Displaying items by tag: Irak

İran-Irak-Suriye mutabakatında oluşan teröre karşı işbirliğine Lübnan Hizbullah'ından destek geldi. Amerika'nın bölgede yenildiğini vurgulayan Hizbullah lideri Hasan Nasrallah "Amerika'ya karşı mücadeleye tüm Hizbullah feda olsun" dedi.

İran, Suriye ve Irak arasında Batı destekli teröre karşı işbirliği anlaşması yaptı. İlk destek Hizbullah'tan geldi.
Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, “Amerika’ya karşı mücadeleye bütün Hizbullah feda olsun” dedi. Nasrallah, Amerika’ya karşı ittifaklarda yer alacaklarının mesajını verdi.  

Hizbullah lideri, Amerika ve uzantılarının bölgede rezil olduğunu ve hepsini tamamen yok edene kadar mücadeleye devam edeceklerini söyledi.

Al-Manar Televizyonu’nda yayınlanan haberde Nasrallah, Amerika için "Bütün insanlığın ortak düşmanı" ifadesini kullandı. Demokrasi adına Ortadoğu'da yapılan caniliğin son bulacağını vurguladı.

Published in Rapor

Irak başbakanı Haydar el-İbadi ve beraberindeki heyeti kabul eden İmam Hamanei, Irak’ın siyasi ve milli vahdet ve birliği hususunda çok dikkatli olunması gerektiğini hatırlatarak, Iraklı gençlerin teröristler karşısındaki irade, himmet ve yiğitliğine temasla, gönüllü halk güçlerinin büyük kapasite ve potansiyelinin muhtelif alanlarda Irak’ın geleceği ve kalkınması yönünde etkili olacağını bildirdi.

Irak halkı ve devletinin teröristler karşısındaki direniş ve mücadelesinin aynı zamanda bölge ülkelerinin de güvenliğini garanti altına aldığını belirten İmam Hamanei, “Teröristlerle mücadele alanında kendini daha da gösteren Irak halkının önemli özelliklerinden biri, düşmana karşı mücadele alanında gönüllü halk güçleri ve yiğit aşiretlerin kahramanlık, irade ve kudreti olmuştur” ifadesini kullandı.

Irak’ta teröristlerin varlığını geçici bir olay niteleyen ve gönüllü halk güçlerinin büyük sermayesinin savaş meydanından öteye muhtelif alanlarda güvenilecek bir kaynak olduğunu belirten İmam Hamanei, “Irak halkının geçmişti İngiliz sömürgesinden ve şimdi ise Amerikalıların yayılmacı politikalarından edindiği tecrübe şunu göstermektedir ki Irak halkının düşmanları kesinlikle çok büyük bir halk gücünün sahnede ortaya çıkmasını istememektedir. Bunun için bu halk sermayesinin korunması icap ediyor” dedi.

İmam Hamanei, Irak’ın milli ve siyasi birlik erkânlarının yok edilmesinin, Batılı ülkelerin güvenlik ve istihbarat organlarının Irak’la ilgili izledikleri temel amaçlarından biri olduğunu belirterek, bu komplo ve tefrikacılık fitnesi karşısında çok dikkatli ve zekice durmak ve Irak’ta Şia-Sünni, Kürt ve Arap dini ve etnik grupları arasındaki birlik ve vahdetin bir zarar görmemesine özen gösterilmesi gerektiğini söyledi.

“İran İslam Cumhuriyeti, Irak’ta mücahit ve inkılâpçı grupların vahdetine destek vermektedir ve Irak halkı ve devletinin yabancıların tefrikacı fitneleri karşısında çok dikkatli ve uyanık olmaları gerekmektedir” diyen İmam Hamanei, konuşmasının devamında, İran İslam cumhuriyetinin, Irak’ın güvenlik ve kalkınmasını kendi güvenlik ve kalkınması olarak kabul ettiğini hatırlatarak, “Amerikalılar, bir yandan bazı Arap ülkelerinde yaptıkları gibi Irak’ın servetini talan etmeye çalışırken, diğer yandan geçmişte olduğu gibi kendi taleplerini Irak devletine zorla kabullendirmeye çalışmaktadır. Ama böyle bir amacının gerçekleşmesine müsaade etmemek gerekir” dedi.

Hz. İmam Hüseyin (as)ın Erbain törenlerinde ziyaretçilere karşı çok sıcak ve sevgi dolu misafirperverliğin Irak halkının seçkin özelliklerinden bir başkası olduğunu hatırlatan İslam inkılâbı Rehberi, manevi boyutla bu davranış ve sıfatın, günümüzdeki maddi dünyada çok önemli olduğunu ve Irak halkının bu fazilet ve özelliğinin derin boyutlarının şu ana kadar tam olarak belirlenemediğini söyledi.

İslami İran Cumhurbaşkanı birinci yardımcısı İshak Cihangiri’nin de hazır bulunduğu bu ziyaret sırasında bir konuşma yapan Irak başbakanı Haydar el-İbadi, bu ziyaretten dolayı duyduğu mutluluğu dile getirerek, İran’ın Irak’a çok geniş ve yönlü yardımları ve İran İslam cumhuriyetinin samimi işbirliğinin iki ülke ilişkilerindeki derinliğin bir belirtisi olduğunu hatırlatarak, Irak düşmanlarının Irak’ta mezhebi ve etnik ihtilaflar için tüm gücünü ortaya koyduğunu, fakat Irak halkı ve hükümetinin, bu komploya karşı mücadeleyi sürdürme ve milli vahdetini koruma konusunda tam kararlı olduğunu bildirdi.

Irak ve Suriye’de tekfiri teröristlerin Şii ve Sünni Müslümanlar arasında hiçbir fark gözetmediklerini hatırlatan el-İbadi, “Irak halkı ve hükümetinin direnişi şu anda IŞİD terörizminin bölge ülkelerine yayılması önünde güçlü bir engele dönüşmüştür. Ama yine de bu teröristlere karşı ciddi bir mücadele bölge ülkelerinin birliğini gerektiriyor” dedi.

Irak başbakanı ayrıca, teröristlere karşı mücadelede İran İslam cumhuriyetinin destek ve yardımlarından dolayı teşekkürlerini bildirdi.

leader.ir

Published in Rapor
Pazar, 07 Haziran 2015 12:56

ABD uçakları Irak ordusunu vurdu

IŞİD'e karşı operasyonlarda sağlam bir netice alamayan ABD birlikleri, yanlışlıkla olduğunu iddia ettikleri Irak askerlerini vurdu.
 
 Amerika öncülüğndeki Uluslararası koalisyona ait savaş uçaklarının, Felluce'de askeri bir karargahı "yanlışlıkla" vurduğu ve 5 güvenlik görevlisinin öldüğü bildirildi.

Düzenlenen saldırıda ölen 5 güvenlik görevlisinin yanısıra 7 güvenlik görevlisinin de yaralandığı gelen haberler arasında.

Irak ordu kaynaklarından alınan bilgiye göre, uluslararası koalisyona ait savaş uçakları, Felluce'nin 10 kilometre güneydoğusunda bulunan askeri bir karargaha hava saldırısı düzenledi.

Koalisyon uçaklarının bölgeyi "yanlışlıkla" vurduğunu tahmin ettiklerini ifade eden kaynaklar, söz konusu saldırıda, ordu Haşd eş-Şabi güçlerinden 5 kişinin hayatını kaybettiğini, 7 kişinin yaralandığını belirtti. Saldırıda 5 askeri aracın imha edildiği ve bölgede bulunan çok sayıda binada hasar oluştuğu aktarıldı.

Irak'ta ordu ve polisin yanı sıra Şii gönüllülerden oluşan Haşd eş-Şabi ve aşiret güçleri terör örgütü IŞİD'e karşı birlikte mücadele veriyor. ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon da bu güçlere hava desteği sağlıyor.

Published in Rapor

Cumhurbaşkanı yaptığı konuşmada, “Suriye, Lübnan ve Irak’ta teröristleri finanse etmenin ne anlamı var? Bu işiniz ile nefret tohumunu bölge halkının yüreğinde ektiniz ve er ya da geç bunun hasadını yapacaksınız” dedi.

Mehr Haber Ajansı muhabirinin aktardığı habere göre, İran Ulusal Ordu günü münasebetiyle düzenlenen geçiş törenine katılan İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, yaptığı konuşmada İran İslam Cumhuriyeti Ordusu gününü İran halkı, İnkılap Rehberi ve tüm şehit ve gazi ailelerinin yanı sıra silahlı kuvvetler mensuplarını kutladı ve bazı güçleri bölgede teröristlere sağladıkları yardımlar nedeniyle uyardı.

Ruhani İran Ordusu’nun her daim İmam Humeyni ve İnkılap Rehberi’nin belirlediği yol doğrultusunda hareket ettiğini ve “İmam Humeyni silahlı kuvvetler’in siaysi parti ve siyasi oyunlara  girmemesi gerektiğini söylediklerinden beri Ordu çok iyi bir sınavdan geçmiştir. Ordu sadece ulusal gücün göstergesi değil, belki Ordu düzen, uygarlık, kurumsal ve ekonomik sağlamlığın, siyaset üstü olmanın, islami ve milli olmanın da göstergesi ve sembolüdür” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Ruhani ayrıca sözlerinin bir diğer bölümünde ise bölgede ceryan eden gelişmelere temas ederek, “Neden İran Silahlı Kuvvetleri’nin yarattığı bu fırsatı kullanmıyorsunuz? Neden barış ve dostluk eli uzatmıyorsunuz? Suriye, Lübnan ve Irak’ta teröristleri finanse etmenin ne anlamı var? Yemen’i bombardıman etmenin ne anlamı var? Ne gibi hedefler güdüyorsunuz? yaptığınız bu işlerle nefret tohumunu bölge halkının yüreğinde ektiniz ve er ya da geç bunun hasadını yapacaksınız” dedi.

Published in Rapor
Cumartesi, 18 Nisan 2015 01:24

Saddam’ın ‘sağ kolu’ öldürüldü

Selahaddin Eyaleti Valisi de, Duri’nin öldürüldüğünü doğruladı


Saddam Hüseyin‘in “sağ kolu” diye bilinen ve Irak’ta yasaklı Baas Partisi’nin yeraltındaki lideri olan İzzettin el-Duri‘nin öldürüldüğü öne sürüldü.

Harmin Dağı’na Irak ordusu tarafından düzenlenen bir hava saldırısında öldürüldüğü iddia edilen Duri’nin cesedinin fotoğrafları da yayımlandı.

Selahaddin Eyaleti valisi de, Duri’nin öldürüldüğünü doğruladı.

Duri’ye ait olduğu iddia eidlen cesedin, uzun sakallı ve bıyıksız olduğu görülüyor.

Duri’nin, Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) ile ittifak yapan eski Baas’çıların oluşturduğu Nakşibendi Ordusu’nu yönettiği iddia ediliyordu.

Duri, uzunca bir süredir İran ve Şii karşıtı bir siyaset üretiyordu.

Published in Rapor

Şii Merciliği önderliğinde gerçekleşen cihad hareketi, halkı, “Müslüman diyarını savunmak” adına Osmanlılar ile birlikte olmaya ve “kâfir” taraf olan İngilizlere karşı “kutsal savaşa” yönlendiriyordu.


İngilizlerin Irak’ı işgal etme konusundaki girişimleri, Bahreyn’deki askerî güçlerinin harekete geçmesi ve 1 Kasım 1914 tarihinde Fav’a çıkarma yapması ile başlamıştır. Bunun üzerine Osmanlılar, İngiliz işgaline karşı mücadele etmek için hazırlık yapmaya başladılar. İlk olarak Şeyhülislam Hayri Efendi 7 Kasım 1914 tarihinde düşmanlara karşı tüm Müslümanları cihada çağıran bir fetva verdi. Şeyhülislam aynı fetvayı 11 Kasım’da bir kez daha tekrarlamıştır. Söz konusu fetva otuz din adamı tarafından imzalanarak 23 Kasım 1914 tarihinde bir bildiri olarak yayınlanmıştı. Ancak bu fetva yeterince etkili olmaması hasebiyle Müslümanlar tarafından karşılık bulmamıştır.[1] Fetva ile birlikte Osmanlı Devleti, özellikle Necef ile Kerbelâ’daki müçtehidleri cihad çağrısına katılmaları konusunda ikna etmeye çalışmıştır. Söz konusu savaş da kâfirlere karşı yapılan bir kutsal savaş olarak gösterilmiştir.[2]Kaynakların çoğu Şii mercilerin Şeyhülislam Hayri Efendi’nin İngiliz işgaline karşı cihad çağrısının pek etkili olmadığını belirtmişse de biz bu fetvanın Şii mercileri üzerinde etki yarattığını düşünmekteyiz. Nitekim Hayri Efendi’nin fetvasının üzerinden çok geçmeden Şii mercileri İngiliz işgaline karşı cihad fetvası çıkarmışlardır.[3] Zira XX. yüzyılın başlarında Şiiler ile Sünniler arasında büyük bir yakınlaşma olduğu ve daha önce bahsedildiği üzere Müslümanları kenetlenmeye ve birliğe davet eden birçok İslamî şahsiyetin ortaya çıktığı bilinmektedir.

Kutsal kentlerde siyasal İslam bilincinin yükselmesi, Şii mercilerinin bu konudaki tutumlarının bir göstergesiydi.[4] XX. yüzyılın başlarından 1917 yılında Irak’ın İngilizler tarafından işgal edilmesine kadar, kutsal kentler ülkede siyasî düşüncelerin kaynağı ve yönünü belirten merkezler olmuştur. Siyasal İslam bilincinin yükselmesinden kaynaklanan birçok düşünce ise siyasî akım ve örgütlenme şeklinde ortaya çıkmıştır.[5] Şiilerin yoğun olduğu diğer kutsal şehirlerin önemi ne kadar çok olsa da Necef ile Kerbelâ, İslamî hareketin, ekonomik, sosyal ve siyasî akımların ve düşünsel bulguların temel merkezi olma özelliğini ve önderliğini üstlenen şehirlerdir.[6]

İngilizlerin Irak’a yönelik olarak gerçekleştirdikleri askerî işgalin ilk günlerinden itibaren büyük Şii mercileri, İngiliz işgaline karşı mücadele etmek ve Osmanlı Devleti’ne destek verme konularında cihad fetvaları yayınlamışlardır.[7] Şii mercileri, “Osmanlı Devleti’nin gerçek Müslümanlığı temsil etmediğini düşünseler de bu tehlikenin kâfir İngilizlerin tehlikesinden daha hafif” olduğunu düşünmekteydiler. Nitekim Şii mercileri, şehirlerdeki insanlarla aşiret üyelerini savaşa hazırlamaya başlamış, onları cihada çağırmış ve gönüllüleri organize ederek savaş meydanlarında “mücahidleri” yönetmişlerdir. Şii mercileri ile toplumun bu tutumu, İngilizleri çok şaşırtmıştır. Zira İngilizler, asırlardır Irak’ı yöneten Osmanlı Devleti’nden memnun olmayan Şiilerin savaşta kendi saflarında yer alacaklarını düşünmüşlerdi.[8]

Bu önemli gelişmeler sayesinde Şii Merciliği, siyasî ve fikrî açıdan çok önemli yeni bir döneme girmiş bulunuyordu. Yaklaşık on yıl süren bu dönemin en önemli özelliklerinden biri, silahlı mücadelenin hâkim unsur olmasıydı.[9]

Bu gelişmeler, Şii merciler ile din adamlarının işgale karşı katıldıkları ve yönettikleri ilk silahlı mücadeleydi. Söz konusu mücadele, önemli bir tecrübe olmakla birlikte 1918’de Necef Ayaklanması ile 1920 yılındaki Büyük Ayaklanma’nın yaşandığı iki büyük silahlı çatışmayı da beraberinde getirmiştir.[10] Ancak bu tecrübeyi diğerlerinden farklı kılan, Osmanlı Devleti’nin ilan ettiği cihad çerçevesinde olması nedeniyle mücadelenin entelektüel ve siyasî anlam da taşımasıydı.[11]

İngilizlerin, Fav’ı işgal etmesinden sadece üç gün sonra, Basra’nın din adamlarıyla ileri gelenlerinin, Kerbelâ, Necef ve Kâzımiyye’deki Şii mercilerine İngiliz güçlerine karşı açtıkları savaş konusunda destek isteme amacıyla göndermiş oldukları mesajlar üzerine 29 Kasım 1914’te Cihad Hareketi başlamıştır.[12] İngilizlere karşı savaşta önderlik yapma, mücahidlerin meydanlarda organize olmalarını sağlama ve aşiretleri cihada çağırma noktasında bizzat din adamlarının devreye girmeleri konusunda Şii mercilere mesajlarla telgraflar göndermeyi sürdürmüşlerdir.[13]

Söz konusu mesajlar ile telgraflar Basra’daki birçok din adamıyla önde gelen şahsiyetlerin imzasını taşımaktaydı. Bunlardan bazıları, İbrahim el-Muzaffer, Casim el-Ali, Mehdi el-Musevî el-Kadimî, Hacı Musa el-Atiye, Hacı Cafer el-Atiye ve Ahmet Kerdet’tir. Şii merciler mesajlara hemen yanıt vermişlerdir. Mesajların, Necef ile Kerbelâ’daki Havzalara ulaşmasıyla merciler, “İslamiyet’in varlığını savunmak için kâfirlere karşı cihadın gerekliliği” yönünde fetvalar yayınlamışlardır. Bu fetvalar, Bağdat ile Orta Fırat Bölgesi başta olmak üzere Irak’ın birçok yerinde uyarı sirenleri ile seferberlik ilanı niteliğindedir. Nitekim bu bölgelerdeki insanlar, merci ve din adamları önderliğinde cihad için hazırlıklara başlamışlardır. Bu süre zarfında, davayı üstlenenlerden ve cihada gönüllü olarak gidenleri organize edenlerden, daha sonra cihad hareketinde önemli roller üstlenecek Şii mercilerin önde gelenlerinden ve diğer din adamlarından oluşan yeni akımlar oluşmaya başlamıştır. Artık Kerbelâ, Necef, Bağdat ve Kâzımiyye, Basra taraflarında devam etmekte olan savaş meydanlarına gitmek isteyen mücahidlerin toplanma merkezlerine ve hareket noktalarına dönüşmüştür.[14]

İngilizlere karşı başlatılan mücadelenin liderliğini yapan Irak şehirlerinin başında Necef gelmekteydi. Birçok Necefli merci ve müçtehid cihad hareketinde önemli rol üstlenmiştir. Bunların başında müçtehid ve büyük Iraklı şair Muhammed Said el-Habbubî gelmektedir. El-Habbubî, mücahidlerden oluşan gruplara liderlik yaparak Basra’ya gitmenin yanı sıra cihada çağıran ve Orta Fırat aşiretlerini hazırlayan birçok din adamını da etrafında toplamıştır.[15]

Büyük Şii Mercii Kâzım el-Yezdî,[16] cihad konusunda bir fetva vermiş ve cihad için ayaklanmalarını sağlamak amacıyla oğlu Muhammed’i kendisini temsil etmek üzere, din adamlarıyla ve havza öğrencilerinden oluşan bir heyetle aşiretlere göndermiştir. Söz konusu heyet, savaş alanına giden gönüllülere refakat göreviyle ilk olarak Bağdat’a gitmiştir. Kâzım el-Yezdî, ayrıca, Hz. Ali’nin Türbesi’nde yaptığı konuşma sırasında cihad çağrısını yenileyerek, bedensel engelliler dâhil olmak üzere herkesin İslam diyarlarını savunması gerektiğini belirtmiştir.[17]

Kerbelâ, Şii mercilerinin liderliğindeki cihad çağrısına olumlu cevap veren ilk Irak kentiydi. Necef’te cihad çağrısı yapıldıktan kısa bir süre sonra Kerbelâlılar büyük bir toplantı düzenledi. Toplantıya başta İsmail el-Sadr olmak üzere çok sayıda büyük din adamı katıldı. El-Sadr, toplantıya katılanları Hz. Hüseyin Türbesi’ne doğru yürütüp, halkın birbirine kenetlenmesini istemiştir. Yürüyüşte milli duyguların kabarmasını hedefleyen coşku dolu şiirler okunmuştur.[18]

Kâzımiyye, kutsal Şii kentleri arasında cihad hareketi konusunda en coşkulu şehirdi. Kâzımiyye’de cihad davasını yöneten Mehdi el-Haydarî ve Şeyh Mehdi el-Halisî gibi iki büyük Şii lider çıkmıştı. Söz konusu liderler, aynı zamanda gönüllü mücahidlerin işlerinin yürütülmesi işini de gerçekleştirmişlerdir. Fav’ın İngilizler tarafından işgal edilmesinin ardından Mehdi el-Haydarî, Necef, Kerbelâ ve Samarra’daki diğer Şii merciler ve önde gelen din adamlarıyla görüşüp, düzenlenecek olan bir toplantıda işgal konusunu ele almak istediğini ifade eden mesajlar göndermiştir. El-Haydarî, Kâzımiyye Türbesi minberinden seslenerek halkı cihada çağırma konusunda etkin rol oynamıştır.[19]

Öte yandan, Şeyh Mehdi el-Halisî, Müslümanların, “Kâfirler gidene kadar tüm mallarını cihad uğruna kullanmaları gerektiğini ve buna karşı çıkanlara cebri uygulama yaptırılması” yönünde bir fetva yayınladı.[20] Bunun yanı sıra el-Halisî, “Kâfirlerin cihadında keskin kılıç” adlı bir kitap yayınladı. Söz konusu kitapta, İslam’da cihadı ele almış ve bu doğrultuda gereken temel ve ilkelerin tahakkuku için Müslüman ümmetin üzerine düşeni yapmasını savunmuştur.[21]

Şii mercilerin fetvaları Irak genelinde büyük ölçüde halk kitlelerinden karşılık bulmuş, çok sayıda vatandaş mücahidlere katılmıştır. Bu durum, toplumun hissiyatını yansıtan, cihad hareketinin tek lideri ve olayları büyük ölçüde yönlendiren Şii mercilerinin Irak halkı üzerinde ne kadar etkili olduklarını gösteriyordu.

Cihad hareketi sadece Şii merciliğinin kurumsal yanı olan Havza’nın merkezi sayılan Kerbelâ ve Necef’te başlamamış, aynı zamanda Şiilerin yoğun olduğu tüm Irak şehirlerinde vuku bulmuştu. Samarra da Necef, Kerbelâ ve Kâzımiyye gibi Irak şehirlerini saran cihad ruhundan uzak değildi. Samarra kenti de cihad konusunda etkin rol oynamıştır. O sıralarda Samarra’da bulunan Büyük Merci Muhammed Tâkî el-Şîrâzî, kâfir olan İngilizler ile savaşmanın vacip olduğunu dile getirmiş ve mücahidlere katılmak için yerine oğlu Muhammed Rıza’yı Kâzımiyye’ye göndermiştir.[22]

Harcanan tüm çabalara rağmen, Şii mercilerince başlatılan ve onlarla Havza öğrencilerinin önderliğinde gerçekleşen cihad, İngilizlere karşı hedeflenen zaferi beraberinde getirememişti. Osmanlı kuvvetleri ile mücahid birliklerinin kayıpları oldukça fazla olmuştu. Büyük kayıplar, Osmanlı komutanı Süleyman Askerî’nin intiharına neden olmuş ve daha sonra Osmanlı, ordusuyla birlikte mücahidlerin el-Nasıriyye kentine çekilmek zorunda kalmıştır. Bu gelişmelerin ardından, mücahidlerle din adamları aşamalı olarak bölgelerine geri dönmüşlerdir. Takvim 14 Ağustos 1915 tarihini gösterdiğinde artık Basra’daki askerî operasyonlar sona ermişti ve mücahidlerle din adamları tamamen evlerine çekilmiş bulunuyorlardı.

Osmanlı Devleti İngilizlere karşı devam eden savaşta, Şii merciliğinin önemini ve cihad harekâtındaki etkisini kavramıştır. Dolayısıyla Şii mercilerin dinî, askerî ve siyasî rolüne gereken önemi göstermeye başlamıştır. Şii mercileri başta olmak üzere din adamlarının cihad hareketinde yapabileceklerini ve halk üzerindeki etkisi gören Osmanlılar, İngilizlerle devam eden savaşta daha etkili kullanabilmek için, Şii mercileri ile ilişkilerini geliştirmeye çalışmıştır.[23]

Osmanlı Devleti’nin Şii mercilere göstermiş olduğu ilginin sonucunda da Şiiler ile Osmanlı Devleti arasındaki ilişkilerde hafif bir ilerleme görülse de bu ilerleme fazla devam etmemiş, kısa bir süre sonra durum kötüye gitmeye başlamış ve sonrasında da çatışmaya dönüşmüştü. Bu çatışmanın patlak vermesi ise Mayıs 1915-Mayıs 1916 tarihleri arasında Necef, Kerbelâ ve Hille’de yaşanan olaylarla ilintilidir. Osmanlılarla Şiiler arasındaki ilişkilerin bozulmasına neden olan olaylara bakıldığında, Osmanlı Devleti komutanlarının, Şuaybe’deki yenilgiden doğrudan Şii mücahidleri sorumlu tutmuş olmaları görülür.[24]

Cihad-ı Ekber’in ilan edilmesinden sonra Istanbul’da toplanan Şiîler

Söz konusu suçlamalar halkın yerel yönetimlere başkaldırmasına neden olmuştur. Askerlik hizmetinden kaçma, bu isyanın temel kısmını oluşturuyordu. Krizin büyümesi ile bazı şehirlerde yaşanan olayların genişleyerek artması, durumu infial noktasına getirmiş ve Osmanlı Devleti ile vatandaşlar arasında çatışma emareleri görülmeye başlamıştır. Bu hâl Necef’te daha da belirginleşmiş ve Osmanlı Devleti’ne karşı halkın artan hoşnutsuzluğu kentte isyanın boyutunu değiştirmiş ve huzursuzluk çatışma noktasına ulaşmıştır. Osmanlı Devleti, Necef’teki isyanı bastırabilmek için şehir dışından yaklaşık bin askerden oluşan takviye bir birlik getirmişti. Buna karşı koyan Necef halkı da Mayıs 1915’te liderlerinin başkanlığında Osmanlı güçlerine karşı üç gün süren çatışmanın ardından kenti kontrol altına almış ve Osmanlı memurlarını kovmuşlardır. Söz konusu durum Mart 1918’de İngilizlere karşı yapılan Necef Ayaklanması’na kadar devam etmiştir.[25]

Coğrafî açıdan Necef ile Kerbelâ kentlerinin birbirine yakın olmasının yanı sıra idari açıdan Necef’in Kerbelâ’ya bağlı olması nedeniyle her iki kentte yaşanan olayların benzeştiğini görmek mümkündür. İki şehrin yönetim merkezinin tek olmasının yanında, içinde buşundukları koşullar da birbirinden farklı değildir. Haziran 1915’te Kerbelâ’da ordudan kaçan bir grup aşiret mensubu ile kent halkı, belediye ve diğer hükümet binalarına saldırıp memurları kovmuş ve kenti ele geçirmiştir. Ancak Kerbelâ’da merci ve din adamları başta olmak üzere şehrin ileri gelenlerinin arabuluculuğu ile Osmanlı memurları geri dönmüş ve şehre yeni bir mutasarrıf tayin edilmiştir. Olaylar Mayıs 1916’da yeniden patlak vermiş, çok sayıda insan ölürken kentin yıkımını da kaçınılmaz kılmıştır.[26]

Kaynaklara bakıldığında, Şii Merciliği’nin, Osmanlı Devleti ile Kerbelâ ve Necef halkı arasında yaşanan olaylarda önemsenecek bir rol üstlenmediğini görebiliriz.[27] Yukarıda geçen arabuluculuk dışında Şii mercileri bu konuda hiçbir girişimde bulunmamışlardı. Görünen o ki, Şii Merciliği halkın ayaklanmasından yana tavır almış gibiydi. Özellikle Şuaybe Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin yenilgiden halkı sorumlu tutmasından sonra bu tavır daha da belirginleşmiştir. Ne var ki, tüm yaşananlara rağmen, ilişkiler kopma noktasına da gelmemiştir. Şii Merciliği yaşananlara Müslümanların kendi aralarında meydana gelen bir iç mesele olarak bakıyor ve bu tür tatsız olayların Osmanlı Devleti’yle ipleri koparmaya ya da sırf bu nedenle İngilizlerin tarafını tutmaya yol açmayacağını düşünüyordu.

İngilizlerin Basra’ya girmelerinden Bağdat’a yönelmelerine kadar ilerledikleri güzergâh boyunca yerleşim yerlerinde yaşayan halkın onlara karşı sürdürdüğü cihad hareketi ve tutumuna bakılırsa Irak aşiretlerinin Osmanlı Devleti’ne meyilli olduklarını söylemek mümkündür. Nitekim Şii Merciliği önderliğinde gerçekleşen cihad hareketi, halkı, “Müslüman diyarını savunmak” adına Osmanlılar ile birlikte olmaya ve “kâfir” taraf olan İngilizlere karşı “kutsal savaşa” yönlendiriyordu.[28]

Şii Merciliği ile din adamlarının cihad hareketindeki rollerine bakıldığında, iki şekilde gerçekleştiğini söyleyebiliriz: Birincisi, Basra’dan Bağdat’a kadar uzanan coğrafya içerisinde İngiliz ordusuna yönelik mücahidlerin düzenlediği tüm saldırı ve çatışmalara şahsen katılmaları idi. Söz konusu çatışmalar, vur kaç, takviye ve ikmal yollarını kesme veya Kasım 1915’te Medayin’de meydana gelen çatışmada olduğu gibi Osmanlı ordusu ile birlikte düzenli kuvvetler şeklinde savaşmaktı. İkincisi ise kendi aşiretlerinde mücahidlere liderlik yapan aşiret reislerine merciinin rehberlik ederek onları yönlendirmesi şeklinde gerçekleşmiştir.

Ziya Abbas, Irak’ta Şii Merciliğin Siyasi Rolü, Önsöz Yayıncılık, İstanbul, 2013, s. 116-126

—————————————

[1] Ahmed Bâkır Avlân eş-Şerîfî, Kerbelâ beyne’l-harbeyni’l-âlimiyyeyn 1918-1939, mastır tezi, Mahedu’t-târîhi’l-Arabî ve’t-turâsi’l-ilmî li’d-dirâsâti’l-ulyâ, Bağdat 2004, s. 33.

[2] a.g.e., s. 33.

[3] Saîd es-Sâmerrâî, et-Tâifiyye fi’l-Irâk: el-vâki ve’l-hâl, Muessessetu’l-fecr, Londra 1993, s. 52.

[4] Semîr el-Kerhî, el-Irâk fî zâkireti’l-İmâmi’ş-Şîrâzî, Muesseseti’l-muctebâ li’t-tahkîk ve’n-neşr, Beyrut 2003, s. 15.

[5] el-Mahzûmî, a.g.e., s. 109.

[6] Nakkâş, a.g.e., s. 105.

[7] Musa el-Huseynî, el-Şia ve el-Hukum fî el-Devla el-Irakiya el-Hadita, Şabaket el-Nuha, s. 2. www.alnoha.com/visitor/alshee2ah.htm.x, 23 Temmuz 2005.

[8] es-Sâmerrâî, a.g.e., s. 53.

[9] Abdulhalîm er-Ruhaymî, Târîhu’l-hareketi’l-İslâmiyye fi’l-Irâk 1900-1924, 2.bs., Dâru’l-âlemiyye li’t-tibâa ve’n-neşr, Beyrut 1985, s. 163.

[10] el-Mahzûmî, a.g.e., s. 110.

[11] Nakkâş, a.g.e., s. 114.

[12] a.g.e., s. 64., el-Verdî, a.g.e., 4. Cilt, s. 128.

[13] eş-Şerîfî, a.g.e., s. 34.

[14] eş-Şerîfî, a.g.e., s. 34.

[15] Abdullâh en-Nefîsî, Devru’ş-şîa fî tatavvuri’l-Irâki’s-siyâsiyyi’l-hadîs, Dâru’n-nehâr, Beyrut 1973, s. 86.

[16] Büyük Ayetullah Merci Kâzım el-Yezdî için bakınız: el-Kâzımî, a.g.e., s. 35.

[17] el-Verdî, a.g.e., 4. Cilt, 2. Kısım, s. 129.

[18] eş-Şerîfî, a.g.e, s. 36.

[19] Abdurrezzâk Abd ed-Derrâcî, “Cafer Ebû Timmen ve Davruhu fi’l-hareketi’l-Vataniyye fi’l-Irâk”,Mastır Tezi, Bağdat, 1978, s. 40.

[20] eş-Şerîfî, a.g.e., s. 36.

[21] er-Ruhaymî, a.g.e., s. 167.

[22] ed-Derrâcî, a.g.e., s. 41.

[23] En büyük Şii müçtehidlerinden biri olan Seyyid Muhammed Tâkî el-Şirâzî, 1919 yılında el-Yezdî’nin ölümün ardından Kerbelâ’da en büyük Şii Mercii olmuştur. El-Şirâzî, 1920 yılında İngilizlere karşı Büyük Ayaklanma’nın liderliğini ve gerçek yöneticiliğini yapmıştır. Bakınız: Ahmed el-Kâtib, el-Merciu’d-dîniyyu’ş-şîiyyu ve âfâku’t-tatavvur ve’l-İmâm Muhammed eş-Şîrâzî nemûzecen,2.bs., ed-Dâru’l-Arabiyye li’l-ulûm, Beyrut 2007.

[24] er-Ruhaymî, a.g.e., s. 174.

[25] en-Nefîsî, a.g.e., s. 90.

[26] eş-Şerîfî, a.g.e., s. 39.

[27] Abdurrezzâk el-Hasenî, es-Sevretu’l-Irâkiyyetu’l-kubrâ, 4.bs., Beyrut 1987, s. 55.

[28] Nakkâş, a.g.e., s. 116.

 

intizar

İran dışişleri bakanlığı sözcüsü Merziye Efhem, Irak’ın Selahaddin eyaletinde Irak ordusu, halk ve aşiret birliklerinin Tikrit ve eyaletin önemli bölgelerini tekfirci teröristlerin işgalinden kurtarmaları vesilesiyle Irak halkı ve hükümetini tebrik etti.

Merziye Efhem, Tikrit’in Irak ordusu, halk güçleri ve aşiret güçleri tarafından teröristlerin işgalinden kurtarılmasında Irak halkının, Sünnisiyle, Şiisiyle hiçbir fedakarlıktan kaçınmadıklarını belirterek Irak halkının bu birlik ve beraberliğinin de takdire şayan olduğunu belirtti ve Irak halkının bu kararlılığının yakın zamanda diğer bölgelerin de teröristlerin işgalinden kurtarılmasının habercisi olacağı temennisini dile getirdi.

İran dışişleri bakanlığı sözcüsü, İran’ın, Irak hükümeti ve halkına, teröristlerle mücadelesinde hiçbir şart koşmaksızın yardım ettiğini ve yardımını da sürdürdüğünü belirterek, bölge ülkeleri ve halklarının da, Irak halkının teröristlerle mücadelesinde sorumlu bir şekilde tutum sergilemeleri gerektiği ve Irak halkının destekçisi olması çağrısında bulundu.

Irak başbakanı Haydar el’İbadi, dün yaptığı açıklamada, Tikrit kentinin tamamen teröristlerin işgalinden kurtarıldığını bildirmiş ve Irak bayrağının bu kentte göndere çekildiğini bildirmişti.

Published in Rapor

Allah’ın adıyla

Komplo Planlarının Geri Tepmesi

ABD ve bölgesel müttefiklerinin Suriye ve Irak üzerindeki komplo planları geri tepmeye başladı. Daha önce defalarca işaret ettiğimiz üzere oyun kurucu ABD, oyuncu komşu müttefik ülkeler ve taşeron teröristler aynı cephede toplanmalarına rağmen herbirinin farklı hedefleri vardı.

Bu farklı hedefler bazı alanlarda örtüşürken bazı konularda çelişmekteydi. Öngörülen zamanda planları gerçekleşseydi bu kesimlerin her biri pastadan beklediği payı alacaktı. Suriye’de mevcut yönetimin yerine geçirilecek sünni tandanslı bir hükümet ABD ve İsrail’in işine geleceği gibi AKP Türkiyesi, Selefi Arabistan, rejim değişikliğine uğrayan Mısır ve Tunus’un beklentilerini karşılıyacak ve Suriyeli muhalifleri de iktidara geçirecekti. İç savaş uzayıp sahada taşeronlar arası mücadele şiddetleşince ve beklenmeyen aktörler(IŞİD ve Nusra gibi El-Kaide türevleri) ortaya çıkınca zamanında gerçekleşmeyen komplo planının ortakları arasında anlaşmazlıklar da gün geçtikçe derinleşmeye başladı.

Neye mal olursa olsun Suriye yönetimini yıkmaya odaklanan komşu müttefikler kullandırdıkları kimyasal silahları bile bu ülke hükümeti üzerine atmaya kalkışıp ispatlayamayınca kamuoyunun ilk tepkisiyle karşılaştılar. Çünkü onları bu maceraya teşvik eden ve her türlü cinayeti işlemekten çekinmeyen ABD’nin bu defa kendi çıkarları için bu yönteme göz yummamasını beklemiyorlardı.

Suriye’de rejimi yıkma planı geri tepince terörist çetelerini destekleyerek Irak’a yönlendiren komşu müttefikler, Irak içindeki dostlarının da yardımıyla başta Musul şehri olmak üzere kısa sürede birçok önemli merkezi ele geçirdi ve Bağdat kapılarına kadar dayandılar. Irak’ta Amerikan işgalinden sonra gündeme gelen “Sünni Devlet” projesi şimdi fiilen hayata geçirilmeye çok yaklaşmıştı.

İran’ın Suçu

Suriye’de olduğu gibi Irak’ta da zamanında harekete geçen İran eksenli direniş cephesi bu ülkeyi de parçalanmaktan kurtarmak doğrultusunda yerli halk güçlerini örgütlemeye başladı. Yani hem Suriye ve hem de Irak’ta İran’ın yapmış olduğu bu ülkeler gönüllü halk güçlerini örgütlemek ve cepheye sevketmek olmuştur.

ABD ve bölgedeki müttefikleri mezhebi ayrılıkları kullanarak sünnileri Irak’ta ve Suriye’de seçilmiş yasal hükümete karşı örgütlerken ve de Kuzey Afrika’dan Avrupa’ya ve Kafkasya’dan Güney Asya’ya kadar birçok ülkeden binlerce teröristi bu iki ülkeye aktarırken İran bu ülkeler hükümetlerinin talebi üzerine bu ülkelere yasal yollarla askeri müsteşarlar göndererek yardımda bulunmuş ve bulunmaktadır.

Bölgede öne çıkan konjoktürün İran’ın elini güçlendirdiği inkar edilemez ve hatta İran’lıların bu durumu fırsat bilerek faraza çıkarları yönünde ve kendine yönelik uluslararası baskıları hafifletmek için kullanmaları da muhtemeldir. Ancak Suriye ve Irak ülkelerini kaosa sürükleyen, bu ülkelerde iç savaş çıkaran İran mıdır? IŞİD ve Nusra gibi ölüm makinası terör çetelerini besleyip bölgeye musallat eden İran mıdır? İran’ın suçu Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğü ve bağımsızlıklarını korumaları için yardım etmesi midir? Irak hükümetinin daveti ve talebi üzerine Irak’a müdahale etmeyip IŞİD terör çetesinin Bağdat’a girmesine engel olmamalı mıydı?!

İran’ın bu yardımları ve yasal yönetimlerin çağrısıyla müdahaleleri ister istemez bu ülkenin bölge halkları arasında nüfuzunu artıracaktı. Bölgesel meseleleri çözmek doğrultusunda ABD’nin yedeğine takılmak yerine bölge halklarıyla işbirliğine geçecek her ülke İran gibi aynı nüfuz ve sevgiye mazhar olurdu. İran’ı şiicilik yapmakla suçlayanlara sormak gerekir: Irak Kürdistanı halkı ve Yerel Yönetimi şii oldukları için mi IŞİD’in saldırılarına karşı İran tarafından korundu ve silah yardımında bulunuldu? Daha önemlisi Filistin halkı şii oldukları için mi İsrail’e karşı Gazze savaşında açıkca desteklendi ve bu destek açıkca ilan edildi? Bu yardımlar İran’a yeni bir konum kazandırıyorsa bundan ibret dersi mi almak gerekir yoksa ihtilafları, mezhebi taasupları daha bir körüklemek mi?

Şii Milisler Sünni Şehirlerine Girmesin, Nakaratı

ABD’nin bölgesel müttefikleri Selefi Suudi Krallığından AKP Hükümetine, satılmış kapıkulu ulemasından Barzani’nin yerel yönetimine kadar çeşitli çevrelerin son sıralarda tekrarlayıp durdukları nakaratlardan biri de Irak’lı Şii Milis Güçleri dedikleri gönüllü halk güçlerinin IŞİD’den kurtarılacak şehirlere girmemesi gerektiğine dair saçmalamalardır.

Birincisi; Şii milisler dedikleri bu ülke nüfusunun %65’ini oluşturan Şii halkın çocuklarıdır, Irak’ın toprak bütünlüğü ve bağımsızlığını korumak isteyen, buna herkesten daha çok hakkı olan ve bu yolda canlarını feda etmeye hazır Irak’lı gençlerdir, Kuzey Afrika ve Kafkasya’dan getirilip bu ülkeye musallat edilen teröristler değil.

İkincisi; Şii halk kadar olmasa da bu mücadeleye Irak’ın çeşitli bölgelerindeki sünni aşiret mensupları da katılmaktadır. Daha ilginç olanı bu mücadelenin sünni savunma bakanının komutasında sürdürülmesidir.

Üçüncüsü; Sünni bölgelerine şii milisler girmesin de bu bölgeleri IŞİD işgalinden kim kurtarsın peki? Eğer mevcut Irak ordusu bunu başarabilseydi zaten işgale karşı direnir ve bölge ülkelerinde eğitilip donatılmış ve modern silahlara sahip IŞİD’in bu bölgelere girmesini önlerdi. Önleyemediğine göre halkın seferber edilmesi kadar doğal bir teşebbüs olabilir mi? Buna karşı olanların IŞİD’le açık gizli ilişkileri de dikkate alındığında şii halk güçlerine itiraz etmeleri daha iyi anlaşılmıyor mu?

Bu nakaratları tekrarlayanlar ya bu bölgelerin IŞİD işgalinde kalmasını ya da kendi yandaşlarına teslim edilmesini istiyorlar. Birinci görüşte olanlar, yani IŞİD işgalinin devam etmesini isteyenler şii milislerin güçlenmesine tahammül edemedikleri için gerçek niyetlerini işte böyle dışa vurmaktalar. Yandaşlara teslim edilmesini isteyenler bunun mümkün olmadığını herkesten daha iyi biliyorlar. Bu bölgeleri IŞİD’e teslim edenler zaten sizin yandaşlarınız değil mi? Bir defa hainlik edenlerin aynı hainliği tekrarlamayacaklarını kim garanti edebilir?

Başkaları da çıkıp Arabistan’da şiilerin yaşadığı doğu bölgelerine veya Türkiye’de Alevilerin yoğunlukta yaşadığı bölgelere Vahabiler veya sünniler giremez dese nasıl bir tepki verirler acaba bu cenaplar?! Yoksa kendi ülkeniz söz konusu olduğunda ayrılıkçılık olarak nitelenen şey Irak ve Suriye’de meşru mu oluyor?!

ABD güdümündeki ve müttefik rejimlerin bu tavırları üstlendikleri görev gereği normal karşılansa da İslamcılık iddiasında bulunan çevreler ve İslam alimi iddiasıyla fetvalar veren – El Ezher alimleri misali- zevatın bu konudaki tavırları ise daha bir üzücü ve bir o kadar da gülünçtür.

Yazarlarımızdan Munatazar Musavi’nin son makalesinde etraflıca üzerinde durduğu üzere Türkiye’nin İslamcıları tam bir akıl tutulmasına yakalanmış bulunuyor.

Bunlara göre; elin oğlu Kuzey Afrika’dan Kafkasya’dan gelip Suriye ve Irak’ta katliam yapınca mücahit oluyor ama Suriyeli ve Iraklı gençler örgütlenip ülkelerini savunmak ve işgalden kurtarmak istediklerinde mezhepçi oluyorlar!

Ziya Türkyılmaz

İran İslami Meclisi Başkanı, iyi bir nükleer anlaşmaya varılması durumunda, meclisin de bu anlaşmayı destekleyeceğini belirtti.


MHA’nın haberine göre, düzenlenen basın toplantısında gazetecilerin sorularını yanıtlayan İran İslami Meclisi Başkanı Ali Laricani,  “Müzakerelerin ilerleme yolunda meclisin genel görüşü, İran İnkılap Rehberi tarafından belirlenen çerçevelerde düzenlenen müzakerelere destek vermektir. İran, Amerika’nın yaşadığı sorunlar gibi sorunlar yaşamaz. Sorunları, görüş paylaşımı ve Liderimizin yol göstermeleri ile çözeriz. Genel bir anlaşmaya ulaşılmaması durumunda da dünya sona ermeyecektir. İran şimdiye kadar yoluna ilerlemiştir ve anlaşmaya varılmaması durumunda da bu ilerlemeye devam edecektir” dedi.

Laricani sözlerinin devamında 47 ABD Kongresi senatörünün İran’a yazdıkları mektup ile ilgili “Amerika senatosu tarafından gerçekleşen bu olay, tamamen acemice bir davranıştır. Bu mektup, hatta Amerikalı politikacılar ve uzmanlar tarafından da tepki topladı. Böylesi çalışmalar, Amerika’nın gücüne büyük darbeler vuruyor” dedi.

İran ve Arap ülkeler arasındaki ilişkilerin son zamanlarda gerildiği hakkında sorulan bir soruya ise Laricani, “Kesinlikle İran tarafından komşu ve  İslam ülkeleri ile ilişkilerinin gelişimi konusunda hiçbir engel yoktur. İran İslam Cumhuriyeti, her zaman tüm ülkeler ve özellikle İslam ülkeleri ile işbirliği içerisindedir ve hiçbir zaman başka bir ülkeye musallat olmak peşinde değildir. Irak, Saddam döneminde İran’a saldırdı ve birçok Arap ülke de Irak’a destek sağladı. Ama tüm bunlara rağmen, İran hala kardeşlik düşüncelerini korudu. İran, şimdiye kadar defalarca hiçbir ülkeye musallat olmak peşinde olmadığını ve genel olarak her türlü saltanat kurulması ile karşı olduğunu kanıtlamıştır” dedi.

Laricani açıklamasının devamında ise “Eğer Irak’a yardım ediyorsak, komşu ve dost ülkemizin terör ile mücadele içerisinde olmasından dolayıdır. Irak halkı, teröristlerin ele geçirdikleri bölgeleri geri kazanmak konusunda en önemli role sahiplerdir ve İran bu konuda sadece yardım sunuyor. İran tarafından Lübnan veya Filistin’e bir yardım ediliyor ise, ülkede yaşayan insanların Siyonistler ile savaştıklarından dolayıdır. Bu olaylar, başka nedenler ile büyütülmeye çalışılıyor. Komşu ülekeler her türlü şüphe yaşıyorlar ise, İran olarak görüşmelerde bulunmaya hazırız. İran İslam Cumhuriyeti, her türlü saltanat kurulmasına karşıdır ve bölge, İslami ve dünya ülkelerine kardeşçe ve dostça yaklaşmaktadır” dedi.

 

Published in Rapor

Irak ordusu, IŞİD’e silah götüren bir ABD helikopterini daha düşürdüklerini belirtti.


İran’ın Fars Haber Ajansı’nın shafaqna sitesinden aktardığı habere göre, Irak ordusu Anbar ilinde IŞİD’e silah taşıyan bir ABD helikopterini düşürdü. Iraklı yetkililer, ABD ve NATO kuvvetlerinin bölgedeki çatışmanın sürmesi için IŞİD’e silah ve erzak yardımı yaptığını savunuyor.

Tekfirci IŞİD teröristlerine karşı Irak ordusunun yanında savaşan gönüllü halk birliklerinden “el-Haşdu’ş Şa’bi” (الحشد الشعبی) grubu perşembe günü Anbar ilinde IŞİD’e silah taşıyan bir ABD helikopterini daha düşürdüklerini duyurdu.

Published in Rapor
Sayfa 1 / 3