ABD’nin Lübnan’da, sadece Beyrut’ta değil, Güney Lübnan’da da suç işlemelerine devam etmesi halinde, çatışmanın yeniden başlayacağını ve İran’ın daha sert bir şekilde karşılık vereceğini” açıkladığını aktardı.
Yemen’den Kızıldeniz kararı
Yemen Silahlı Kuvvetleri, Kızıldeniz’de İsrail’e ait veya İsrail bağlantılı tüm gemilerin seyrüseferini tamamen ve kesin olarak yasakladığını duyurdu. Askeri Sözcü Yahya Seri tarafından yapılan açıklamada, işgalci güçlerin Kızıldeniz’deki her türlü hareketliliğinin kendileri için meşru birer askeri hedef haline geldiği vurgulanarak, İsrail’in askeri tırmanışına aynı kararlılıkla karşılık verileceği belirtildi. Direniş Ekseni ile koordinasyon halinde askeri operasyonların dozunu artıracaklarını ifade eden Seri, bu kapsamda işgal altındaki Yafa (Tel Aviv) bölgesinde yer alan hassas İsrail hedeflerine yönelik füzeli saldırılar düzenlediklerini ve operasyonun hedeflerine tam isabetle ulaştığını kaydetti.
15 Hordad Günü; Bir Konuşmadan Doğan Kıyamın Hikâyesi
İmam Humeyni’nin (r.a.) tutuklanması, büyük coşku ve destan niteliğinde olan 15 Hordad kıyamını beraberinde getirdi. Her ne kadar bu kanlı ayaklanma vahşice bastırılsa da, dini güçlerle Pehlevi rejimi ve Amerikan nüfuzu arasında uzlaşmaz bir mücadelenin başlangıcı oldu ve bu mücadele günümüze kadar devam etti. Ramazan Savaşı’ndaki zaferlerde de bu Aşura ruhlu kıyamın bereket ve etkileri görülmektedir.
Bazen tek bir gün, bir asırlık tarihin yükünü omuzlarında taşır. 15 Hordad 1342 (5 Haziran 1963) da bu günlerden biridir. Aradan altmış yılı aşkın bir zaman geçmiş olmasına rağmen, onu yalnızca “tarihi olaylar” arasında değerlendirmek mümkün değildir.
Bugün, İran’ın siyasi dengelerini kalıcı biçimde değiştiren ve ülkenin dini-toplumsal mücadelesine yeni bir yön veren bir dönüm noktasıydı. Bu kritik dönemi anlayabilmek için resmi analizlerin dar çerçevesinden çıkıp şu soruları sormak gerekir: Hangi etkenler dini çevrelerin ve medreselerin tepkisini ulusal bir halk ayaklanmasına dönüştürdü ve o gün sıkılan kurşunlar neden bu hareketin ateşini söndüremedi?
Dayatılan Reformlar
15 Hordad kıyamının arka planını, Muhammed Rıza Pehlevi’nin yürürlüğe koyduğu “Beyaz Devrim” projesinde aramak gerekir. 1960’lı yılların başında kendisini gücünün zirvesinde gören Şah, bir referandum eşliğinde bir dizi ekonomik ve sosyal reformu halka sundu.
Toprak reformu, ormanların millileştirilmesi ve kadınlara seçme hakkı verilmesi gibi uygulamalar görünüşte modern ve ilerici adımlar olarak sunulsa da, uygulanış biçimi sarayın dengeli bir kalkınmadan çok geleneksel rakipleri olan büyük toprak sahipleri ve din adamları sınıfını zayıflatmayı hedeflediğini gösteriyordu. Taklit mercileri 6 Behmen 1341 referandumunu boykot edince, iktidarla toplumun etkili kesimleri arasındaki ayrılık derinleşti.
Pehlevi Komandolarının Feyziye Medresesi’ne Baskını
1342 yılının Ferverdin ayında rejim komandoları Kum’daki Feyziye Medresesi’ne baskın düzenledi ve silahsız birçok talebeyi kanlar içinde bıraktı. Güvenlik teşkilatı SAVAK açısından bu olay yalnızca muhalif din adamlarına verilmiş bir gözdağı olarak düşünülmüş olabilir, ancak gerçekte toplumdaki öfkenin üzerine benzin dökmekten başka bir işe yaramadı.
Bu tarihten sonra protestolar, mektuplar ve bildiriler düzeyinden çıkıp sokaklara taşındı. Feyziye baskını, ilim havzasının bedeninde açılan ve bir daha kapanmayan bir yara haline geldi; her konuşma, her taziye merasimi ve her bildiri bu yaranın derinliğini daha da artırdı.
Aşura Günü Yapılan Uyarı
Olayların fitilini ateşleyen son kıvılcım, İmam Humeyni’nin 13 Hordad Aşura günü yaptığı tarihi konuşması oldu. O gün İmam, eşi görülmemiş bir açıklıkla Şah’a hitap ederek şöyle dedi:
“Efendi, sana nasihat ediyorum; bu yaptıklarından vazgeç… İran milletinin seninle ne işi var?”
Bu sözler artık geçmişteki nasihatlerden farklıydı; tam anlamıyla siyasi bir meydan okumaydı. Pehlevi rejimini Yezid yönetimine benzetmesi, uzlaşma ihtimalini tamamen ortadan kaldırdı.
Konuşmanın ses kayıtları kısa sürede şehirler arasında yayıldı ve Tahran çarşısının kapanmasına yol açtı. Dün kendisini mutlak güç sahibi gören rejim, bir anda örgütsüz ama köklü bir halk öfkesiyle karşı karşıya kaldı.
İmam’ın Nasihatine Rejimin Cevabı: Tutuklama
Pehlevi yönetiminin cevabı, 15 Hordad sabahının erken saatlerinde geldi. Güvenlik güçleri İmam Humeyni’yi Kum’da tutuklayarak Tahran’daki bir cezaevine götürdü.
Yönetim, hareketin liderini ortadan kaldırarak olayların sona ereceğini düşünüyordu. Ancak sonuç tam tersi oldu. Tutuklama haberinin yayılmasıyla Kum, Tahran, Veramin ve birçok şehirde insanlar sokaklara döküldü.
Göstericilerin çoğu sıradan halk ve esnaftı. Belki toprak reformlarının ayrıntılarını bilmiyorlardı ama dini liderlerinin tutuklanmasını kendi onurlarına yapılmış büyük bir hakaret olarak görüyorlardı. Böylece bu hareket sıradan bir protesto olmaktan çıkıp tam anlamıyla halk ayaklanmasına dönüştü.
Veramin ve Bakıraabad Köprüsü Trajedisi
Bu kıyamın en acı ve en çarpıcı sahnesi Veramin’deki Bakıraabad Köprüsü’nde yaşandı. Ellerinde hiçbir silah olmadan, yalnızca liderlerinin özgürlüğünü talep etmek için Tahran’a yürüyen köylüler ve çiftçiler, yolun ortasında rejimin tankları ve silahlı birlikleri tarafından durduruldu.
Yaşananlar bir çatışma değil, tam anlamıyla bir insanlık trajedisiydi. Sherman tankları acımasızca savunmasız kalabalığın üzerine sürüldü. Bugüne kadar yapılan araştırmalara rağmen 15 Hordad kıyamında hayatını kaybeden ve yaralananların kesin sayısı tespit edilemedi. Görünüşe göre SAVAK’ın gizli belgelerinde bile kurbanların tam listesi hiçbir zaman kayıt altına alınmadı. Ancak bir araştırma komisyonuna göre olaylarda 86 kişi hayatını kaybetmiş, 193 kişi yaralanmıştır.
O günden sonra Bakıraabad Köprüsü, bir halk hareketinin mazlumluğunun ve Pehlevi rejiminin acımasızlığının sembolü haline geldi. O Aşura ruhlu kıyamda dökülen şehit kanları tarihin derinliklerine işlendi.
Geride Kalan Miras: Bir Bastırma Hareketi Nasıl Bir Devrime Dönüştü?
15 Hordad kıyamı, İslam Cumhuriyeti’nin kurulma sürecinde üç temel dönüşümün yolunu açtı.
Birincisi, İmam Humeyni’yi yalnızca bir dini merci olmaktan çıkarıp karizmatik bir halk hareketinin liderine dönüştürdü. Türkiye’ye ve ardından Necef’e sürgün edilmesi, onu silmek yerine daha da efsaneleştirdi.
İkincisi, din adamları kurumu ile Pehlevi monarşisi arasındaki bağlar tamamen koptu. Artık “yöneticiye nasihat” siyasetine geri dönüş mümkün değildi ve “İslami yönetim” düşüncesi mevcut düzenin ciddi bir alternatifi olarak ortaya çıktı.
Üçüncüsü ise, kasetlerden şehitlerin kırkıncı gün anmalarına kadar uzanan ve ülke genelinde kültürel direniş ağını genişleten ortak bir direniş hafızasının doğması oldu.
Sonuç olarak, Pehlevi rejimi o gün askeri açıdan kazanmış gibi görünse de, bu kanlı zafer aslında onun en büyük siyasi yenilgisine dönüştü. Bu yenilgi, 11 Şubat 1979’da İslam Cumhuriyeti’nin emperyalizme bağlı monarşik rejimin yerini almasına zemin hazırladı ve bugün de Ramazan Savaşı’nda görülen gelişmelerle, o tarihi kıyamın etkileri ve bereketleri olarak değerlendirilmektedir; bunun sonucu ise Amerika’nın İran halkı karşısında yaşadığı ağır başarısızlık olarak gösterilmektedir.
Arakçi’den Joseph Avn’a: Lübnan, İran İçin Bir Pazarlık Aracı Olsaydı Çoktan Anlaşmaya Varmıştık
İran Dışişleri Bakanı, Lübnan Cumhurbaşkanı’na hitaben, "Lübnan’ı kendi gerçek düşmanının elinden kurtarın" dedi.
Tesnim Haber Ajansı Dış Politika Ofisi’nin bildirdiğine göre; İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Seyid Abbas Arakçi, X sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı paylaşımda şu ifadelere yer verdi: "Sayın Avn’ın açıklamalarına bakılırsa; Lübnan topraklarının beşten birini işgal eden, Lübnanlıların dörtte birini yerinden eden ve ülkesini her gün bombalayan taraf sanki İran’mış gibi görünüyor.
Eğer Lübnan, İran için bir pazarlık aracı olsaydı, biz çok uzun zaman önce bir anlaşmaya varmış olurduk.
Lübnan’ı kendi gerçek düşmanının elinden kurtarın, Sayın Cumhurbaşkanı!"
Lübnan Parlamentosu Milletvekili: "Hizbullah’ın Silahı Olmasaydı Lübnan Şu An İsrail’in Bir Parçasıydı"
Lübnan Parlamentosu Milletvekili, "Eğer direnişin silahı olmasaydı, siyonist düşman 1982-1983 yıllarında Lübnan, Beyrut ve Batı Bekaa’dan çekilmezdi" dedi.
Tesnim Haber Ajansı’nın Lübnan Parlamentosu Milletvekili Rami Ebu Hamdan ile gerçekleştirdiği özel röportajın öne çıkan başlıkları şu şekildedir:
İsrail’i ülkeden çıkaran Lübnan ordusu değildi" Eğer direnişin silahı olmasaydı, siyonist düşman 1982-1983 yıllarında Lübnan, Beyrut ve Batı Bekaa’dan çekilmezdi.
Hizbullah’ın silahı, işgalci rejim var olduğu sürece direnişin elinde kalmaya devam edecektir. ABD’nin Lübnan ordusuna yaptığı 230 milyon dolarlık yardımlar yalnızca araç lastiği ve nakliye kamyonlarından ibarettir; bunların siyonist işgalcilere karşı yürütülen savaş denklemleri üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Direnişin silahı, Lübnan’ın İsrail karşısındaki yegane güç unsurudur.
"Lübnan’da siyonistlerle normalleşmek isteyen her yetkili gidip şahsen İsrail vatandaşı olsun" Lübnan’ın İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesi imkansızdır; sadece Şiiler değil, Hristiyanlar, Dürziler ve diğer unsurlar da normalleşmeye asla izin vermeyecektir.
Tüm mezheplerden, özellikle de İslami kollardan Lübnanlıların büyük çoğunluğu, direnişin silahsızlandırılması fikrine kesin bir şekilde karşı çıkmaktadır.
Lübnan’daki taifeler ve mezhepler, Hizbullah’ın silahsızlandırılması durumunda hem kendilerini hem de tüm Lübnan’ı büyük bir felaketin beklediğinin farkına varmıştır.
Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını savunanların, Lübnan’ı savunmak için ortaya koyabilecekleri esaslı bir alternatifleri dahi yoktur. Eğer Hizbullah’ın silahı olmasaydı, İsrail Lübnan hükümetiyle müzakere masasına bile oturmazdı!
"Yusuf el-Reci’nin Lübnan Dışişleri Bakanı olmasından ve İran aleyhine pozisyon almasından utanç duyuyorum" O, Lübnan’ın değil; Lübnan Kuvvetleri (El-Kuvvat el-Lubnaniyye) Partisi’nin ve Samir Caca’nın dışişleri bakanıdır. İranlılar, Dışişleri Bakanı El-Reci’ye karşı oldukça bilgece ve basiretli bir tutum sergilediler. Hiç kimsenin İran ile olan ilişkilerimizi koparmasına izin vermeyeceğiz.
ABD İran’a karşı Irak sahasına yoğunlaştı
Irak’taki etkili silahlı grupların peş peşe aldığı ‘entegrasyon’ kararları tartışılıyor. Aydınlık’a konuşan gazeteci Gök, yaşananların bir silahsızlanmadan çok devlet sistemi içinde yeniden konumlanma girişimi olduğunu belirtti
Irak’ta Haşdi Şabi bünyesindeki bazı silahlı grupların devlet kurumlarına entegre olma ve silahlarını devlet kontrolüne devretme yönünde attığı adımlar, ülkede yeni bir güvenlik mimarisi oluşturulup oluşturulmadığı tartışmalarını gündeme getirdi.
Asaib Ehli’l Hak Hareketi, Haşdi Şabi ile örgütsel bağlarını sonlandırmak ve silahlarını Irak Devleti’ne teslim etmek amacıyla komisyon kurduğunu açıkladı. Haşdi Şabi’nin önemli bileşenlerinden İmam Ali Tugayları da benzer bir karar alarak örgütsel bağlarını sonlandırdığını ve silahların devlet kontrolüne devredilmesi için süreci başlattığını duyurdu.
Söz konusu adımlar, Mukteda es-Sadr’a bağlı Seraya Selam’ın devlet yapısına entegre olacağını açıklamasının ardından geldi.
‘ABD, İRAN’A YAKIN GRUPLARIN ALANINI DARALTMAYI HEDEFLİYOR’
Irak’ı uzun yıllardır takip eden gazeteci ve araştırmacı Cevat Gök’e göre son gelişmeler, Washington’un uzun süredir hedeflediği güvenlik stratejisinin yeni bir aşamasına işaret ediyor. Gök, Aydınlık’a şu değerlendirmelerde bulundu:
“Washington’un Irak’ta uzun süredir hedeflediği ‘silahın devlet tekeline alınması’ stratejisinde yeni bir aşamaya geçildiğini görüyoruz. ABD, İran’a yakın silahlı yapıların bağımsız hareket alanını daraltmayı amaçlayan bir yaklaşım izliyor. Tom Barrack’ın açıklamalarını da Washington’un desteklediği bu dönüşüm sürecine verilen siyasi onay olarak görmek gerekiyor. Önümüzdeki dönemde ABD’nin İran’ın bölgede, özellikle de Irak’taki etkisini sınırlandırmaya yönelik yeni girişimlerde bulunması şaşırtıcı olmayacaktır.
“Aslında Washington’un Irak’ta yapmak istediği şey, belirli yönleriyle Lübnan’da uygulamaya çalıştığı modele benziyor. Nasıl Hizbullah’ın silahlı kapasitesinin sınırlandırılması hedefleniyorsa, Irak’ta da benzer şekilde Haşdi Şabi’nin geleceği tartışılıyor.
“Irak Hükûmeti de oldukça kırılgan bir yapıya sahip. Hükümetin çok yapabileceği bir şey yok. Çünkü hükümet tamamen Amerika’ya bağlı. Amerika bir ay maaşları göndermese içeride isyan çıkar. Bağdat’ta böyle bir durum söz konusu.
“Sürecin tam anlamıyla bir silahsızlandırmaya dönüşeceğini düşünmüyorum. Daha olası senaryo, silahlı yapıların devlet kurumlarına entegre edilmesi olacaktır. Taraflar, Haşdi Şabi’nin belirli unsurlarının ordu veya resmi güvenlik kurumları içerisinde temsil edildiği, bazı yapıların ise zamanla tasfiye edildiği bir formül üzerinde uzlaşabilir. Bu nedenle bugün yaşanan gelişmeleri doğrudan bir silahsızlanma sürecinden ziyade, Irak’taki silahlı yapıların devlet sistemi içine yeniden yerleştirilmesi girişimi olarak okumak daha doğru olacaktır.”
YENİ BAŞBAKAN AÇIKLAMA YAPTI
Irak Başbakanı Ali Zeydi de son kararları memnuniyetle karşıladı. Zeydi, Asaib Ehli’l Hak ve İmam Ali Ketibeleri’nin aldığı kararların “devlet otoritesinin güçlendirilmesi” açısından önemli olduğunu belirterek, silahların devlet kontrolünde toplanmasının hükûmet programının temel hedeflerinden biri olduğunu söyledi.
Zeydi, yaptığı açıklamada söz konusu adımların Irak’ın egemenliğini güçlendireceğini ve güvenlik kurumlarının yeniden yapılandırılmasına katkı sağlayacağını ifade etti.
HAŞDİ ŞABİ’NİN ETKİLİ AKTÖRLERİ
Silah bırakma ve entegrasyon sürecine dahil olan gruplar, Haşdi Şabi’nin marjinal unsurları değil. Özellikle Kays el-Hazali liderliğindeki Asaib Ehli’l Hak, Irak’taki en etkili Şii silahlı ve siyasi yapılardan biri olarak görülüyor. 2006 yılında kurulan hareket, zamanla Haşdi Şabi’nin temel bileşenlerinden biri haline gelirken, lideri Hazali de İran’a yakın çizginin öne çıkan isimlerinden biri oldu.
Benzer şekilde İmam Ali Tugayları da DEAŞ’a karşı savaş döneminde öne çıkan gruplar arasında yer aldı. Her ne kadar Asaib kadar büyük bir yapıya sahip olmasa da aldığı karar Haşdi Şabi içindeki dönüşüm tartışmaları açısından sembolik önem taşıyor.
Sürecin ilk halkalarından biri olan Seraya Selam ise Şii lider Mukteda es-Sadr’a bağlı olması nedeniyle ayrı bir ağırlığa sahip. Irak’ın en etkili siyasi ve dini figürlerinden biri olarak kabul edilen Sadr’ın devlet kurumlarıyla entegrasyon yönündeki kararı, diğer gruplar üzerinde de etkili olmuş olabileceği yorumlarına yol açtı.
Buna karşılık Haşdi Şabi’nin en sert ve İran’a en yakın bileşenleri arasında gösterilen Kataib Hizbullah ve Harakat el-Nüceba’dan henüz benzer bir adım gelmedi. Özellikle ABD ile doğrudan çatışmaları ve İran Devrim Muhafızları’yla yakın ilişkileriyle bilinen bu iki grubun tutumu, sürecin geleceği açısından kritik görülüyor.
MAAŞI VEREN KARARI DA VERİYOR
2003’teki işgalin ardından Irak’ın petrol gelirleri, ABD’nin denetimindeki uluslararası finans mekanizmaları üzerinden yönetilmeye başlandı. Irak Merkez Bankasının dolar işlemleri ve petrol gelirlerinden elde edilen kaynakların önemli bölümü bugün de ABD finans sistemine bağlı şekilde yürütülüyor.
Washington’un bu etkisi, yılın başında yaşanan hükûmet kurma krizinde de açık biçimde ortaya çıkmıştı. Şii Koordinasyon Çerçevesi’nin Eski Başbakan Nuri el-Maliki’yi yeniden aday göstermesi üzerine ABD yönetimi sert tepki göstermiş, Trump yönetimi Maliki’nin göreve gelmesine karşı olduğunu açık şekilde ilan etmişti. Sürecin sonunda Maliki’nin adaylığı geri çekilmiş ve Ali Zeydi başbakan olmuştu.
Irak’ta son yıllarda dolar transferlerine getirilen kısıtlamalar, bankacılık sistemi üzerindeki denetimler ve mali yaptırım tehditleri de Washington’un Bağdat üzerindeki etkisinin en önemli araçları arasında gösteriliyor. Bu nedenle ülkede güvenlik alanında yaşanan son dönüşüm, yalnızca iç siyasi dengelerle değil, ABD’nin Irak’ta kurduğu sistemin devamı olarak da değerlendiriliyor.
KOMİTE KURULUYOR
Irak Başbakanlık Ofisi’nden yapılan açıklamaya göre Başbakan Ali Zeydi, Asaib Ehlil Hak lideri Kays el-Hazali ile İmam Ali Tugayları lideri Şibl el-Zeydi’nin temsilcilerini kabul etti. Görüşmede, silahların yalnızca devletin elinde bulunması yönündeki adımlar ele alındı.
Açıklamada, anayasal çerçeve içinde silahların toplanmasına yönelik mekanizmaların hayata geçirilmesi amacıyla önümüzdeki günlerde bir komite kurulmasının kararlaştırıldığı belirtildi.
KARARA İLİŞKİN İLK YORUMLAR
Haşdi Şabi bünyesindeki grupların aldığı kararlar yalnızca Irak’ta değil, bölge basınında da farklı yorumlara yol açtı. ABD merkezli ve Batılı yayın organları gelişmeleri daha çok silahlı yapıların etkisinin azaltılması ve devlet kontrolünün güçlendirilmesi olarak değerlendirirken, bazı yorumcular bunun Irak’taki güç dengelerini değiştirebilecek bir gelişme olduğunu savundu.
Öte yandan karar alan grupların açıklamalarında farklı bir dil öne çıktı. Asaib Ehli’l Hak Hareketi, kararın “dini merciin çağrıları”, “Koordinasyon Çerçevesi’nin tutumu” ve “silahın devlet elinde toplanması” yaklaşımı doğrultusunda alındığını açıkladı.
İmam Ali Tugayları ise kararını “ulusal sorumluluk”, “zaferin kazanımlarını koruma” ve “ulusal egemenliği güçlendirme” gerekçeleriyle savundu. Grubun açıklamasında, “Bugünün mücadelesi güçlü ve muktedir bir devlet inşa etme mücadelesidir.” denildi. Açıklamada ayrıca, “Direniş bir meslek değil, bir ihtiyaçtır.” ifadeleri kullanılarak silahların devlet kontrolünde toplanmasının devlet kurumlarını güçlendireceği vurgulandı.
Irak basınında yer alan bazı değerlendirmelerde ise son kararların, Şii dini merci Ali Sistani’nin uzun süredir savunduğu “silahın devlet tekelinde olması” yaklaşımıyla uyumlu olduğu belirtildi. Bu nedenle bazı çevreler süreci bir “silahsızlandırma operasyonundan” çok, devlet ile silahlı yapılar arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanması olarak yorumladı.
KARARI REDDEDEN GRUPLAR OLDU
Seyyidüşşüheda Tugayları, ülkede yabancı askeri varlığın sürdüğünü belirterek silah bırakmayacağını açıkladı. Nuceba Hareketi de benzer şekilde silahsızlanma çağrılarını reddetti.
Irak Hizbullah Tugayları ve Ashab-ı Kehf grubu da silahların teslim edilmesine karşı çıkan yapılar arasında yer alıyor.
İran’dan Hizbullah Açıklaması
İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani, Lübnan’daki temel talebin İsrail’in savaş öncesi pozisyonlarına geri çekilmesi olduğunu söyledi. Kaani, Hizbullah’ın direnişinin sonuçlarının yakında görüleceğini ifade etti.
İran, Lübnan’daki gelişmelere ilişkin yaptığı açıklamada, Hizbullah’ın temel talebinin İsrail’in çatışmaların başlamasından önce kontrol ettiği bölgelere geri çekilmesi olduğunu bildirdi.
İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani, devlet medyasına göre yaptığı açıklamada, Lübnan’daki Hizbullah güçlerinin İsrail’in savaş öncesi pozisyonlarına dönmesini istediğini ileri sürdü.
Kaani, “Lübnan’daki savaşçıların direnişlerinin sonuçlarını yakında göreceğini” ifade ederken, Lübnan’daki direnişi desteklemenin tüm Müslümanların görevi olduğunu savundu.
Lübnan Cumhurbaşkanı: Ateşkes bir gün içinde yürürlüğe girebilir
Öte yandan Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, yerel basına yaptığı açıklamasında, ABD arabuluculuğunda varılan ateşkesin, tüm ilgili tarafların onaylamasından sonraki 24 saat içinde yürürlüğe girebileceğini belirtti.
Avn, İsrail ile üzerinde uzlaşı sağlanan şartlı ateşkes anlaşmasının kritik bir dönüm noktası olduğunu belirterek bunun “son fırsat” niteliği taşıdığını belirtti.
İsrail: Lübnan’ın güneyine saldırılar devam edecek
İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, Lübnan’ın güneyindeki Hizbullah kuvvetlerine yönelik saldırıların devam edeceğini söyledi.
Kaani: İsrail, Savaş Öncesi Sınırlara Çekilmelidir
Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı, “Lübnanlı mücahitler, gösterdikleri cesurca direnişin sonuçlarını yakında göreceklerdir” dedi.
İslam Devrimi Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı Tuğgeneral İsmail Kaani, bölgedeki son gelişmelere ilişkin yayımladığı mesajda şu ifadelere yer verdi:
“Lübnan’daki direnişi desteklemek hepimizin görevi, bölgeyi İsrail’den arındırmak ise Müslümanların ulaşılabilir ülküsüdür.
Direnişin asgari talebi, gaspçı rejimin 40 günlük savaşın başlamasından önceki noktaya geri çekilmesidir.
Lübnanlı mücahitler, gösterdikleri cesurca direnişin sonuçlarını yakında göreceklerdir.”
Ayetullah Mücteba Hamenei'den Gadir-i Hum ve İmam Humeyni Mesajı
İran İslam İnkılabı Lideri Ayetullah Seyyid Mücteba Hamenei, İmam Humeyni’nin (r.a.) vefatının 37. yıl dönümü dolayısıyla yayımladığı mesajında Gadir-i Hum vurgusu da yaptı.
İran İslam İnkılabı Lideri Ayetullah Seyyid Mücteba Hamenei, İmam Humeyni’nin (r.a.) vefatının 37. yıl dönümü dolayısıyla yayımladığı mesajında Gadir-i Hum vurgusu da yaptı.
İran İslam İnkılabı Lideri Ayetullah Seyyid Mücteba Hamenei’nin mesajı Gadir Hum Bayramı, İmam Humeyni’nin (r.a.) vefatının 37. yıl dönümü ve Şehit Ayetullah Seyyid Ali Hamenei’nin liderliğinin başlangıç yıl dönümü münasebetiyle, İmam Humeyni’nin türbesinde düzenlenen anma töreninde, Tahran Cuma İmamı Hüccetü’l-İslam vel-Müslimin Hac Ali Ekberi tarafından okundu.
Mesajın tam metni şu şekildedir:
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
“Dinin kemalini ve nimetinin tamamlanmasını Müminlerin Emiri Ali bin Ebu Talib’in (a.s.) velayetiyle gerçekleştiren Allah’a hamdolsun.”
Mübarek Gadir Bayramı’nı, İran’da ve dünyanın dört bir yanında yaşayan tüm Müslümanların ve İslam ümmetinin babası Emirü’l-Müminin Ali’nin (a.s.) sevenlerinin bayramını kutluyor, İmam Humeyni’nin (r.a.) pak ruhuna selam ve rahmet gönderiyorum.
Bu yıl, İmam Humeyni’nin ayrılışının üzerinden geçen otuz yedinci yıldır. Aynı zamanda bu, İmam’ın sadık müridi ve yol arkadaşı, İslam Devrimi’nin büyük şehit lideri Ayetullah Uzma Seyyid Ali Hamenei’nin ilahi ziyafete kavuşmasından sonraki ilk 14 Hordad’dır. Onun güçlü sesi ve hikmet dolu sözleri artık İmam’ın türbesinde yankılanmıyor. Ancak İslam Cumhuriyeti’nin kurucusunun on yıllık eserleri ve büyük şehit liderin otuz altı yıllık konuşmaları ve yazıları, hepimiz için eşsiz bir hazine ve geleceğin yolunu aydınlatan bir meşaledir.
Öncelikle bugün Gadir Bayramı’dır; Allah’ın en büyük bayramıdır. Bu gün, ilahi ahdin ve alınan sözün günüdür. Allah Teâlâ bu günde İslam toplumu ve İslam düzeninin yönetimine dair görevi belirlemiş, dini kemale erdirmiş ve nimetini, masum imamların kesintisiz velayet ve imametiyle tamamlamıştır.
Devrim İmamlarının en büyük iftiharı Hz. Ali’ye (a.s.) uymaktır
Gadir, doğumundan Kâbe’de başlayıp şehadet makamına erişene kadar hayatının her anını Allah için ve Allah yolunda geçiren bir şahsiyeti hatırlatır. Bu nedenle o Hazret, Resûlullah’tan (s.a.a.) sonra tüm dönemlerde bütün Müslümanlar ve müminler için en üstün örnek ve kapsamlı bir modeldir. Küçük çocuklardan yaşlılara, sıradan insanlardan seçkinlere ve liderlere kadar herkesin O’na uyması gerekir. Devrim İmamlarının hayatındaki en büyük iftihar da işte bu büyük şahsiyete tabi olmalarıdır.
İkinci olarak bugün, İmam Humeyni’nin (r.a.) vefat yıl dönümüdür ve onun çok konuşulan fakat gerçekte yeterince tanınmayan kişiliği üzerine düşünmek ve konuşmak için önemli bir fırsattır. Onun aydınlık yolunu ve hedefini derinlemesine anlamak, İran İslam Cumhuriyeti’nin geleceğine ışık tutacaktır. Bugün genç yaşta olan birçok kişi onu doğrudan tanıma imkânı bulamamış, onu görenlerin de önemli bir kısmı şahsiyetinin ve çizgisinin derinliğine ulaşamamıştır.
“Allah için ayağa kalkmak” İmam’ın mektebinin temelidir
Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“De ki: Size yalnızca bir şeyi öğütlüyorum; Allah için ikişer ikişer veya tek tek ayağa kalkın.”
Bu ayet-i kerime, büyük devrim önderi ve İslam Cumhuriyeti’nin kurucusunun kaleme aldığı ilk mesajlardan birinin başlangıcıdır. O mesajda İran halkını Allah için kıyama davet etmiştir.
Evet, Allah için kıyam etmek, İmam’ın düşünce sisteminin temelidir. Onun en önemli etkilerinden biri de toplumu bu esas doğrultusunda eğitmesi ve dönüştürmesidir.
İşte bu ilahi hareket, Rabbani bereketlerin inmesine ve Allah’ın toplumu hakka yönelten sünnetinin tecelli etmesine vesile olmuştur:
“Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştiririz.”
Gerçekten de İran milletinin en büyük toplumsal hareketleri, İmam Humeyni ve büyük şehit lider Seyyid Ali Hamenei dönemlerinde, onların doğrudan veya dolaylı rehberliğiyle gerçekleşmiştir.
1963 yılının 15 Hordad’ında baskı ve bağımlılık altında yaşayan halkı kim uyandırabilirdi? 1 Şubat 1979’da milyonları İmam’ı karşılamaya, 4 Haziran 1989’da ise onu uğurlamaya hangi güç sokaklara dökebilirdi?
Ve son olarak, 1 Mart 2026 sabahından itibaren İran milletini böylesine büyük bir kararlılıkla ayağa kaldıran, üç aydan uzun süredir şehit liderlerinin ve diğer şehitlerin kanının hesabını sormak ve İslam düzenini savunmak için meydanlarda tutan hangi iradeydi?
İmam Humeyni ve Şehit Ayetullah Hamenei, milletin bu kabiliyetini ortaya çıkardı
Evet, bu kabiliyeti keşfeden ve yeniden diriltenler İmam Humeyni ile büyük şehit lider Seyyid Ali Hamenei olmuştur.
İmam Humeyni vasiyetnamesinde cesur bir iddiada bulunarak şöyle yazmıştır:
“Cesaretle iddia ediyorum ki bugünün İran milleti, Resûlullah dönemindeki Hicaz halkından, Emirü’l-Müminin ve Hüseyin bin Ali dönemindeki Kûfe ve Irak halkından daha üstündür.”
İran milleti, yeniden dirilişiyle direniş cephesinin yanında özgür halkların gururu olmuştur
Bugün İran milleti, yeni dirilişiyle direniş cephesinin yanında yer alarak özgür milletlerin gurur kaynağı olmuştur ve İmam Humeyni’nin vasiyetindeki bu sözlerin doğruluğunu bir kez daha göstermiştir.
Şehit liderin ifadesiyle; milyonlarca insanı harekete geçiren, onları bu yolda tutan ve yönlerini belirleyen kudretli el, İmam’ın çelikten iradesi, huzurlu kalbi ve Zülfikar gibi keskin dilidir.
Aynı etki, yaklaşık kırk yıl boyunca devrime liderlik eden ve gençlere güvenerek toplumun bilinç seviyesini yükselten Seyyid Ali Hamenei’de de görülmüştür. Onun şehadetinden sonra İran milletinde yeni bir diriliş dalgası ortaya çıkmıştır.
Hamenei’nin mektebi, Humeyni’nin mektebinin ve Muhammedi İslam’ın devamıdır; temeli Allah için kıyamdır. Bu mektebin öğrencileri hakka ulaşmak, batılı ortadan kaldırmak ve bu uğurda mücadele etmek için hazırdır.
14 Hordad, milletin İmam’la yıllık ahitleşme günü haline gelmiştir
Şehit lider, İmam’ın düşüncesini sadece sözleriyle değil, uygulamalarıyla da yaşatmış ve 14 Hordad’ı milletin İmam Humeyni ile her yıl yenilediği bir ahit günü haline getirmiştir.
Onun sıkça vurguladığı ilkelerden bazıları şunlardır:
İran milleti inançlı, zeki ve cesur bir millettir.
Halk, ülkenin gerçek sahibi ve gücünün kaynağıdır.
Millet, doğru hedefleri isterse gerçekleştirebilir ve “Biz yapabiliriz” şiarını hayata geçirebilir.
Mazlumları desteklemek İslami, insani ve milli bir görevdir.
Küresel tahakküm sistemi ve onun başındaki Amerika, bu milletin bağımsız kimliğiyle sorun yaşamaktadır.
Herkes dirayet, basiret ve birlikle düşmanın planını boşa çıkarmalıdır
Tahakküm sistemi, yaklaşık seksen yıl önce inşa ettiği ve İsrail adını verdiği askeri karakolun doğusunda, güçlü ve bağımsız bir İran’ın varlığını kabul etmemektedir ve onun ilerlemesini engellemek için hiçbir fırsatı kaçırmamaktadır.
Bu vesileyle aziz milletimize şunu ifade etmek isterim:
Düşman, silahlı kuvvetlerinizin yiğit evlatları karşısında yenilgiye uğramış, hem askeri alanda hem de meydanlarda aldığı ağır darbeler nedeniyle derin bir aşağılanma yaşamıştır. Bunun sonucu olarak birçok ülke ondan uzaklaşmaktadır.
Bu yüzden şimdi hibrit savaşta iki noktaya odaklanmıştır:
Halkın direncini kırmak,
Ülke yöneticilerinin hesaplarını yanlış yaptırmak.
Bu hedeflere ulaşmak için kullandığı temel araçlar ise şüphe, ümitsizlik, korku, güvensizlik ve ayrılık tohumları ekmektir.
Dolayısıyla bu kötü niyetli planlara karşı; dirayet, bilinç, birlik ve beraberlik, karşılıklı güven ve düşmanla aynı söylemi paylaşmamak suretiyle hareket edilmelidir.
Bu noktada yöneticilerin sorumluluğu son derece büyüktür.
Halkın çeşitli kesimlerinde güvensizlik ve hayal kırıklığına yol açacak her türlü girişim, bu ülkenin ve halkının düşmanına yardım etmek anlamına gelir.
Bugün, mazlum ama güçlü ve nihayetinde zafere ulaşmış İmam Humeyni ve aziz şehit lider Hamenei’nin mektebini bütün dünyaya tanıtmak ve hayata geçirmek için yeni bir fırsat doğmuştur.
Bu büyük sorumluluk başta gençler, aydınlar, düşünce ve sanat insanları olmak üzere bütün milletin omuzlarındadır. Allah’ın vaatlerine güvenerek, İmam Mehdi’nin (a.f.) inayeti altında ve masum imamların iki yüz elli yıllık aydınlık çizgisini takip ederek İran’ın parlak geleceğini inşa etmelidirler.
Yüce Allah’tan, yeniden dirilmiş bu milleti nihai zafere ve görkemli ilerleme zirvelerine ulaştırmasını; İslam Devrimi’nin şehitleri ile özellikle ikinci ve üçüncü kutsal savunma şehitlerinin ruhlarını Emirü’l-Müminin Ali’nin (a.s.) yanında haşretmesini; İmam Mehdi’nin gönlünü İran milletinden razı etmesini ve bu aziz milleti onun özel duaları ve şefaatiyle nasiplendirmesini diliyorum.
Allah’ın lütfu ve keremiyle.
Selam, Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
İran’dan Sert Karşılık: ABD Üslerine Misilleme Saldırısı
İran Devrim Muhafızları Ordusu, ABD’nin Qeşm Adası’na yönelik saldırısına karşılık olarak Kuveyt’te ABD askerlerinin bulunduğu üsleri füze saldırılarıyla hedef aldığını açıkladı.
İran Devrim Muhafızları Ordusu, ABD’nin Qeşm Adası’na yönelik saldırısına karşılık olarak Kuveyt’te ABD askerlerinin bulunduğu üsleri füze saldırılarıyla hedef aldığını açıkladı.
Açıklamada, şu ifadeler yer aldı:
“Terörist Amerikan güçlerinin, İran’ın Keşm Adası’ndaki ulusal egemenliğini hedef alan açık saldırganlığına tepki olarak, Devrim Muhafızları Ordusu Hava Kuvvetleri, Kuveyt’teki Amerikalı işgalcilerin askeri üslerini hassas ve yoğun füze saldırılarıyla vurdu.”
İran yönetimi, ABD’nin İran’a yönelik saldırılarında topraklarını ve hava sahalarını kullandıran ülkelere de mesaj vererek, bundan sonraki süreçte benzer adımların sonuçlarının ağır olacağı uyarısında bulundu:
“Vurkaç dönemi sona erdi ve saldırganlar, cehaletlerinin ve pervasız maceralarının korkunç sonuçlarına katlanmak zorunda kalacaklar.”
Devrim Muhafızları’nın açıklamasında, “Vurkaç dönemi sona ermiştir. Saldırganlar, sorumsuz girişimlerinin ve pervasız maceralarının ağır sonuçlarıyla yüzleşecektir” ifadelerine yer verildi.
Öte yandan İran basını, Hürmüz Boğazı yakınlarında bulunan Keşm Adası’nda patlama sesleri duyulduğunu aktarmış, haberlerin ardından Kuveyt ordusu, ülke topraklarının füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarının hedefi olduğunu açıklamıştı.CENTCOM: Saldırı hedeflenen noktalara ulaşamadı
Devrim Muhafızlarının açıklamasının ardından ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), sosyal medya hesabı üzerinden İran’ın söz konusu saldırıda hedeflerine ulaşamadığını öne sürdü:
ABD kanadından yapılan açıklamada "İran’a ait ek bir İHA dalgası, Kuveyt’teki ABD güçlerine saldırma girişiminde bulunarak bu gece hedeflenen noktalara ulaşamadı. ABD Merkez Komutanlığı hava savunma sistemleri, çok sayıda İHA’yı başarıyla düşürdü ve hiçbir Amerikan personelinin veya varlığının zarar görmesini engelledi." ifadeleri kullanıldı.
Şehit Liderin Gadir Dersleri -2
İslam İnkılabının Şehit lideri İmam Hamanei, büyük Sünni âlimlerin itiraflarına ve hadisi rivayet eden 110 sahabeye dayanan dikkat çekici rakama atıfta bulunarak, Gadir olayını İslam tarihinin “şüphe götürmez hadiselerinden biri” olarak tanımlamaktadır.
Gadir olayı tarih boyunca çeşitli şüphe ve itirazların hedefi olmuşsa da, şehit lider bu değerlendirmesinde onun “tarihî kesinliğini” kararlılıkla savunmaktadır. Ona göre Gadir hakkında oluşturulan şüpheler, belge eksikliğinden değil, asırlar önce cevaplandırılmış tartışmalardan kaynaklanmaktadır.
Şüphelere cevap verilmiştir
“Gadir hadisesi, şüphe götürmeyen olaylardan biridir. Tarih boyunca bazı yazarlar ve tarihçiler onun ayrıntıları ve bazı yönleri hakkında şüphe oluşturmaya çalışmışlardır; ancak bunların tamamına cevap verilmiştir. Fakat olayın aslı konusunda ve Allah’ın Resulü’nün (s.a.a.) bu hadise sırasında Emirü’l-Müminin’i şu ifadeyle tanıtması hususunda hiçbir şüphe yoktur:
‘Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır.’”
“Gadir olayı hakkında hiçbir şüphe olamaz” / Sünni Mısırlı bir yazardan nakil
“Bunu büyük Sünni âlimler, yazarlar ve düşünürler de söylemektedir. Örneğin, ünlü Mısırlı yazar Muhammad Abd al-Ghani Hasan ki, Abdul Husayn Amini’nin ‘El-Gadir’ eserine takriz yazanlardan biridir, şöyle demektedir:
‘Gadir vakası hakkında hiçbir şüphe duyulamaz.’
Dolayısıyla Gadir Bayramı, son derece önemli meselelerden biridir.”
Fatımî halifelerinden ilk tarihçilere kadar / Tarihî belgelerde “Gadir Günü”
“Gadir Bayramı, İslam’ın ilk asırlarından itibaren yaygın olarak kutlanan bir bayram olmuştur. Merhum Allame Emini’nin ‘El-Gadir’ kitabında aktardığı üzere, tarih kaynaklarında bazı olayların anlatımında ‘Bu olay Gadir gününde meydana geldi’ veya ‘Zilhicce ayının on sekizinci günüydü’ şeklinde ifadeler yer almaktadır.
İslam tarihinin çeşitli dönemlerinde, özellikle Fatımî halifeleri döneminde Mısır’da ve başka bölgelerde, Gadir Bayramı’nın kutlandığına dair çok sayıda kayıt bulunmaktadır.”
Peygamber’in 110 sahabesi tarafından rivayet edilen mütevatir hadis
“Merhum Allame Emini, Gadir hadisini 110 sahabeden nakletmektedir. Yani güvenilir senetlere sahip çok sayıda rivayet bulunmaktadır ve bunlar 110 sahabiye ulaşmaktadır.
Bu çok önemli bir husustur; çünkü böylesine büyük bir sahabi topluluğu bu hadisi ve bu olayı nakletmiştir.”
“Kalk ey Ali” / Gadir anının Emirü’l-Müminin tarafından birinci elden anlatımı
“Bunun yanı sıra, Emirü’l-Müminin’in kendi delillendirmeleri de son derece önemlidir. Çünkü o doğru sözlü dil, Allah adına konuşan o hakikat beyanı, birçok durumda muhaliflerinin karşısında Gadir olayını delil olarak göstermiştir.
Bunlardan biri, Emirü’l-Müminin’in (a.s.) Sıffin’de kendi ashabına okuduğu hutbedir. Orada Gadir olayını ayrıntılarıyla anlatır ve Peygamber’in nasıl konuştuğunu, nasıl durduğunu açıklayarak şöyle der:
‘Peygamber bana dedi ki: “Kalk ey Ali.” Ben ayağa kalktım. Sonra elimden tuttu ve şöyle buyurdu: “Allah bizim velimizdir. Allah beni sizin veliniz kılmıştır. Ben kimin velisi ve mevlası isem, bu Ali de onun velisi ve mevlasıdır.”’
Bu olayı bizzat Emirü’l-Müminin’in kendisi nakletmektedir.”
Büyük Gadir Hum olayı ve Ali bin Ebu Talib’nin İslam ümmetinin velisi ve yöneticisi olarak tanıtılması, İslam’ın yönetim doktrininin açıklanması ve “iktidarın kural ve ölçülerinin” ortaya konulmasıdır. Bu eşsiz olay, Kur’an’ın açık beyanına göre kâfirlerin ümitsizliğine yol açmasının ve dinin kemale ermesinin yanı sıra, ilahi hükümlerin omurgası olarak krallık, aristokrasi ve şahsi yönetim modellerini İslam toplumunda sonsuza dek geçersiz kılmıştır.
Gadir olayının medeniyet ve siyaset boyutlarındaki derinliğini anlamak, yüzeysel bakışları aşmayı ve bu kader belirleyici olayın özüne ulaşmayı gerektirir. Bugünün önemi o kadar büyüktür ki, ilahi hitabın üslubu bile onun karşısında değişmektedir; öyle bir üslup ki, bu mesajın tebliğ edilmemesini peygamberliğin 23 yıllık mücadelesinin boşa gitmesiyle eşdeğer görmektedir.
“Gadir Dersleri” başlıklı yazı dizisinin üçüncü bölümünde, şehit liderin düşünce çizgileri ve değer merkezli açıklamalarına dayanarak bu büyük günün boyutları ve stratejik dersleri ele alınmaktadır. Bugün haklı olarak “Allah’ın En Büyük Bayramı” olarak adlandırılmıştır; çünkü sadece bir şahsın tanıtılması değil, İslam’daki güç ve yönetim geometrisinin temelinin atılmasıdır.
Birinci Ders: Velayet; Bütün İlahi Hükümlerin Güvencesi Olan En Üst Makam
Gadir’in ilk stratejik dersi, velayetin dinin bütün yapısı içindeki benzersiz konumunun anlaşılmasıdır. Velayet diğer hükümlerden biri değildir; İslam’ın temeli, omurgası ve koruyucusudur.
10 Ağustos 2020 tarihli konuşmasında şöyle buyurmuştur:
“Zilhicce’nin ikinci on günü velayet günleridir. Gadir meselesi hakkında rivayette şöyle geçmiştir: ‘Hiçbir şey velayet kadar vurgulanmamıştır.’ Çünkü velayet bütün ilahi hükümlerin güvencesi ve koruyucusudur. Gadir olayı ve o çok önemli hadise bunu göstermektedir.”
İkinci Ders: Gadir; İlahi Bir Lütuf ve Düşmanların Stratejik Umutsuzluğunun Sebebi
Peygamber’in halefinin belirlenmesi yalnızca teşkilatla ilgili bir karar değildi; bu, nübüvvet ve risalet kadar büyük bir nimetti ve güç dengelerini hak cephesinin lehine değiştirerek inkârcıları umutsuzluğa sürükledi.
7 Eylül 2018 tarihli konuşmasında şöyle denilmektedir:
“Gerçekten Gadir ve Müminlerin Emiri’nin ümmetin velisi ve Peygamber’in halefi olarak tanıtılması Allah’ın büyük nimetlerinden biridir. Nasıl ki peygamberlik ve risalet ilahi bir nimet ise, Emirü’l-Müminin’in velayeti de büyük bir nimet ve büyük bir ilahi lütuftur… Kur’an’da velayet meselesi bir yerde kâfirlerin ümitsizliğine sebep olarak tanıtılmıştır: ‘Bugün inkâr edenler sizin dininizden ümitlerini kestiler.’ Velayetin ilan edildiği gün, Kur’an’ın açık ifadesiyle kâfirlerin ümide kapılmasının sona erdiği gündür.”
Üçüncü Ders: Gadir; Kural ve Ölçü Koymak ve Saltanat Düzenini Reddetmek
Gadir’in en temel boyutu, insan toplumlarının yönetimi için kalıcı bir model oluşturması ve zorbalığa, aristokrasiye, şahsi çıkarlara ve imtiyazcılığa dayalı bütün iktidar modellerini reddetmesidir.
30 Eylül 2016 tarihli ayrıntılı konuşmasının ilk bölümünde şöyle açıklanmıştır:
“Bazı rivayetlerde Gadir Bayramı’nın ‘Allah’ın En Büyük Bayramı’ olarak adlandırılmasının sebebi nedir? Kur’an’da öyle ayetler vardır ki, Gadir dışında başka bir olaya uygulanamaz. ‘Bugün inkâr edenler dininizden ümitlerini kestiler… Bugün dininizi sizin için kemale erdirdim…’ ayeti ancak Gadir gibi büyük bir olayla açıklanabilir.
Düşmanları umutsuzluğa düşüren şey neydi? Namaz mı, zekât mı, cihat mı? Hayır. Bu ifade hiçbir fer’i hüküm hakkında kullanılmamıştır. O halde burada söz konusu olan şey İslam toplumunun liderliği, yönetim sistemi ve imamet meselesidir.
Evet, insanlar bu ilkeden sapabilirler; nitekim saptılar. Emeviler ve Abbasiler uzun yıllar hilafet ve imamet adı altında saltanat kurdular. Ancak bu durum Gadir’in felsefesine zarar vermez. Çünkü Gadir’in özü bir şahsın atanması değil, bir ölçü ve kuralın belirlenmesidir.
İnsanlık tarih boyunca birçok yönetim biçimi yaşamıştır. İslam ise bu güç ve iktidar modellerini kabul etmez; imameti kabul eder.
Gadir’de şu ilke konulmuştur: İslam toplumunda monarşik yönetim yoktur, şahsi yönetim yoktur, servet ve zorbalığa dayalı yönetim yoktur, aristokratik yönetim yoktur, halka karşı kibirli yönetim yoktur, ayrıcalıkçılık ve aşırı menfaatçilik yoktur, şehvet ve çıkar üzerine kurulu yönetim yoktur.
Bu ilke ortaya konulduğunda, ‘Bugün inkâr edenler dininizden ümitlerini kestiler’ ayetinin anlamı ortaya çıkar. Çünkü dinin yönünü değiştirebilmek için önce onun yönetim çekirdeğini değiştirmek gerekir. Evet, uygulamada sapmalar oldu; ancak onlar kuralı değiştiremediler.”
Dördüncü Ders: İmametin Tebliği Neden 23 Yıllık Risaletle Eşdeğer Görülmüştür?
Gadir’in bir diğer dersi, Tebliğ Ayeti’ndeki sert ilahi üslubun açıklanmasıdır. Neden imametin ve toplum yönetiminin açıklanmaması, peygamberliğin bütün çabalarının boşa gitmesiyle eş tutulmuştur?
Aynı konuşmanın devamında şöyle buyurulmaktadır:
“‘Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et; eğer bunu yapmazsan O’nun risaletini yerine getirmemiş olursun’ ayetinin anlamı burada ortaya çıkmaktadır.
Peygamber 23 yıl boyunca mücadele etmiş, Mekke ve Medine’de çile çekmiş, savaşlar vermiş, fedakârlıklar göstermiştir. Nasıl olur da bir mesele tebliğ edilmezse bütün bu emekler yok sayılır?
Bu, birkaç fer’i hüküm olamaz. Bundan çok daha büyük bir meseledir. O da imamettir. İlk imam kimdir? Bizzat Peygamber’in kendisidir. Sonra da Ali bin Ebu Talib ve diğer imamlar gelir.”
Beşinci Ders: Kur’ani Değerlerin Doğal Sonucu Olarak İmamet Modeli
Bu değer merkezli derslerin sonuncusu, bütün İslam dünyasındaki düşünürleri ve aydınları Kur’an’ın ölçülerine göre hüküm vermeye davet etmektedir. Çünkü toplumun yönetimi konusunda Kur’ani değerler esas alındığında ulaşılan sonuç, İmam Ali’nin imamet modeli dışında başka bir şey olmayacaktır.
Konuşmanın sonunda şöyle denilmektedir:
“Bugün İslam dünyasında Kur’an’a ve Kur’an’ın insan toplumlarının hayatı için belirlediği ölçülere başvuran herkes, Emirü’l-Müminin’in imameti sonucundan başka bir sonuca ulaşamaz.
Bu bizim iddiamızdır ve bunu ispatlayabiliriz. İslam dünyasındaki aydınlar, düşünürler ve farklı inançlarla yetişmiş insanlar, eğer Kur’an’ı ve onun toplumsal hayat için ortaya koyduğu değerleri ölçü kabul ederlerse, İslam toplumlarını yönetecek kişinin Ali bin Ebu Talib gibi biri olması gerektiği sonucuna varacaklardır. Yol budur; yol imamettir. İşte Gadir’in mesajı budur.”




















