کارگر

کارگر

Suriye'deki son gelişmeler, Türkiye'nin bu ülkedeki rolünün giderek zayıfladığını ve diğer aktörlerin sahanın kontrolünü ele geçirdiğini göstermektedir.


Şam'daki Esad hükümetinin düşüşünden sonra Ankara, üst düzey güvenlik heyetleri göndererek ve yeni hükümetle diyalog kurarak konumunu yeniden tanımlamaya çalıştı; ancak farklı çıkarlara sahip diğer ülkeler Ankara için alanı daraltmaktadır.

Tansim Haber Ajansı Türkiye uzmanı  Abolfazl Ajalli'nin analizine göre, bu sürecin temel bileşenleri ve Türkiye'nin etkisini korumak için izleyeceği muhtemel yollar şöyledir:

İstihbarat rekabeti ve İsrail'in endişeleri

Türkiye'nin Suriye'deki istihbarat ve askeri faaliyet alanı, bölgedeki yeni rekabetin odak noktalarından biri haline gelmiştir. Batılı kaynaklara göre Ankara, son haftalarda İsrail'in hava uçuşlarını izlemek amacıyla Suriye topraklarına gelişmiş radar sistemleri kurmaya çalışmıştır. İsrail medyası, bu sistemlerin özellikle İran topraklarındaki uzak hedeflere yönelik saldırı kabiliyetini azaltabileceği konusunda uyarıda bulunmuştur. Ancak Şam'daki yeni hükümet, veri kontrolü konusundaki anlaşmazlıklar nedeniyle bu radar sistemlerinin kurulmasını reddetmiştir.

İsrail, Rusya'yı devreye sokarak Ankara'nın Güney Suriye'deki nüfuzunu azaltmaya ve İran'a yönelik gizli hava koridorlarını açık tutmaya çalışmaktadır.

Şam’da siyasi nüfuz yarışı

Bir diğer mesele ise Suriye başkentindeki siyasi ve diplomatik rol rekabetidir. Ankara; istihbarat, savunma ve dışişleri bakanlarından oluşan üçlü heyetin Şam ziyaretinde, ABD destekli PKK/YPG (SDG) güçlerinin geleceğini gündeme getirmiştir. Ankara bir yandan bu grupları saf dışı bırakmaya, diğer yandan kendisini bölgesel güvenliğin garantörü olarak göstermeye çalışmaktadır.

Ancak Türkiye'nin özellikle Güney Suriye'deki askeri varlığı İsrail için stratejik bir tehdit olarak görülmektedir. İsrail medyasına göre Moskova, Suriye'nin güneyine yeni birlikler yerleştirmiştir ve Şam, ABD'nin bilgisi dahilinde Tel Aviv ile bir güvenlik anlaşması yapmaya sıcak bakmaktadır. Hatta İsrail'in, işgal altındaki Golan sınırında Ankara'nın nüfuzunu engellediği için Rus varlığını Türkiye'ye tercih ettiği belirtilmektedir. Washington da Rusya'nın Şam ve Tel Aviv arasındaki arabuluculuğuna yeşil ışık yakarak, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki nüfuzunu sınırlama politikasını sürdürmektedir.

Rusya’nın bölgesel arabuluculuk rolü

Rusya, Suriye'de bir kez daha kilit bir rol oynamaktadır; ancak bu kez ABD ile zımni bir fikir birliği içinde hareket etmektedir. Moskova, Güney Suriye'deki askeri varlığını artırarak İsrail'e Ankara'nın nüfuzunun dizginlenebileceği güvencesini vermiştir. ABD diplomatik kanalları, Rusya ise askeri ve diplomatik gücüyle Türkiye'nin Suriye denklemi içindeki payını azaltmış durumdadır.

Türkiye'nin rolünü yeniden tanımlama seçenekleri

Ankara, Suriye'deki çıkarlarını korumak için yeni yaklaşımlara ihtiyaç duymaktadır:

Yeniden İnşa ve Ekonomi: Erdoğan'ın da vurguladığı gibi Türkiye, Suriye'nin yeniden inşasında ana ortak olmayı hedeflemektedir. ABD ile yaptırımların esnetilmesi ve yeni Suriye liderliğinin uluslararası kabulü için yapılan görüşmeler bu stratejinin parçasıdır.

Kuzeyde Askeri Varlık: Kuzey Suriye'deki kontrollü askeri varlık, Kürt gruplar üzerinde bir baskı aracı ve gelecekteki müzakerelerde bir koz olarak kullanılmaya devam edecektir.

Esnek Diplomasi: Rusya ile sınırlı iş birliği, Şam merkezli yeniden inşa süreçlerine katılım ve Batılı aktörlerin güvenini koruma çabası, Ankara'nın süreçteki yerini korumasına yardımcı olabilir.(Abolfazl Ajalli/Tesnim Haber Ajansı Türkiye Uzmanı)

İşgalci Siyonist İsrail, 2025 yılı boyunca en az altı farklı ülkeye yönelik askeri saldırı düzenledi. Bağımsız çatışma izleme kuruluşu ACLED verilerine göre, İsrail 1 Ocak-5 Aralık 2025 tarihleri arasında en az 10 bin 631 saldırı gerçekleştirdi.

ABD merkezli bağımsız kuruluş Armed Conflict Location and Event Data (ACLED) verilerine göre 2025’te en fazla İsrail saldırısı Gazze ve işgal altındaki Batı Şeria’da gerçekleşti. Filistin’de toplam 8 bin 332 saldırı kayda geçti. Bunun 7 bin 24’ü Gazze, bin 308’i Batı Şeria sınırları içinde oldu

Gazze, yıl boyunca en ölümcül bölge olmayı sürdürdü. Siyonist İsrail saldırılarında yıl içinde 25 binden fazla kişi hayatını kaybetti, en az 62 bin kişi yaralandı. 10 Ekim’de yürürlüğe giren ateşkesin yüzlerce kez ihlal edildiği, bu ihlaller sırasında en az 400 Filistinlinin öldüğü, bin 100 kişinin yaralandığı bildirildi.

ACLED’e göre İsrail, 2025’te:

Gazze ve Batı Şeria’ya 8 bin 332

Lübnan’a 1653

İran’a 379

Suriye’ye 207

Yemen’e 48

Katar’a 1 kez saldırdı.

Lübnan ve İran saldırıları

Lübnan’da Hizbullah’la varılan ateşkese rağmen saldırıların sürdüğü, özellikle ülkenin güneyinde ve Beyrut çevresinde yoğunlaştığı bildirildi.

İran’a yönelik saldırılar ise 13 Haziran’da başladı. İsrail, 200 savaş uçağıyla Natanz başta olmak üzere nükleer ve askeri tesisleri hedef aldı. 12 gün süren çatışmalarda yerleşim bölgeleri de vuruldu. Nükleer bilim insanları ve üst düzey askeri yetkililer hayatını kaybetti. İran da İsrail kentlerine yüzlerce balistik füze fırlatarak karşılık verdi

Suriye’de ise saldırılar özellikle Kuneytra, Dera ve Şam çevresinde yoğunlaştı.

Yemen, Katar ve uluslararası sular

İşgalci Siyonist İsrail, 2025’te Yemen’de Husilere yönelik en az 48 saldırı düzenledi. Ağustos ayında Sana’da bir hükümet toplantısının hedef alınması sonucu Husi Başbakanı Ahmed el-Rahavi’nin de aralarında olduğu üst düzey isimler öldü

9 Eylül’de ise İsrail’in Katar’ın başkenti Doha’yı vurduğu, saldırıda Hamas yöneticilerinin hedef alındığı açıklandı. Olayda altı kişi hayatını kaybetti.

Özgürlük filolarını da hedef aldı

Bunun yanı sıra İsrail, Gazze’ye insani yardım götürmeyi amaçlayan özgürlük filolarını da hedef aldı. Malta, Tunus ve Yunanistan açıklarında düzenlenen insansız hava aracı saldırılarında gemiler hasar gördü, bazı aktivistler yaralandı.

Salı, 23 Aralık 2025 11:31

Hucurat Suresi: İllâ Edeb! İllâ Edeb!

"Sanki şöyle denilmektedir. Ne yaparsanız yapın, hangi başarıya imza atarsanız atın; savaş meydanlarında önde olun, infakta birinci olun, namazda en ön safta olun… illâ edeb! İllâ edeb! Belki de Yunus Emre ve onun gibi birçok irfan ehli, Hucurat suresinin indiği dönemi göz önünde bulundurarak anlamaya çalıştıkları için “İllâ edeb! illâ edeb!” şeklinde haykırmışlardır."

Bir surenin, bir ayet grubunun hatta tek bir ayetin verdiği nasihat, ikaz, emir ve nehiylerin etkisi; ilk muhataplar ve indirildiği tarihî-sosyal ortam dikkate alındığında daha da artacaktır. Bunun için Mekki-Medeni ayrımının ötesine geçerek, Mekki ayetlerin Mekke döneminin hangi safhasında, Medeni ayetlerin ise Medine döneminin hangi zaman diliminde indiğini göz önünde bulundurarak anlamaya çalışmak gerekir.

Hucurat Suresi’nin Medeni olduğu ve ahlaki konulara ağırlık verdiği konusunda bir tartışma yoktur. Müminlerin Allah’a, Peygamberine, kendi aralarında ve bütün insanlık ailesine karşı takınmaları gereken adabı öğreten bir sure olduğunda da kuşku yoktur. Toplam 18 ayetlik surenin beş ayeti “Ey iman edenler!…” hitabıyla başlamakta ve surede 14 defa “iman” kelimesi farklı biçimlerde kullanılarak müminlere yakışan tavırlar hatırlatılmaktadır. Genel olarak bakıldığında surede, iman ehline yakışan ahlakın ön plana çıkarıldığı görülmektedir. Henüz imanı hem zahiren hem de batınen tam anlamıyla benimsememiş olan bedevilerin sadece teslim oldukları ve mümin kategorisine giremedikleri özellikle vurgulanmaktadır. “Bedevîler “iman ettik” dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama “Boyun eğdik” deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi.” (1)

Surede işlenen konular, risaletin ilk dönemlerinde olsaydı, yumuşaklık ve sertlik açısından uyarıların tonu farklı değerlendirilebilirdi. Ancak Bedir Savaşı, Uhud Savaşı, Hendek Savaşı, Hudeybiye antlaşması ve Mekke’nin Fethine, Kur’an’ın çoğunun inişine tanık olmuş, çok sayıda ilahi övgü, nasihat ve uyarılarla karşılaşmış bir toplum muhatap olunca, ayetlerin etkisi birkaç kat artmaktadır. Sanki şöyle denilmektedir. Ne yaparsanız yapın, hangi başarıya imza atarsanız atın; savaş meydanlarında önde olun, infakta birinci olun, namazda en ön safta olun… illâ edeb! İllâ edeb! Belki de Yunus Emre ve onun gibi birçok irfan ehli, Hucurat suresinin indiği dönemi göz önünde bulundurarak anlamaya çalıştıkları için “İllâ edeb! illâ edeb!” şeklinde haykırmışlardır.

Peygamber Efendimiz’e (s.a.a), Mekke’nin fethinden sonra inen Hucurat suresi, özetle müminlere şu uyarılarda bulunmaktadır:

- Görüşlerini Allah ve Resulü’nün önüne geçirmemeleri,

- Peygamber huzurunda seslerini yükseltmemeleri,

- Kendi aralarında konuştukları gibi Peygamber ile konuşmamaları,

- Peygamberin özel odalarına saygı göstermeyenlerin kınanması,

- Yalan haberle toplumun karıştırılmaması,

- İman kardeşliğinin hatırlatılması,

- Kötü lakap, aşağılayıcı söz, su-i zan ve gıybetten sakınılması,

- Irk ve kabile üstünlüğü yerine takva üstünlüğünün vurgulanması,

- Zahir ve batınla imanın gereklerini yerine getirenlerin gerçek mümin olduklarının bildirilmesi.

Hucurat suresindeki emir ve hükümlerin her biri, başlı başına ele alınabilecek konular arasındadır. Kardeşlik, gıybet, su-i zan, yalancılık, Allah ve Resulüne itaat… Ancak surenin Medine döneminin son zamanlarında nazil olması, ilgili konulardaki mesajın etkisini kat kat artırmaktadır. Bütün müfessirler, surenin 4. ayetinin; Temim kabilesinden gelen heyetin Peygamberimizi özel odalarının arkasından yüksek sesle çağırmaları üzerine nazil olduğunu belirtmişlerdir. Tarihi kaynaklar, bu heyetin gelişinin Hicri 9. seneye tekabül ettiğini kaydeder. Surenin 6. ayetinin sebebi nüzul rivayetlerinde adı geçen Velid b. Ukbe, Mekke’nin fethi sırasında Müslüman olduğuna göre, Hucurat suresi Mekke’nin fethinden sonra ve Senetü’l-Vüfûd (Heyetler Yılı) zamanında nazil olmuştur.

Şöyle denilebilir; henüz yeni Müslüman olmuş kişiler peygambere karşı nasıl davranacaklarını bilmeyebilirler. Neden sert biçimde uyarılsınlar?  Çünkü suredeki uyarılar sadece yeni Müslüman olmuş Beni Temim ve diğer Bedevilere yönelik değildir. Surede şöyle bir mesaj vardır. “Peygambere odalarının arkasından seslenenler akılsızdırlar, peki size ne oluyor? Siz neden onların seviyesine düşüyorsunuz?” “Size yalan haber getiren fasıktır, ancak siz neden onun getirdiği habere binaen peygamberi harekete geçirmeye çalışıyorsunuz?” 

Peygamberimizin (s.a.a) yanında yaklaşık çeyrek asır bulunmuş, binlerce ayeti birinci ağızdan işitmiş ashaptan bazıları, hâlâ Allah’ın Resulüne (s.a.a) görüşlerini dayatmak istemekte, Peygamber’den danışmanlık beklemekte ve huzurunda seslerini yükseltmekteydiler. Peygamberimiz (s.a.a), çoğu konuda onların isteklerine uymayarak aslında onlara en büyük iyiliği yapıyordu. Aksi takdirde çok büyük sıkıntılara uğrayacaklardı. “Biliniz ki, aranızda Allah'ın peygamberi vardır. Şayet o, birçok işte size uysaydı, haliniz yaman (leanittum) olurdu.” (2)  Kur’ân bunu “leanittum” kelimesiyle, kolu kırılmış birinin aynı yerden tekrar kırılmasıyla oluşan acıya benzetmiştir ki yaşanacakların vehametini göstermek için.

Surenin tek tek ayetleri ele alınabilir, ancak yöntem olarak ilk muhatapların durumu ve ayetlerin indiği atmosferi bilmek, ayetlerin mesajındaki vurguyu artırır ve etkisini güçlendirir. Bu kural sadece Hucurat Suresi için geçerli değildir. Diğer sureler için de geçerlidir.

Nitekim İsra Suresi’nde, İsrailoğullarının iki defa azgınlık edeceği ve iki defa cezalandırılacağı bildirilir. Sure indiğinde muhatapların Yahudiler veya Hristiyanlar değil, Kureyş olduğu göz önünde bulundurulunca ayetlerden çıkarılacak dersler farklı bir boyut kazanmaktadır. Peygamberimiz (s.a.a) de tıpkı Musa (a.s) gibi kavmini uyarmaktaydı. Gelecekte azgınlıkta ileri gitmeleri halinde İsrailoğullarıyla benzer sonuçlarla karşılacaklardı. 

Yine Fil Suresi’nde anlatılanlar, Hristiyan toplumdan bahsetse de uyarılar Kureyş’e yöneliktir. Allah’ın bahşettiği nimetlerin karşılığında elçisine böyle davranmamaları gerektiği hatırlatılmaktadır.

Kur’ân kıssalarında geçen isim ve olayların, indiği ortamda kime karşılık geldiğini tespit ettiğimizde, maksat daha net hâle gelir. Örneğin Kur’ân, neden Musa’nın (a.s) bir Mısırlıyı öldürmesi olayı üzerinde detaylı durur? Üstelik Mekke döneminde Yahudiler de yoktu. Belli ki Müslümanlar muhatap alınmıştır. Musa’nın (a.s) yaşadığı tecrübenin onlara ders olması istenmektedir. Mekke döneminde, müşriklerin baskılarına karşı fiili bir müdahalede bulunmaları halinde nasıl bir sonuçla karşılaşacakları önceden haber verilmiştir.

Hucurat Suresi’nin geç dönemde inip Müminlere ahlaki konularda uyarılarda bulunmasından günümüz açısından da oldukça önemli dersler çıkarılabilir. Ne kadar mücadele edersek edelim, fedakârlık yaparsak yapalım ahlaki zaaflarımızı asla ihmal edemeyiz. Bu eksikliklerimiz fırsat bulduğunda ortaya çıkacaktır. Mevlana’nın ifadesiyle, soğukta donmuş bir yılanı ölmüş zannederek sirke çıkarırsanız, güneşi gördüğünde ilk olarak sizi ısırır. Nefsi hastalıklar da böyledir. Uygun ortamı bulmadığında terbiye ettiğimizi zannederiz. Oysa kendini göstermek için fırsat kollamaktadır. Mesela, bir insanın kibri, hasedi, kabalığı, kibarlığı… ancak bazı olayların yaşanmasıyla ortaya çıkabilir. Önemli olan önceden tedbir alarak daha fazla yıkıcı sonuçlara fırsat vermemektir. 

Zamanında terbiye edilmeyen nefis, eninde sonunda davranışlarda kendisini gösterecektir. Hucurat Suresi’nde kınanan davranışlar, Allah ve Resulüne teslimiyet eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Bunun da nedenini kurcaladığımızda, nefsine bir pay verme, başkalarına karşı kendini üstün görme hastalığının yattığını söyleyebiliriz. (Veysel Çelik - Hürseda)
____________________
(1) Hucurat, 49/14.
(2) Hucurat, 49/7.

Gazze Şeridi’nde işgalci İsrail saldırılarında hayatını kaybeden Filistinlilerin sayısı 70 bin 937’ye yükseldi. Son 48 saatte enkaz altından çıkarılanlar da dahil olmak üzere yeni can kayıpları kayda geçti.


Gazze’de Siyonist İsrail ordusunun saldırıları nedeniyle yaşanan can kayıplarına ilişkin yeni veriler paylaşıldı. Gazze Sağlık Bakanlığı’nın açıklamasına göre, son 48 saat içinde 8’i enkaz altından çıkarılan olmak üzere 12 Filistinlinin hayatını kaybettiği bildirildi. Aynı süreçte 7 yaralı hastanelere ulaştırıldı.

Ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana devam eden saldırılarda 405 sivilin yaşamını yitirdiği, 1115 kişinin yaralandığı belirtildi. Ayrıca enkazdan çıkarılan cenazelerin sayısının 649’a ulaştığı aktarıldı.

ABD ve İsrail’den gelen tehditkâr açıklamalar karşısında İran, ulusal güvenliğini koruma kararlılığını ortaya koyan geniş çaplı bir füze tatbikatı gerçekleştirdi. İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından ülke genelinde düzenlenen tatbikat, savunma kapasitesinin yüksek hazırlık seviyesinde olduğunu bir kez daha gösterdi.

Tahran, İsfahan, Meşhed, Hürremabad ve Mahabad başta olmak üzere birçok stratejik bölgede eş zamanlı olarak yapıldı. Tatbikatın, tamamen savunma amaçlı olduğu ve İran’ın egemenliğini hedef alabilecek her türlü tehdide karşı caydırıcılığı artırmayı hedeflediği belirtildi. Resmî bir açıklama henüz yapılmazken, sosyal medyada paylaşılan görüntülerin tatbikat kapsamındaki rutin füze testlerine ait olduğu ifade ediliyor.

Uzmanlar, İran’ın bu tür tatbikatlarla bölgesel istikrarsızlığı körükleyen dış müdahalelere karşı net bir mesaj verdiğini vurguluyor. İranlı yetkililer daha önce yaptıkları açıklamalarda, ülkenin askeri doktrininin saldırgan değil, savunma ve caydırıcılık temelli olduğunu defalarca dile getirmişti.

Öte yandan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun, 29 Aralık’ta ABD Başkanı Donald Trump ile Miami’de yapmayı planladığı görüşmede İran karşıtı senaryoları gündeme getirmesi bekleniyor. Bölgeyi yakından izleyen çevreler, İsrail ve ABD’nin bu tutumunun Orta Doğu’daki gerilimi artıran temel unsurlardan biri olduğuna dikkat çekiyor.

İran cephesi ise dış baskı ve tehditlere rağmen, ulusal savunma hakkından asla taviz vermeyeceğini ve bölgesel barışın ancak karşılıklı saygı ve diyalogla mümkün olabileceğini vurgulamayı sürdürüyor.

Salı, 23 Aralık 2025 11:14

Mübarek Üç Aylar Başladı

İslâm dünyasında her yıl manevî bir iklimin hüküm sürdüğü ve ramazan bayramıyla sona eren mübarek üç aylar, Müslümanlara dinî hissiyat ve ibadet yoğunluğu eşliğinde gündelik hayatlarını sorgulama, yenileme ve zenginleştirme fırsatı sunmaktadır.

Allah-u Teâla Recep, Şaban ve Ramazan aylarından oluşan bu mübarek üç aylara adeta maneviyat yüklemiş ve kullarının günahlarının affedilmesi için büyük bir fırsat sunmuştur.

Allah’a hamd û senâlar olsun ki bir kez daha bu üç mübarek ayı idrak etme şeref ve tevfikine nail olmuş bulunmaktayız. İbadet dua ve münâcâtın, Rahim Allah’ın rahmet-i rahimiyesinin mümin kullarına en güzel ve en mükemmel şekliyle tecelli ettiği, kâbil ruhları ve müstait nefisleri maddenin esaretinden kurtarıp mana miracına çıkaran üç mübarek ve aziz ay!

Mübarek bir hadiste şöyle geçer:

“Hayatınızın bazı günlerinde (ilahi) rüzgârlar eser. O rahmet rüzgârlarına kendinizi vermekten gafil olmayın.”

İşte bu rahmet rüzgârlarının estiği ve günden güne şiddetlenip kamilleştiği aylardır, Recep, Şabân ve Ramazân ayları. Bu rahmet-i rahimiyenin tecellisi, bu mübarek üç ayda her gün daha bir artarak devam eder. Ve bilahere “Kadir gecesinde” en doruk noktasına ulaşır. Aslında bu ayların her bir günü o ilahi sofraya oturabilmek için bir hazırlıktır. Kabiliyet ve liyakat kazanma vesilesidir.

Habib-i İlahi Ramazân ayı hakkında okuduğu meşhur hutbesinde buyurmuyor mu: “Ey insanlar Allah’ın ayı, bereket, rahmet ve mağfiret ile size doğru gelmekte. O öyle bir aydır ki… onda Allah’ın ziyafetine davet edilmişsiniz…”

Evet, bu ilahi ziyafetin en mükemmel sofrası ise, “Kadir Gecesi”nde kurulmaktadır. İşte bu rahmet sofrasının başına oturabilmek için liyakat lazım, hazırlık lazım. İşte Recep ve Şa’bân ayı bize bu liyakatı kazandıracak, bizi “Ziyafetullah”a lebbeyk diyebilmeye layık kılacak bulunmaz fırsatlar!

En iyisi sözü asıl söz sahiplerine, Resulullah ve Ehlibeyti’ne bırakalım. Bırakalım ki bize, bu eşi benzeri bulunmayan aziz ayları hakkıyla tanıtsınlar.

Peygamber efendimiz (s.a.a) bir hadisinde şöyle buyurmaktadır:

“Bu (Recep) ayında kâfirlerle savaşmak haramdır. Şunu bilin ki Recep, Allah’ın ayı, şaban benim ayım ve ramazan ümmetimin ayıdır.”

İmam Cafer-i Sâdık (a.s) ceddi Resulullah’tan (s.a.a) şöyle nakletmektedir: “Recep benim ümmetim için mağfiret dileme ayıdır. Bu ayda istiğfar edin (tevbe edip bağışlanma dileyin). Zira Hak Teâlâ, çok bağışlayan ve rahimdir. Recep ayına “Asabb” (dökülen) denir; zira bu ayda benim ümmetimin üzerine çok rahmet dökülür. O halde şu zikri çok okuyun:

“Estağfirullahe ve es’elut-tevbe” (Allah’tan mağfiret ve tevbe diliyorum.)

İmam Musa Kâzım’dan (a.s) şöyle rivayet edilmiştir:

“Recep, cennette sütten beyaz ve baldan tatlı bir nehrin ismidir. Kim recep ayından bir gün oruç tutarsa, Allah o nehirden ona içirir.”

Merhum İbn-i Babeveyh muteber senetle Salim’den şöyle rivayet etmiştir: “Ben Recep ayının sonuna bir kaç gün kala, İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) yanına gitmiştim. Beni görür-görmez şöyle buyurdu:

“Ey Salim, bu ayda hiç oruç tuttun mu?” “Hayır, vallahi dedim, ey Resulullah’ın oğlu!” İmâm (a.s) şöyle buyurdu: “O kadar sevap kaybetmişsin ki miktarını ancak Allah bilir. Bu, Allah’ın üstün kıldığı ve hürmetini yücelttiği bir aydır. Bu ayda oruç tutanları kendi ikram ve değerlendirmesine mazhar kılmayı kendisine farz kılmıştır.” Sâlim diyor ki ben: “Ey Resulullah’ın oğlu, eğer bu ayın kalan günlerini oruç tutarsam, bu ayda oruç tutanların sevabının bir kısmını elde etmiş olabilir miyim?” diye sorduğumda, şöyle buyurdu: “Ey Sâlim, kim bu ayın sonundan bir gün oruç tutarsa, ölüm anında can çekişme ve rahatsızlıklardan, ölüm sonrasının dehşetinden ve kabir azabından kurtulur. Kim bu ayın sonundan iki gün oruç tutarsa, Sırât’tan kolaylıkla geçer ve kim bu ayın sonundan üç gün oruç tutarsa, kıyamet gününün büyük korkusu, dehşet ve zorluklarından kurtulur ve kendisine cehennem ateşinden kurtuluş beratı verilir.”

Hz. Resulullah’tan (s.a.a) yine şöyle nakledilmiştir: “Recep ayındaki ilk cuma gecesinden gaflet etmeyin. Hiç şüphesiz o geceye melekler “Ragâib Gecesi” derler. Zira gecenin üçte birisi geçtiğinde, göklerde ve yerde bulunan bütün melekler Kâbe ve etrafına toplanırlar. Allah-u Teâlâ onlara hitap ederek şöyle buyurur: “Ey benim meleklerim, istediğiniz şeyi benden dileyin.” Onlar da şöyle arz ederler: “Ey Rabbimiz, bizim isteğimiz Recep ayının oruçlularını bağışlamandır.” Allah Tebâreke ve Teâlâ da “Kabul ettim” diye cevap verir.

Mübarek üç ayların ilki olan recep ayında önemli günler yer almaktadır: Bu ayda Ehlibeyt imamlarından üçünün doğumu gerçekleşmiştir. İmam Ali (a.s), İmam Muhammed Bakır (a.s) ve İmam Muhammed Taki’nin (a.s) bu ayda dünyayı şereflendirmişlerdir. Ayrıca Hz. Resulullah’ın (s.a.a) bi’seti ve peygamberliğe seçilişi bu ayın 27. günü vuku bulmuştur. Bunun yanında İmam Musa Kazım (a.s) ve İmam Ali Naki’nin (a.s) şehadeti ile Hz. Zeyneb’in (a.s) vefatı da recep ayı içinde gerçekleşmiştir.

Mübarek üç ayların ikincisi Şaban ayıdır. Şaban lügatte şube şube, bölük bölük demektir. Bazı hadislerde Müminlerin rızıkları bu ayda paylaştırıldığından ve bu ayadan ramazana bölük bölük hayır intikal ettiğinden bu aya Şaban adı verilmiştir. Belki de maksat şudur: Kim bu ayı hakkıyla değerlendirirse, ramazandan daha iyi yararlanma imkânı elde eder. Nitekim büyük arifler de recep ve Şaban aylarının ramazana hazırlık mahiyeti taşıdığını vurgulamışlardır.

Şaban ayı Hz. Resulullah’a (s.a.a) mensup bir aydır. Peygamber efendimiz bu ayda oruç tutar ve ramazan ayıyla birleştirir ve şöyle buyururdu: “Şa’bân benim ayımdır; kim benim ayımdan bir gün oruç tutarsa, cennet ona farz olur.”

İmam Zeynelâbidin (a.s) Şabân ayı girdiği zaman ashabını toplar ve onlara şöyle buyururdu: “Ashabım, bu ayın ne olduğunu biliyor musunuz? Bu Şabân ayıdır. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Şa’bân benim ayımdır. Bu ayı peygamberinizin sevgisi Ve Rabbinize yaklaşmak için oruç tutun.” Canımı elinde tutan (Allah’a) and olsun ki babam İmam Hüseyin’den (a.s) duydum ki şöyle derdi: “Emirü’l-Mu’minin Ali’den (a.s) şöyle buyurduğunu duydum: “Kim şabân ayını Resulullah’a olan sevgisinden dolayı ve Allah’a yakınlaşmak için oruç tutarsa, Allah onu sever, kendi ikram ve yüceliğine yakınlaştırır ve cenneti ona farz kılar.”

İmamlarımızdan (a.s) bu ayın fazileti hakkında nakledilen hadislerde, cennete girmek ve kıyamette ilahî nimet ve kerametlerle karşılaşmak için bu ayda oruç tutulması tavsiye edilmiştir.

Şaban ayında oruç tutmanın yanında, sadaka vermek, Hz. Ali (a.s) ve diğer Ehlibeyt İmamları’nın (a.s) okudukları ve “Münacat-ı Şabaniye” diye meşhur olan duayı okumak da bu ayın en önemli amellerindendir.

Mübarek üç ayların ikincisi olan Şaban ayında da önemli günler yer almaktadır: Ehlibeyt İmamlarından üçünün mübarek doğum günleri bu ayda vuku bulmuştur. İmam Hüseyin (a.s), İmam Zeynelabidin (a.s) ve İmam Mehdi (a.s) bu ayda dünyaya teşrif etmişlerdir. Ayrıca Kerbela kahramanları Hz. Abbas ve Hz. Ali Ekber de Şaban ayında dünyaya gelmişlerdir.

Mübarek üç ayların üçüncüsü ise ramazan ayıdır.

Bu ay Müslümanlar arasında özel bir konum ve saygınlığa sahiptir. Bu ay ibadet ve paylaşma ayıdır. Bu ayda mümin kulların rızıkları çoğaltılır. Müslümanlar, Ramazan ayının manevi bereket ve güzelliklerinden daha fazla istifade etmek için Recep ve Şaban aylarında manevi hazırlıklara başlamaktadırlar.

Ramazan ayı, oruç tutmanın Müslümanlara farz olduğu bir aydır. Kur’an-ı Kerim, bu ayda nazil olmuştur. Bu ay Kur’an’da ismi açıkça geçen ve değer verilen tek aydır. Yine Kur’an’da geçtiği üzere Kadir Gecesi bu aydadır ve içinde Kadir Gecesi bulunmayan bin aydan daha hayırlıdır.

Hz. Ali’nin (a.s) şehadeti ile Hz. Hatice’nin ve bir nakle göre Hz. Ebu Talib’in vefatı bu ayda vuku bulmuştur. Bu ayda yer alan başka önemli bir gün ise İmam Hasan’ın (a.s) doğum günüdür.

Bu ayın en önemli ibadetleri şunlardır: Oruç tutmak, Kur’an okumak, Kadir gecelerini ihya etmek, dua, istiğfar, oruçlulara iftar (yemeği) vermek, yoksullara yardımda bulunmak.

Peygamber Efendimiz (s.a.a) bu ayın değerini şu şekilde zikrediyor: “Eğer insanlar bu ayın değerini bilselerdi, bütün ayların ramazan ayı olmasını arzu ederlerdi.”

Şunu da bir daha özellikle vurgulamamız gerekir ki bu üç ayın her birisinde bir mübarek gece vardır ki bütün gecelerden değerli ve faziletlidir: Recep ayında “Ragâip Gecesi” (Recep ayının ilk Cuma gecesi), Şa’bân ayında “Berât gecesi” (Şa’bân’ın 15. gecesi) ve Ramazân ayında “Kadir Gecesi” (Ramazan’ın 19. veya 21. ya da 23. Gecesi) ki hepsinden de faziletlisi “Bütün gecelerin Efendisi” diye tanıtılan Kadir gecesidir.

Yüce Rabbimiz, İlahi rahmet rüzgârlarının estiği bu mübarek aylardan en güzel şekilde yararlanmayı, müminlerin yüzüne açılan İlahi ziyafet sofrasına oturabilme liyakatini kazanmayı nasip buyursun. Amin! (ehlader)

Salı, 23 Aralık 2025 11:10

Direniş Kaybetti mi?

 Evvela şunu belirtmek lazım. Kayıp dediğimiz nedir, kazanç dediğimiz nedir, kim neyin peşindedir? Herkes peşine düştüklerinin ne kadarına sahip olabiliyor, hedeflerine ulaşabiliyor mu, ulaşamıyor mu? Bu meselelerin esaslı bir temele oturtulması gerekir.

Biz müminler olarak şuna inanıyoruz: Bu dünya geçicidir. Esas kalıcı olan bir dünya vardır. Müminler bu dünyayı, oranın bir hasat tarlası olarak görürler.

Bütün varlığı bu dünyadan ibaret sayanlar yani ahiret inancı olmayanlar veya varmış gibi gösterenler var ki biz bunlara münafık diyoruz. Sözlerinde ve eylemlerinde ahiretin, Allah’ın var olduğunu söylerler; ‘Allah yolunda canımızı feda ederiz’ derler ama en ufak bir çıkar söz konusu olduğunda ahirete çizgi çekerler.

Bir de inkâr edenler vardır; ahiret inancı olmayan kâfirler. Bunlar her şeyi dünyadan ibaret zannettikleri için dünya için çalışır ve dünyada muhtelif kazanımlar elde ederler.
Geniş topraklara, petrol sahalarına, su ve doğalgaz kaynaklarına sahip olurlar. Yani dünyevi ne varsa ona yönelir onu elde etmeye çalışırlar.

Hayatın anlamını bundan ibaret zannedenler, bunların elde ettikleri karşısında büyülenirler. ‘Neden bunlar galip geliyor? Neden bu kadar alanlara, topraklara, doğal kaynaklara sahip oluyorlar da öbür taraf bunlardan mahrum kalıyor, hatta ölüyor, öldürülüyor, çocuklarını, malını, mülkünü kaybediyor?’ diye sorarlar. Yani bütün bu fedakârlıkları reel politiğe aykırı, hayatın gerçekleriyle örtüşmeyen bir şey gibi görürler.

Oysa Müminler olaya şöyle bakıyor. Nasılsa bana verilen can emanetini eninde sonunda sahibine vereceğim. Bana verilen mallar da onun emanetidir; yani servetler, kaynaklar, makamlar… Her şeyim… Şimdi bunların sahibi bu konuda bana bir ticaret önermiş: ‘Gel seninle bir alışveriş yapalım; sen onları ver, ben de sana cenneti vereyim.’ İnanan insan bu alışverişe balıklama atlıyor.

Öteki buna ütopik, reel politiğe aykırı, hayatın gerçekleriyle örtüşmeyen bir şey gibi görse de Mümin hakikaten buna inanmış. “Eninde sonunda ben bütün varlığımı bırakıp gideceğim. Canımı da sahibine vermek zorundayım zaten. O zaman ben bunu bir ticarete konu edeyim, ben bunu Allah’a arz edeyim. Ebedi, sonsuz hayatı onun karşılığında alayım. Onun rızasını ve onun bana vadettiği nimetlere kavuşayım!” Diyor.

Şimdi denkleme böyle baktığınız zaman iki taraf da kazanıyor. Herkes kendi amaçları doğrultusunda kazançlar elde ediyor.

Bizim inancımıza göre; makamları tasnif ettiğinizde en yüksek makam Peygamberlerin makamıdır. Fakat bu makam kazanılabilen, iktisap edilen bir makam değildir. O, Allah tarafından seçilmiş, tevdi edilmiş bir makamdır ve sonuncusu da verilmiştir. Ondan sonrası şehitler makamıdır.

 Kâfir ve münafıklar nazarından baktığınızda en yüksek makamlar; hükmedilen alanların ve kaynakların büyüklüğüne göre krallar, imparatorlar, sultanlar şunlar bunlar; daha sonra büyük generaller, büyük şirket ve servet sahipleri, say sayabildiğin kadar makam gelir…

 Ama bizim perspektifimizde bunların toplamını kaçla çarparsan çarp, bir şehit makamı etmiyor. Mesela bin krallık bir şehide denk olmaz.

 Direniş tarafının insanı sadece Allah’ın rızasına ve şehadet makamına göz dikmiş. Öyle ki gözü bundan başka bir şey görmüyor. Bütün gücüyle bunu kazanmaya çalışıyor. Bu makamın peşinden koşturuyor. Bu uğurda kaybetmeyi göze alamayacağı hiçbir şey yok. Kayıplarının büyüklüğünü kazançlarının büyüklüğüne sayıyor. En azizlerini şehit verdiğinde keşke daha büyüklerimiz olsaydı da onları verseydik diyor.

 Bunların hal ve hareketleri birilerine komik gelebilir; “Yav! ne diyor bu Allah aşkına?” ya göz göre göre ölüyor öldürülüyor”. Tamam da öldürülmeden şehit olunmuyor ki! Yani şehit olması için öldürülmesi lazım. Öldürülmesi için de trafik kazasıyla ölmesi olmuyor; illaki böyle azılı bir Allah ve insanlık düşmanının saldırısıyla ölmesi lazım.

 Bunlar aklını fikrini şehadete adamış insanlar. “Biz ahdimiz üzerindeyiz” diyorlar. Allah’la bir ahdi olanın bu ahdi bozma şansı yok bu mücadelede. Zalim Siyonist diyor ki: “Bak hepsi benimle İbrahim Anlaşmaları ile ahit yapmış, Bu Müslümanlar(!)  Allah’la olan ahitlerini çiğnediler, bozdular, gelip benimle ahit yaptılar. (İsrail’le, Amerika’yla) Size ne oluyor?”

 Hâsılı bu savaş Allah’la ahdini bozmayanlarla bozanların savaşıdır. Bu işin tabiatı böyle. Direniş yani ahiret inancı kâmil olanlar bu savaşa girerken şu hesabı yapamazlar: “Efendim yaptığım çarpma, toplama, çıkarmaya göre madem benim gücüm Amerika’ya yetmeyecek o zaman ona boyun eğeceğim.” Diyemez. Çünkü Allah: “Sadece bana boyun eğeceksin.” Diyor.

 Not: 11 gün sonra bu ülke gençliği Taksim, Kızılay ve benzeri büyük şehirlerin büyük meydanlarını doldurup zil zurna sarhoş olacaklar. Belki o sırada yine Gazze’nin Lübnan’ın gençlerinin üzerine de bombalar yağacak. Sizce hangisi kazanan hangisi kaybedendir? Hangisine acımak lazım! Kuşkusuz biz dünya ve ahiret güzellikleri isteriz ancak bir tercih yapılacak ise ahiret tercihe daha layık değil mi?

islamianaliz

İslam İnkılabı Rehberi İmam Hamanei, Hz. Fatıma’nın (s.a.) mübarek doğum yıldönümünde Ehl-i Beyt (a.s.) meddahlarıyla yaptığı görüşmede, Ehl-i Beyt’in faziletlerine dair özellikle coşkulu mersiye, şiir ve methiye programlarını takdir ederek, konuşmasının odağını düşmanın kalpleri ve zihinleri ele geçirmeye yönelik çabalarına karşı propaganda ve medya düzeninin değiştirilmesi gerekliliği üzerine yoğunlaştırdı ve şöyle buyurdu: “İran halkı, milli direniş sayesinde düşmanın bu milletin dini, tarihi ve kültürel kimliğini değiştirmeye yönelik sürekli çabalarını boşa çıkarmıştır. Bugün de düşmanın “zihinlere, kalplere ve inançlara” yönelik propaganda ve medya saldırıları karşısında doğru savunma ve taarruz düzeninin kurulması gerekmektedir ve ülke genelindeki sorun ve eksikliklere rağmen İran ileriye doğru hareket etmeye devam etmektedir. İran milletinin 47 yıllık direnişi boyunca ne süper güçlerin yardımıyla ne de resmi, küresel mekanizmalara dayanarak değil; iman, bilinç ve benzeri az görülen bir tahammül gücüyle en ağır dış baskılara karşı durabilmiş olması ve “en sert fırtınaların içinden yeni güç zirveleri fethetmesi” son derece önemli bir husustur. Bu gerçek göz ardı edilemez.” İmam Hamanei, “milli direnişi”, “zorba güçlerin her türlü baskısına karşı direnç ve sebat” olarak nitelendirdi ve şu ifadelerde bulundu: ‘Bazen baskı askeridir, tıpkı milletin Kutsal Savunma’da gördüğü ve son aylarda gençlerin de şahit olduğu gibi. Bazen de baskı ekonomik, medya, kültürel ya da siyasidir.”

Aslında İmam Hamanei, yarım asırlık tecrübeyi hatırlatarak, bugün içinde bulunulan şartlarda İran milletine şunu yeniden anımsattı: “İnkılabın düşmanları en başından itibaren bu meşaleyi söndürmek için birleştiler, fakat İran milleti tüm bu yıllar boyunca direnişin duygusal bir slogan ya da tepkisel bir davranış değil, bağımsız kalmak ve kendi kaderine karar vermek isteyen bir ülke için en isabetli siyasi mantık olduğunu gösterdi. Bu sözler, direnişin tarihi değerini anlamak için bir yol haritasıdır ve İran’ı görünürde yalnız bir ülkeden, geniş ve etkili bir cephenin merkezi haline getiren stratejinin ta kendisidir.

1- Son 47 yıla bakıldığında açıkça şunu görüyoruz ki, İran, inkılabın ilk günlerinden itibaren, uluslararası her ölçüte göre bir ülkenin yapısını çökertmeye yetecek baskılarla karşı karşıya kalmıştır. Sekiz yıllık dayatılmış savaş, başarısız askeri darbeler, kör terör saldırıları, felç edici yaptırımlar, planlı diplomatik tecrit ve son yıllarda hibrit ve bilişsel savaş, İran milletinin yarım asırdan kısa sürede yaşadığı düşmanca stratejiler olmuştur. Ancak sonuç, tüm öngörülerin tersine gelişmiştir. İran tüm bunlar karşısında çökmediği gibi, aksine kendi içinde daha da güçlenmiştir. Baskıların içinden bir tür milli birlik doğmuştur ve sanki İran toplumu, dış baskının bilinç ve toplumsal güvenle birleştiğinde güç üreten bir unsura dönüşebileceğini öğrenmiştir. İnkılabın bilge lideri, bu olayların ve düşmanlıkların ortasında herkesten daha fazla yer alan kişi olarak, devrim tarihinin bu koşullarını anlamış ve şu noktayı vurgulamıştır: Direniş, hükümet kararı olmadan önce, İran ulusunun bir yaşam tecrübesidir ve bu, bir ulusun kendi iç gücüne dayanarak yoluna devam etmeyi öğrendiği bir deneyimdir. İran ulusu, 47 yıl boyunca yıkılmamak için bu deneyime dayanarak ayakta kalmaya karar vermiştir.

2- İran milletinin direnişinin en önemli boyutlarından biri, devrime muhalif çevrelerin bakışını bile etkilemiş olmasıdır. Son yıllarda birçok Batılı analist açıkça “maksimum baskı politikasının başarısız olduğunu” dile getirmiştir. Trump’ın ilk döneminin Dışişleri Bakanı ve bu politikanın mimarı Mike Pompeo bile bir röportajında “İran baskılar karşısında geri adım atmadı” itirafında bulunmuştur. Carnegie Vakfı “İran bölgesel nüfuz ağını istikrara kavuşturdu” diye yazmış, Bloomberg ise “Yaptırımlar İran’ı değil, denklemi değiştirdi” değerlendirmesini yapmıştır.

Bu itiraflar, İran’ı taviz vermeye zorlamak için tasarlanan bir projenin resmi başarısızlık raporlarıdır. İmam Hamanei’nin perşembe günü meddahlarla gerçekleştirdiği görüşmede yaptığı konuşma da bu çerçevede anlaşılmalıdır yani; İran’ın bölgesel gelişmelerin merkezinde yer alması bir slogan değil, rakipler tarafından da teyit edilen bir siyasi gerçektir. İmama Hamanei, zorba güçlerin yüz yılı aşkın süredir İran milletinin dini, tarihi ve kültürel kimliğini değiştirme çabalarının devrimle boşa çıktığını, son yıllarda da milletin direnç ve sebatla düşmanlarını başarısızlığa uğrattığını vurgulamıştır.

Carnegie’nin “İran bölgesel nüfuz ağını istikrara kavuşturdu” ifadesi, İmam Hamanei’nin meddahlarla buluşmasında dile getirdiği “direniş kavram ve literatürünün İran’dan bölge ülkelerine yayılmasının” başka bir şekilde ifade edilmesidir.

İmam Hamanei defalarca şunu vurgulamıştır: “Bir zamanlar sadece İran vardı, bugün ise geniş bir cephe var.” Bu cümle bugün çok açık bir anlama sahiptir. Bir zamanlar İran’ın saldırgan bir güce karşı direnişi, yavaş yavaş bölgedeki baskı altındaki uluslar için bir model haline geldi. Gazze, son iki yılda bir direniş grubunun İsrail’in güvenlik mimarisini nasıl sorgulayabileceğini gösterdi, Yemen, kuşatma ve tam ölçekli bir savaşa rağmen, bölgesel stratejilerde inisiyatifi ele geçirmeyi başardı. Lübnan, Siyonist rejimin saldırganlıklarıyla mücadele etme kapasitesinde sabır göstermiş olsa da, şu anda itidal ve iç değerlendirmeler uyguluyor. Ancak, İsrail’in güney Lübnan’daki akıl almaz davranışlarının devam etmesinin, tıpkı 12 günlük savaşta olduğu gibi, bu rejimin pişman olmasına neden olacağı açıktır. Siyonistler, direniş liderinin 33 günlük savaş deneyimini henüz unutmadılar. Bugün, birçok küresel analist bile “direnişin rolünü anlamadan, bölgedeki gelişmeleri anlamak imkansızdır” diye vurguluyor. Bu yeni güç geometrisi, İran ulusunun direnişinden doğdu ve bu, öyküsü coğrafi sınırları aşan ve diğer uluslara ilham veren bir direniştir.

3- Direnişin daha az dile getirilen boyutlarından biri de, İran’ın benzeri görülmemiş ekonomik baskı karşısında ulusal yapısını koruma ve hatta güçlendirme yeteneğidir. Dünya Bankası çeşitli raporlarında “İran sürdürülebilir büyümesini sürdürebildi” demiştir. Uluslararası Para Fonu ise “İran, yaptırım mekanizmasının önemli bir bölümünü etkisiz hale getirdi” demiştir. Petrol dışı ihracat İran için yeni rekorlar kırmış ve havacılık, insansız hava aracı ve füze endüstrileri gibi stratejik alanlarda İran, küresel ölçekte önemli oyuncular arasına katılmıştır. Bu istatistiklerin açık bir anlamı vardır. Direniş hiçbir zaman tamamen savunma stratejisi olmamıştır, aksine, hassas alanlarda teknolojik atılımlar ve kendi kendine yeterlilik için bir platform sağlamıştır. İmam Hamanei’nin de vurguladığı gibi, İran bugün düşmanın isteklerinin aksine daha güçlü ve daha etkili hale gelmiştir. Bu güç, direniş ve yerel kapasitelere dayanma dışında elde edilemezdi. İmam Hamanei Perşembe günü yaptığı konuşmada, ulusal direnişi, zalimlerin her türlü baskısına karşı direnç ve dayanıklılık olarak tanımladı ve şu ifadelerde bulundu: “Bazen baskı askeri niteliktedir ve tıpkı halkın Kutsal Savunma’da gördüğü ve gençlerin son aylarda şahit olduğu gibi ve bazen de bu baskı, ekonomik, medya, kültürel ve siyasi baskıdır. Siyonist rejimin çeşitli baskılarının amacı uluslar üzerinde egemenlik kurmaktır ve bunların başında da İran ulusu gelir. Bazen bu baskının amacı toprakları genişletmektir, tıpkı ABD hükümetinin bugün Latin Amerika’da yaptığı gibi. Bazen amaç yeraltı kaynaklarını ele geçirmektir ve bazen de yaşam tarzlarını ve en önemlisi kimliği değiştirmek zalimlerin baskılarının temel amacıdır.” İmam Hamanei’nin sözlerinde kat kat önemli olan şey, İran ulusunun, düşmanın askeri, siyasi ve ekonomik baskılarına direndiği gibi, İran ulusunun kimliğini değiştirmek amacıyla uygulanan yaşam tarzını değiştirme baskısına da direnmesi gerektiğidir. Bu direnişin hedef kitlesi İran milletidir ve kimliklerini hedef alan yabancı bir kültürün istilasına karşı koymalıdırlar ve bundan daha önemlisi de yabancı bir kültürün zehirli eserleri ve ürünleriyle mücadele etmekle sorumlu olanlar sistemin temsilcileridir.

4- İmam Hamanei’nin meddahlarla gerçekleştirdiği görüşmedeki konuşmasının belki de en önemli bölümü, bugün başlayan ve geçmişten farklı olan bir savaşa dair uyarısıdır. Bu savaş, topların, tankların, yaptırımların veya ara sıra yapılan psikolojik operasyonların olduğu bir savaş değil, düşmanın saldırısının ana odağının “sürekli imgeler, çarpıtılmış anlatılar ve hedefli medya operasyonları” olduğu bir savaştır. İmam Hamanei, düşmanın amacının “genç İranlıların zihinlerinden inkılabi kavramların izlerini silmek” olduğunu vurgulamıştır. Başka bir deyişle, bugün ana savaş alanı yeni neslin zihni ve tarihsel hafızasıdır. Düşman, anlatıların çarpıtılması yoluyla direnişi sonuçsuz, devrimi köksüz göstermeye ve ulusal güç duygusunu zayıflatmaya çalışıyor. Bu, İmam Hamanei’nin defalarca “algı savaşı” olarak adlandırdığı savaştır ve eğer bunu görmezden gelirsek, direnişin büyük başarıları nesillerin hafızasında yavaş yavaş silinebilir. İmam Hamanei aynı konuşmada, ülkenin genç neslinin zihinlerine saldırmada düşmanın izlediği çizgiye bir kez daha dikkat çekerek şunları söyledi: “Propaganda ve medya çatışmasının merkezindeyiz; kiminle? Geniş bir cepheyle. Propaganda savaşındayız, manevi bir savaştayız. Düşman, bu mülkü, bu toprağı, bu kutsal ve manevi toprağı baskı ve askeri yollarla ele geçirmenin mümkün olmadığını anladı. Eğer bu ülkeyi ele geçirmek, müdahale etmek ve başarılı olmak istiyorsa, kalpleri, zihinleri ve düşünceleri değiştirmesi gerektiğini anladı ve bu çizgide ilerledi. Elbette, onlara karşı dimdik duruyoruz, ancak bugün tehlike bu, çizgi bu, düşmanın amacı bu. Düşmanın ülkemizdeki amacı, inkılabi kavramların izlerini silmektir. Bu koşullar altında, düşmanın bu çizgisini etkisiz hale getirme konusunda ağır bir görevi olan sistemin yetkilileriyle birlikte, medyanın, yazarların, sanatçıların ve kültür aktivistlerinin görevi yeni bir anlam kazanmaktadır. Propaganda yapısı, düşmanın amacına orantılı olmalıdır.” İmam Hamanei’nin bu cümlesi, günümüzdeki tarihsel görevimizi anlamak için kilit bir cümledir. Düşman bir anlatıyla saldırıyorsa, bizim cevabımız da bir anlatıyla olmalıdır. Yani, direnişin gerçeğini yeni nesil için günümüz diliyle, çekici edebiyatla, sanatsal imgelerle ve somut gerçekleri aktararak ifade etmek gerekmektedir. Tarihsel deneyimleri yaratıcı eserler şeklinde yeniden yaratmalı ve ulusal umudu bilimsel ilerleme, ulusun sağlıklı yaşam deneyimi ve bölgesel başarılar gibi sağlam temeller üzerine kurmalıyız. Direniş bugün sadece ayakta durmak ve sebat etmek değil, daha önemlisi, doğru bir şekilde anlatıldığı takdirde yeni nesle gelecek için sloganlarla değil, gerçek bir anlayış ve inançla umut verebilecek bir anlam yaratmaktır. Bu nedenle, İmam Hamanei’nin sözleri aslında 1980 yılı Şubat ayında başlayan ve bugün İran ulusunun sesinin bölgesel ve küresel denklemlerde duyulduğu bir noktaya ulaşan tarihsel bir yolun hatırlatıcısıdır. Bu sözlerin mesajı açıktır; Direniş, İran’ı kesin çöküşlerden kurtarmayı, ulusal yapıları yıkılmaktan korumayı, bölgede büyük ve etkili bir cephe oluşturmayı ve İran milletine birçok kişinin ulaşılamaz olarak gördüğü bir konum kazandırmayı başardı. Ancak bu başarılar, gelecek nesillerin hafızasında yaşamaya devam ederse kalıcı olacaktır ve bu görevi bugün canlı tutmak çok önemlidir.

Hasan Raşvend/Keyhan

Cuma, 19 Aralık 2025 07:45

Erdoğan Neden İran’a Gidiyor?

Erdoğan’ın da Tahran’a olası bir ziyaretiyle ilgili haberler gündeme geldi. Bu gelişmeler, Ankara’nın Suriye’deki durumu yönetmede ciddi zorluklarla karşılaştığını göstermektedir.

Geçtiğimiz günlerde Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran ziyareti sonrasında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da Tahran’a olası bir ziyaretiyle ilgili haberler gündeme geldi. Bu gelişmeler, Ankara’nın Suriye’deki durumu yönetmede ciddi zorluklarla karşılaştığını göstermektedir.

İsrail Başbakanı’nın Suriye’nin güney bölgelerindeki resmi varlığı ve Siyonist ordunun bu bölgeden çekilmemesi konusundaki ısrarı, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Osmanlı toprağı olarak tanımladığı Suriye’nin toprak bütünlüğünün tehlikede olduğunu ortaya koymaktadır. Bu koşullar altında Türkiye, Esad sonrası Suriye’deki temel çıkarlarını korumakla birlikte, yeni hükümeti İsrail baskısına karşı savunabilmek için Batı Asya’da yeni bir senaryo arayışındadır. Bu senaryonun güvenlik boyutları nedeniyle, İran’ın sahada ciddi bir varlığına ihtiyaç duyulmaktadır.

Aslında, Dışişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı’nı bir aydan kısa bir süre içinde Tahran’a götüren etken, bölgedeki son gelişmelerin gerçekliğinin ortaya çıkmasıdır. Erdoğan, İran merkezli direniş ağını zayıflatarak ve Suriye’deki rejimi değiştirerek Beyaz Saray’ı Şam’daki yeni hükümeti desteklemeye ikna edebileceğini düşünmüştü. Böylece, Tel Aviv’in Levant’taki stratejik ilerlemesini durdurmayı hedefliyordu. Ancak, Ahmed el-Şara’nın Washington ziyareti ve Donald Trump ile yaptığı görüşmeler sonrasında, İsrail’in bu rejimin güvenliği için herhangi bir sınırı tanımaya istekli olmadığı gerçeği açıkça ortaya çıktı. Mevcut durum, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını güçlendirmekle kalmamış, aynı zamanda bu ülkedeki istikrarsızlık, rejimin Türkiye’ye karşı eylemlerine de zemin hazırlamıştır.

Bu koşullar altında, Ankara’nın Tahran’ın desteğine ihtiyacı var; çünkü hem teoride hem de sahada İsrail’in stratejilerini bozma yeteneğine sahip olduğunu kanıtlamış tek aktör İran’dır. Hem önceki Suriye iç savaşında hem de 12 günlük savaşta, İran, eğer gerçekten bir strateji uygulamayı planlıyorsa, bunu operasyonel olarak hayata geçirebileceğini ve Tel Aviv’in tek başına, Amerika Birleşik Devletleri’nin desteği olmadan, bunun gerçekleşmesini engelleyemeyeceğini göstermiştir.

Bu durum, bölgesel güvenlik ortamında İran’ın avantajlarından biridir. Türkiye’nin ihtiyaç ve destek açıklaması, Tahran’ın mevcut durumdaki bazı ulusal çıkarlarını (örneğin, Lübnan’daki direnişi destekleyen cephe gibi) harekete geçirebilir. Ancak, bölgedeki saha çıkmazları sırasında bazı diplomatik yaklaşımlara basit bir bakış açısıyla yaklaşmanın İran’ın ulusal çıkarlarına zarar verebileceği unutulmamalıdır. Bu durumu “Astana Anlaşması” olayında ciddi şekilde gördük ve şimdi bunun tekrar yaşanmasının önlenmesi gerekiyor.

2016 ve 2017 yılları civarında, Suriye hükümetine karşı çıkan teröristlerin durumu olumsuzdu ve bu eğilim devam ederse, muhalif grupların tamamen yenilgiye uğraması söz konusu olacaktı. Bu koşullar altında, Türk hükümeti İran, Rusya ve Türkiye arasında Astana Zirvesi olarak bilinen bir müzakere modeli önerdi. Bu anlaşmaya göre, Suriye hükümetine karşı silahlı eylemde bulunmamayı kabul eden ve Ankara tarafından yönetilen teröristlerin, Türk sınırına yakın İdlib bölgesine transfer edilmesi ve orada Türk hükümetinin yönlendirmesi ve planlaması altında faaliyet göstermeleri konusunda nihai olarak anlaşmaya varıldı.

Olayın üzerinden yaklaşık sekiz yıl geçti ve Türkiye, Suriye’deki durumdan kurtulmak için bir kez daha diplomatik girişim arayışındadır. Eğer bu durum devam ederse, sadece Suriye değil, Türkiye’nin kendisi de bölgedeki başlıca zarar hedeflerinden biri haline gelecektir. Bu noktada, İslam ülkesi ve neredeyse ülkemizle aynı çizgide olan İran’ın desteği Türkiye’ye kesinlikle yardımcı olabilir ve aynı zamanda İsrail’in saldırganlık makinesini yavaşlatabilir veya durdurabilir. Bu nedenle, Fidan’ın son ziyareti ve Erdoğan’ın Tahran’a yapacağı ziyaret kesinlikle memnuniyetle karşılanmalı ve Tahran ile Ankara arasındaki ittifak için akıllı bir diplomatik yaklaşım benimsenmelidir. Ancak, Astana anlaşmasının deneyimi İran diplomatik aygıtının hafızasından silinmemelidir/mehr

Cuma, 19 Aralık 2025 07:34

ABD’nin bayat taktiği: DEAŞ tehdidi

Suriye’de yeni gelişme… ABD Fırat’ın doğusundan batısına geçiyor.


DEAŞ HORTLATILIYOR
AMA…
SURİYE İÇİŞLERİ BAKANLIĞI
YEŞİL MAVİ
KALALIMCILAR
TRUMP’IN SON SÖZLERİ
8 Aralık sonrası Şam’da otellere yerleşmişlerdi.

Şimdi doğrudan üs kurma aşamasındalar.

Suriye ordusu ile devriyelere başlamışlar.

Yapılan saldırı…

İkisi asker üç Amerikalının ölmesi.

Sonrasında yapılan açıklamalar…

ABD’nin yeni planlarını açık ediyor.

DEAŞ HORTLATILIYOR
Son günlerde yapılan saldırılar…

Palmira, İdlib, Avusturalya, …

Hepsinde DEAŞ suçlandı.

Belli ki birileri düğmeye bastı.

ABD’nin Suriye’de bulunma nedeni…

SDG ile işbirliği…

Onlara “kara gücüm” demesi…

Hep DEAŞ bahane edilmişti.

Fırat’ın doğusuna SDG’yi yerleştirdi…

DEAŞ önce otobüslerle…

Sonra uçaklarla başka ülkelere taşındı.

Bir kısmı Afganistan’ın kuzeyine ve Çin sınırına…

Bir kısmı Afrika’ya…

Adını bile unutmuştuk.

AMA…
Bu arada;

Suriye’de SDG’ye verilen süre…

31 Aralık’ta sona erecek.

Türkiye bastırıyor.

ABD ve İsrail ise SDG’nin yanında.

Mevcut durumu koruma çabasında.

“DEAŞ tehdidinin” hortlatılması…

Bayat bir numara…

Suriye’nin “DEAŞ karşıtı koalisyona” sokulması.

Sonrasında saldırıların gelmesi…

Eş zamanlı olarak Barzani’nin açıklamaları…

Hepsinin birlikte olması…

Çok anlamlı değil mi?

SURİYE İÇİŞLERİ BAKANLIĞI
Palmira’daki saldırı…

ABD anında teşhisi koydu.

Trump DEAŞ’a karşı sert misilleme mesajı verdi.

Aynı Trump daha önce…

“DEAŞ’ı Obama ve Hillary kurdu” dememiş miydi.

Bir başka ilginç nokta…

Suriye İçişleri Bakanlığı açıklaması:

“Saldırı konusunda Amerikalıları uyardık.

Ama bizi dinlemediler.”

Bile bile lades durumu.

Bu arada SDG gelişmeden…

ABD yönetiminin tavrından memnun.

YEŞİL MAVİ
Uluslararası koalisyonun eski sözcüsü…

Albay Myles Caggins.

Palmira saldırısı ile ilgili El Cezire’ye konuştu.

Saldırıyı “yeşil mavi” olarak adlandırdı.

“Yeşil mavi saldırı” failin içeriden ve müttefiklerden gelmesi durumlarında kullanılıyor.

Kritik bir ismin bu değerlendirmesi, önemli.

KALALIMCILAR
ABD Suriye’den çekilecek mi?

Washington’da iki görüş çarpışıyor.

“Kalalım” diyenler, “gidelim” diyenler.

“Kalalım” diyenler hareketlenmiş gibi.

DEAŞ tehdidi ile Suriye’de bulunmanın…

SDG’ye meşruiyet sağlamanın gerekçesi yaratılıyor.

TRUMP’IN SON SÖZLERİ
ABD Başkanı Trump…

Son açıklamaları…

Ortadoğu’da barıştan emin olmak istiyorlarmış.

Barış kalıcı olana kadar bölgede kalacaklarmış.

Hedeflerinde sadece DEAŞ yok.

Hizbullah ve HAMAS da varmış.

“Hizbullah ve HAMAS bitmeden gitmek yok” mesajı.

Şara yönetimiyle ilgili söylemleri…

“Hizbullah ve HAMAS’ı bitirmede bizimle” ifadesi…

ABD’nin gerçek niyetinin göstergesi. İlk işaret Barrack’tan gelmişti.

Şimdi Trump dillendiriyor.

aydınlık