کارگر

کارگر

İsrail'in Gazze Şeridi'ne saldırıları sürerken aç bırakma politikasını da yeniden devreye soktu.


Gazze’deki hükümetin Medya Ofisi, Telegram hesabından yaptığı açıklamada, İsrail’in "gıda tedarikini bilinçli şekilde kısıtladığı" ve bunun 2,4 milyondan fazla insanın gıda güvenliğini tehdit ettiği ifadelerine yer verdi.

Açıklamada, son aylarda ekmek üretiminin ciddi şekilde azaldığı, un girişindeki kısıtlamalar nedeniyle mevcut yardım akışının savaş öncesi dönemin yüzde 38’ini geçmediği belirtildi.

Gazze’de günlük yaklaşık 450 ton un ihtiyacı bulunduğu, ancak şu anda yalnızca yaklaşık 200 ton temin edilebildiği aktarıldı.

Yazılımedya Genel Yayın Yönetmeni İsmail Bendiderya, bölgeden gelen bilgiler ve kaynaklara dayandırdığı değerlendirmesinde İran ile ABD arasındaki müzakerelerin neden çıkmaza girdiğini madde madde açıkladı.


Yazilimedya.com Genel Yayın Yönetmeni İsmail Bendiderya, bölgeden gelen bilgiler ve kaynaklara dayandırdığı değerlendirmesinde İran ile ABD arasındaki müzakerelerin neden çıkmaza girdiğini madde madde açıkladı.

Bendiderya'ya göre müzakerelerin bozulmasının temel nedeni İran tarafının da, ABD'nin de ileri sürülen şartları kabul etmemesi oldu.

Oysa Trump İran’ın 10 maddelik şartını kendisinin okuyup kabul ettiğini ve sadece Hürmüz konusunda detayları konuşacaklarını söylemiş ve bu nedenle müzakereye oturulmuştu.

Sadece bu bile, Trump’ın İsrail’in oyuncağı olduğunu ya da müzakere kılıfında yeni bir oyun kurduğunu düşünmeye yetiyor. 

Washington; İran'ın nükleer faaliyetlerinin durmasını, elindeki uranyumu başka bir bölgede devretmesini, balistik füzelerin sınırlandırılmasını ve Hürmüz Boğazı'nı şartsız şekilde açmasını talep etti. Tahran yönetiminin bu şartları reddetmesi üzerine yapılan görüşmeler sonuçsuz kaldı.

 ERAKÇİ YUMRUK ATTI MI?

 Bendiderya, oldukça sert geçen müzakerelerde kendilerine saldırmak için ayağa kalkan Amerikalıya İran tarafının yumruk attığı yönündeki iddialara da değindi.

Taraflar arasında sözlü gerilimin yükseldiğini savunan Bendiderya, fiziki kavga yaşandığı haberlerinin gerçeği yansıtmadığını savundu.

Amerika tarafının fiziki kavgaya tutuşmak isteğini ileri süren Bendiderya, İran heyetinin bu provokasyona gelmeyerek yalnızca sert tepki gösterdiğini ifade etti.

LÜBNAN’A SALDIRI SÜRERKEN…

Bendiderya, ABD'nin müzakere öncesinde bazı taahhütleri yerine getirmediğini belirterek, İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırılarına göz yumulmasının Tahran'da ciddi rahatsızlık yarattığını ifade etti ve bu nedenle İran'ın Hürmüz Boğazı üzerindeki tutumunu sürdürdüğüne vurgu yaptı.

 ABD’NİN HÜRMÜZ’ DE MAYIN TEMİZLEME YALANI

Bendiderya, aynı saatlerde, ABD Başkanı Donald Trump'ın Amerikan gemilerinin Hürmüz Boğazı'na girdiğini ve mayın temizleme çalışmalarının başladığı açıklamalarının gerçeği yansıtmadığını hatırlattı:

 “Boğaza yaklaşan bir ABD destroyeri, İran Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetleri tarafından uyarıldıktan sonra geri çekilmek zorunda kaldı” 

 İRAN HEYETİNİ KARALAMA KAMPANYASI

 İran müzakere heyetine yönelik iç ve dış basında karalama kampanyası yürütüldüğünü vurgulayan Bendiderya, "Heyet Başkanı Muhammed Bakır Galibaf üzerinden provokasyon yapılmaya çalışıldı. Ancak heyetin doğrudan Ayetullah Müçteba Hamenei tarafından görevlendirildiğinin açıklanmasıyla bu oyun da tutmadı" diyerek şöyle ekledi:

İRAN, ABD’YE GÜVENMİYOR

“Mevcut süreç kalıcı bir barış değil, yalnızca ateşkes müzakeresidir, İran'ın ABD ve İsrail'e güvenmediğini ve askeri hazırlıklarını sürdürdüğünü unutmamalıyız. Bu süreçte ABD ve İsrail'in bazı Müslüman ülkeleri arabulucu olarak devreye sokmasının, ABD tarafından düşünülen göstermelik bir yol olduğunu, saldırgan taraf olan ABD’nin bunu bir geçiş hamlesi olarak kullandığını da İran tarafı görüyor. Çünkü hâlâ BM varken ve ABD-İsrail’in; İran’a haksız yere saldırarak uluslararası hukuku çiğnediğini açıklamışken, aracı tarafların öncelikle BM’de bunu dikkate alıp BM kürsüsünde ABD ve İsrail’in haksız olduğunu ve uluslararası teamüllere göre cezalandırılmasını talep etmeleri beklenirdi ki, İran bu beklentisinde haksız da değildi.”

Trump’ın İran limanlarına abluka kararına Devrim Muhafızları’ndan 'kısasa kısas' yanıtı geldi. 'Limanların güvenliği ya herkes içindir ya da hiç kimse için' diyen İran, Körfez limanlarını hedef alma tehdidinde bulundu. Trump'ın Hürmüz'e ikinci bir kilit asmasıyla petrol fiyatları yeniden fırladı.

ABD Başkanı Donald Trump'ın İran limanlarına abluka uygulama kararına İran'dan sert tepki geldi. İslam Devrimi Muhafızları Ordusu (İDMO) Trump'ın hamlesine verdiği yanıtta “limana liman” restini çekti:


“Suçlu Amerika'nın uluslararası sularda deniz araçlarının geçişine kısıtlama getirmesi yasa dışı bir eylemdir ve deniz haydutluğu örneğidir.

“İran Silahlı Kuvvetleri açık ve kararlı bir şekilde şunu ilan etmektedir: Fars Körfezi ve Umman Denizi'ndeki limanların güvenliği ya herkes içindir ya da hiç kimse için.

“İran'ın Fars Körfezi ve Umman Denizi sularındaki limanlarının güvenliği tehdit edilirse, Basra Körfezi ve Umman Denizi'ndeki hiçbir liman güvende olmayacaktır.

 
“İran Silahlı Kuvvetleri, karasularımızda güvenliğin sağlanmasını kararlılıkla sürdürecektir. Düşmana bağlı deniz araçlarının Hürmüz Boğazı'ndan geçiş hakkı yoktur ve olmayacaktır. Diğer deniz araçları ise İran Silahlı Kuvvetlerinin kurallarına uymak kaydıyla boğazdan geçiş izni almaya devam edecektir.

“Düşmanın İran milletine ve ülkemizin ulusal güvenliğine yönelik tehditlerinin devam etmesi nedeniyle, savaşın sona ermesinden sonra da İran, Hürmüz Boğazı'nı kontrol etmek için kararlı bir şekilde kalıcı bir mekanizma uygulayacaktır.”

PAZARTESİ SAAT 17'DE BAŞLIYOR
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), deniz ablukasının ayrıntılarına paylaştı. Açıklamaya göre pazartesi günü Türkiye saatiyle 17.00 itibarıyla yürürlüğe girecek abluka, İran limanlarına giren ve çıkan tüm gemilere yönelik olarak uygulanacak. Uygulama Basra Körfezi ve Umman Körfezi dahil tüm İran kıyılarını kapsayacak.

HÜRMÜZ'E İKİNCİ KİLİT VE ARTAN PETROL FİYATLARI
Trump pazar günü ambargo ile ilgili olarak "Böylece İran petrol satamayacak ve bu önlem çok etkili olacak." dedi.

Bu uygulama halihazırda savaş öncesine göre çok az tankerin geçebildiği Hürmüz Boğazı'na ikinci bir kilit daha vurulması anlamına geliyor. Gelişmenin küresel enerji arzında yeni bir şok dalgası yaratması bekleniyor. Nitekim petrol Trump'ın kararına derhal tepki vererek Yaşanan gelişmelerin ardından petrol piyasaları sert tepki verdi. Geçen hafta ilan edilen ateşkesle gerileyen fiyatlar, abluka kararı alınmasının ardından hızla yükseldi: Brent petrol yüzde 7 artarak 102,29 dolara çıktı. Brentin cuma kapanıştaki fiyatı 95,2 dolardı.

Küresel enerji piyasaları, İran’a yönelik sertleşen siyasi söylemler ve Trump’ın yeni iddiaları karşısında ihtiyatlılık ve yükseliş eğilimli dalgalanma fazına girdi. Bu durum, küresel ekonomide nakliye maliyetlerinin artmasına ve enflasyonist baskıya yol açabilir ve bu ateşin dumanı ise tüm dünyanın gözünü yakacaktır.

Eğer “İran’ın deniz ablukasına alınması” veya Hürmüz Boğazı’ndaki trafiğin kısıtlanmasına yönelik ciddi tehditler uygulama aşamasına geçerse, küresel piyasalar zincirleme ve eş zamanlı olarak çok katmanlı bir şok yaşayacaktır. Bu durum şu şekilde kesintisiz bir hat olarak görülebilir:

1.Ham petrol, en hızlı ve ilk tepkiyi petrol verir. Dünya petrolünün %20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki riskin artmasıyla, Brent ve WTI fiyatları sert ve dalgalı bir şekilde yükselir. Bu artış anında benzin ve motorin piyasasına yansır ve rafineriler ham madde ve sigorta maliyetlerinin artışıyla karşı karşıya kalırken kar marjları baskı altına girer. ABD, Avrupa ve Asya’da yakıt fiyatları yükselir. Bu durum, küresel nakliye maliyetlerini doğrudan artırır, çünkü konteyner ve gemicilik oranları, “savaş sigortası” ve Fars Körfezi ile Umman Denizi güzergahlarını kullanma riski nedeniyle artış gösterir. Bu da küresel düzeyde mal ithalatını daha pahalı hale getirir.

2.Doğal gaz ve LNG, Katar ve bölgedeki enerji ihracatının bir kısmının hassas deniz yollarına bağımlı olması nedeniyle özellikle LNG piyasası baskı altına girer. Enerjiye karşı hâlâ hassas olan Avrupa, gaz fiyatlarının artmasıyla yeniden bir enerji enflasyonu dalgasıyla karşılaşır. Bu enerji enflasyonu hızla elektrik piyasasına ve ağır sanayiye sıçrar.

3.Gıda piyasasında, buğday ve tahıllar dolaylı ama şiddetli bir şekilde etkilenir. Enerji ve nakliye maliyetlerinin artmasının yanı sıra, doğal gaza bağımlı olan kimyasal gübre fiyatları yükselir. Bu durum küresel tarımsal üretim maliyetlerini artırır, sonuç olarak dünya piyasalarında buğday, mısır ve pirinç fiyatları yükselişe geçer. Orta Doğu, Afrika ve Güney Asya’daki ithalatçı ülkeler en büyük baskıyı hisseder. Aynı zamanda şeker de hem enerji yoğun bir ürün olması hem de küresel lojistiğe bağımlılığı nedeniyle üretim ve nakliye maliyetleri üzerinden pahalılaşır.

4.Metaller ve endüstriyel ürünler, enerji maliyetlerindeki artış, çelik, alüminyum ve petrokimya fiyatlarının yükselmesine neden olur. Otomotivden inşaata kadar küresel imalat sanayileri girdi maliyetlerindeki artışla yüzleşir ve bu durum dayanıklı tüketim malları enflasyonunu körükler.

5.Döviz piyasasında da sermaye güvenli limanlara yöneldiği için ilk aşamada ABD Doları genellikle güçlenir. Ancak krizin derinleşmesi ve küresel enflasyonun artması durumunda davranışlar karmaşıklaşır. Euro, Yen ve gelişmekte olan piyasa para birimlerinde dalgalanma artar. Enerji ithal eden ülkelerin para birimleri baskı altında kalır.

6.Hisse senedi piyasasında ise enerji maliyetleri ve resesyon korkusu nedeniyle başlangıçta S&P 500 ve STOXX gibi küresel endeksler düşüş yaşar. Özellikle nakliye, havacılık ve enerji yoğun sanayi hisseleri değer kaybeder. Ancak aynı zamanda petrol ve gaz olmak üzere enerji hisseleri ile sigorta odaklı gemicilik şirketleri büyüme gösterir.

7.Tahvil piyasasında da büyük ekonomilerin devlet tahvilleri güvenli liman olarak güçlenir ve getirileri düşer. Fakat petrolden kaynaklanan enflasyon şiddetli hale gelirse, merkez bankaları faiz oranlarını yüksek tutmak zorunda kalabilir; bu da resesyon ile enflasyon arasında klasik bir çelişki yaratır.

Sonuç olarak; Tüm sistem, enerji kaynaklı küresel enflasyon ve tedarik zinciri bozulması fazına girer. Bu süreçte neredeyse tüm fiyatlar koordineli bir şekilde yukarı doğru hareket eder; ancak etkinin şiddeti her piyasada farklıdır: Enerji ve nakliye en büyük sıçramayı yapar, gıda gecikmeli ama kalıcı bir büyüme gösterir, finans piyasaları ise dalgalanma ve sermaye çıkışı yaşar. Nihayetinde, ABD’nin diplomasi yerine kriz yaratmayı seçmesi, küresel piyasalarda ve insanların yaşamında öyle bir ateş yakacaktır ki, dumanı Amerikalıların, Avrupalıların ve tüm dünya vatandaşlarının gözüne kaçacaktır.

SNN News’den tercüme edilmiştir

ABD ile İran görüşmeleri başladı.

İlk aşama sonuçlandı.

Şu anda bir ilerleme görünmüyor.

47 yıllık sorun…

Altı ayda iki ciddi savaş…

Elbette bir günde sonuç alınmaz.

Ancak gelişmeyi iyi analiz etmek lazım.

İran’ın koşulları başından beri aynı.

Açıkladığı 10 madde.

ABD bunları görüşmeyi kabul etti.

NASIL OLDU?
Peki bu nasıl oldu?

ABD her alanda zora girdi.

Haksızlığı tüm dünyada kabul gördü.

Bölgedeki üsleri yerle bir oldu.

Atlantik ittifakı dağıldı.

Avrupa “bu bizim savaşımız değil” dedi.

Türkiye’ye füze tuzakları tutmadı.

Amerika’da Trump’ın ekibi…

Birbirine düştü.

İstifalar, görevden almalar…

Halk desteği hızla eridi.

Körfez ülkeleri…

Amerika’ya güven yerlerde.

Savaş gemileri kaçtı.

Uçakları peş peşe düşmeye başladı.

İSFAHAN OPERASYONU
En son İsfahan operasyonu…

Kırılma yarattı.

“Pilot kurtarma” diye pazarlandı.

Ama tüm dünya gerçeği öğrendi.

Nükleer tesise sızama girişimi…

Tam anlamıyla fiyasko ile sonuçlandı.

Ateşkes ve görüşmeler…

Bu koşullarda gündeme geldi.

İran masaya “galip” olarak oturdu.

Sonucu belirleyecek olan da bu…

GENEL KAYGI
Görüşmelerle ilgili kaygı yok mu? Var.

Herkes aynı soruyu soruyor:

“ABD’ye güvenilmez.

Müzakereleri savaşın bir parçası yaptı.

‘12 Gün Savaşı’…

Arkasından 28 Şubat…

Hep müzakereler sürerken saldırdılar.

Ya yine aynısını yaparsa…

İran oyuna mı geliyor?”

28 ŞUBAT SALDIRISI
28 Şubat saldırısı öncesi…

İranlılar Cenevre’de masadaydı.

Ama ABD’ye kesinlikle güvenmiyordu.

Görüştüğüm İranlı yetkililer…

“ABD kesinlikle saldıracak.

Buna göre hazırlık yapıyoruz.

Ama yine de bir şans veriyoruz.

Dünya da görsün istiyoruz.

Saldırdıkları anda sert yanıt vereceğiz.

Bölgemizdeki bütün üslerini…

İsrail’i vuracağız.”

Dediklerini yaptılar.

2 saat içinde ABD üslerini…

İsrail’i vurdular.

Amerika önce gizlemeye kalktı.

Ama Çin-Rus uyduları her şeyi görüntüledi.

HAMANEY
İran Lideri Ayetullah Mücteba Hamaney.

Ateşkes sonrası ilk açıklaması:

Özetle, “Savaş istemiyoruz.

Ama meşru haklarından vazgeçmeyeceğiz.

Hürmüz Boğazı…

Yönetimini yeni bir aşamaya taşıyacağız” dedi.

Körfez ülkelerine de şöyle seslendi:

“Bir mucizeye şahit olmaktasınız.

Bu yüzden doğru görün…

Doğru anlayın…

Doğru yerde durun.”

İSLAMABAD
İran görüşme öncesi en üst düzeyde uyardı.

“Daha öncekiler gibi yapmayın.

Eğer yaparsanız cehennemi yaşarsınız” dendi.

İranlı kaynaklarım net bilgi verdi:

“Eğer anlaşma ihlal edilirse…

Bir saldırı olursa…

‘Hedef bankası’ belirlendi.

Nereleri vuracağımızı biliyoruz.

İran ordusu 24 saat hazır olacak.

Eller tetikte bekleyecek.”

Anlayacağınız İran işi sıkı tutuyor.

MEYDANLAR
İran şehirlerinin meydanları…

Milyonlar her gün nöbet tutuyor.

Bombalardan korkmuyorlar.

Kendilerine güvenleri tam.

Ateşkeste de meydanlardan ayrılmadılar.

Barışın ancak silahla geleceğini biliyorlar.

Ordularını meydanlardan destekliyorlar.

İran halkının tutumu…

Füzelerden daha etkili.

İsmet Özçelik

İran İslam Cumhuriyeti Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf, ABD’nin yürütülen girişimlere rağmen İran’ın güvenini kazanamadığını belirtti.

Galibaf sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı paylaşımda, müzakereler öncesinde iyi niyet ve gerekli iradeye sahip olduklarını vurguladıklarını ancak önceki iki savaş deneyimi nedeniyle karşı tarafa güven duymadıklarını ifade etti.

Galibaf, “İran heyetindeki çalışma arkadaşlarım Minaab 168’de ileriye dönük 168 girişim sundular; ancak karşı taraf bu müzakere turunda İran heyetinin güvenini kazanmayı başaramadı” dedi.

ABD’nin İran’ın mantık ve ilkelerini anladığını belirten Galibaf, “Artık ABD’nin, İran’ın güvenini kazanıp kazanamayacağına karar verme zamanı gelmiştir” ifadelerini kullandı.

Galibaf ayrıca, “Biz her zaman güçlü diplomasiyi, İran halkının haklarını elde etmek için askerî mücadelenin yanında bir yöntem olarak görüyoruz ve İranlıların kırk günlük ulusal savunma sürecinde elde ettiği kazanımları korumak için çabalamaktan asla vazgeçmeyeceğiz” dedi.

Pakistan’ın müzakere sürecini kolaylaştırma çabalarına da teşekkür eden Galibaf, Pakistan halkını selamladı.

Açıklamasının sonunda, İran halkına da teşekkür eden Galibaf, “İran 90 milyon canı olan tek bir bedendir. Rehberin tavsiyeleri doğrultusunda sokaklara çıkarak evlatlarını destekleyen kahraman İran halkına ve bu yoğun 21 saatlik müzakerelerde görev alan çalışma arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Yaşasın aziz İran!” ifadelerini kullandı.

Pazartesi, 13 Nisan 2026 05:22

İsrail'in stratejik çöküşü

"Öncelikle ABD artık İran'ı savaşla yıkamayacağını gördü. Bu ise sadece bölgesel değil, küresel ölçekte ABD'nin gerilemesine neden oldu. ABD, Çin ve Rusya karşısında prestij kaybetti."


ABD/İsrail-İran Savaşı, 41 günün ardından 2 haftalık ateşkesin kabul edilmesiyle en azından şimdilik fiili olarak sona erdi.

İran 10, ABD ise 15 maddelik talepler planıyla Pakistan İslam Cumhuriyeti'nin başkenti İslamabad'da dün masaya oturdu.

Şimdi Tahran ve Washington arasında masada savaş başladığını söyleyebiliriz. İslamabad görüşmelerine tekrar döneceğiz ancak şimdi bu savaşın en büyük kaybedeni olan Siyonist İsrail ve onun Başbakanı Gazze soykırımcısı Netanyahu hakkında bir şeyler söylemek daha doğru olur.

Taktiksel zaferin stratejik mağlubiyeti

2023 yılının Ekim ayından bu yana Gazze'de soykırım başlatan ve bölgesel hegemonya savaşını Lübnan, Yemen, Suriye ve Irak'a yaymak isteyen Netanyahu, buralardaki gerek HAMAS gibi direniş güçlerine gerekse de diğer gruplara karşı 3 yıldır hiçbir kriter ve hukukun işlemediği bir savaş yürütüyor.

Üstelik Netanyahu, Arap Baharı'ndan bu yana olumsuzluklar yumağının içine düşen Orta Doğu'da ABD eliyle kendi konumunu tahkim edecek bir yapıyı kurmak istiyordu. Ve Netanyahu'ya göre bu süreç karşısındaki en büyük engellerden biri İran'dı.

İşte bu nedenle Netanyahu, ABD'deki Evanjelik-Siyonist odaklar eliyle Trump'ı İran'la savaşın içine çekti.

Netanyahu, İran'ı ABD'nin eliyle yıkıp Orta Doğu'da güçlenmenin hayallerini kurarken hiç beklemediği bir durumla karşı karşıya kaldı.

ABD, tüm saldırılarına rağmen İran'ın direncini kıramadı. Beyaz Saray 41 günün sonunda masaya oturmak zorunda kaldı. Tel Aviv böylece hem çok beklediği "ABD-İran" savaşından hiçbir şey elde edemedi hem de artık Washington'la ajandası bazı boyutlarıyla ayrılmaya başladı.

Netanyahu'nun tüm çığırtkanlıklarına rağmen ABD, ateşkesten ve müzakerelerden yana tutum sergiliyor daha doğrusu buna mecbur. Böylece Tel Aviv, 1948'den bu yana belki de ilk kez kendini bu kadar yalnızlaşmış hissediyor. Üstelik İsrail görüşmelerine taraf bile değil. Yani bölgede İsrail, bizzat müttefiki ABD'nin de onaylamasıyla ilk kez kritik bir sürecin dışında kalıyor.

Bu durum ise on yıllardır pervasızca kafasına estiğini yapan İsrail'in bir nevi "şımarık çocuk istediğini yapar" imajını yıkıyor.

Ayrıca bu durumun ana sebebi bizzat Netanyahu'nun kendisi. 1 ay önce Orta Doğu'ya sahip olma hayalleri kuran Netanyahu, şimdi kendi koltuğunu bile koruyamayabileceği gerçeğiyle yüzleşmeye çalışıyor.

ABD'nin bölgedeki imajı yerle bir oldu

Netanyahu, ABD'nin I. Dünya Savaşı'ndan sonra bölgede 100 yılı aşkın süredir kurduğu dengeleri darmadağın etti.

Öncelikle ABD artık İran'ı savaşla yıkamayacağını gördü. Bu ise sadece bölgesel değil, küresel ölçekte ABD'nin gerilemesine neden oldu. ABD, Çin ve Rusya karşısında prestij kaybetti. Diğer yandan Körfez ülkeleri bu süreçte kendilerinin ABD için sözde müttefik olduklarını anladılar.

ABD şimdi savaş öncesi açık olan Hürmüz Boğazı'nı yeniden açtırmaya çalışıyor. Beyaz Saray o hâle düştü ki, "status quo ante bellum" (savaş öncesi durumu korumak) durumunu bile zafer olarak sunmaya çalışıyor. Fakat ciddi anlamda prestij kaybeden ABD, İslamabad görüşmeleri nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın farketmez tabiri caizse "çizilen karizmasını" kurtarması çok mümkün görünmüyor.

Yeni ufuklar, yeni süreç

Bölgede İsrail hegemonyası hayallerini batıran İran-ABD Savaşı büyük oranda bitmiş olduğuna göre, şimdi coğrafyamız için yeni bir süreç başlıyor.

Şimdi bölge ülkeleri geniş çerçeveli bir platform inşa etmeli.

Bu savaşın durması için aktif şekilde arabuluculuk yapan Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan ve Mısır ile İran arasında bölgesel müttefiklik için yeni bir süreç başlatılmalı.

Pakistan Doğu Asya Müslümanlarının; Türkiye, D-8'in ve Türk Devletleri Teşkilatı'nın; Suudi Arabistan Körfez'in; Mısır ise diğer Arap coğrafyalarının temsilcisi olarak bir araya gelmeli ve İran'ın da katılımıyla kolektif liderliğe dayalı yeni bir pakt kurulmalıdır.

Tüm dünya gördü ki, ABD'nin bölgede kurduğu sözde "güvenlik" şeması sadece İsrail'i koruyor. Bölgemize binlerce kilometre uzakta olan ABD, bölgeye sadece çıkarları perspektifinden bakıyor. Aslında bölgemizde yaşanan bu 40 günlük acı savaş tecrübesi bir uzlaşı ve diyalog iklimi fırsatı da sunuyor.

Soğuk Savaş kodlarıyla düşünerek bugünün problemlerinin çözülemeyeceği gerçeğine göre hareket etmek akılcı olan yoldur. Çok taraflı diplomasi, çatışma, kargaşa ve kaosa karşı birlikte karşı duruş küresel güçlerin hesaplarını bozabilir. İşte o yüzden tam da şimdi sıra dışı adımlara ihtiyaç var.(Mustafa Kaya/Milli Gazete)

Pazartesi, 13 Nisan 2026 05:20

Ne sahada ne masada... ABD eli boş döndü

Pakistan’ın başkenti İslamabad’da yapılan ABD-Iran müzakerelerinden sonuç çıkmadı. Sahadaki kaybını masada telafi etmeye çalışan Amerikalılar, Minab kayasına çarptı. Panikleyen Trump ise ‘yaratıcı bir fikir’ ortaya attı: Hürmüz’ü Iran’dan daha iyi kapatmak!

İslamabad’daki müzakerelerin sonuçsuz kalmasının hemen ardından ABD Başkanı Donald Trump’ın verdiği ilk tepki, Just the News sitesinde yayımlanan bir makaleyi Truth Social sosyal medya platformunda paylaşmak oldu.


Trump’a yakınlığıyla bilinen sitede yayımlanan makalede, Washington’un taleplerinin kabul edilmemesi halinde İran’a karşı “deniz ablukası” uygulanabileceği mesajı veriliyor.

“Başkan’ın elindeki koz” olarak tanıtılan plana göre abluka, İran ekonomisini tamamen boğmayı hedefliyor. Ayrıca İran petrolüne “bağımlı” olan Çin ile Hindistan gibi ülkeler üzerinde de büyük bir baskı kurulması amaçlanıyor.

ABLUKAYI ‘BAŞLATTI’
Trump bu paylaşımının ardından pazar günü bir kez daha klavye başına geçti. Müzakerelerin iyi geçtiğini ancak İran’ın Hürmüz’ü açmayı ve nükleer programdan vazgeçmeyi reddettiğini söyleyerek “Derhal geçerli olmak üzere Hürmüz Boğazı’na girmeye veya oradan çıkmaya çalışan tüm gemileri ABLUKA ALTINA alma sürecini başlatacağız.” diye yazdı. Trump aynı mesajda ablukanın “kısa süre içinde” başlayacağını öne sürdü.

ÇİVİ ÇİVİYİ SÖKER Mİ?
 
Hürmüz Boğazı’nın çıkışında deniz ablukası uygulamak, zaten kapalı olan boğazı “daha da iyi kapatmak” anlamına geliyor. Bu durumda İran’ın kendi petrolünü de satamaz hale gelmesi, küresel petrol arzı krizini katlayacak. Sonuç olarak benzin fiyatlarının yüzde 30’dan fazla yükseldiği ABD’de savaşın maliyeti daha da ağır hale gelecek.

Böyle bir adımın doğal sonuçlarından biri de İran’ın ihraç ettiği petrolün yüzde 90’ını satın alan Çin’i kızdırması olacak. Pekin bu senaryoda Washington’un yükünü daha da artıracak ekonomi temelli önlemleri devreye sokabilir. Nadir toprak elementlerinin ABD’ye satışını kısıtlaması dahi Amerikan teknoloji ve askeri sektörlerini kilitleyebilir. Ayrıca Çin, İran’a askeri ve istihbari desteği artırabilir, diplomatik girişimleri daha sert bir düzleme çekebilir. Geçen hafta Tayvan ana muhalafet partisi liderinin Pekin’de Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’e yaptığı ziyaretle başlayan sürecin ABD’nin adadaki alanını daraltacağını da eklemek gerek.

Diğer yandan Trump’ın Hürmüz’ü “daha da iyi kapatması” boğaz üzerinden petrol ve gaz alan Avrupalı ve Asyalı müttefiklerin kendisine tam manasıyla sırt çevirmesiyle sonuçlanabilir. Kısacası olası abluka hamlesinin bumeranga dönüşmesi kaçınılmaz bir son gibi görünüyor.

USS G. Ford.
‘Yamalı’ uçak gemisi dönüyor
Just the News’un haberindeki bir diğer dikkat çekici unsur ise USS Gerald Ford ile USS Abraham Lincoln uçak gemilerinin abluka görevi için halihazırda bölgede hazır olduğunun iddia edilmesi:

“USS Ford, kısa bir onarım ve mürettebat dinlenme sürecinin ardından şimdi Basra Körfezi’nde bulunuyor.”

USS Ford, İran savaşı esnasında 30 saat süren, 600 denizciyi yataksız bırakan yangının ardından önce Yunanistan’a çekilmiş, kısa bir süre sonra da bakım-onarım çalışmaları için Hırvatistan’a gönderilmişti.

10 aydır görevde olması nedeniyle çok sayıda teknik sorun yaşayan, mürettebatı yorulan uçak gemisinin en az bir sene görev dışı kalması gerektiği belirtilmişti.

Ancak USS Ford kısa bir bakımdan sonra yeniden sahaya sürüldü. 2 Nisan’da Hırvatistan’dan yola çıkan gemi şu anda Doğu Akdeniz’de bulunuyor.

Ancak askeri kaynaklar, donanmanın tam kapsamlı onarımı erteleyerek gemiyi “idareten” sahaya sürdüğünü belirtiyor. 11 aydır görevde olan, yüzlerce denizcisi hâlen yangın hasarlı yatakhaneler nedeniyle zor şartlarda yaşayan ve kronik tesisat arızalarıyla boğuşan dev geminin, bir “abluka” gibi yüksek yoğunluklu bir görevde ne kadar sürdürülebilir olduğu askeri çevrelerde tartışma konusu olmaya devam ediyor.

Perşembe, 09 Nisan 2026 08:32

Bir zafer ve bir Erbain!

Bu zafer, Rehber Hamaney’in (r.a) Erbain’in sönmeyen meşalesidir. Kan, bir kez daha kılıca galip gelmiş; sabır, metanet ve irade kibrin belini kırmıştır. İran Halkına Mübarek olsun bu onurlu direniş, tüm direniş ülke halklarına ve dünya mazlumlarına mübarek olsun.


Hamdolsun rabbim bir kez daha ömrü hayatımda bana ZAFER yazısı yazmayı nasip etti.

Bu zafer, sadece askeri bir geri adımın değil, asırlardır süregelen bir mektebin, “Heyhat minez zille” (Zillet bizden uzaktır) feryadının modern çağdaki yankısıdır. Küresel küfrün kibri, İmam Hüseyin’in (s.a.a)’nin sancağını taşıyan müminlerin iradesi karşısında diz çökmüştür.

Bu zafer bir SON değil bilakis yeni bir direniş ruhunun başlangıcıdır.

Kerbela’nın mirası direniş ruhunun doğduğu şafak vakti geldi ve kadim zulüm medeniyetlerinin tahtları sarsılıyor:

Dünya, tarihin en rafine edilmiş barbarlığına diz çökmüş, modern dünyanın yöneticileri “stratejik denge” masallarının arkasına saklanarak bu vandallığa boyun eğmişken; sessizliği yırtan bir nida ve cesur bir direniş Doğu’nun kadim topraklarından, İran’ın yüreğinden yükseldi. Bu sadece bir siyasi karşı duruş değil; bir varoluş, bir mana ve binlerce yıllık bir “la” (hayır) diyebilme sanatıdır.

Kerbela’nın sönmeyen meşalesi bugün Velayet-i Fakih’in elinde:

Bu direniş ruhu, kaynağını ne petrol kuyularından ne de çelikten alır. Bu ruh, gücünü Fırat’ın kenarında susuz kalan ama haksızlığa asla boyun eğmeyen İmam Hüseyin’in (s.a.a)’nin kanıyla sulanmış o “Yalnızlık Zaferi”nden almaktadır. İran halkının göğsündeki bu sarsılmaz cesaret, Ehlibeyt’in “Zillet bizden uzaktır!” feryadının 21. yüzyıldaki aksisedasıdır. Siyonizmin ve emperyalizmin canavarlaşmış saldırıları karşısında, onlar için her gün Aşura, her yer Kerbela’dır.

Hafız-ı Şirazi’nin dediği gibi:

“Aşk yolunda başından korkan kimse, bizim meclisimize gelmesin; çünkü bizde can feda etmek, sıradan bir iştir.”

İşte bu yüzden, dünyanın tüm güçleri birleşip karşısına dikilse de, Kerbela kültürüyle yoğrulmuş bir ruhu ne parayla ne de ölümle korkutmak mümkündür. Bunun bu yüzyılda mümkün olduğunu İmam Hüseyin’in soyundan gelen ve onun onurunu cesaretini ve karizmasını günümüze taşıyan kişi Velayetin naibi Seyit Ali Hüseyin Hamaney (r.a) bütün dünya müstekbirlerine ve Ba”al cehaletine emperyalist azgın medeniyetlere bütün dünyanın tanıklığı ile gösterdi.

“Begozar o neteres dar râh-e Hakk, Morg dar în râh, hayât-e abad est.” (Mevlana)

“Yürü, korkma! Hak yolunda ölüm, ebedi bir hayattır”

düsturuyla hareket eden o eşsiz irade; vandal bir medeniyetin dayattığı o zifiri karanlığı, Ehlibeyt aşkının nuruyla dağıtmaya azmetmişti ve atası İmam Hüseyin gibi asla zalimin tehditlerinden kaçmadı ve dayatmalarına boyun eğmedi. O ümmetin rehberi olarak yapması gereken bir şekilde ümmetin en az imkana sahip ferdi gibi yaşadı ve ölümü de halkının maruz kaldığı şartların üstünde bir güvenliği kabul etmeyi zillet görüp savaşın en ateşli zamanında savaşçıların en ön safında yer alarak şehadet şerbetini içti.

Böylelikle bu yüzyılda insanlığa çare olabilecek LİDER profilini ilmi ile zekası ile takvası ile fedakarlığı ile ve nihayetinde savaşçılığı ve cesareti ile ortaya koyarak insanlığa gösterdi. İnsanlık yaşadığı tüm tecrübeler ile bunu özümseyerek artık ne Demokrasinin, ne Sosyalizmin, ne Kapitalizmin, ne Siyonizmin İnsanlığa refah ve mutluluk getirecek bir ideoloji ve idari sistem değil sadece Velayet-in bugün itibarı ile temsili olan Veleyet-i Fakih düsturunun bunu sağlayabildiğini gözleri ile gördüler. Nihayetinde demokratların katliamın başını çektiği, liberallerin, hümanistlerin, özgürlükçülerin ise bu katliamın gerekçelerine kanıp sessiz kaldıkları, İslamcı, Müslüman denilen ülkelerin ise münafıkça küfür ve emperyalizmin ve hatta Siyonizmin yanında yer almak için onlarca entrika çevirdiklerini ve krallıklarının, prensliklerinin, diktatoryalarının varlıklarını halkların özgürlüğünden ve hakların tesisinden daha önemseyecek bir kaypaklık içinde bulunduklarını bütün dünya gördü. Bütün dünya kendi halkı sığınağa giremediği için sığınağa girmeyerek ölümü göze alan bir LİDER, ölmeyi kazanç sayan ve savaş meydanlarında “haydar-i kerrar gayri ferrrar” cesareti ile savaşan ve Kerbela’da İmam Hüseyin evlatları, yarenleri ve taraftarları gibi bir bir şehid olan KOMUTANLARI, ülkesine bir saldırı olduğunda bütün ihtilaflı mevzuları kenara koyup tek yumruk tek bir ses olup sabah akşam yağan bombalara rağmen meydanlarda “Allahuekber“ Kahrolsun Amerika, Kahrolsun İsrail diye sloganlar ile inleten ve İsrail vatandaşları yurtdışına kaçarken İran halkı savaş var diye yurda dönüş yapan bir HALKLAR’ a  sahip olduklarını gördük.

Siyonizmin korkulu rüyası İSLAMİ DİRENİŞ:

Vahşi bir medeniyetin, insanlığı mülkiyetine geçirmeye çalıştığı bu “Vandalizm Çağında; İran topraklarından yayılan bu direniş, emperyalizmin o kâğıttan kulelerini sarsmaktadır. Onlar için bu mücadele sadece bir toprak kavgası değil, İnsan-ı Kamil olma yolunda “Zulme rıza göstermeme” borcudur. Tarihin o tozlu raflarındaki kahramanlıklar, bugün Tahran’ın, Kum’un, Şiraz’ın sokaklarında insanlık için birer canlı abideye özelde Müslüman toplumlar için de ibret-i aleme dönüştü.

Dünya Müslüman yöneticileri korkuyla başlarını öne eğerken, Ehlibeyt mektebinden feyz alan bu direniş ruhu; Velayet-i Fakih sistemini ilahi tabii bir düzenin  sünetullahı olduğu gerçeğini “hüküm ancak Allah’ındır” ilahi emrinin ancak bu bağ ile kurulmasının mümkün olduğunu bir kez daha ispat etti.

Bu gün itibarı ile İslami Direniş Velayet-i Fakih’e biatleri ile emir ve komuta zincirine bağlı oldukları müddetçe sömürgeciye “dur” diyen, mazluma “can” olan yegâne barikattır ve öyle kalmaya devam edecektir. Görüyoruz ki; paranın ve lobilerin gücü, Hüseynî bir duruşun karşısında erimeye mahkûmdur. Zira şairin dediği gibi:

“Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa, Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.”

Bu ruh var oldukça, insanlık onuru asla tam manasıyla teslim alınamayacak ve Kerbela’nın sönmeyen meşalesi, eninde sonunda tüm işgal edilmiş vatanları aydınlatacaktır.

Kanın kılıca galibiyeti: 40 günlük Kerbela ve büyük fetih: Erbain

Tarih bir kez daha tekerrür etti; Firavunlar “yok edeceğim” diye haykırırken, Nil nehri Musa’nın takipçilerine yol oldu. ABD’nin 40 gün boyunca süren o kibirli dayatmaları, tehditleri ve “Bir büyük medeniyeti yok edecegi” küstahlığı, tıpkı Yezid’in sarayındaki geçici tantana gibi gün bitmeden sönüp gitti. Karşısında ise ölümü bir “ilahi bir şerbet” gibi gören, kefenini omuzunda taşıyan ve liderinin şehadetiyle sarsılmak yerine daha da çelikleşen bir halk vardı.

Şii inancında Erbain, sadece bir takvim yaprağı değildir, hüznün destana dönüştüğü, matemin kıyama evrildiği kutlu bir eşiktir. Ayetullah Seyid Ali Hamaney’in şehadetiyle başlayan o kor ateş, tam 40 gün boyunca sönmeden yandı. Direniş Ülkelerinin Halkları, “Acaba ne zaman vurulacağız?” korkusuyla eve kapanmak yerine, tıpkı Hz. Zeyneb’in (sa) Şam yollarındaki vakur duruşu gibi sokaklara döküldü.

Bu 40 günün sonunda gelen zafer, tesadüf değildir; bu, Erbain’in manevi fethidir. Tankların, uçakların ve füzelerin karşısında duran tek güç, Kerbeladan günümüze gelen “Ölüm bizim için bir saadettir” diyen o sarsılmaz imandır.

Fars edebiyatının bilhassa “kutsal savunma” (İran-Irak savaşı) direniş edebiyatının o derin ve hüzünlü diliyle söylersek:

“در کمال عزّت و آزادگی، جان می‌دهیم” (Tam bir izzet ve özgürlük içinde can veririz)

“ما ز جان بگذشته‌ایم تا حق بماند برقرار” (Biz, hak ayakta kalsın diye canımızdan geçmişiz)

Özellikle ikinci beyit olan “Mâ ze cân gozdeşte’îm tâ Hakk bemâned berkarâr”, İran’da devrim sonrası süreçte ve cephelerde askerlerin moralini yükseltmek için kullanılan, şehadet kültürü ile özdeşleşmiş çok popüler bir mısradır.

Liderlerinin şehadetinin 40. gününde, yas tutan bir milletin aynı zamanda dünyayı dize getiren bir iradeye dönüşmesi, ancak “Hüseyni” bir bilinçle açıklanabilir. Trump’ın tehditleri, bu halkın kulağında ancak boş bir rüzgar uğultusu kadar yer bulabildi. Çünkü onlar biliyordu ki;

“کربلا در کربلا می‌ماند اگر زینب نبود” (Eğer Zeyneb olmasaydı, Kerbela Kerbela’da kalırdı)

Bu halkın her bir ferdi, bu 40 günde birer Zeyneb olmayı seçtiler ve daha savaşın başında şehid olan liderlerinin mesajını, şehadetinin onurunu ve davasının haklılığını dünyaya haykırdılar.

Amerika ve İsrail, tüm şartlarından vazgeçip İran’ın iradesini kabul etmek zorunda kaldıklarında, aslında sadece bir anlaşmaya imza atmadılar; maneviyatın maddiyatı, şehadet aşkının ise teknolojik kibri yendiğini tescil etmiş oldular.

Bugün geçen kırk günde, Kerbela’nın o meşhur nidası Tahran’dan, Kum’dan, Meşhed’den yükseliyor ve “Biz bitti demeden, bu aşk bitmez” diye gururla sesleniyorlar.

Bu zafer, Rehber Hamaney’in (r.a) Erbain’in sönmeyen meşalesidir. Kan, bir kez daha kılıca galip gelmiş; sabır, metanet ve irade kibrin belini kırmıştır. İran Halkına Mübarek olsun bu onurlu direniş, tüm direniş ülke halklarına ve dünya mazlumlarına mübarek olsun bu kutlu Erbain!

Şimdi Nefsi Zekiye’nin mübarek bedeninin defnine artık sıra gelmiştir. Defni ile Erbaini bir olan asrın kutlu şehidine veda vakti…

Fatih Bilgin

 

 

 

Vessellam…!(Fatih Bilgin/Rast)

Perşembe, 09 Nisan 2026 08:29

ABD’nin İran Planı Neden Tutmadı?

Yazilimedya Genel Yayın Yönetmeni İsmail Bendiderya katıldığı bir televizyon programında ABD’nin en büyük hatasının füze sayısını değil, ‘hafızayı’ küçümsemek olduğunu savundu. Bendiderya’ya göre Washington, sahadaki denklemi değil İran toplumunun tarihsel direncini yanlış okudu.


Farsçadan Türkçeye, 398 kitap ve 2000'den fazla makalenin çevirisini yapan Yazilimedya Genel Yayın Yönetmeni İsmail Bendiderya, ABD ve İsrail’in İran’a saldırısına ‘hafıza’ yorumu kattı.

Ulusal Kanal’da Orhan Muşul’un sunduğu Sözün Özü programında konuşan Bendiderya’ya göre ABD’nin temel yanılgısı, İran’ı yalnızca askeri kapasiteyle ölçmek oldu. İran’ın tarihsel birikimi, toplumsal refleksi ve kültürel direncinin hesaba katılmadığını savunan Bendiderya, “İran’a yalnızca harita üstünden bakıldı, hafızasına bakılmadı” görüşünü dile getirdi.

“SAHADA DEĞİL HESAPTA HATA YAPTILAR"

Programda, savaşın başında İran’ın kısa sürede etkisiz hale getirileceğine dönük beklentilerin öne çıktığını hatırlatan Bendiderya, gelinen noktada bunun gerçekleşmediğini söyledi. Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, enerji piyasasındaki sarsıntı ve petrol fiyatlarındaki yükselişin, çatışmanın bölgesel sınırları aştığını savundu.

Bendiderya, ABD yönetiminin İran’ı yalnızca füze envanteri ve askeri tesisler üzerinden okuduğunu, buna karşılık İran toplumunun direnç kapasitesini küçümsediğini öne sürdü. Ona göre savaşın uzamasının nedeni yalnızca askeri denge değil, aynı zamanda toplumsal kenetlenme.

"İRAN'DA ÇÖZÜLME DEĞİL BİRLEŞME OLDU"

Bendiderya’nın değerlendirmesinde en dikkat çekici başlıklardan biri, savaşın İran içinde beklenen çözülmeyi yaratmadığı iddiası oldu. Tam tersine, dış baskının içeride daha sert bir birleşme doğurduğunu savunan Bendiderya, İran toplumunda rejim tartışmasının yerini “savunma refleksine” bıraktığını söyledi.

İran halkının tarihsel ve dini referanslarla şekillenen direnç kültürüne dikkat çeken Bendiderya, bu yapının dış müdahale karşısında hızlı dağılma değil, uzun süreli dayanma eğilimi yarattığını ifade etti. Bu nedenle olası kara harekâtı senaryolarının da Washington açısından kolay sonuç vermeyeceğini ileri sürdü.

TRUMP'IN DİLİ, SAVAŞIN HEDEFİ

Bendiderya, ABD Başkanı Donald Trump’ın savaşın hedeflerine ilişkin zaman zaman birbiriyle çelişen açıklamalar yaptığını da söyledi. Bir yandan rejim değişikliği, diğer yandan enerji ve petrol eksenli söylemlerin öne çıkmasını, “stratejik savrulma” olarak yorumladı.

NATO ülkelerinin de bu süreçte Washington’a beklenen ölçüde açık destek vermediğini belirten Bendiderya, bunun arkasında yalnızca askeri kaygıların değil, ekonomik çıkar hesaplarının ve Trump yönetiminin müttefiklerle gerilimli ilişkisinin bulunduğunu ileri sürdü.

BU YENİ KAVGA DEĞİL

Bendiderya’ya göre bugün yaşanan savaş, yalnızca güncel bir askeri gerilim değil. İran ile Batı arasındaki hesaplaşmanın köklerinin 20. yüzyılın başındaki petrol rekabetine kadar uzandığını belirten  Bendiderya, İran petrolleri üzerindeki tarihsel paylaşım mücadelesinin bugünkü çatışmanın arka planını oluşturduğunu söyledi.

Bu nedenle mevcut tabloyu “birkaç haftalık savaş” olarak okumanın yetersiz kalacağını savunan Bendiderya, meselenin enerji yolları, bölgesel güç dengeleri ve uzun yıllara yayılan jeopolitik hesaplarla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.

Bendiderya’nın çizdiği çerçevede, ABD’nin İran’a yönelik müdahalesi kısa süreli ve net sonuç üretecek bir operasyon olmaktan çıktı. Washington’ın askeri üstünlüğüne rağmen sahada beklediği tabloyu bulamadığını savunan Bendiderya, savaşın artık yalnızca cephede değil; ekonomi, enerji ve toplum psikolojisi düzleminde de büyüyen bir kırılmaya dönüştüğünü söyledi.