Displaying items by tag: Hasan Nasrallah

İran-Irak-Suriye mutabakatında oluşan teröre karşı işbirliğine Lübnan Hizbullah'ından destek geldi. Amerika'nın bölgede yenildiğini vurgulayan Hizbullah lideri Hasan Nasrallah "Amerika'ya karşı mücadeleye tüm Hizbullah feda olsun" dedi.

İran, Suriye ve Irak arasında Batı destekli teröre karşı işbirliği anlaşması yaptı. İlk destek Hizbullah'tan geldi.
Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, “Amerika’ya karşı mücadeleye bütün Hizbullah feda olsun” dedi. Nasrallah, Amerika’ya karşı ittifaklarda yer alacaklarının mesajını verdi.  

Hizbullah lideri, Amerika ve uzantılarının bölgede rezil olduğunu ve hepsini tamamen yok edene kadar mücadeleye devam edeceklerini söyledi.

Al-Manar Televizyonu’nda yayınlanan haberde Nasrallah, Amerika için "Bütün insanlığın ortak düşmanı" ifadesini kullandı. Demokrasi adına Ortadoğu'da yapılan caniliğin son bulacağını vurguladı.

Published in Rapor
Perşembe, 11 Haziran 2015 10:41

Nasrallah'ın Dilinden İmam Hamaney

Bu yıl ikincisi düzenlenen 'İmam Hamaney, İçtihat ve Yenilik' başlıklı konferansta konuşan Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah, 'Taklit merci, kendi döneminde yaşayan fakihler arasından en âlim ve en bilgilisi olmak zorundadır' ifadelerini kullandı.

Seyyid Hasan Nasrallah'ın konuşmasında öne çıkanlar;

"Ayetullah Hamaney, İslam Cumhuriyeti'nin rehberi ve Veliyyi Emri Müslimin'dir. Bu makamın belirli bir çerçevesi ve şartları vardır. Cesaret, tarihi geçmişe hâkimiyet, geniş siyasi bilgi, farklı toplum ve siyasetleri tanıma, dost ve düşmanı tanıyabilme, fırsatlardan gerektiği gibi istifade etme vb. sıfatlar bu makamın gerekliliklerinden bazılarıdır.

İmam Humeyni'nin vefatından sonra rehberlik görevini üstlenen Ayetullah Hamaney, tüm bu vasıflara sahiptir. Ayetullah Hamaney, İslam Cumhuriyeti aleyhine başlatılan tüm propaganda ve yaptırımlara karşı durmayı başarmıştır. Hatta bu baskı ve yaptırımları fırsata dönüştürmüştür. Bu fırsatlar, İslam Cumhuriyeti'ni bölgenin dinamiklerinden biri hale getirdi. Bugün tüm dünya bu gerçeği görüyor ve itiraf ediyor. İslam Cumhuriyeti her alanda kendini daha da geliştirmeye devam diyor.

Tüm bunlar Ayetullah Hamaney'in şahsiyetinden yansıyan bazı detaylardır. Biz, Ayetullah Hamaney’i, sözlerine amel eden, karşılaştığımız her konuda söylem ve beyanatlarıyla yol gösteren biri olarak tanıdık.

Ayetullah Hamaney büyük bir İslami düşünürdür. Bu nedenle onun bu boyutunun daha çok tanınması gerekir. O, günümüzün en büyük müçtehitlerinden birisidir. Bölgeye yönelik yaptığı siyasi analizlerle insanları kendine celp eden, zalimlerin aklının sınırlarını zorlayan bir rehberdir.

Ayetullah Hamaney’in gençlik yıllarında kültürel ve fikirsel alanlarda geniş çaplı çalışmaları vardı. Farklı tarihlere ve tarihi şahsiyetlere, edebiyat ve şiire alakası vardı. Hem Şia'nın hem de Ehlisünnet'in tanınmış simalarına ait kitapları mütalaa ederdi.

Kitaba karşı olan sevgisinden asla vazgeçmemiştir. Hatta Tahran'da düzenlenen uluslararası kitap fuarına karşı aşırı bir ilgisi ve hassasiyeti vardır. Farklı yayınevlerine ait stantları gezer, kitap satışları hakkında bilgi alır. Yazarlar ve mütercimlerle sohbet eder. Hiç bir lider bu tür işlere birkaç saat ayırmazken Ayetullah Hamaney, her yıl kitap fuarını ziyaret eder. Ama bu ziyaret, gösteriş amaçlı değil aksine insanları özellikle de gençleri bu gibi yerlere katılımını sağlamak, onları teşvik etmek içindir.

Yıl içerisinde toplumun çeşitli tabakalarıyla bir araya gelir. Üniversite öğrencileri, doktorlar, öğretmenler, işçiler gibi farklı alanlardan insanlarla bire bir görüşür. Onların sorunlarını dinler, çalışmaları hakkında bilgi edinir, görüş alış verişinde bulunur. Bu görüşmeler insanın hem fikri hem de kültürel alanlarda farklı donanımlara sahip olmasını sağlar. Hiçbir ülke lideri direk olarak insanlarla bu şekilde irtibata geçmek için vakit ayırmaz. Halkın sorun ve sıkıntılarını birinci ağızdan dinlemez.

Şahsi faaliyet ve çalışmalarına ilaveten Ayetullah Hamaney'i diğer liderlerden ayrıcalıklı kılan, onu eşsiz bir düşünüre dönüştüren en önemli etken, gençler ve ilmi merkezlerle yüz yüze görüşmeler yapmasıdır. Ayetullah Hamaney hayalleri değil gerçekleri yaşayan ve sorunları iyi bilen bir şahsiyettir.

Ayetullah Hamaney, Müslümanların karşılaştığı her soruna açık ve net çözüm yolları sunan bir yol göstericidir. Kullandığı dil, günümüz insanının anladığı tarzdadır. Sadece ülke yöneticileri ve siyasi kimliğe sahip insanlarla görüştüğünde bilimsel ve diplomatik dilini kullanır. Güçlü bir hitabete sahiptir. Fikri temaları, terimsel kalıplara dökerek muhatabın konuyu daha iyi ve daha çabuk kavramasını sağlar.

Ayetullah Hamaney, bir fakih olarak söz söyleyeceği zaman İslami metinleri doğru anlayan, konumsal sınıflandırma yapabilen ve anlatmak istediklerini insanlara doğru aktaran bir müçtehit olarak boy gösterir. Bir fikir adamı fakih unvanıyla söz söyleyeceği zaman, cümleleri sağlam ve muhkem olur.

Ayetullah Hamaney'i farklı kılan bir diğer özelliği, baskılara boyun eğmeyen asalet ve özgürlükten yana olan ruhudur. İslam Cumhuriyeti'ne karşı uygulanan yaptırımlar karşısından bazıları İslam'ın asli ve değişmez dinamiklerine yönelik bakış açılarında sapmalar ve hafife almalar yaşarken Ayetullah Hamaney, hiçbir surette İslam'ın özü ile oynanamayacağı ispat etmiştir.

Bizlerin Ayetullah Hamaney'i tanıması ve tanıtması gerekir. İnsanlar taklit mercilerine, İslam ümmeti bir öndere muhtaçtır. Düşmanın tehdit ve planları karşısında ümmeti uyandıracak, hidayet edecek bir rehbere ihtiyaç vardır.

Siyasi ve ekonomik sorunları halletmek yeterli değil, asıl mesele düşünebilmektir. Müslümanlardan isteğim; düşünür ve fikir adamlarının çok az olduğu dönemde bu İslami düşünürden (Ayetullah Hamaney) istifade etmeleridir. Hatta Müslüman olmayanlar bile onun beyanat ve yazılarını mütalaa etmelidir."

Published in Rapor

Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, ABD-İsrail ve müttefiki ülkelerin kurduğu ve desteklediği IŞİD’in dün Lübnan’ın Bekaa iline bağlı Baalbek bölgesinde Hizbullah’a ait mekanlara saldırması sonucu bu örgütle savaşın fiilen başladığını söyledi.


Beyrut’ta düzenlenen bir konferansta konuşan Nasrallah, “IŞİD’in, Baalbek bölgesinde Hizbullah’a ait mekanlara saldırmasıyla aramızda savaş fiilen başlamıştır. Cesurca savaşan Hizbullah güçleri onlarca IŞİD militanını öldürüp, onlarcasını da yaralamıştır. Savaşı IŞİD başlattı ama biz bitireceğiz” dedi.

Lübnan sınırlarında yok olana kadar IŞİD’e karşı savaşın devam edeceğini ifade eden Nasrallah, “Savaşçılarımız Kalamun bölgesinde de Nusra Cephesi’ne karşı önemli başarılar elde etti. Lübnan’ın Arsal kenti sınırındaki bölgede ise ilerleme katettiler” diye konuştu.

Published in Rapor

Hizbullah genel sekreteri, düşmanın son zamanlarda meydana gelen savaşları Sünni-Şii çatışmasına dönüştürme çabasının başarısız olduğunu açıkladı.

 

İran meclis başkanı Laricani geçtiğimiz gün beraberinde bulunan heyetle birlikte Beyrut’a yaptığı ziyarette Hizbullah genel sekreteri Hasan Nasrallah ile görüşme yaptı.

Bu görüşmede bölgenin durumu, İran ile Lübnan arasındaki ilişki ve Suriye konuları masaya yatırıldı. 

Meclis başkanı Ali Laricani bu görüşmede, bugün İran ve Hizbullah’ın terörizm karşısında gösterdikleri tutumun doğru olduğunu belirtti. 

Seyyid Hasan Nasrallah da bu görüşmede, düşmanın son zamanlarda meydana gelen savaşları Sünni-Şii savaşına dönüştürme çabasının sonuçsuz kaldığını açıkladı.

Hasan Nasrallah konuşmasına ekleme yaparak şunları söyledi: Son zamanlardaki savaşlar terörist guruplarla halk güçleri ve İslami ordular arasında meydana gelmektedir.

Published in Rapor
Cumartesi, 16 Ağustos 2014 00:00

Nasrallah: ABD IŞİD'e göz yumdu

Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, ABD'nin istifade etmek için IŞİD'e göz yumduğunu açıkladı.
 Lübnan'daki Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, terör örgütü IŞİD'in Sünnilere yönelik katliam yaptığını ve ABD'nin örgütten istifade etmek için IŞİD'e göz yumduğunu söyledi.

Nasrallah, 2006 İsrail-Lübnan Savaşı yıl dönümü nedeniyle bir televizyon kanalında yaptığı konuşmada, "IŞİD, Suriye ve Irak'ın geniş bir bölümünü kontrol altında tutuyor. Petrol, nehirler ve barajları kontrol ediyor. Ellerinde büyük miktarda silah ve mühimmat var. Bu örgütün yöntemi, katliam yapmak, insanları öldürmektir" dedi.

İran ve Suriye'yi IŞİD'in arkasında olmakla suçlayanları eleştiren Nasrallah, IŞİD'in Sünnilere yönelik katliamın yanı sıra Kürtler, Yezidiler ve Hristiyanlara karşı da savaştığını belirterek, "IŞİD, başta Suriye ve Irak olmak üzere Suudi Arabistan'dan Ürdün'e diğer ülkeler için de tehdit oluşturuyor. ABD, IŞİD'den istifade etmek için ona göz yumdu" diye konuştu.

Lübnan, Filistin, Suriye ve Körfez ülkelerinden, mezhep odaklı örgütlerden ve şahsi düşmanlıklardan vazgeçmelerini isteyen Nasrallah, yalnızca Şiileri değil, Sünni, Hristiyan, Yezidi, Dürzi, Alevi ve İbadileri de hedef alan bu tehlikenin karşısında durma çağrısı yaptı.

Hizbullah Genel Sekreteri Nasrallah, mezhep odaklı örgütlerin ve şahsi düşmanlıkların yol açtığı tehlike karşısında ortaya konulacak seçenekleri değerlendirme ve tartışma çağrısında bulundu.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) 2006 Lübnan-İsrail savaşını sona erdirmek amacıyla aldığı 1701 sayılı kararını değerlendiren Nasrallah, "Lübnan'ı İsrail'in saldırılarından koruyan bu karar değildir. Lübnan'ı koruyan, direniş, ordu ve halkdır. Uluslararası şemsiye, toplum ya da 1701 sayılı karar değildir" ifadelerini kullandı.

Lübnan toprakları ve İsrail'in kuzeyinde, Hizbullah'ın askeri kanadı ile İsrail Silahlı Kuvvetleri arasında Temmuz 2006'da şiddetli çatışmalar yaşanmış, BMGK, savaşın sona ermesini öngören 1701 sayılı bir karar almış, 14 Ağustos 2006'da ateşkes sağlanmıştı.

Published in Rapor
Cumartesi, 16 Ağustos 2014 00:00

Nasrallah’ın Gazze röportajı

Lübnan’da yayın yapan el-Ahbar Gazetesi Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’la 6 saatlik bir röportaj gerçekleştirdi. Bu haberimizde röportajın son Gazze Savaşı’yla ilgili kısmını yayımlıyoruz.

 

 röportajda Suriye’den Gazze Savaşı’na, 2006 Hizbullah-İsrail Savaşı’ndan Lübnan’ın iç konularına ve Nasrallah’ın kişisel alışkanlıklarına/tercihlerine kadar birçok konu gündeme geldi.

 

Özellikle tutumu ve medya performansı açısından Hizbullah’ın savaşın ilk günlerinde ihtiyatlı davrandığı gerçeğinden yola çıkacak olursak; son Gazze Savaşı sizin açınızdan ne ölçüde sürpriz oldu? Direnişin tuzağa düşürüldüğüne dair bir korkunuz mu vardı?

Bu gelişmeler bekleniyor muydu? Hayır! Ancak sürpriz de olmadı. Eğer bağlama yabancıysanız ancak o zaman bu gelişmeler sürpriz olur. Şüphesiz üç yerleşimcinin kaçırılmasından sonra -Direniş değil- İsrail, olayları bu noktaya getirdi. İsraillilerin tutum ve davranışları kaçırılan insanlarını ararmış gibi değildi. Üç yerleşimciyi arama bahanesiyle, Batı Şeria’dan Hamas’ı, İslamî Cihad’ı, Halk Cephesi’ni ve Direniş’le ilgisi olan herkesi söküp atmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Olaylar tırmanışa geçti; bana göre artık durum kontrol edilemeyecek bir pozisyona gelmişti ve hem İsrail hem de Direniş bir savaş planlamaksızın harekete geçti. Maalesef bazıları Direniş’i siyasi rolünü yeniden canlandırmak ve Türkiye-Katar-İhvan eksenini yeniden diriltmek için bu savaşa girmekle suçladı. Ben böyle düşünmüyorum.   

Bölgedeki gelişmeleri ve dönüşümleri yakından gözlemleyen İsrail, savaşa girme konusunda pek hevesli değildi. Ancak olaylar gelişmeye başlayınca ‘fırsat’ ve ‘tehdit’ kendisini ortaya sundu. İsrailliler, ‘fırsat’tan yararlanmak istedi; Direniş ise ‘tehdit’e göğüs gererek bunu fırsata dönüştürmeye çalıştı. Kısaca biz, meseleyi böyle yorumluyoruz.

İsrail tarafı ‘Her halükarda savaşa gittiğimiz için, bu fırsattan yararlanabiliriz’ diye düşündü. Özellikle de Gazze işgal altında, Arap dünyası parçalanmış vaziyette, bölgesel ve uluslar arası siyasetin odağı başka yerde ve Arap halkların endişeleri başka tarafta iken bu durumu fırsata çevirebileceklerini düşündüler.

Savaşın ilk günlerinde İsrail bildiği tüm hedefleri vurdu. Ancak Gazze’den füzeler atılmaya devam etti. İsrail’in kendisini niye büyük bir sorunla karşı karşıya hissettiğinin cevabı burada saklıdır. Direniş açısından ise; kendisine dayatılan bu savaşı fırsata çevirerek ablukayı kaldırma noktasında kararlı bir duruş ortaya kondu. Şurası aşikâr ki Direniş, moral yükseltmek için sembolik bir zafer veya vaziyeti kurtaran bir çıkış yolu arayışı içerisinde değil; bilakis bedel ödeme pahasına ablukanın kaldırıldığı gerçek bir zaferin peşindedir.

Bu husus, Direniş’in direnç noktasıdır. Birincisi; çünkü bu Gazze’deki tüm Direniş gruplarının ortak isteğidir. İkincisi; çünkü ablukanın kaldırılması hususunda gerçek bir halk iradesi vardır. Belki bazı insanlar Gazze Şeridi’ni yönetmesi ve iktidarı konusunda Hamas’tan farklı düşünüyor olabilirler. Veya yine bazı gruplar bölgesel konular bağlamında Hamas’la aynı fikre sahip olmayabilirler. Ancak her şeye rağmen ablukanın kaldırılması sorunu, tüm Gazze halkının talebi doğrultusunda şekillenen ortak bir konudur.

Bizim bu savaşı anlama biçimimiz bu yönde. Savaşın başlarında ateşkes ve anlaşma teklif edildiğinde, neden Direniş gruplarının konsensüsle abluka kaldırılmaksızın bu teklifi kabul etmeyeceklerini belirttiklerinin cevabı burada saklıdır. Savaşın başından beri, Direnişin hedefi buydu. Bana göre, İsrail çıkmaza düşmüş vaziyette ve 2006 Temmuz Savaşı’ndaki hatalardan ders çıkarmaya çalışıyorlar. Gazze Savaşı’nın başından beri 2006 Temmuz Savaşı İsrail medyasının gündeminde.

Düşmanın hedeflerinin ılımlı/makul olduğuna katılıyor musunuz?

Bu, 2006 Temmuz Savaşı’ndan çıkarılan derslerden biri. İsrailliler Temmuz Savaşı’ndaki hatalardan ders çıkarmaya çalıştılar; fakat aksine İsrail şu an çıkmaza düşmüş vaziyette. Bu sebeple hedeflerini açıkça belirtemiyorlar. Savaşı başından beri izliyorum; herhangi somut bir hedefle karşılaşmadım. Bu konuda tek bir resmi açıklama yok. Biri Hamas’ı devirmekten bahsediyor; bir diğeri ‘direnişi silahsızlandırmak’tan bahsediyor. Başkası ise füze atışını, kaçakçılığını veya üretimini engellemekten veya tünelleri yıkmaktan bahsediyor.

Hatta öyle ki Direniş’in elinde olan iki askerlerinin akıbetiyle bu kadar çok ilgilenmiyorlar; çünkü biliyorlar ki onları müzakereler olmaksızın ve bir bedel ödemeksizin geri alamayacaklar. Bu esir askerleri siyasi ve askeri baskıyla geri alamazlar. İsrailliler zor durumda. Belki onlar Direniş’in mücadele iradesini ortaya koyamayacağını ve halkın bu seviyede adanışla Direniş’in yanında yer alamayacağını düşünmüş olabilirler. Eminim ki düşman, tıpkı 1996’daki Gazap Üzümleri operasyonunda Şimon Peres’in dile getirdiği gibi füze stoklarının tükeneceğini düşünmüştür. Eğer bu senaryo tutsaydı Filistinlilere herhangi bir taviz vermeden, füzeleri engellediklerini ilan edeceklerdi. Fakat hesapları tutmadı.  

 

Filistinlilerden savaşa doğrudan müdahalede bulunmanız noktasında bir talep geldi mi?

Sevgili kardeşim Musa Ebu Merzuk bu konu hakkında konuştu. Ancak diğer gruplardan hiç kimse böyle bir talepte bulunmadı; meseleyi anladıklarını düşünüyorum.

Ebu Merzuk’un bu talebi Hamas’ın resmi ve gerçek duruşunu mu temsil ediyordu?

Eğer bu talep ciddi olsaydı, medya önünde değil kapalı kapılar ardında konuşulurdu. Bizimle Hamas arasındaki iletişim kanalları asla hasar görmedi; hatta ilişkilerimizin gerilediğinin söylendiği dönemde dahi böyle bir şey olmadı. Daima iletişim kanalları açık ve iletişim devam ediyor. Ebu Merzuk ya da Hamas liderlerinden bir başka kardeşimiz, bu konuyu tartışmaya açmamızı bizden talep edebilir. Fakat bana göre; bunu medya önünde dile getirmek, bazı soru işaretlerini gündeme getirir. Dolayısıyla bu tarz bir yöntemi uygun bulmuyorum. Bunun üzerinde çok durmak istemiyorum; önemli olan iyi niyet ve anlayıştır. Belki o, durumun çok zor olduğunu düşündü ve bu düşüncesini dile getirdi. Fakat bu kadar önemli ve ciddi bir konu medya üzerinden tartışılmamalı. Medya üzerinden dillendirilen bu talebin neden takipçisi olmadığımızın cevabı burada saklıdır. –Bizim doğrudan müdahalede bulunmamızda fayda olsun ya da olmasın- bu mesele aramızda tartışılmalıdır.

 

Bu konu hakkında Hamas’la konuştunuz mu?

Hayır…

 

Bu konuyu görüşmediniz mi?

Hamas’la daima iletişim halindeyiz; ancak ne biz ne de onlar bu konuyu gündeme getirmedik.

 

Size göre; son Gazze Savaşı İsrail’in bir sonraki Lübnan Savaşı planlarını ne kadar erteledi?

Ertelediğini söyleyebilirim; ama ne kadar ertelediğine dair bir tahmin yapamam. Çünkü İsrail’in hangi şart ve durum altında savaşa gireceği belirsiz. Temmuz Savaşı’ndan ve çıkardıkları derslerden sonra İsrailliler gelecekteki herhangi bir savaşın çabuk, kesin ve net bir zafer getirebileceğini varsayıyorlar. Temmuz Savaşı’nda herkes İsrail’in yenilgiye uğratıldığını söyledi; fakat bazıları da tersini iddia etti. Aynı şey son savaşta da oldu; bazıları Güney Lübnan’dan-ki bu bölgeden 2000’deki İntifada’da, 2008’deki savaşta ve yine 2012’deki 8 günlük savaşta da cephe açılmamıştı- bir cephe açılmadığı için savaşı kazanabileceklerini söylediler.   

Temmuz Savaşı’ndan beri İsrail, Lübnan’daki herhangi bir savaşta ilk olarak zaferin çabuk olması gerektiği konusunda ısrarcı. Bu savaş uzun zaman almamalı ve şehirleri yıpratma ve bombalama savaşına dönmemeli. İkinci olarak; bu zafer –sınırlı veya geçici değil- ‘kesin’ bir nitelikte olmalı ve makul/ılımlı hedefleri değil tüm hedefleri başarmalı.  Üçüncü olarak; bu zafer ‘net’ ve ‘açık’ olmalı. Tüm bunların nedeni, bir sonraki savaşın hedefler ve Direniş’in kapasitesi-füze ve tüm bölgelerdeki kapasitesi- bakımından oldukça zor bir savaş olacağının farkına varmalarıdır. Düşman, bir yıpratma savaşıyla başa çıkamaz. Bugün Gazze’den Tel Aviv’e ve diğer bölgelere atılan füzeler oldukça sınırlı sayıda olmasına rağmen, İsrail’in ciddi bir baskı altında olduğunu görüyoruz. Onlar Demir Kubbe sisteminin etki gücünü konuşuyorlar; ancak bu oldukça tartışmalı, çünkü Demir Kubbe sadece sınırlı sayıda füzeyi düşürebildi ve çok sayıda füze fırlatıldığında gerçek sorunla yüzleşecekler.-

İsrail, eğitim ve teçhizat noktasında Temmuz Savaşı’ndan çok ders çıkarmaya çalıştı ve bunları Gazze Savaşı’nda uygulamak için uğraştı. Tüm açıkları kapattığını ve Gazze hakkında gerekli istihbarata sahip olduğunu zannetti. Bununla birlikte başarısız oldular; bunu biz değil kendileri söylüyor. Bu sebeple, imkânları sınırlı olan, kuşatma altındaki Gazze’deki savaşta başarısızlığa uğradılarsa; hesaplarını ciddi bir biçimde yeniden gözden geçirmeleri gerekiyor. Öyle inanıyorum ki Gazze Savaşı’ndan sonra her şey eskisinden farklı olacak.  

 

Filistin Direnişi’ne ve Gazze halkına tavsiyeleriniz nelerdir?-

Tüm bu yaşananlar kendi kanaatleri, iradeleri ve kültürü. İnsanoğluna ‘teslim olmak’ ve ‘savaşmak’ şeklinde 2 seçenek verilmişse, direniş ve zillet arasında tercih yoktur. Direniş kültürü ve seçeneği, başka bir tercihleri olmadığı için Filistin halkı arasında büyümektedir. Onlar müzakereleri denediler ve yeterince uzun bir vakit bölgesel ve uluslar arası şartların değişmesini beklediler.-

Mısır’la birlikte, Gazze’ye ve tüm Filistin davasına altın bir fırsat sunuldu; ancak çabuk kaybedildi. Gazze’de yaşayan insanlar için, başka hangi seçenekler var ki? Ya direnecekler, ya İsrail şartlarına teslim olacaklar, ya kendilerini denize atacaklar ya da göç edip mülteci kamplarına yerleşecekler.

Tüm bu tecrübelerin ardından Filistinlilerin bugünkü tercihlerinden-direnişten- başka bir tercihleri olduğunu düşünmüyorum. Kendini onurunu, hayatta kalışını ve varlığını önemseyen bir insanın karşısında direnişten başka bir seçenek yoktur. Teslim olan insanlar var. Ancak Gazze halkı, bedel ödemek gerekse de teslim olmamayı ve bu kararının sonuçlarına dayanmayı tercih etmelidir. Direniş’te onlar için bir eminlik vardır ve Direniş yolu sonuca ulaştıracaktır. Sloganlar değil akıl ve mantık, Gazze halkının savaşması gerektiğini söylüyor. 

 

Net bir şekilde Direniş Ekseni ile Mısır Yönetimi arasında bir problem var. Konu sadece Hamas’la ilgili değil. Sisi Yönetimi’nin Gazze saldırılarıyla ilgili tutumunu ve Direniş üzerinde kurduğu baskıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?-

Filistin Direnişi’nin liderlerinden birinin sözüyle cevap vermek istiyorum: Gazze’nin problemi, “İsrail’le ilgili güven problemi-temel ve önemli bir problem-“ ile “Katar-Türkiye ve Mısır-Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri eksenleri” arasında sıkışmaktır. Bu ayrışmanın nedenleri anlaşılabilir ve herkesçe malum. Fakat maalesef bu, söz konuşma ayrışmanın bir şekilde üstesinden gelinmesi gerektiği durumlar için oldukça keskin ve karşıt bir ayrım. Örneğin biz, Filistinli gruplardaki kardeşlerimizle ve İran’daki kardeşlerimizle yaptığımız istişareler neticesinde; İran’a Türkiye’yle, Katar’la, Mısır’la, Suudi Arabistan’la ve hatta Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman’la temasa geçmesi tavsiyesinde bulunduk. Mesele Direniş ekseni olduğu zaman, puanlama sistemiyle uğraşmadık veya Direniş hareketini iç ve bölgesel değerlendirmelerde kullanmadık. Ortada temel bir hedef var; o da Gazze’deki Savaşı durdurmak ve ablukayı kaldırmak.-

Ortada çatışmalar varken; insanlar için öncelik birbirleriyle konuşmaktır. Fakat tüm bu olayların ortasında, örneğin Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Mısır cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi’nin şahsına saldırması Mısır’ın pozisyonunu daha güç hale getirdi. Hatta el-Cezire aracılığıyla Katar’ın Mısır’a karşı tutumu negatif sonuçlar doğurdu. Eğer Filistinlilere yardım etmek istiyorsanız, Mısır’la konuşabilmelisiniz. Filistinlilerin kendileri, herhangi bir çözümün veya anlaşmanın Mısır’sız olamayacağını söylüyorlar. Bu, iki rakip eksenin tüm diğer tartışma ve ihtilafları bir kenara bırakarak Gazze’ye öncelik vermelerini gerektiriyor.    

 

Gazze Savaşı’ndan sonra; sadece Hizbullah olarak değil aynı zamanda İran ve Suriye açısından da değerlendirdiğinizde Hamas’la gelecekteki ilişkilerinizi nasıl görüyorsunuz?    -

Gazze Savaşı’ndan önce de –her ne kadar Suriye meselesinde farklı düşünsek de- görüşmelerimiz ve irtibatlarımız asla kesintiye uğramadı. Her şey normal seyrinde devam etti. 

 

Peki desteğiniz?

Elbette ki Suriye, Irak ve bölgedeki gelişmelerle birlikte genel durum biraz etkilendi. Suriye meselesinde; meydana gelen olayları değerlendirmede farklı bir yaklaşımımız olsa da, bir araya geldiğimiz tüm toplantılarda temel kaygı, bizim onların bu konudaki tutumunu, onların da bizim bu konudaki tutumumuzu anlamaya dönüktü. 

Bu konu hakkında farklı tartışmalarımız oldu. Tabii ki Gazze’deki son durum, öncelikleri yeniden şekillendirdi ve bu sayede daha çok irtibat ve işbirliği sağlayabiliyoruz. Son savaş, Hizbullah-Hamas ve Hamas-İran ilişkilerini daha da arttırdı. Suriye meselesi farklı, karmaşık ve zamana ihtiyacı olan bir konu. Bölgesel gelişmelerin konusu ve yakın gelecek için bir öngörüde bulunmak zor.

 

Kudüs’e girecek miyiz?

Hiçbir şüphem yok.

 

Bugün halk, Filistin için ne yapmamız gerektiğini ve neden Kudüs’ü özgürleştirmemiz gerektiğini merak ediyor…

Genelde Arap kamuoyunda özelde ise Lübnan’da karşı karşıya bulunduğumuz en büyük tehlike, İsrail’in bir gün bölgede doğal ve normal bir unsur olarak kabul edilmesi düşüncesinin kabul görmesidir. Ya da İsrail’in artık bölge ve halklar için bir tehdit değil, eğer tehditse bile sadece Filistin için bir tehdit olarak görülmesidir.

İsrail gayrimeşru bir rejim olarak tüm bölge için daimi bir tehdittir. Bu rejimle barış içerisinde bir arada yaşamak mümkün değildir. Filistinli olanlarla olmayanlar, Şiiler ile Sünniler, Müslümanlarla Hıristiyanlar aralarındaki tüm hassasiyetleri bir kenara bırakıp tüm halkların bu tehdidi ortadan kaldırmayı hedef edinmesi gerekiyor.

islamanaliz