کارگر
Tahran Bölgeyi Yeniden Dizayn Edecek Güçte
Financial Times’ın İran askeri akademileri ile savunma dergilerinde yayımlanan makaleler üzerine yaptığı inceleme, Tahran’ın Ukrayna savaşını insansız hava araçları, yapay zeka destekli hedefleme ve düşük maliyetli muharebe teknikleri açısından bir laboratuvar gibi değerlendirdiğini ortaya koydu. Analiz, İran’ın bu birikimle ABD ve İsrail karşısındaki askeri stratejisini yeniden şekillendirdiğini, ordunun yapısındaki kırılganlıkları ise perde arkasından okumayı mümkün kıldığını gösterdi.
ABD ve İsrail’le fiili çatışma sürecine giren İran’ın son yıllarda nasıl bir askeri hazırlık yürüttüğü, İngiliz Financial Times’ın kapsamlı araştırmasıyla daha net ortaya çıktı. Gazetenin ulaştığı analizlere göre İran ordusu ve Devrim Muhafızları’na bağlı çevrelerde kaleme alınan yüzlerce makale, Ukrayna savaşından çıkarılan derslerin Tahran’ın savunma doktrininde belirleyici hale geldiğini gösteriyor. Özellikle İHA üretimi, yapay zeka entegrasyonu, çevik muharebe yapıları ve hava gücünün yeniden tahkimi gibi başlıklar, İran’ın yeni dönemde askeri kapasitesini hangi eksenlerde güçlendirmeye çalıştığını gözler önüne seriyor. Askeri uzmanlar, İran savaşının ABD ordusunu çok yıprattığını ve Tahran yönetiminin Ortadoğu’yu yeniden dizayn edebilecek bir güce ulaştığı görüşünde.
ABD ve İsrail ile fiili bir savaşın içinde olan İran’ın askeri stratejilerini nasıl şekillendirdiği, İngiliz Financial Times gazetesinin kapsamlı araştırmasıyla ortaya kondu. FT, İran Devrim Muhafızları ve düzenli ordusunun en önemli akademilerine bağlı dergilerde son beş yılda yayımlanan 300’den fazla makaleyi inceledi.
Üst düzey komutanlar, hırslı subaylar ve akademisyenler tarafından kaleme alınan bu makaleler, kapalı kutu olan İran askeri teşkilatının zihin yapısına, teknolojiyi nasıl önceliklendirdiğine ve iç zaaflarına dair benzersiz bir pencere sunuyor.
UKRAYNA LABORATUVARI: 3D YAZICILAR VE UCUZ İHA’LAR
FT’nin analizine göre, İranlı komutanlar ABD ve İsrail ile yaşanan çatışmalar öncesinde Ukrayna savaşını titizlikle inceledi. Tahran’ın kuzeyindeki önemli bir muharebe okulunu yöneten Komutan Hossein Dadvand’ın kaleme aldığı makaleler, bu incelemenin boyutlarını gözler önüne seriyor.
Dadvand makalelerinde, Ukrayna’nın savunma üretimindeki direncini ve ucuz insansız hava araçlarının (İHA) seri üretimi için 3D yazıcıların kullanılmasını detaylıca analiz ediyor. Dadvand’ın üstlerine yaptığı çağrıda; İran’ın İHA’lara yatırım yapması, daha çevik muharebe birimleri kullanması ve silahlarına yapay zeka (AI) entegre etmesi gerektiği vurgulanıyor.
ÖLDÜRÜLEN SAVUNMA BAKANI’NIN SU-35 ISRARI
İncelenen belgeler, İran askeri birimleri arasındaki kaynak rekabetini de açığa çıkardı. 28 Şubat’ta düzenlenen bir hava saldırısında hayatını kaybeden eski Savunma Bakanı ve Hava Kuvvetleri Komutanı Aziz Nasırzade’nin, atanmadan birkaç ay önce kaleme aldığı bir makale dikkat çekici.
Nasırzade bu makalesinde, İran’ın yıpranmış savaş uçağı filosunu Rusya’dan Su-35’ler satın alarak acilen yeniden inşa etmesi gerektiği konusunda Tahran’ı uyarıyor. Pahalı Su-35’lerin alımı ordu içinde tartışma konusu olsa da, Nasırzade’nin savunma bakanı olmasından kısa bir süre sonra Tahran bu uçakları (henüz teslim edilmemiş olsalar da) alacağını doğrulamıştı. Nasırzade ayrıca, intihar dronelarının hava kuvvetlerine entegre edilmesini ve hedef seçiminde yapay zekanın kullanılmasını önermişti.
ORDUNUN İÇ YÜZÜ: AYRIMCILIK, İNTİHAR VE SAPKIN TARİKATLAR
Stratejik makalelerin yanı sıra, ordunun iç dinamiklerine dair yapılan anket çalışmaları da FT’nin merceğine takıldı. Eski ABD istihbarat yetkilisi Michael Connell, bu tür makalelerin İran ordusunun günlük yaşamına dair çok değerli bilgiler sunduğunu belirtiyor.
İncelenen makalelerde öne çıkan iç kriz başlıkları şunlar:
Askeri Hastanelerdeki Kriz: Özel sektör tedarikçilerine aşırı bağımlılık nedeniyle hastanelerin krizlere karşı savunmasız kalması ve gelir getirici sivil hastalara öncelik verilerek temel işlevlerin ihmal edilmesi.
Askeri Psikoloji ve Ayrımcılık: Askerler arasındaki intihar düşüncelerini önlemeye yönelik araştırmalar. Ayrıca askeri akademilerdeki öğrencilerin yoksulluk veya etnik kökenleri nedeniyle ciddi ayrımcılığa uğradıklarını rapor etmeleri.
Sapkın Tarikatlar: Askerlerin “sapkın tarikatlara” katılma eğilimlerinin engellenmesinin önemine dair uyarılar.
ABD “ZAYIFLAMIŞ” GÖRÜLÜYOR
Uzmanlar, bazı makalelerin metodolojik olarak zayıf olsa da İranlı subayların zihniyetini anlamak açısından kritik olduğunu vurguluyor. Makalelerin çoğunda Washington’ın askeri gücünün zayıfladığı ve İran’ın Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmesi için fırsatlar olduğu işleniyor. Dış politikaya yönelik analizlerde ise İsrail ile yakın bağları bulunan komşu Azerbaycan, İran için sıklıkla bir “güvenlik endişesi” olarak değerlendiriliyor/karar
Hürmüz Boğazı İçin Kritik Şartlar: İran’dan Geçici Açılma Kararına Net Çizgiler
İran’a yakın bilgili bir kaynak, Hürmüz Boğazı’nın geçici olarak yeniden açılmasına ilişkin önemli detayları açıkladı.
Söz konusu kaynak, Fars News’e yaptığı açıklamada, İran ile ABD arasında iki haftalık ateşkes çerçevesinde Hürmüz Boğazı’na ilişkin varılan mutabakatın yeni boyutlarını ortaya koydu.
Kaynağa göre, Pakistan’ın arabuluculuğunda ateşkes planının başlangıcında İran’ın her gün belirli sayıda geminin geçişine izin vermesi öngörülmüştü. Ancak Lübnan’da ateşkesin uygulanmaması ve ateşkesin Hizbullah ile İsrail arasında da geçerli olacak şekilde genişletilmemesi üzerine İran, boğazdan gemi geçişine ilişkin anlaşmayı askıya aldı.
Aynı kaynak, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için üç temel şart belirlediğini bildirdi:
Birinci şart kapsamında, yalnızca ticari gemilerin geçişine izin verilecek, askeri gemilerin geçişi yasaklanacak ve gemiler ile yüklerinin düşman ülkelerle bağlantılı olmaması gerekecek.
İkinci olarak, gemilerin İran tarafından belirlenen güzergâhı takip etmesi zorunlu olacak.
Üçüncü şart ise, tüm geçişlerin İranlı yetkili güçlerle koordinasyon içinde gerçekleştirilmesi. Kaynak, savaş öncesinde ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM), Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı üzerindeki yönetimini kabul ettiğini hatırlattı.
Kaynak ayrıca, bu düzenlemelerin bazı şartların yerine getirilmesine ve özellikle Lübnan’daki ateşkesin uygulanmasına bağlı olduğunu vurguladı. Deniz ablukasının devam etmesi durumunda bunun ateşkes ihlali sayılacağı ve bu durumda Hürmüz Boğazı’ndan geçişlerin tamamen dildi.urdurulacağı ifade ed
Kara Savaşı Başlatılırsa Ne Olur?
İran’a karşı ABD-İsrail ortak Epstein Çetesi tarafından başlatılan savaşın 26. Gününe girmiş bulunuyoruz.
Savaş son şiddetiyle devam etmesine rağmen İran’ın düşmanları hiç bir hedeflerine ulaşabilmiş değiller. İslam Cumhuriyeti eskisinden daha güçlü bir şekilde ayaktadır.
Müslüman İran halkı şimdiye kadar hiç olmadığı kadar birbirine kenetlenmiş ve savaş cephesinin önemli bir faktörü olarak İslam Nizamının, İnkılap Liderinin, askeri güçlerin yanında olduğunu ispatlamak için her gün onlarca şehid veriyor ama meydanları terketmiyor.
Askeri güçlerin düşman karşısındaki direnişi ve karşı saldırıları kimsenin beklemediği düzeyde devam etmekte ve düşmana yeni sürprizler yaşatmaktadır. Hürmüz Boğazını düşman ülkelere kapatarak körfezden enerji akışını büyük ölçüde azaltmakta ve böylece başta ABD olmak üzere dünya enerji piyasalarını baskı altında tutmaktadır.
Epstein Çetesi girdiği bataklıktan kurtulmanın yollarını aramaktadır. İran’a komşu bölge ülkeler hükümetleri aracılığı ile ateşkes ve anlaşma peşinde olduğunu artık gizlemiyor.
İran silahlı kuvvetlerinin füze ve ihalar kullanarak Filistin’i işgal eden Siyonist rejimin askeri, istihbarat ve lojistik merkezlerine ilaveten ABD’ye topraklarını ve askeri imkanlarını kullandıran ülkelerdeki üslere yönelik saldırıları ise başarıyla devam etmektedir.
Gelinen aşamada hedeflerine ulaşamayan saldırgan ABD-İsrail geri adım atmak zorunda kalarak ateşkes yolları ararken Suudi Hanedanlık Rejimi ile BAE Şeyhliği ise son günlerde Epstein Çetesini İran’a karşı kara savaşı açmaya teşvik ediyorlar.
Rejimlerinin güvenliği ve varlığını ABD’ye borçlu olan bu hanedanlıklar efendileri ABD’nin İran karşısındaki yenilgisini bir türlü içlerine sindiremiyorlar. Çünkü ABD’nin bölgeyi terketmesi durumunda kendi halklarının itirazları ve ihanetlerinden dolayı İran’ın cezalandırmasıyla yüz yüze geleceklerini şimdiden görüyorlar. Bunun için de ABD ve İsrail’den daha çok İran’a kara saldırısı başlatmaya hevesli görünüyorlar.
Ancak ABD böyle bir kara saldırısına istekli değil. Çünkü ABD 2.Dünya Savaşı’ndan bu yana Kore Yarımadası, Vietnam, Afganistan ve Irak’ta girdiği kara savaşlarının hiç birinden sonuç alamamışken İran’a karşı böyle bir savaşta onbinlerce askerini kaybetmeyi göze alamıyor.
ABD katılmadan körfezdeki bu kukla rejimler Mısır, Ürdün ve öteki Arap ülkeleri orduları ile kara güçleri toplamının da İran karşısında bir varlık gösteremeyeceği açıktır. Çünkü bu ülkeler daha önce Saddam Rejimi tarafından 1980 yılında başlatılan ve sekiz yıl süren savaşa doğrudan ve dolaylı olarak katılmış ve hep birlikte yenilmişlerdi. Denediklerini yeniden denemeye kalkışmaları aptallık olur.
Suudi ve BAE başka bir çılgınlığa daha kalkışarak İran’a karşı Sünni ülkeler ordularını kiralama deliliğine başvurup mezhep savaşı başlatmaları durumunda ise karşılarında İran, Irak ve Yemen’in dört milyonluk bir askeri kara gücüyle savaşmak zorunda kalırlar.
Güneyden harekete geçecek Yemen’in bir milyonluk cesur ordusu İsrail sınırına kadar Arabistan topraklarını kısa sürede fethedebilir ve Kızıldeniz ve Bab’ul Mendeb Boğazını kontrolüne geçirebilir. Zaten İsrail ile sınır olmaya can atan Yemenli mücahitler tetikte bekliyorlar.
Kuzeyde ise halihazırda zaten ABD ve İsrail ile sınırlı çatışmalar halinde olan Haşdi Şa’bi ordusuna resmi Irak ordusu da katılması da an meselesidir.
Neresinden bakılırsa bakılsın bir kara savaşında herkesten önce Suudi hanedanlığı ve Körfez kıyısındaki öteki şehlik ve emirliklerin köksüz varlığı sona erecektir.
Devam eden savaş hangi şartlarda sona ererse ersin bölge 28 Şubat 2026 öncesi dengelere asla geri dönmeyecektir. Düşmana yataklık yapanlar, düşmanı İran’a saldırmaya teşvik edenler, askeri varlıkları ve silahlarını düşmanın emrine veren hainler er veya geç cezalarını bulacaktır. Bu ülkeler halkları bu hakaret, aşağılık ve zillete daha fazla tahammül etmeyecektir.
Ziya Türkyılmaz
İran'ın dondurulmuş varlıkları nelerdir ve nerede tutulmaktadır?
"İran, görüşmelerin bir parçası olarak ABD'nin dondurulmuş varlıklarını serbest bırakmasını istiyor. Bu para, ülkenin yıpranmış ekonomisini yeniden inşa etmesine yardımcı olabilir."
ABD ve İran arasında savaşı sona erdirmeyi amaçlayan ikinci tur görüşmeler için ivme kazanırken, en önemli anlaşmazlık noktalarından biri Tahran'ın diğer ülkelerde dondurulmuş varlıkları oldu.
İran ekonomisi, ABD ve diğer ülkeler tarafından uygulanan yaptırımlar nedeniyle yıllardır kötü durumda. Bu yaptırımlar, 1979'dan beri uygulanıyor; ilk olarak İslam devriminin ardından Tahran'daki Amerikan büyükelçiliğinde tutulan ABD rehineleri nedeniyle, daha sonra ise İran'ın nükleer ve balistik füze programları nedeniyle daha da artırıldı. Bu önlemler, Tahran'ın petrol satışlarından elde edilen gelirler gibi kendi varlıklarına erişimini kısıtladı; bu varlıklar yabancı bankalarda donduruldu.
10 Nisan'da, Pakistan'da ateşkes görüşmelerinin ilk turu başlamadan önce, İran parlamentosu başkanı Muhammed Bağher Ghalibaf, X kanalında yaptığı açıklamada, müzakerelere başlamadan önce İran'ın dondurulmuş varlıklarının (yabancı bankalarda dondurulmuş gelirler) serbest bırakılması gerektiğini söyledi .
Bir gün sonra Pakistan'ın başkenti İslamabad'da yapılan ateşkes görüşmelerinde , Washington'un ülke dışında tutulan İran varlıklarının en azından bir kısmının dondurulmasını kaldırmayı kabul ettiği yönünde bazı haberler ortaya çıktı. Ancak ABD hükümeti bu haberleri hızla yalanlayarak, söz konusu varlıkların dondurulmuş halde kaldığı konusunda ısrar etti.
Ortadoğu'da 22 Nisan sabahı erken saatlerde sona erecek olan mevcut ABD-İran ateşkesinden önce, görüşmelerin önümüzdeki günlerde yeniden başlaması beklenirken, bu gerginliğin yeniden ortaya çıkması öngörülüyor.
Peki İran'ın dondurulmuş varlıklarının sayısı ne kadar, Tahran neden bunlara erişemiyor, bu fonlar şu anda nerede ve İran için neden önemli?
İran'ın dondurulmuş varlıklarının hacmi ne kadar?
İran'ın dondurulmuş varlıklarının kesin miktarı belirsiz olsa da, resmi İran raporları ve uzmanlar, yurtdışındaki dondurulmuş İran varlıklarının toplam miktarını 100 milyar dolardan fazla olarak belirtiyor.
Ortadoğu Küresel İlişkiler Konseyi'nde misafir kıdemli araştırmacı olan Frederic Schneider, Al Jazeera'ye verdiği demeçte, bu varlıkların İran'ın yıllık olarak petrol satışından elde ettiği gelirin yaklaşık dört katı olduğunu söyledi.
"Bu, özellikle on yıllardır ABD öncülüğündeki yaptırımlar altında acı çeken bir toplum için çok önemli bir meblağ," dedi.
Ancak, ABD'nin bu varlıkları serbest bırakması durumunda bile, bunların nasıl kullanılacağına dair şartlar koyup koymayacağının belirsizliğini koruduğunu da sözlerine ekledi.
"İran'ın bu varlıklara kesinlikle çok ihtiyacı var, ancak yaptırımların son derece kaotik geçmişi ve ABD tarafında detayları müzakere edecek uzmanların bulunmaması nedeniyle İran şüpheci yaklaşıyor," dedi.
Eski ABD Başkanı Barack Obama döneminde Hazine Bakanı olan Jacob Lew, 2016'da İran'ın tüm yaptırımlar kaldırılsa bile yurtdışında dondurulmuş varlıklarının tamamına erişemeyeceğini söylemişti. O dönemde İran, yaptırımların hafifletilmesi karşılığında nükleer programını sınırlandıran tarihi bir anlaşmayı ABD ve diğer ülkelerle kabul etmişti.
Lew, Kongre'ye gerçekte İran'ın dondurulmuş varlıklarının en iyi ihtimalle sadece yarısına erişebileceğini, çünkü geri kalanının daha önce vaat edilen yatırımlara veya kredi geri ödemelerine ayrıldığını söylemişti.
Şu anda Tahran'ın ateşkes görüşmelerindeki en önemli talebi, güven artırıcı bir önlem olarak dondurulmuş varlıklarından en az 6 milyar doların serbest bırakılmasıdır.
Dondurulmuş varlıklar nelerdir?
Bir kişinin, şirketin veya ülkenin merkez bankasının fonları, varlıkları veya menkul kıymetlerinin başka bir ülkenin yetkilileri veya küresel bir kuruluş tarafından geçici olarak alıkonulması, varlıkların dondurulması anlamına gelir.
Bu durum, yaptırımlar, mahkeme kararları veya diğer düzenleyici nedenlerden dolayı sahiplerin bu varlıkları satma yeteneğini kısıtlamaktadır.
Varlıklar bir mahkeme, başka bir ülke veya uluslararası kuruluş ya da bir bankacılık kurumu tarafından dondurulabilir. Resmi olarak ülkeler, başka bir ulusun veya şirketin varlıklarını suç faaliyetleri, kara para aklama veya uluslararası hukukun ihlali suçlamaları nedeniyle dondurduklarını söylerler.
Ancak bu uygulamanın eleştirmenleri, uygulamanın Batı'nın rakiplerini hedef almak için seçici bir şekilde kullanıldığına işaret ediyor; örneğin İsrail, insan hakları ihlalleri, yasadışı savaşlar yürütme ve apartheid uygulama konusunda defalarca suçlandı. Buna rağmen, İsrail'in yurtdışındaki varlıkları hiçbir ülke tarafından dondurulmadı.
Buna karşılık, İran, Rusya, Kuzey Kore, Libya, Venezuela ve Küba, varlıkları yabancı hükümetler tarafından dondurulan ülkelerden bazılarıdır. Hepsini birbirine bağlayan ortak nokta: ABD'nin uluslararası düzene hakimiyetine karşı olmaları veya geçmişte karşı çıkmış olmalarıdır.
İran'ın dondurulmuş varlıkları neden var?
ABD hükümet arşivlerine göre , ilk mal varlığı dondurma işlemi Kasım 1979'da dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter'ın İran'ın "ABD'nin ulusal güvenliği, dış politikası ve ekonomisi için alışılmadık ve olağanüstü bir tehdit oluşturduğunu" söylemesiyle gerçekleşti.
O sırada İranlı öğrenciler Tahran'daki ABD büyükelçiliğinde 66 Amerikan vatandaşını rehin tutuyordu.
Dönemin Hazine Bakanı William Miller, gazetecilere İran'ın o zamanki likit varlıklarının 6 milyar dolardan az olduğunu, bunun en büyük bileşeninin ise New York Federal Rezerv Bankası'nda tutulan 1,3 milyar dolarlık Hazine tahvilleri olduğunu söylemişti. 1981'de Cezayir'in arabuluculuğuyla ABD ve İran arasında imzalanan Cezayir Anlaşmaları, İran'ın o sırada Tahran'da hâlâ rehin tutulan 52 Amerikalı esiri serbest bırakması karşılığında ABD'nin bu varlıkların önemli bir kısmını dondurma kararını kaldırmasıyla sonuçlandı.
Ancak sonraki yıllarda ABD ile İran arasındaki ilişkiler giderek kötüleşti; Washington, Tahran'ın nükleer programından rahatsızlık duyuyordu.
İran, uranyum zenginleştirme programının yalnızca sivil enerji amaçlı olduğunu her zaman savunmuştur; oysa bu program kapsamında uranyumu, bu amaç için gerekli eşiğin çok ötesinde zenginleştirmiştir.
İsrail ve ABD, İran'ı nükleer silah geliştirmek için uranyum zenginleştirmekle defalarca suçladı. ABD ve müttefikleri, özellikle Avrupa, ülkeye birçok yaptırım uyguladı; ancak Ortadoğu'da gizli bir program yoluyla nükleer silah ürettiğine inanılan tek ülke olan İsrail, bu tür bir incelemeyle karşılaşmadı.
2015 yılında İran, ABD Başkanı Barack Obama'nın arabuluculuğuyla dünya güçleriyle Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA) adı verilen bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşma kapsamında Tahran, nükleer programını küçültmeyi kabul etti ve sonuç olarak o dönemde yurtdışındaki varlıklarının çoğuna yeniden erişim sağladı.
Ancak 2018'de, başkanlığının ilk döneminde Donald Trump, anlaşmayı "tek taraflı" olarak nitelendirerek ABD'yi tek taraflı olarak anlaşmadan çekti ve İran'a yeniden yaptırımlar uygulayarak yurt dışındaki varlıklarını bir kez daha dondurdu.
2023 yılında ABD ve İran, Tahran'ın beş ABD-İran vatandaşını serbest bırakması karşılığında ABD'nin ülkede hapsedilen birkaç İranlıyı serbest bırakmasını ve İran'a milyarlarca dolarlık dondurulmuş fonlara erişim sağlamasını öngören bir mahkum takası anlaşması imzaladı. Söz konusu fonlar, ABD yaptırımları nedeniyle Güney Kore'de dondurulmuş olan 6 milyar dolarlık petrol gelirinden oluşuyordu.
Plan kapsamında para, denetim amacıyla Katar'a aktarılmıştı. Ancak ertesi yıl, ABD Başkanı Joe Biden, İran'ın İsrail'e yönelik füze ve insansız hava aracı saldırısına karşılık olarak İran'a yeni yaptırımlar uyguladı ve bu da İran'ın Doha'daki bu varlıklara erişimini bir kez daha kaybetmesine yol açtı.
ABD'nin yanı sıra Avrupa Birliği de İran'ın insan hakları ihlalleri, nükleerle ilgili uyumsuzluk, terörizm ve Rusya'nın Ukrayna'ya karşı savaşını destekleyen insansız hava aracı programı iddiaları nedeniyle İran Merkez Bankası varlıklarının bir kısmını dondurdu.
İran'ın dondurulmuş varlıklarını hangi ülkeler elinde tutuyor?
İran'ın dondurulmuş varlıkları birçok ülkenin elinde bulunuyor.
Her ülkenin şu anda elinde bulundurduğu kesin miktar belirsiz olsa da, İran medyası daha önce İran'ın önemli petrol müşterilerinden biri olan Japonya'nın yaklaşık 1,5 milyar dolar, Irak'ın yaklaşık 6 milyar dolar, Çin'in en az 20 milyar dolar ve Hindistan'ın 7 milyar dolar petrol bulundurduğunu bildirmişti.
ABD'nin doğrudan dondurulmuş İran varlıklarından yaklaşık 2 milyar dolar tutarında bir kısmı elinde bulundururken, Lüksemburg gibi AB ülkelerinin elinde ise yaklaşık 1,6 milyar dolar civarında varlık bulunuyor.
Katar, Güney Kore'den İran'a ödeme yapmak üzere gönderilen ancak daha sonra ABD tarafından bloke edilen yaklaşık 6 milyar doları elinde bulunduruyor.
Varlıkların dondurulmasının kaldırılması İran için neden önemli?
İran ekonomisi krizde; on yıllardır uygulanan yaptırımlar petrol ihracatını sınırladı ve yatırım çekme, sanayi ve teknolojisini modernize etme yeteneğini sekteye uğrattı.
Enflasyondaki artış ve riyal'in değer kaybetmesi, Aralık ve Ocak aylarında kitlesel protestolara yol açtı ve bu protestolar daha sonra iktidardaki kuruluşu hedef alan daha büyük bir kampanyaya dönüştü. Güvenlik güçlerinin baskısı sırasında binlerce kişi öldürüldü. İranlı yetkililer, ABD ve İsrail tarafından finanse edilen ve silahlandırılan "teröristlerin" bu cinayetlerden sorumlu olduğunu iddia ediyor. Trump yakın zamanda ABD'nin bazı protestocuları silahlandırdığını doğruladı.
Bu bağlamda, dondurulmuş varlıklar İran'ın kolaylıkla kullanabileceği kilitli nakit anlamına geliyor: 100 milyar dolar, ülkenin GSYİH'sının neredeyse dörtte birini temsil ediyor.
Cambridge Üniversitesi'nde İran konusunda uzmanlaşmış uluslararası politika alanında akademik direktör ve öğretim görevlisi olan Roxane Farmanfarmaian, Al Jazeera'ye verdiği demeçte, İran'ın varlıklarının dondurulmasının kaldırılmasının ülke için önemli olacağını söyledi.
"Bu, örneğin petrol satışlarından elde ettiği döviz cinsinden fonları kendi ekonomisine geri aktarabilmesi anlamına gelir. Ayrıca, döviz dalgalanmaları üzerinde kontrol sahibi olmasını ve böylece örneğin Aralık 2025 protestolarını tetikleyen döviz dalgalanmalarına karşı savunmasız kalmasını önleyecektir," dedi.
İran'ın petrol sahaları, su sistemleri ve elektrik şebekeleri de dahil olmak üzere önemli sektörlerinin altyapı gerilemesiyle karşı karşıya olduğunu ve ülkenin bu varlıklara serbest erişim sağlaması durumunda hepsinin iyileştirmelerden fayda göreceğini belirtti. Varlıklar sayesinde İran'ın yabancı şirketlere ve kendi sanayisine iyileştirmeler için ödeme yapabileceğini söyledi.
"Elbette, [İran] savaştan sonra yeniden yapılanmak zorunda kalacak ve serbest kalan kaynaklar bu süreci anında daha hızlı ve verimli hale getirecektir," dedi.
"Dondurulmuş fonlara erişim sağlanması, hükümetin ihtiyaç duyduğu ekonomik büyümeyi hızlandıracak, halkla ilişkilerini iyileştirecek ve yaptırım rejimlerinin kaçınılmaz bir sonucu olan yolsuzluğu ortadan kaldırma sürecini başlatacaktır," diye ekledi.
York Üniversitesi'nde siyaset bilimci olan Chris Featherstone, Al Jazeera'ye verdiği demeçte, ABD'nin İran'ın varlıklarının dondurulmasını kaldırıp kaldırmayacağına ilişkin kararının aynı zamanda kritik bir diplomatik mesaj niteliği taşıyacağını söyledi.
Featherstone, “Uluslararası alanda, varlıkların dondurulmasının kaldırılması, ABD'nin İran ekonomisi üzerindeki baskısının azalmasına işaret edebilir” dedi. “Bu, diğer uluslararası aktörlerin ve bölgesel komşuların daha fazla katılımını sağlayarak ticaretin ve entegrasyonun gelişmesine olanak tanıyabilir.”
"Ancak, Trump yönetiminin uluslararası politikaya ve İran'la savaşa yönelik öngörülemeyen yaklaşımı göz önüne alındığında, bu durum aynı zamanda ABD'nin müttefiklerinin ve düşmanlarının Trump yönetiminin bir sonraki hamlesini tahmin etmesinin ne kadar zor olduğunun bir başka kanıtı olarak da yorumlanabilir."(El Cezire)
İran Destan Yazıyor
"İslâm ümmetinin yüz yıldır yapamadığını İran İslâm Cumhuriyeti bi iznillah şimdi yapıyor... Bazı mezhep fanatikleri, "12 Gün Savaşı" esnasında İran için, "tiyatro yapıyorlar, danışıklı dövüş yapıyorlar, İran bugüne kadar hangi gâvur ülke ile savaşmış?" diyorlardı. Ayrıca İran'ı küçümsemek ve tahkir etmek için, "İran kartondan kaplan" diyorlardı. Sırf mezhep taassubu ile attığınız iftiralar ahirette boynunuza dolanacak. Kimin "kartondan kaplan" olduğunu şimdi gördünüz. Bu metafor aslında bugün ABD için geçerli..."
Sabateist olmadığını, Sokollu Mehmed Paşa'nın 101'nci kuşak torunu olduğunu söyleyen ve "Sırp devşirmesi" olarak kendisini tanımlayan Sabah Gazetesi eski patronu Dinç Bilgin, 12 Nisan 1996 tarihinde Siyonist çetenin, "Gazap Üzümleri" ismini verdiği harekâtla Lübnan’ı bombalaması olayını gazetesinin 8 sütunluk manşetine şöyle taşımıştı: "İsrail, Terörü İninde Vurdu." Alt başlıkta ise, "İsrail'den Müthiş Operasyon" vardı. Kısacası, Sabah Gazetesi'nin o günkü manşetinde Siyonist çetenin Lübnan’a yönelik katliamından övgü ile söz ediliyordu. Müslüman bir ülkede, Müslüman halka hitap eden bir gazetenin alçakça tasarlanmış manşeti böyleydi. Devran döndü, gün geldi, şimdi akıllara durgunluk veren müthiş operasyonlarla terörü ininde vuran İran İslâm Cumhuriyeti'ni görüyoruz...
Geçen yıl haziran ayında vuku bulan "12 Gün Savaşı" için bazı mezhep bağnazları, "danışıklı dövüş" ve "tiyatro" diyordu. Bu sefer bunu diyemediler. 28 Şubat tarihinde saldırıya uğrayan İran İslâm Cumhuriyeti misilleme hakkını öylesine güçlü darbelerle sürdürüyor ki, bugün İran Müslüman kamuoyu ve özgür ruhlu halklar nezdinde hayranlık uyandıran "takdir ve itibar kazanımı" elde etmiş oldu.
7 Ekim 2023'ten bu yana değil, uzun yıllardan beri Siyonist çetenin katliamlarına maruz kalan Gazze halkının yaşadığı acıları sadece kahır içerisinde ve başımız öne eğik izliyorduk. Mitingler yapıp Siyonist çete ve büyük destekçisi ABD'ye lânetler yağdırıyorduk. Hepsi bu kadar. Hep istiyorduk ki, Müslüman ülkeler bir şeyler yapsın. Açıkçası, İran'ın konsolide ettiği "Direniş Cephesi"nin bugüne kadar Siyonist çeteye vurduğu darbeleri yeterli bulmuyorduk. Az önce ifade ettiğimiz gibi, kimileri İran'ın Siyonist çeteye vurduğu darbeleri "tiyatro" ve "danışıklı dövüş" olarak yorumluyordu. Bazı kesimler ise "Direniş Cephesi"ni "İran'ın vekil güçleri" olarak tanımlıyordu. Oysa sahada Siyonist çete ve destekçilerine karşı verilen mücadele İran'ın ulusal refleksi adına değil, İslâm için, ilâhî kelimetullah için ve Filistin'in mazlum halkı adına verilen bir savaştı. Aslında bu savaş sadece İranlı yöneticileri değil, bütün Müslüman ülkelerin liderlerini sorumlu kılmaktadır. İslâm ümmeti için kutsal Filistin toprakları ne anlam ifade ediyorsa, yöneticiler için de aynı manayı ifade ediyor. Bu nedenle sorumluluk ve mesuliyet Müslüman ülke liderlerine ait. Hiçbir mazeret Filistin'e bigâne kalmayı meşru kılmaz. Bugün bu sorumluluğu tek başına üstlenmiş olan İran İslâm Cumhuriyeti'dir. İran bütün kuşatılmışlığına ve ümmetin diğer liderleri tarafından yalnız bırakılmışlığına rağmen büyük başarılara imza atarak bu savaşı sürdürüyor olması elbette takdire şayan. Başlığımızı, "İran Destan Yazıyor" olarak tanımlamamız yerinde bir tespit olsa gerek. TV yorumcularının hayret ve hayranlık içerisinde dile getirdiği gibi, "Doğrusu İran'dan böyle bir performans beklemiyorduk." İran bölgede Arap ülkelerine konuşlanmış olan ABD üslerini tek tek vurup tesirsiz hâle getirmesi, işgalci İsrail'in hayat damarı olan en stratejik tesislerini balistik ve hipersonik füzelerle vurması, USS Abraham Lincoln uçak gemisini vurduğu füzelerle bölgeden kovması, öte yandan Hürmüz Boğazı'nı kapatıp oradaki geçiş güzergâhının inisiyatifini tamamen ele alması İran'ın bu savunma savaşında açık ara önde gittiğine delil olmaktadır.
Siyonist çetenin kolu/kanadı olan savunma sistemleri çöktü. Demir Kubbe kevgire döndü. 13 milyar dolarlık USS Abraham Lincoln uçak gemisi üç -dört füze ile çöp yığınına döndü. Bu başarı değil de nedir? Ama elbette nihai hedef bu değil. Nihai hedef, İslâm coğrafyasının sırtına saplanmış olan işgalci İsrail'in yok edilmesi ve İslâm coğrafyalarında var olan ABD üslerinin tamamen kapatılması.
Bu, bi iznillah bir gün mutlaka olacak... Yeterki İslâm ümmeti birlik ve dayanışma içerisinde olsun.
İran şu anda ümmet ve insanlık onuru adına 7 düvele ve ümmetin içerisindeki ABD ve Siyonist çete destekçilerine karşı tek başına mücadele veriyor. Saldırıya uğrayan İran, fakat 12 Müslüman ülke lideri tarafından kınanan İran...
İran, Filistin'e sahip çıkmanın bedelini ödüyor. Bedel ödüyor ödemesine ancak düşmana öyle darbeler vuruyor ki, bu savaş onu zafere götürecek bi iznillah.
İran İslâm Cumhuriyeti, 47 yıldan beri düşmana karşı büyük bir hazırlık içerisindeydi...
Müzakereler esnasında angajman kuralları çiğnenerek kalleşçe saldırıya uğrayan İran, iki saat içerisinde karşı atağa geçerek saldırgan Epstain çetesine darbe üzerine darbe indirmeye başladı.
Emperyalist ABD ve Siyonist çetenin İran'ı bombalası ve başta Devrim Lideri Seyyid Ali Hamaney ile birlikte komuta kademesinden üst düzey generallerin şehid edilmesi sonucu iç isyan çıkıp rejimin yıkılacağı beklentisine giren Trump manyağı ve kan içici Netanyahu büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. Bu saldırılar ve değerli liderlik kadrosundaki kayıplar İran halkının daha da kenetlenmesine neden oldu. Rejim muhalifleri bile milliyetçilik ve vatanperverlik duygularıyla devletlerine sahip çıkıyor. Kalplerinde maraz olan kesim ABD'ye teslimiyetin özgürlük değil, kölelik getireceğini anladığı için Trump melununun çağrısına itibar etmedi. Kısacası zillet ve köleliği kabul etmeyen İran'ın her kesim halkı beklenenin aksine melun Epstain çetesine karşı kenetlenmeyi ve direnmeyi tercih etti. İslâm nizamı adeta biat tazeledi.
Kenetlendiler, öfkelerini, "Amerika'ya ölüm, İsrail'e ölüm" sloganlarıyla dile getiriyorlar. İran destan yazıyor....
İslâm ümmetinin yüz yıldır yapamadığını İran İslâm Cumhuriyeti bi iznillah şimdi yapıyor. Elbette bu mukavemetin onlarca yıldır ön hazırlığı ile oldu. İran mesulleri devrimin ilk gününden itibaren boş durmadı. Allah Teâlâ, "Düşmanınıza karşı güç hazırlayın." (Enfâl: 60) diye buyuruyor. İran bunu yaptı. Balistik ve hipersonik füzelerle Siyonist çete tarihinde ilk defa böylesine yıkıcı darbeler yiyor. ABD bölge Arap ülkelerine yerleştirdiği üsleriyle Batı Asya'da caydırıcı güç olarak hegemonya kurmuş ve uzun yıllar bölge jandarmalığını sürdürüyordu. Söz konusu Arap ülkeleri zelil bir şekilde sığındıkları büyük şeytan ABD vasıtasıyla güvende olduklarını sanıyorlardı. Bırakalım Arap ülkelerinin güvenliğini, ABD kendi üslerini koruyamadı. İran'dan yediği darbelerden dolayı ikinci Vietnam sendromunu yaşamaya başladı. Hatırlayalım, 28 Aralık 2025-12 Ocak 2026 arası iki hafta süren olaylar esnasında ortalığı yakıp yıkan ayrılıkçı/terörist münafıklara seslenen Trump, "dayanın geliyoruz, size özgürlük getireceğiz, kamu binalarına saldırın" deyip duruyordu. Şimdi de ham hayallere kapılarak İran halkının İslâm nizamına baş kaldırmasını beklediler. Hevesleri yine kursaklarında kaldı...
Siyonist çete ve emperyalist ABD İran'ı bombalamaya başladıklarında böylesi bir misilleme beklemiyorlardı. Trump melunu birinci hafta "kazandık" deyip durdu. İkinci hafta, "kazanıyoruz" demeye başladı. Üçüncü hafta ise, "yardım gönderin" diye feryad etmeye başladı...
Muvaffak olamayacakları bir işe giriştiklerini anladıklarında Kürt örgütlerden yardım istediler. Fakat red cevabını aldılar. Öte yandan Körfez Arap krallıklarından fiilen savaşa iştirak etmelerini talep ettiler, olmadı.
Sahte Bayrak operasyonlarıyla Türkiye ve Azerbaycan'ı savaşa dahil etmek istediler, o da olmadı.
Bu sefer de çaresizlik içerisinde Avrupa Birliği'nden yardım talebinde bulundular. Avrupa Birliği, "Bu savaş İsrail'in şantajıyla başladı, bu bizim savaşımız değil" dedi. AB olmayınca NATO'yu yardıma çağırdılar. NATO çağrısı kabul görmeyince zelil bir şekilde Çin'den, Japonya'dan ve Güney Kore'den yardım istediler. Bunlardan da umduklarını bulamayınca gazeteler, "Trump Dünyaya Küstü" diye manşet atmaya başladı. Nasıl küsmesin ki? Hangi ülkeden yardım istese "red" cevabı ile karşılaşıyor. Şunu da itiraf etmiş olalım ki, İran'ın 4000 km'yi vuran füzeleri olmasa NATO ve Avrupa Birliği bu savaşa iştirak ederdi.
Hatırlayınız, büyük şeytan Amerika Irak'a saldırmadan önce 28 ülke ile koalisyon oluşturup bu savaşı öyle başlatmıştı. Çünkü Saddam'ın elinde uzun menzilli füze ve caydırıcı güç yoktu. Bu nedenle çakal sürüleri gibi Irak'ın üzerine çullandılar...
Emperyalist ABD ve Siyonist çete stratejik hesap hatası yaparak İran'a saldırdı. Koalisyona gerek kalmadan İran'ın işini bitireceklerini sandılar. Oysa baltayı taşa vurdular.
Saldırının ilk gününde İran'dan koşulsuz teslim olmasını isteyen büyük şeytan Trump, "İran'dan bunu beklemiyorduk" diyerek şimdi çaresizlik içerisinde el altından "ateşkes" için İran'a mesajlar yolluyor. İran, "Bu savaşı biz başlatmadık ama sonucu biz belirleyeceğiz" diyerek işgal altındaki topraklara saldırılarının dozajını her geçen gün arttırarak sürdürüyor. İran, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 51'nci maddesi gereği misilleme hakkını kullanmaya başladığı ilk günden itibaren bu savaşı açık ara önde götürüyor. ABD'nin uçak gemileri olası savaşlar için büyük bir caydırıcı güçtü. İran'ın 4 adet füzesi bu efsaneyi yerin dibine geçirdi.
USS Abraham Lincoln uçak gemisi İran'dan yediği darbe ile Hint Okyanusu'na kaçmak zorunda kaldı.
USS Gerald Ford uçak gemisi de füzelerin hedefi olunca, ABD bunu örtbas etmek adına "çamaşırhanede yangın çıktı" demeye başladı. Oysa yangın güvertedeydi. Bu sefer, "Çamaşırları güverteye asmışlar, orada yangın çıkmış" demeye başladılar! Elbette bu komik yalana kimse inanmadı ve alay konusu oldular...
Bir ayı geçen bu savaşta İran destan yazmaya ve düşmanını rezil etmeye devam ediyor. Demek oluyor ki, İran "tiyatro" yapmıyormuş. Demek ki, İran "kartondan kaplan" değilmiş.
Bazı mezhep fanatikleri, "12 Gün Savaşı" esnasında İran için, "tiyatro yapıyorlar, danışıklı dövüş yapıyorlar, İran bugüne kadar hangi gâvur ülke ile savaşmış?" diyorlardı. Ayrıca İran'ı küçümsemek ve tahkir etmek için, "İran kartondan kaplan" diyorlardı. Sırf mezhep taassubu ile attığınız iftiralar ahirette boynunuza dolanacak. Kimin "kartondan kaplan" olduğunu şimdi gördünüz. Bu metafor aslında bugün ABD için geçerli... (islamianaliz)
Hürmüz Boğazının Hukuki Statüsü ve Stratejik Önemi
ABD -İran savaşı yeni bir aşamaya gelmiş bulunuyor. Savaş taraflarının stratejik hamleleriyle devam ediyor. ABD İran’ın Jeo-politik üstünlüğünü elinden almak istiyor.
Hürmüz Boğazı’nın jeo-stratejik önemi gerçekten çok büyük ve bu konu siyasi tartışmalarla birlikte yeniden gündeme oturdu. Savaşın kaderi bu stratejik noktaya bağlı gibi görünüyor.
İran’ın kara suları içerisinde yer alan Hürmüz Boğazının uluslararası statüsü belli olmasına rağmen ABD ve bölge ülkeleri kasıtlı olarak bunu görmezden geliyorlar.
Denizler kanunları ve anlaşmalara göre “Hürmüz Boğazı” İran’ın karasuları içinde yer alsa da
Amerika “Hürmüz Boğazının” uluslararası bir su yolu olduğunu iddia ediyor.
Türkiye dahil küresel medya Amerika’nın iddiasının doğru olduğu yönünde bir algı oluşturmaya çalışıyor.
İran’ın çeşitli sebeplerden dolayı bu hakkını şimdiye kadar kullanmamış olması, bölge ülkeleri dahil tüm ülkelere her açıdan cömertçe kullandırması, ayrıca ABD’nin bu stratejik boğazı askeri açıdan da sultasını genişletmek için kullanması İran’ın hakkını ortadan kaldırmaz.
Amerika, İran’a karşı savaşında muharebelerle elde edemediğini müzakere masasında kazanmaya çalışmaktadır. Doğrudan saldırılarla hedeflerine ulaşamayan ABD birkaç günden beri savaşı farklı boyutlara taşıyarak stratejik hamlelerini sürdürüyor.
ABD, İran’ın devam eden savaşta kazandığı bölgesel jeopolitik nüfuzunu sınırlamayı hedeflerken; İran ise sahip olduğu jeo-stratejik avantajları bir güç faktörü olarak kullanmaya kararlı görünüyor.
Bu bağlamda Hürmüz Boğazı, küresel enerji ticareti açısından kritik bir konuma sahiptir.
Fars Körfezi’ni Umman Denizi ve Hint Okyanusuna bağlayan bu stratejik su yolu, dünya petrol, gaz ve petrokimya ürünlerinin yüzde yirmisi gibi önemli bir bölümünün geçtiği bir geçittir.
Hürmüz Boğazı’nın hukuki statüsü tartışmaya açılmaya çalışılsa da yaklaşık en dar bölümü 33 kilometre, yaklaşık 18 deniz mili genişliğindeki. Uluslararası deniz hukukunda her ülkenin sahilinden itibaren 12 millik kara suları hakkı olduğu dikkate alındığında bu boğazın 12 millik bölümü İran karasuları, 12 millik bölümü ise Umman karasuları içerisinde yer almaktadır. Bu durum, boğazın uluslararası sular statüsünde olmadığını göstermektedir.
Buna karşın Amerika ve bazı bölge ülkeleri, Hürmüz Boğazı’nın uluslararası geçişe açık bir su yolu olduğunu savunmakta ve bu doğrultuda hareket etmektedir. Küresel medyada da çoğunlukla bu görüşün öne çıkarıldığı görülmektedir.
Öte yandan İran’ın bugüne kadar bu yetkilerini sınırlı biçimde kullanmış olması, diğer aktörlerin boğazı serbestçe kullanmasına olanak sağlamıştır. Ancak İran’ın bu hakkını kullanmaması, hukuki haklarının ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir.
Sonuç olarak Hürmüz Boğazı, yalnızca coğrafi bir geçiş noktası değil; aynı zamanda uluslararası enerji güvenliği, bölgesel güvenlik ve güç rekabetinin kesiştiği kritik bir jeo-stratejik alan olmaya devam etmektedir.
İran, devam eden savaş vesileyle ABD ve müttefiklerinin zaaf noktalarını ve yumuşak karnını tesbit etmiş olarak Hürmüz Boğazı kartını kullanarak Hürmüz boğazının kontrolünün kendisinde olduğunu ve bu hakkından vazgeçmeyeceğinin altını çiziyor.
Amerika ise buna karşılık Hürmüz Boğazını ablukaya alarak İran’ı zor durumda bırakmayı planlıyor.
İran, ABD ve diğer ülkelerin stratejik zaaflarını bildiği için Hürmüz Boğazı üzerindeki hakkını bir jeopolitik koz olarak kullanıyor. Bu çerçevede İran, boğaz üzerindeki etkisini ve kontrol kapasitesini vurgulamakta; bu alandaki haklarından vazgeçmeyeceğini açık biçimde ifade etmektedir.
Buna karşılık Amerika ise, Hürmüz Boğazı’nda deniz güvenliği ve serbest geçişi sağlamak bahanesiyle askeri varlığını artırmayı ve İran üzerindeki baskıyı artırmayı hedeflemektedir. Bu bağlamda, savaşı Hürmüz Boğazı çevresinde yoğunlaştırıp denetim ve sınırlama politikaları uygulayarak İran’ı stratejik açıdan zor durumda bırakmayı planlıyor.
Hürmüz Boğazı, Fars Körfezi’ni açık denizlere bağlayan tek geçittir.
Hürmüz Boğazı’nın Ekonomik Önemi:
Hürmüz Boğazı, sadece enerji taşımacılığı açısından değil, aynı zamanda küresel ticaret ve üretim zincirleri bakımından da kritik bir öneme sahiptir. Fars Körfezi’ne kıyısı olan ülkelerin ve bu ülkelerle ekonomik iş birliği içinde bulunan devletlerin ticari çıkarları büyük ölçüde bu boğazın güvenliğine ve sürekliliğine bağlıdır.
Tarımsal Önemi:
Körfez ülkeleri, özellikle doğal gaz temelli gübre ve amonyak üretiminde önemli bir yere sahiptir. Bu ürünlerin Hürmüz Boğazı üzerinden dünya pazarlarına ulaştırılması, küresel tarım üretiminin sürdürülebilirliği açısından da kritik bir rol oynamaktadır. Eksikliği ise tarım ürünleri fiyatlarında beklenmedik artışlara ortam hazırlayacaktır.
Granül ürünler ve otomotiv sanayi:
Petrokimya türevli granül hammaddeler (plastik ve polimerler), otomotiv başta olmak üzere birçok sanayi kolunun temel girdilerindendir. Bu hammaddelerin önemli bir kısmı Körfez bölgesinden ihraç edilmekte ve Hürmüz Boğazı bu ticaretin ana geçiş noktalarından biridir.
Petrokimya ürünleri ayrıca elektronik, savunma sanayi, yazılım donanımları ve ileri teknoloji üretiminde dolaylı fakat vazgeçilmez girdiler sağlar. Bu nedenle Batı ülkeleri başta olmak üzere sanayileşmiş ekonomiler, bu ürünlerin kesintisiz akışına büyük ölçüde bağımlıdır.
Körfez ülkelerinin ticari bağımlılığı:
Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri için Hürmüz Boğazı, ihracatın ana çıkış kapısıdır. Bu ülkelerin ekonomik sürdürülebilirliği ve küresel pazarlara erişimi büyük ölçüde bu dar su yoluna bağlıdır.
Hürmüz Boğazı’nın Siyasi ve Askeri Önemi:
Hürmüz Boğazı, sadece ekonomik değil; aynı zamanda siyasi ve askeri açıdan da kritik bir stratejik noktadır. Savaş ve savunma bağlamında değerlendirildiğinde, bu dar geçit bölgesel güç dengelerini doğrudan etkileyen ve olası bir çatışmada belirleyici rol oynayabilecek bir konumdadır.
Boğaz, Fars Körfezi’ne kıyısı olan ülkelerin deniz kuvvetleri ile küresel güçlerin donanmaları için ana geçiş hattıdır. Bu nedenle savaş gemilerinin bölgeye intikali ve bölgeden çıkışı büyük ölçüde Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleşir.
Askeri operasyonların sürdürülebilirliği açısından lojistik hatların açık olması hayati önem taşır. Hürmüz Boğazı, askeri sevkiyat, yakıt ikmali ve destek unsurlarının bölgeye ulaştırılmasında kritik bir rol oynar.
Boğazın kontrolü, Fars Körfezi’nin genel güvenliğini doğrudan etkiler. Bu geçidin kontrol altında tutulması, bölgedeki deniz ticaretinin güvenliği kadar askeri üstünlüğün sağlanması açısından da stratejik önem taşır.
Sabahattin Türkyılmaz
İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan'dan Çin, Rusya ve Türkiye'ye övgü
İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, paylaştığı sosyal medya gönderisinde Türkiye'nin de aralarında bulunduğu ülkelerin İsrail'in savaş çığırtkanlığına karşı duruşlarını övdü
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, sosyal medya hesabından paylaştığı mesajda İsrail'e karşı duran ülkelerin tutumlarına övgüde bulundu.
DERİN KÜLTÜREL VE TARİHSEL KÖKLERİ HATIRLATTI
Pezeşkiyan mesajında, söz konusu ülkelerin savaşa karşı duruşlarının, köklü kültürel ve tarihsel birikimlerinden kaynaklandığını belirtti.
İran Cumhurbaşkanı mesajında şu ifadelere yer verdi:
"Medeniyetlerin niteliği, kritik tarihi dönüm noktalarında kendini gösterir. İspanya, Çin, Rusya, Türkiye, İtalya ve Mısır'ın Siyonist rejimin (İsrail) savaş kışkırtıcılığı ve suçlarına karşı duruşları, derin kültürel ve tarihsel köklerinden kaynaklanmaktadır."
ABD donanması: Aman Yemen’e bulaşmayalım
ABD Donanması, Yemen’den korktuğu için Süveyş Kanalı’nı kullanmak yerine Afrika’yı dolandı. Uçak gemisi taarruz grubu, Hürmüz’deki abluka için Umman Denizi’ne doğru hareket ediyor. Daha önce Babülmendep’te Yemen’e karşı deniz koalisyonu kuran ABD, saldırılar karşısında geri çekilmek zorunda kalmıştı
ABD Deniz Kuvvetlerinin küresel ölçekte kullandığı stratejik intikal hatları, Yemen’de Ensarullah (Husi) güçlerinin oluşturduğu asimetrik tehdit nedeniyle on yıllar sonra ilk kez köklü bir değişim yaşıyor. Geleneksel olarak Cebelitarık Boğazı, Akdeniz ve Süveyş Kanalı üzerinden Orta Doğu’ya ulaşan ABD uçak gemisi görev grupları, artık binlerce kilometrelik bir “güvenlik rotası” çizerek Afrika kıtasını dolaşmaya başladı. USNI News tarafından paylaşılan son veriler, USS George H.W. Bush (CVN-77) uçak gemisi grubunun Namibya açıklarında görüldüğünü ve Ümit Burnu’nu dolanarak Hint Okyanusu’na yöneleceğini teyit etti. Bu hamle, Washington’un Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı üzerindeki kontrolünü yitirdiğinin ve 2023 sonunda kurulan uluslararası deniz koalisyonunun fiilen başarısız olduğunun en somut göstergesi olarak yorumlanıyor.
YOL 10 BİN KM UZADI
Mart ayı sonunda ABD ana karasından ayrılan USS George H.W. Bush uçak gemisine; USS Donald Cook, USS Mason ve USS Ross gibi gelişmiş destroyerler eşlik ediyor. Normal şartlarda Doğu Sahili’nden kalkan bir donanma grubu için en kısa ve mantıklı yol Akdeniz rotası. Ancak Pentagon, uçak gemisini Yemen kıyılarına yaklaştırmak yerine yolu yaklaşık 10 bin kilometre uzatarak Afrika’nın en güney ucuna göndermeyi tercih etti.
Bu karar, sadece bir lojistik gecikme değil, aynı zamanda askeri bir geri adım niteliği taşıyor. Zira Babülmendep Boğazı üzerinden geçmek, gemileri Yemen’in gelişmiş seyir füzeleri, kamikaze insansız hava araçları (İHA) ve insansız deniz araçlarının (İDA) doğrudan menziline sokuyor. Savunma yetkilileri, Bush grubunun bu “dolambaçlı” yolu seçerek, Yemen’in kontrolündeki riskli bölgelerden sakınmayı amaçladığını gizlemiyor.
SUUDİLERDEN TRUMP’A İTİRAZ
Körfez ülkelerinin Trump’ın zaten kapalı olan Hürmüz’ü “daha da iyi kapatma” girişimine ne kadar dayanabileceği belirsiz. Öte yandan İran’ın ablukaya karşı “Bölgede hiçbir liman güvende olmayacak!” tehdidi, Körfez ülkelerinde alarm zillerinin çalmasına neden oldu. Ablukanın başlamasının üzerinden 24 saat geçmeden ilk itiraz Suudi Arabistan’dan geldi.
Wall Street Journal’ın haberine göre Riyad, Hürmüz Boğazı’ndaki ablukayı kaldırması için Trump’a baskı yapıyor. Gazeteye göre Suudiler, bu durumun Yemen’i Kızıldeniz ve Babülmendep’te gerilimi tırmandırmaya itebileceği konusunda uyarıda bulunuyor.
Çin Gemisi Hürmüz’den Geçti: ABD Ablukasına İlk Meydan Okuma
Dakika bir gol bir: Çin tankeri Trump'ın ablukasını deldi... Suudilerden ABD'ye Yemen uyarısı geldi
Trump’ın Hürmüz hamlesi ilk günden çatladı. ABD ablukası, yaptırımlı Çin tankeri Rich Starry’nin geçişiyle delindi. Pekin, 'Boğaz İran’ın kontrolünde, girmeye devam edeceğiz' restini çekerken müttefik desteği bulamayan Washington yetersiz sayıda muhriple bölgede yalnız kaldı.
ABD Başkanı Donald Trump'ın pazartesi günü İran'a karşı başlattığı deniz ablukası delindi. Meseleyi daha da çarpıcı hale getirense Hürmüz Boğazı'nı geçen geminin, ablukanın ana hedefi olan ülkelerden birine ait olması: Çin.
Gemi takip verilerine göre ABD'nin yaptırım listesinde yer alan Çin tankeri Rich Starry adlı gemi, ablukayı aşan ilk tanker olarak kayıtlara geçti. LSEG, MarineTraffic ve Kpler verileri, tankerin boğazı geçtikten sonra Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki Hamriyah Limanı'nda yükünü alarak Körfez'den sorunsuz bir şekilde ayrıldığını bildirdi. Tankerde Çinli mürettebat bulunuyor.
Washington, Rich Starry ve sahibi olan Shanghai Xuanrun Shipping Co. Ltd.'ye İran ile ticari ilişkileri nedeniyle yaptırım uyguluyor.
CENTCOM UYARI GÖNDERMİŞTİ
Fakat ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), abluka başladıktan sonra bölgedeki gemilere şu mesajı göndermişti:
“Abluka altındaki bölgeye izinsiz giren veya çıkan herhangi bir gemi, durdurulmaya, yönü değiştirilmeye ve ele geçirilmeye tabidir.”
PEKİN: BOĞAZ İRAN'IN KONTROLÜNDE VE BİZE AÇIK
Böyle olmakla beraber Çin Savunma Bakanlığı, pazartesi akşamı yayımladığı bildiride Pekin açısından Hürmüz'deki şartların değişmediğini açıkladı. Bakanlık şunları belirtti:
“Çin gemileri Hürmüz Boğazı sularına girmeye ve çıkmaya devam ediyor. İran ile saygı duyduğumuz ve bağlı kalacağımız ticaret ve enerji anlaşmalarımız var. Diğerlerinin işlerimize karışmamasını bekliyoruz. Hürmüz Boğazı İran'ın kontrolündedir ve boğazı bize açmıştır.”
'AMERİKA TEK BAŞINA ALTINDAN KALKAMAZ'
ABD donanmasının tek başına bu çapta bir operasyonun altından kalkamayacağı yönünde değerlendirmeler de öne çıkıyor. İngiltere ve Avustralya operasyona katılmayı reddederken, herhangi bir ülkeden de Trump'ın çağrılarına olumlu yanıt gelmedi. Eski bir kıdemli Pentagon yetkilisi olan Dana Stroul, meseleye şu sözlerle değindi:
“Trump hızlı bir çözüm istiyor. Gerçek şu ki bu görevin tek başına icra edilmesi zor ve orta-uzun vadede muhtemelen sürdürülemez.”
'DAHA ÇOK SAVAŞ GEMİSİ GEREKİYOR'
Ablukanın başarılı olması için ABD'nin daha fazla savaş gemisine ihtiyaç duyacağı da Amerikan askeri çevrelerinin tartıştığı bir diğer konu. ABD Donanması’ndan emekli Amiral James Stavridis, CNN’e verdiği demeçte Pentagon’un Hürmüz Boğazı’nın girişinde devriye görevi yürütmek için Körfez açıklarında iki uçak gemisi saldırı grubu ve yaklaşık bir düzine yüzey gemisine ihtiyaç duyacağını düşündüğünü söyledi.
Stavridis, Körfez içinde ise Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan gibi ABD’nin müttefiklerinin donanmalarından gelecek desteğin yanı sıra en az altı ABD muhribine ihtiyaç duyulacağını belirtti. ABD şu anda bu gereksinimleri karşılayamıyor.
SUUDİLERDEN TRUMP'A İTİRAZ: ENSARULLAH
Körfez ülkelerinin ise Trump'ın zaten kapalı olan Hürmüz'ü “daha da iyi kapatma” girişimine ne kadar dayanabileceği belirsiz. Öte yandan İran'ın ablukaya karşı “bölgede hiçbir liman güvende olmayacak” tehdidi, Körfez ülkelerinde alarm zillerinin çalmasına neden oluyor. Ablukanın başlamasının üzerinden 24 saat geçmeden ilk itiraz Suudi Arabistan'dan geldi.
Wall Street Journal'ın haberine göre Riyad, Hürmüz Boğazı'ndaki ablukayı kaldırması için Trump'a baskı yapıyor. Gazeteye göre Suudiler, bu durumun Yemen'deki Ensarullah hareketini (Husiler) Kızıldeniz ve Babülmendep'te gerilimi tırmandırmaya itebileceği konusunda uyarıda bulunuyor.
ÇİNLİ UZMANDAN UYARILAR
Çinli askeri yorumcu Wei Dongxu, CMG medya grubuna yaptığı açıklamada ABD ablukasının iki hedefi olduğunu belirtti:
“İran'ın deniz iletişim hatlarını keserek ateşkes sırasında zorlayıcı kabiliyet sergilemek ve devam eden ABD askeri yığınağı ortamında potansiyel gelecekteki askeri operasyonlara hazırlık yapmak.”
Wei, olası bir çatışma durumunda ablukanın hassas ateşkesi bozabileceği, yeni bir çatışma dalgasını tetikleyebileceği, uluslararası deniz taşımacılığını aksatabileceği ve enerji ile mal sevkiyatını karmaşıklaştırabileceği konusunda uyardı.
İmam Cafer-i Sadık (as)’ın Şehadeti
İMAM CAFER SADIK (A.S)’ 25 Şevval ,Hicri 148 yılında Abbasi halifesi Mansur eliyle zehirletilerek şehit edildi.
KİMLİĞİ:
Adı: Cafer
Lakabı: Sadık
Künyesi: Ebu Abdullah
Babası: Hz.Muhammed Bâkır(a.s)
Doğum yılı: Hicri 80.yıl
İmamet süresi: 31 yıl
Ömrü: 68 yıl
Şehadeti: Hicri 148 yılında Abbasi halifesi Mansur eliyle zehirletilerek şehit edildi.
Defnedildiği yer Medine’de Bâki Mezarlığı.
DOĞUMU:
İmam Sadık(a.s)’ın vücud güneşi, annesi Ümm-ü Ferve’nin kucağında Hicri 83.yılın Rebiülevvel ayının 17 sinde Medine’de doğdu. Hz.Muhammed Bakır(a.s) oğlunun doğumuna çok sevindi. Annesi, Muhammed bin Ebibekr’in torunlarındandı. Muhammed bin Ebibekr, Hz.Ali(a.s)’ın ashabından idi. Hz. Ali(a.s) herzaman onun hakkında şöyle buyururdu: “Muhammed benim ahlaki ve manevi oğlumdur”. Muhammed bin Ebibekrin annesi, pak bir kadın olan ve Hz. Zehra’ya sürekli hizmet etmekten iftihar duyan Esma bint-i Umeys’dir. İmam Sadık (a.s) annesi hakkında şöyle buyurmuştur. “Annem; takvalı, imanlı ve iyi işlerle uğraşan bir kadındı.” İmam Cafer (a.s), Hz.Seccad’ın şehadeti sırasında 15 yaşında, babasının şehadeti sırasında ise 35 yaşındaydı. İmam Hüseyin (a.s)’ın şehadetinden sonra devletin halka karşı yaptığı zalimce uygulmalar, halkın devlete karşı düşmanlık beslemesine ve çeşitli kıyamlara yol açdı. Böylece Beni ümeyye hükümetinde sarsılmalar, meydana geldi ve bu durum Abbasilerin hükümeti ele geçirmelerini kolaylaştırdı. Bu iki gücün çatışmaları sırasındaki durgunluk döneminde, Şia fikrinin yayılması için büyük fırsat doğmuştu. İmam Sadık(a.s), ilmi kıyamı ile, islami ilimleri tüm dünyaya ulaşacak şekilde yaymağı başardı.
İMAM CAFER SADIK (A.S)’IN AHLAKİ ÖZELLIKLERI:
İnsanların davranışlarının, onların insani ahlaklarının aynası olduğunu ve herkesin hareket ve davranışlarıyla tanınacağını biliyoruz. Kalbindekileri hareketleriyle dışarı yansıtmadan belli ettirmeyen kimseler çok azdır. İnsanın gönlündekiler tıpkı aynı anda dışarıdaki lambayı aydınlatan bir elektrik düğmesi gibidir. Imam Sadık (a.s) tıpkı öteki İmamlar gibi, hayatının tümü gerçek islamdan derslerle doludur. Ve onun kendisi, islami davranış ve ahlakın en açık örneği sayılırdı. Tüm beşeri toplumlar arasında, fikir, düşünce, ahlak, davranış ve diğer tüm açılardan birbirine çok benzeyen baba ve oğul olamaz ama, Resulullah ve o Hazretin vasilerinin hepsi bir çizgide, bir tek hedefe doğru, bir fikir ve bakış açısıyla kutsal görevlerini yerine getiriyorlardı. Onların ahlak, davranış ve sözlerinde ihtilaf görmek imkansızdı. Onun dörtbin öğrencisi arasında hatta birisinin bile onun ahlak ve tarzında bir eksiklik, ya da, zayıf bir nokta bulamaması İmam Sadık (a.s)’ın değeri ve fazileti hakkında yeterlidir. Yemesi, dinlenmesi, konuşması ve başkalarına davranışı ile müslümanlara tam bir örnek olan İmam ashabına karşı da tıpkı kendi evlatları gibi davranırdı.
İMAM CAFER (A.S)’IN ZÜHD VE TAKVASI:
Zühd ve takva, insanoğlunun değerinin ölçüsüdür. Onun için Kur’an, takvalılardan başka herkesi eşit biliyor. İmam Sadık (a.s) tıpkı ceddi Hz.Ali(a.s) gibi takvası ile herkesi şaşırtıyordu. Malik bin Enes şöyle der: “İmam Sadık her zaman Allah’ın zikriyle meşgul idi ve o büyük zahidlerden sayılırdı.” Abd-ül Ala şöyle der. “Yazın, sıcak günlerden birinde, Medine yollarında İmam Cafer’i iş ararken gördüm. Kendisine; Sana feda olayım! Allah’a olan imanın ve Resulullahla olan bağın varken, bu sıcak yaz günü niçin kendini zahmete sokuyorsun? dedim. O, “iş yaparak rızkımı kazanmak, böylece başkalarına muhtaç olmamak için geldim” dedi. “Bir başkası şöyle der. “İmam Sadık (a.s)’ı kalın bir elbise giymiş, bağa doğru giden fakir ve sade bir işci gibi ter dökerken gördüm. Ona şöyle dedim.” Ey Resulullah’ın oğlu, sizin yerinize çalışmama izin veriniz.” Cevabı şu oldu: “Başkaları gibi güneşin yakıcı sıcağını hissetmeyi ve hayatımın devamı için çalışmayı severim.” İmam dışarı çıktığında, yeni, temiz ve pahalı elbise giyer, iyi cins atlara binerdi. Cahillerden bazıları bu işin takva ve zühde aykırı olduğunu zannetiklerinden, ileri giderek itiraz ediyorlar ama cevabı duyduklannda kendilerinden utanıyorlardı.
İMAM CAFER (A.S)’IN HİLECİ BİR YOBAZ İLE YAPTIĞI KONUŞMA:
Birgün, görünüşte mümin olan Süfyan adlı yobaz biri, İmam Sadık(a.s)’ın önünü keserek; “Siz, peygamber ailesinden olduğunuz halde, nasıl olur da pahalı elbiseler giyersiniz dedi. O hazret şöyle cevap verdi: “Ey Süfyan, bu elbisenin altında eski bir gömlek var. Akılları gözlerinde olanların, benim fakir, muhtaç ve yoksul bir adam olduğumu düşünmemeleri için, bu gömleği onun üzerine giydim. Ama sen kendi eski elbiseni kaldırırsan altından yumuşak elbise çıkar. Sen başkalarına zahid olduğunu belirterek kandırmak için böyle yapıyorsun. Ey Süfyan! Bu kadar dar görüşlü olma.” Başka birgün, Süfyan, İmam Cafer(a.s)’ı tarlada diğer işcilerinin yanında ter dökerken gördü. İleri giderek şöyle dedi: “Sana şaşıyorum. Niçin dünya malını bu kadar seviyor ve bu yaşlılık zamanında, çalışarak ter doküyorsun?” O hazret şöyle buyurdu: “Allah’a bu durumda ulaşmak ve çeşitli zahmet ve eziyetlere katlanarak rızkımı çıkarmak ve başkalarına yük olmamak beni çok sevindiriyor”. Başkalarının emeğini yiyerek, onlar vesilesiyle kudrete ulaşan, onlara sevgi ve hizmet yerine, karşılarında kibirlenenler ve herkesten bir şeyler bekleyenler, ne kötüdürler. Onlar tıpkı Süfyan gibi görünüşte mümin, ama, çok hilecidirler. Kalpleri bozuk ve kötüdür.”
İMAM SADIK(A.S) VE ADALETLİ KAZANÇ KONUSU:
İmam Sadık (a.s), ashabından Musadıf adlı birine, kendisi için ticaret yaparak, kazanç ve geçimini sağlaması için bin dinar verdi. Musadıf, o parayla mal alarak, tacirlerle birlikte Mısır’a doğru yola koyuldu. Şehrin yakınlarında, oradan geri dönmekte olan bir kervanla karşılaştı. O, yanında olan malın ticari durumunu öğrenmek için onlara sorular sordu. O mal, halkın genel ihtiyaçlarından olduğu için şehirde az olduğunu öğrendi. Onlar, bu malın çok az bulunduğundan, çok müşterileri olacağını, böylece mallarını pahalıya satabileceklerini açıkladılar. Musadıf çok sevinerek yanındakilerle malı gerçek fiyatının iki katına satıp, bu fiyattan aşağı inmeyecekleri konusunda anlaştılar. Şehre girdikten sonra anlaştıkları gibi hareket ettiler ve sonuçta o adam, bin dinar kar ederek Medine’ye geri döndü. Sevinerek İmam’ın evine doğru yola koyulmuştu. Hazret’in huzuruna vardığında iki adet bin dinar kesesini onun önüne koyarak şöyle dedi: “Bir kese sizin sermayeniz diğeri ise ticaretin karıdır”. İmam şöyle buyurdu: “Bu kadar çok karı nereden ele geçirdin”? Tacir, olayı imam Cafer(a.s)’a anlatınca ansızın İmam’ın yüzü sapsarı kesilerek şöyle buyurdu: “Allah’a sığınırım! İki kat kar etmek için müslümanların ziyan ve zarar etmesi için mi anlaştınız”? İmam verdiği para kesesini aldı ve öteki keseyi o adama vererek şöyle buyurdu: “Benim bu insafsızca ele geçirilen kara ihtiyacım yoktur. Ey adam, bilki, malı helal yoldan ele geçirmek çok zordur.”
İMAM SADIK(A.S)’IN SABIR VE HİLMİ:
İnsanın yaşantısında meydana gelen sorunlar ve olaylar, insanın kudret ve İman derecesini belirler. İmam Sadık (a.s)’ın yaşantısında önüne çıkan sorunlar ve İmam’ın o sorunlar karşısındaki mukavemeti, onun kişiliğinin göstergesidir. Ona ne kadar kötü sözler söyleyerek eziyet verseler de O, tahammül ederek nasihatlerde bulunur, dili asla başkasına lanet ve kötü söz söylemek için hareket etmezdi.
KESİLEN DOSTLUK:
Adamın birisi İmam Sadık (a.s)’ı çok sever ve herzaman onu anardı. Birgün birlikte ayakkabıcılar çarşısına gitmişlerdi. O adamın laubali bir zenci kölesi vardı. Köle, dükkanları seyrederken, sahibinden geride kalmıştı. Adam sürekli geriye bakıyor ama kölesini göremiyordu. Çok sinirlenerek rahatsız olmuştu. Ansızın gözleri kölesine takılınca-, ‘Nerede kaldın haramzade?” diye bağırdı. Bu cümle adamın ağzından çıkınca İmam Sadık (a.s) şaşkınlık içerisinde elini kaldırarak, kendi alnına şiddetle vurduktan sonra şöyle dedi: “Anasına mı sövüyorsun’? Ben senin takvalı biri olduğunu zannediyordum. Seninle uzun süredir arkadaşlık edip, seni tüm toplantılarda arıyordum. Senin iyi bir dost olmadığını anladığım iyi oldu. Çabuk benden uzaklaş.”
TEBLİĞ TARZINI İMAM CAFER SADIK (A.S)’DAN ÖĞRENELİM:
Şekerani, gizli yerlerde kötü işler yapan bir gençdi. Resulullah onu kölelikten azat ettiği için, halk onu, Peygambere bağlı bilirdi. Birgün Mansur’un Beyt-ül maldan para dağıttığını duyunca ondan biraz para almak için oraya gitti. Ama orada kimseyi tanımadığından birşey alması mümkün değildi. Bu arada gözü İmam Sadık (a.s)’a takıldı. Koşarak O’na yetişti. Hazretten kendisine aracı olmasını ve halifenin malından bir pay almasını istedi. Hazret onun bu isteğini kabul ederek, onun payını alıp getirdi ve paraları getirip ona verdikten sonra şöyle dedi: “Kim iyi iş yaparsa iyidir, ama eğer bize bağlı olan sen, yaparsan daha iyidir. Kim kötü iş yaparsa kötüdür, ama, eğer bize bağlı olan sen, yaparsan daha kötüdür.” İmam bunu söyleyerek uzaklaştı. Şekrani paraları aldıktan sonra düşünceye dalarak İmam’ın, yaptığı kötü işten haberi olduğunu ve bu sözü söylemekle onu bu işten alıkoymak istediğini anladı. Kötü işler yapan bu adam, İmam’ın bu uyarısından sonra, kendi kendine utanarak bundan sonra kötü işleri terketme kararı aldı ve dediğini de yaptı.
İMAM CAFER(A.S)’IN FAKİR VE YOKSULLARA YARDIMLARI:
1- İmam’ın ashabından biri olan Mualla bin Humeys şöyle der. “Yağmurlu ve karanlık bir gece Medine sokaklarında dolaşırken, İmam Sadık (a.s)’ı ağır bir çuvalı sırtında taşıyarak giderken gördüm. Nereye gideceğini anlamak için onu takip ettim. Çuvaldaki ekmeklerin bir kısmı yere dökülünce onları toplayarak İmam’ın yanına gidip, selam verip onları kendisine verdim. Ekmek parçalarını alarak çuvala koyarak yoluna devam etmişti. Çok geçmeden yoksul ve fakirlerin yattığı bir yere vardı. Herbirinin başucuna iki tane etmek koyarak geri dönmüştü. Ben İmam’a, onlar sizin şiileriniz mi? diyerek itiraz ettim. Şöyle buyurdu: “Hayır, eğer bizim şiilerimizden olsalardı, onlara daha iyi bakardım.”
2- İmam Cafer(a.s)’ın ashabından bir diğeri olan Hişam bin Salim şöyle der: “Karanlık gecelerde yemek alarak, fakirlerin kapısına götürüp, onlara vererek kendisini tanıtmaması, o Hazretin fakirlere yardım tarzı idi”
Aradan bir süre geçti ve İmam Sadık(a.s) vefat etti. Onun yardımları artık kesildiğinden, fakirler, Geceleri gelerek yardımda bulunan o mechul şahsın İmam Sadık olduğunu anladıklarında üzülerek yasa büründüler.
AÇ GÖZLÜ YOKSUL ve ŞÜKREDEN FAKİR
İmam’ın ashabından biri şöyle der. “İmam ile Mina’da üzüm yiyiyorduk. Yoksul birisi gelerek yardım istedi. Verilen bir salkım üzümü almayarak para isteyince. İmam; “Allah versin” dedi. Yoksul adam biraz uzaklaştıktan sonra geri dönerek o üzümü kendisine vermesini istedi. Hazret ona tekrar” Allah versin “diye buyurunca adam gitti. Daha sonra bir başka fakir geldi. O da yardım isteyince Hazret ona birkaç tane üzüm uzattı. Adam alarak Allah’a şükretti İmam, ellerini üzümle doldurarak ona verince adam onları alarak Allah’a nimetlerinden dolayı
şükretti. Hazreti üçüncü defada 20 dirhem, dördüncü defada ise gömleğini de ona verdi. Adam onlar da alarak İmam’a dua edip gitti. Kendi kendime:” Eğer bu adam böyle devam etseydi, İmam yanında bulunan herşeyi ona verirdi, dedim.”
İSLAMİ ÜNİVERSİTESİNİN KURULMASI:
İmam Cafer Sadık (a.s) çeşitli dallarda öğrenci yetiştirmek için Medine’de islami bir üniversite kurma kararı aldı. İlmi öylesine gözalıcı idi ki dünyanın dört bir yanındaki ilm adamlarını Medine’ye çekiyordu. İlme susamış olan yüzlerce genç, dünyanın her yerinden onun derslerine katılmak için Medine’ye akın ediyorlardı. O, bu okulda çeşitli ilim dallarında meşhur adamlar yetiştiriyordu. Onlardan bir kısmı şunlardır: Fıkıhda Zurare ve Muhammed bin Müslim, Akaid ve kelamda Hişam ve Mümin ut Tag, Irfan ve islami maarifte Mufazzal ve Safvan, Matematik ve fen biliminde Cabir bin Hayyan. Herbiri çeşitli islami fen ve ilimlerin temelini atan kıvanç verici değerli şahsiyetlerdi. Yıllarca onlann kitaplan tercüme edilip Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutuldu. Hz.Ali (a.s) devrinde islami ilimleri yaymak için böyle bir fırsatın doğmadığı açıkça bellidir. Çünkü düşmanlar, islami ilimlerin yayılmasını engellemek için onu sürekli iç savaşlarla meşgul ediyordu. Bu durum İmam Seccad (a.s)’m devrine dek sürdü. İmam Bâkır (a.s)’ın devrinden itibaren İslami ilimler medreseleri kurulmuş ve İmam Sadık (a.s) devrinde en güçlü durumuna ulaşmıştı. İmam Cafer Sadık (a.s)’ın üniversitesinde çeşitli ilim dallarında dörtbin öğrenci eğitilerek tüm dünyaya yayılıp halkı eğitim ve öğretime davet ettiler.
NİÇİN ŞİA’YI, CAFERİ MEZHEBİ OLARAK ANARIZ?
İmam Sadık (a.s)’ın siyasal ve bilimsel fedakarlıkları nedeni ile Şii mezhebi ona nisbet verilip bu mezhep Caferi mezhebi adını aldı. Biz caferi mezhebindeniz ve bu isimle iftihar ediyoruz. Çünkü Hz.Muhammed (S.A.V)’in Muhammedi İslamının mesajını Hüseyin (a.s)’ın kanında, ve onun beyanlarını İmam Sadık (a.s)’ın öğretilerinde bulmak mümkündür. Caferi islam, Hz.Ali (a.s)’ın, yolunda cihad ettiği, Hz.Hasan (a.s)’ın esirlik elbisesi giydiği, Hz.Zeyneb’in şehitlerin mesajını ulaştırdığı, ve Hz. Zehra’nın kendisine yapılan zulümler dolaysıyla babasının mescidinde feryad ederek coştuğu…İslamdır. Eğer Islam, yöneticilerinin gaspettikleri mevkilerde oturarak Hz.Zehra’yı sinirlendiren ve Hz.Ali’yi evine kapayan İslam ise, böyle bir İslâma boyun eğmeyeceğimizi ve asla teslim olmayacağımızı itiraf ediyoruz. Çünkü aydın bir alimin, mümin ve Resulullah ailesine inancı olan birinin görüşüne göre, peygamber ailesinin kenara itildiği islam, Muaviyelerin, Yezidlerin, Mütevekkillerin… icad ettikleri İslâmdır. Ali (a.s)’ın ailesinin olmadığı İslami kabul ederek onun yolunda çalışanların bir yere varamadıklarını tarih isbatlamıştır. Nitekim onlar çaresiz kalarak sonunda sömürgecilerin elinde kukla olmuşlardır. Bu durum zamanımızda da hepimizin şahit olduğu bir durumdur.
MANSUR İMAM CAFER SADIK(A.S)’IN KARŞISINDA HİYANETE BAŞ VURUYOR:
İmam Sadık(a.s)’ın kültürel mektebi, insanları kendi alınyazılarında etkili gördüğünden, onlara şöyle söylerdi: ‘Toplumu oluşturan sizlersiniz, sizler kendinizi mutlu veya bedbaht kılar, ilerleme veya gerilemenizin temelini atabilirsiniz.” Yani ey halk! Sizler zalim hükümdarları tahtlarından indirip, zulmü kabul etmeyerek, hükumeti daha layık ve iyi kalpli insanlara devredebilirsiniz. Müslümanların Kur’ani inançları olan bu düşünce ve ekolün yayılması, zamanın halifesi olan Mansur’a pahalıya malolmuştu. O bu inancın önünü almak ve halkı, aydınlık, şuur ve hareket mektebi olan İmam Sadık(a.s)’ın mektebinden ayırmak için, toplumda fesadı yaymağa çalıştı. Mansur kendi hedefini uygulamak ve cebriye inancını yayması için, bazı ilim adamları yetiştirmişti. Yani halkın inancını öyle bir duruma getirdiler ki, onlar fakirlik, yoksulluk, zillet ve zülümün hepsinin Allah’ın işi olduğuna, insanın bu işlerde müdahelesi olamayacağına, onu degiştiremeyeceğine inanmışlardı. Sonuçta isyan, ayaklanma ve inkilabın önü alınacak, halk zalim hükümdarların zulümlerine ve onların adamlarının yaptığı eziyetlere tahammül edecek ve itiraz yerine, şükredeceklerdi. İmam Sadık (a.s)’ın halka İslam kültürü ve akaid adıyla öğretilen böylesine yanlış ve tehlikeli bir inancın yayılmasına göz yummayacağı belli idi. İmam Cafer (a.s) bu tehlikeli ve sömürgeci inançla mücadele için bir üniversite kurmuştu. Kısa bir süre içerisinde İslam kültür ve akaidi dalında dörtbin öğrenci yetiştirerek, satılmış alimlerin tebliğlerini boşa çıkarmak için, onları halkın arasına gönderdi.
MANSUR’UN İMAM SADIK (A.S)’A YAPTIĞI ZULÜMLER:
Abbasiler Kerbela şehitlerinin intikamı ve Emevi zulümleriyle mücadele bahanesiyle halkı çevrelerinde toplayıp, Ali(a.s)’ın ailesini seven İranlılar ve Ebu Müslim Horasani’nin yardımıyla Emevileri ortadan kaldırdılar. Ama hilafeti, zamanın İmamı olan İmam Sadık (a.s)’a verecekleri yerde, hükümete kendilerinin oturmalarına fazla şaşmamak gerekir. Emevilerin ortadan kaldırıldığı Hicri 132 yılından itibaren, iş başına gelen iki halife Saffah ve Mansur’un (Birincisinin 10 yıl, diğerinin 22 yıllık) hükümetleri süresince, imamlara çeşitli eziyet ve baskılar yapıldı. İmam Sadık(a.s), Mansur devrinde şiddetli baskı altında idi. Hatta bazen halkın onunla temas kurması engelleniyordu. Harun adlı birisi İmam’dan bir konuyu sormak için ne yapması gerektiği konusunda düşünceye dalmıştı. O an salatalık satan bir seyyar satıcıyı gördü. Ona yaklaşarak tüm salatalıklarını alıp eski elbiselerini de ödünç aldı. Böylece satıcı kılığına girerek İmam’ın kapısının önüne kadar gelip, sorusunu sorup cevabını aldıktan sonra geri döndü. Mansur, İmam’ın ashabının çoğunu yakalatarak hapsettirdi. Bir kaç kez İmam’ı öldürme kararı aldı ise de, her defasında Hazretin mucizesi sayesinde planı suya düştü.
İMAM CAFER(A.S)’IN MUKAVEMET ve İFŞASI:
Çeşitli yollardan ümitsiz olan Mansur, ‘biz Abbas oğullarından ve Peygamber ailesindeniz” diye halkı kandırmağa başladı. Kendisinin layık olmadığını ve bu makama sadece Peygamber evlatlarının layık olduğunu bile bile kendini Peygamberin gerçek varisi ve İslami hilafete yakışan kişi olarak tanıtmağa çalıştı. İmam Sadık(a.s), Mansur’un bu aldatıcı davranışlarına karşı çıkarak, mektuplarında onun ailesini rezil etmişti. Birgün Mansur İmam’a şöyle yazdı: Niçin başkalarının yaptığı gibi yanımızda yer almıyorsun? İmam Mansur’a; “Dünya malından hiçbir şeyimiz yok ki senden korkalım. Seninde ahiret ve dine inancın yok ki sana ümit bağlayalım. Öyleyse niçin yanında olalım?’ Şeklinde çok güzel bir cevap verdi. Başka birgün Mansur, İmam Sadık’a şöyle yazdı: “Geliniz ve bize nasihatlerde bulununuz. O; Dünyayı sevene nasihat kar etmez ve ahireti seven ve ona inanan senin yanına gelmez”, diyerek mektubu cevapladı. Birgün İmam, Mansur’un meclisine gitmişti., Tesadüfen orada bir sinek Mansur’u rahatsız ediyordu. Ne kadar onu uzaklaştırmağa çalıştıysa da uzaklaşmıyor ve yüzüne konuyordu. Mansur, sinirlenerek İmam’a “Allah niçin sineği yaratmıştır?” diye sordu. İmam çabucak cevap verdi: ‘Kudretli zalimleri onunla zelil ve alçak etsin diye”. Mansur rahatsız olmuştu. Yavaşca yerine oturarak İmam’a gitmesi için izin verdi.
İMAM SADIK(A.S)’IN MEDİNE VALİSİNE KIZMASI:
Mansur, Beni Haşim soyundan bir kısmını şehit ettikten sonra Şeybe adlı birini Medine hükumetini ele alması ve İmam Sadık(a.s)’ı gözaltında tutması için oraya gönderdi. Şeybe Cuma günü mescide gelerek, namazdan sonra minbere çıkıp Resulullah’ın soyuna ve Ali (a.s)a kötü sözler söylemeğe başladı. Peygamberin soyunu yakından tanıyan ve onlara sevgi besleyen halk, çok rahatsız oldular ise de, konuşmağa cesaret edemediler. Tam bu sırada İmam Sadık (a.s)’ın ayağa kalkarak şöyle buyurduğunu gördüler: Senin söylediklerin iyiliklere layık olan biziz, saydığın o kötülüklere ise sen ve Mansur layıksın.” Daha sonra halka doğru dönerek şöyle buyurdu: “Kıyamet günü en çok ziyanda olan kimdir biliyor musunuz? Ahiretini başkalarının dünyasına satandır. Ve bu fasid vali işte onlardandır”. Halk büyük bir coşkuyla İmam’ı destekleyince, vali alçak ve zelil olarak meclisten çıkıp gitmek zorunda kalmıştı.
İMAM CAFER SADIK(A.S)’IN ŞEHADETİ:
Mansur, İmam’ı kendisine yaklaştırmaya veya tehditle onu susturmaya çalıştı ise de bunda başarılı olamayınca onu şehit etme karan aldı. Sonunda İmam Cafer Sadık (a.s), Hicri 148. yılın Şevval ayının 25 inde zehirlenerek şehit edildi ve pâk vücudu Medine de Bâki Mezarlığına defnedildi.
O HAZRETTEN KISA SÖZLER:
1- “Kardeşinin bir isteğini yerine getirmeye çalışan her müslüman Allah yolunda cihad edenler gibidir.”
2- “Namazlarına dikkat etmeyen kimse kıyamet günü şefaatimize nail olamayacaktır.”
3- “Dünyaya bağlanarak onu sevmenin sonucu; rahatsızlık ve üzüntü, dünyada takva ve paklığın sonucu ise ruh ve bedenin huzurudur.”
4- “Güçlülerin güçsüzlerden intikam alması ne kadar kötüdür.”
5- “Çocuklarınızın size iyilik ‘etmesi için, siz de ana babanıza iyilik edin.”
6- “Allah’tan nzkınızın halkın elinde olmamasını isteyiniz”
7- “Halkın arasında kendinden daha alim biri olduğu halde halkı kendine doğru çağıran adam, sapıktır.”
8- “Doğru olmayan şakalardan sakının. Çünkü o, düşmanlığa ve hasede sebep olur.”
9- “Münafıkın belirtisi üç tanedir.”
a) Konuştuğu zaman, yalan söyler.
b) Sözüne vefa etmez.
c) “Başkalarının emanetine hiyanet eder.”
10- “Başkalarından şüphelenmekten kaçının. Çünkü sizin Allah’tan uzaklaşmanıza neden olur.”




















